Pazar, 06 Ramadan 1442 | 2021/04/18
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

ABD’nin Rusya ve Çin Politikası

Soru Cevap

ABD’nin Rusya ve Çin Politikası

Soru:

Biden başkanlığındaki yeni ABD yönetimi, Çin ve Rusya’ya saldırmaya başladı. Aynı zamanda ortaklıklarını güçlendirmeye ve bazı ülkelerle eski ittifakları canlandırmaya da başladı. Amerika, özellikle bu iki ülkeye karşı nasıl bir politika izliyor ve hedefleri nelerdir? Bu (Biden) yönetim selefinden farklı mı?

Cevap:

Yeni ABD yönetiminin eylemlerini gözden geçirerek Amerikan politikasının içyüzünü ve hedeflerini açıklayacağız.

1- 12 Mart 2021’de ABD Başkanı Biden, Avustralya Başbakanı Scott Morrison, Hindistan Başbakanı Narendra Modi ve Japonya Başbakanı Suga Yoşihida ile online bir toplantı gerçekleştirdi. Bu ülkeler, Çin’in artan askeri ve ekonomik gücüyle yüzleşmek isteyen ABD çabalarının merkezinde yer alıyor. Toplantının başında bir konuşma yapan Biden, Geleceğimiz için özgür ve açık bir Hint-Pasifik bölgesi büyük önem arz ediyor. ABD, istikrarı sağlamak için sizinle, bölgedeki ortaklarımızla ve müttefiklerimizle çalışmaya hazırdır.” ifadesini kullandı. [13.03.2021 Şarku’l Avsat] Ardından ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, 13 Mart 2021’de yaptığı açıklamada, Çin’e karşı inandırıcı bir gözdağı vermek için ülkesinin bölgedeki müttefikleri ile askeri iş birliğini güçlendirmek istiyor.dedi. Austin, bir hafta sürecek temasları kapsamında Japonya, Güney Kore ve Hindistan’ı ziyaret edecek. Lloyd Austin’e Tokyo ve Seul’daki temaslarında, ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken de eşlik edecek. Bu ziyaretler, Alaska’da Biden ekibi ile Çin Dışişleri Bakanı Vang Yi ve Çin Komünist Partisi Merkezi Komitesi Dışişleri Komisyonu Ofisi Direktörü Yang Cieçı arasında yapılan ilk üst düzey görüşmeler öncesinde geldi...” [14.03.2021 Şarku’l Avsat] Görüşmelerde Hong Kong, Doğu Türkistan, Tibet ve Tayvan’daki durumlar ve insan hakları ihlalleri ele alınacak.

2- ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, 20 Mart 2021’de yaptığı açıklamada, Tüm müttefiklerimizi ve ortaklarımızı Rus ekipmanından uzak durmaya çağırıyoruz. Ortaklarımızın yaptırımlara neden olabilecek ekipman tedarikinden kaçınması gerekir.” dedi. Hindistan’ın sistemi satın almakla ilgilendiğinin farkında olduklarını belirten Austin, “Henüz S-400 sistemi edinmediler, bu nedenle yaptırımların masada olması için bir neden yok…” ifadesini kullandı.[20.03.2021 El Cezire] 2018 yılında Hindistan Başbakanı Modi, 5,4 milyar dolarlık Rus hava savunma sistemi S-400 satın almak için Rusya Devlet Başkanı Putin ile anlaşma imzaladı. Hindistan, 2019’da bu anlaşma için 800 milyon dolarlık peşinat ödedi. Bu füzelerin ilk partisinin bu yıl ilerleyen zamanlarda teslim edilmesi bekleniyor. Austin’in Hindistan ziyareti, ABD’nin, Rusya’yı sıkıştırmasının yanı sıra bölgede Çin nüfuzuyla mücadeleyi hedefleyen ülkelerle bir ittifak kurma çabası çerçevesinde geliyor. ABD Savunma şirketleri, milyarlarca dolarlık anlaşma imzaladı. Hindistan silahlı kuvvetlerinin modernizasyonu çerçevesinde 150 savaş uçağı ve helikopter alımı da dâhil olmak üzere Hindistan’a askeri teçhizat sağlayacaklar. Bilindiği gibi Rusya, Hindistan’ın en büyük silah tedarikçisi. Hindistan, tıpkı Türkiye gibi, S-400 füze savunma sistemi alımından dolayı ABD yaptırımlarına maruz kalmaktan korkuyor. Modi’nin 2014’de iktidara geldiğinden bu yana Amerikan politikası izlemesinden ötürü Hindistan-Amerikan ilişkileri güçlendi. 2016’da Amerika, Hindistan’ı “büyük savunma ortağı” olarak tanımladı. Ardından Amerika, hassas silahların transferini kolaylaştırmak ve askeri iş birliğini derinleştirmek için Hindistan ile bir dizi anlaşma imzaladı. Amerika, İngiliz yanlısı Hindistan Kongre Partisi politikasının aksine Hindistan’ın Rus S-400 savunma sistemi ve diğer silahların satın alımını durdurmasını ve Rus silahlarından vazgeçmesini istiyor. İngiltere, on yıllarca süren iktidarı döneminde Kongre Partisi’ne, Sovyet ve Sovyet sonrası dönemlerde Rusya’dan silah satın alması, böylece Amerikan güdümüne girmemesi ve nüfuzunu genişletmemesi yönünde talimat verdi. Ancak Amerika, Janata Parti’li ajanları iktidara geldikten sonra politik ve askeri ipleri ele geçirmek, Hindistan’daki İngiliz varlığını sona erdirmek için Hindistan’ı askeri teçhizat ve ordu konusunda kendisine bağlamaya çalıştı.

3- Aynı zamanda Amerika, Çin ile diyalog kuruyor ve Çin’e doğrudan baskı uyguluyordu. ABD ve Çin Dışişleri yetkilileri arasında 18 Mart 2021’de ABD’nin Alaska kentinde bir toplantı gerçekleşti. ABD Dışişleri Bakanı Anthony Blinken toplantının açılış konuşmasında, ABD’nin Sincan Doğu Türkistan, Hong Kong, Tayvan, ABD’ye siber saldırılar ve Washington’ın müttefiklerine ekonomik baskı yapılması gibi alanlarda Çin’in yaptıklarıyla ilgili derin kaygılarını görüşmek istediklerini” söyledi. Blinken, “Bu yapılanların her biri, küresel istikrarı sağlayan kurallara dayalı düzeni tehdit ediyor” dedi. Çin Komünist Partisi üst düzey yetkilisi Yang Jiechi ise Çin, ABD’nin içişlerine müdahalesine şiddetle karşı çıkıyor. Böyle bir müdahaleye yanıt vermek için kararlı adımlar atacağız. ABD’nin Çin’e üst perdeden konuşma yetkisi yoktur. Yapmamız gereken şey, Soğuk Savaş zihniyetini terk etmek.dedi. [19.03.2021 Reuters] Amerika, Alaska’da psikolojik ve medya savaşı kapsamında diyalog adı altında Çin’e doğrudan baskı yapmak ve insan haklarını ihlal etmesi nedeniyle dünyanın gözü önünde onu aşağılamak istedi. İnsan hakları düşkünü olduğu için değil, insan haklarını sadece Çin’e karşı bir baskı kartı olarak kullanmak istediği için. Ama görünüşe göre başaralı olamadı. Çinliler saldırıya maruz kaldıkları yerden Amerika’ya yanıt verdiler. Çünkü Amerika hem içeride hem dışarıda insan haklarını ihlal etmektedir. Çin gibi bir diğer sanık da ABD’dir. Kaldı ki Amerika, diğer ülkelere tahakküm etmekte, hegemonyasını dayatmak, şantaj yapmak ve zenginliklerini yağmalamak için çalışmaktadır.

4- Biden başkanlığındaki yeni yönetim, müttefikler ve başka güçler devşirerek Trump yönetimi tarafından başlatılan ticaret savaşının şimdilik devam edeceğini belirtti. Yeni ABD yönetimi, Çin’e yaptırım taraftarı olan Blinken’i, Dışişleri Bakanı olarak seçti. Blinken, Senato Dış İlişkiler Komisyonu’ndaki onay oturumunda, Çinin Washingtona karşı, herhangi bir ulusa göre, en büyük zorluk olduğuna hiç şüphe yok. Ama karmaşık bir zorluk. Çine zayıflık değil güçlü bir konumdan yaklaşmalıyız. Müttefiklerle ve uluslararası kurumlarla iş birliği bu gücün bir parçası. Trumpın Çine karşı sert bir yaklaşım izleme politikasında haklı olduğunu söyleyebilirim. Birçok alanda izlediği yöntemle pek aynı fikirde değilim. Ama temel prensip açısından doğruydu. Bunun dış politikamız için gerçekten faydalı olduğunu düşünüyorum...ifadelerini kullandı.[20.01. 2021 Anadolu Ajansı] Diğer bir deyişle Amerika’nın Çin politikası esasında aynıdır, sadece izlenen yöntemler yönetimden yönetime farklıdır. Çevreleme politikası sona erdi, bölgedeki ve yurtdışındaki genişlemesini sınırlandırmak için Çin’le yüzleşme politikası başladı.

5- Amerika, Çin genişlemesine yönelik endişesini açıkça dile getirdi. Başkan Biden, Beyaz Saray’daki toplantıda, “Eğer harekete geçmezsek onlar (Çin) bizi geçecek. Hızlanmak zorundayız. Pekin pek çok alanda birçok büyük proje yürütüyor... Çin, elektrikli araç teknolojisinde hızlı ilerleme kaydediyor.dedi. Biden, “10 Şubat 2021 Çarşamba günü, Çin mevkidaşı Şi Jinping ile insan hakları, ticaret ve güvenlik de dâhil olmak üzere birçok konuda telefonda 2 saat görüştüğünü söyledi.” Beyaz Saray Basın Sözcüsü Jen Psaki, düzenlenen basın toplantısında, Bence Başkan, Çin ile rekabet halinde olduğumuzu söylüyor. Zorluğun ne kadar derin olduğu konusu net.dedi. [12.02.2021 Wall Street Journal] Biden, ülkesinin endişelerini yineledi. Biden, “Çin’den gelen güçlü bir rekabet var. Çin lider ülke konumuna gelmek istiyor, benim gözetiminde bu yaşanmayacak. ABD ve müttefikleri Tayvan, Güney Çin Denizi ve diğer konularda Çin’i sorumlu tutacak” dedi. [25.03.2021 El Cezire] Mart ayının başında Biden yönetimi, “Geçici Ulusal Güvenlik Strateji Rehberi”belgesi yayınladı. Belgede, küresel zorluklarla yüzleşmek için yeni yönetimin, ulusal güvenlik kurumlarına yönelik talimatları yer alıyor. 20 sayfalık belgede, Çin’den 15 kez, Rusya’dan ise sadece 5 kez bahsedildi!

6- Amerika, Çin’in, henüz Güney Çin Denizi ve bölgesine hâkimiyetini dayatamadığına, bunun için çırpındığına inanıyor. Bu yüzden Çin’i bu hegemonyadan caydırmak, onu, bölge ülkeleriyle bu hegemonya ile oyalamak istiyor. Her taraftan kuşatılmış bölgesel büyük bir güç olarak kalması için uğraşıyor. Güney Çin Denizi’nde Amerika’nın, Endonezya, Malezya, Filipinler, Vietnam da dâhil olmak üzere Çin’e karşı kışkırtmaya çalıştığı birçok ülke var. Avustralya da Pasifik Okyanusu’nda bu denize yakın bir konumda yer alıyor. Çin’le mücadelede ABD ile koordinasyon halinde. Doğu Çin Denizi’nde Japonya, Tayvan ve Güney Kore yer alıyor. Bu ülkeler, Amerikan müttefiklerindendir. Amerika, Tayvan ile gönüllü olarak birleşmek koşuluyla birleşik Çin’i tanıdı. Trump döneminde Amerika, bu tanımadan geri adım atmıştı. Çin de Tayvan’ı işgal etmekle tehdit etmiş, Trump da geri adım atarak birleşik Çin’i tanımıştı. Birleşik Çin, karşılıklı anlayış, aşama aşama, ekonomik ve politik yakınlaşma ile gerçekleşmesi koşuluyla Amerika’nın 1979’da Çin ile imzaladığı bir anlaşmadır. Ama Amerika, bu anlaşmanın karşısına engeller koyuyor. Tayvan’ı silahlandırmaya, siyasi ve ekonomik olarak desteklemeye çalışıyor. ABD Hint-Pasifik Kuvvetleri Komutanı Oramiral Philip Davidson, 10 Mart 2021’de Kongre’de verdiği ifadede, Pekin’in 6 yıl içinde Tayvan’ı işgal edebileceğini iddia etti. ABD’nin yerini ve kurallara dayalı uluslararası düzendeki liderlik rolümüzün yerini alma hırslarını hızlandırdıklarından endişeleniyorum. Uzun zamandır bunu 2050 yılına kadar yapmak istediklerini söylüyorlardı. Bu hedefi öne çektikleri konusunda endişeliyim.dedi. [11.03.2021 El Cezire] Amerika, kendisinin bizatihi tanımasıyla bir parçası olarak kabul ettiği Tayvan’ı Çin’in ilhak etmesinden korkuyor. Ama bazı savsaklamalar söz konusu. Çin, bu savsaklamalardan ve Amerika’nın bu birliğin gerçekleşmesini engelleme oyunlarından sıkılmış gibi görünüyor ve birliği istemediğini düşünüyor. Bu yüzden Çin’den Tayvan’a yönelik ciddi bir tehdidin olduğu görülüyor. Ancak öyle görünüyor ki Amerika ile ve belki de diğer birçok ülke ile ticari ilişkilerini zedelemek istemiyor. Zira bu adımı atması durumunda Amerika, dünya ülkelerini kışkırtabilir...

7- Rusya’nın durumu biraz Çin’den farklı. Çünkü Orta Asya ve Kafkasya bölgeleri, Doğu Avrupa’nın bir bölümü ve hatta Ukrayna Rusya’nın kontrolü altında. Bu bölgeler, Sovyetler Birliği döneminden beri eski nüfuz alanlarıdır. Amerika, yerleşmek ve nüfuzunu genişletmek için bölgesinde Rusya ile rekabet ediyor, çarpışıyor. Bölgesine sızabildi, bazılarında nüfuzunu genişletmeye çalıştı, ancak henüz yerleşemedi. Aynı zamanda siyasi, ekonomik, medya ve psikolojik alanlarda Rusya üzerindeki baskısını sürdürüyor. Bu nedenle ABD Başkanı Biden, Rus muhalif siyasetçi Aleksey Navalny’nin zehirlenmesi sorusuna cevabında, Rusya Devlet Başkanı Putin’i “katil” olarak nitelendirdi. “Kremlin iddiaların asılsız olduğunda ısrar etse de Biden, Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir Putin’in 2020 ABD başkanlık seçimlerini Donald Trump lehine çevirme girişiminin sonuçlarına katlanacağını söyledi. Biden, ocak ayı sonunda yaptığı bir telefon görüşmesi sırasında Putin’e söz konusu iddiaların kanıtlanması durumunda buna karşılık verilebileceği konusunda uyardığını kaydetti. Biden, ABC kanalında kendisine yöneltilen Putin’e nasıl bir bedel ödetileceği sorusuna ise “Yakında göreceksiniz”yanıtını verdi. [17.03.2021 ABC] Bu, Rusya’ya daha fazla yaptırım uygulanacağını gösteriyor. İlginç olan, Putin’in yanıtının çok cılız, hatta uysal ve çelişkili olmasıdır. ABD Başkanı Biden’ın kendisine yönelik katil suçlamasına yanıt veren Putin, Moskova, Washington ile bağlarını koparmayacak, aksine ABD ile kendi çıkarına göre çalışacakdeğerlendirmesinde bulundu. [13.03.20121 Rus TV] Bu, Rusya’nın ne kadar zayıf olduğunu, yaptırımlardan, baskılardan, Ukrayna, Kırım ve Avrupa’daki ABD hamlelerinden duyduğu endişeyi gösteriyor. Rusya Federasyonu Devlet Duması Başkanı Vyacheslav Volodin, ABD Başkanı Biden’ın, Rus mevkidaşı Vladimir Putin’le ilgili sözlerini kınayarak, “Ruslara hakaret”ifadesinin kullandı. Volodin Telegram hesabından yaptığı paylaşımda,”Biden bu sözleriyle ülkemizin vatandaşlarına hakaret etmiş oldu. Bu, çaresizlikten kaynaklanan bir histeri (kafa karışıklığı ve sinir bozukluğu). Putin, devlet başkanımız, ona yapılan saldırı ülkemize yapılan saldırıdırdedi. [17.03.2021 Russia Today] Rusya’nın tek yaptığı şey, istişarelerde bulunmak üzere Washington büyükelçisini Moskova’ya çağırmak oldu. Fazlası değil! Rusya Devlet Başkanı Putin, Biden’a canlı yayında görüşme davetinde bulundu. Ancak Amerika, daveti reddederek bir kez daha Putin’e hakaret etti. Rusya Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, Putin’in 19 veya 22 Mart’ta Biden’la video konferans yoluyla canlı olarak ikili ilişkilerdeki sorunları ve stratejik istikrar konusunu görüşme teklifini ABD’nin desteklemediği belirtildi. Açıklamada, “Washington yüzünden Rusya-ABD ilişkilerinde girilen çıkmazdan kurtulmaya yönelik bir fırsat daha kaçırılmış oldu. Bunun sorumlusu tamamen ABD’dir”ifadeleri yer aldı.[22.03.2021 TASS]

8- Bu yüzden Amerika, Suriye’de Rusya ile birlikte yürüttüğü politikadan vazgeçmesini Türkiye’den istiyor. Türkiye’nin Suriye’de çalışmasına izin veren ve hatta baskı yaparak Rusya’nın yanında seferber eden ABD bugün bu politikadan vazgeçmesini istiyor. Dışişleri Bakanı Blinken, 23 Mart 2021’de Brüksel’de Türk mevkidaşı Mevlüt Çavuşoğlu ile görüşmesinin ardından yaptığı açıklamada, Türkiye ile görüş ayrılıklarımızın olduğu bir sır değil. Türkiyenin, NATOda demirli kalmaya devam etmesinin bizim önemli menfaatimiz olduğu inancındayım. Türkiyenin uzun bir geçmişe sahip, değerli bir müttefik olduğu da bir sır değil.dedi. [23.03.2021 Reuters] NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, NATO ülkelerine yaptığı hizmetlerden ve Avrupa’yı savunmasından ötürü Türkiye’yi övdü. Stoltenberg, “Güneydoğuda ise Suriye ve Irak ile sınırı bulunan ve yine AB üyesi olmayan Türkiye’nin NATO savunmasında çok önemli rol oynadığını”söyledi. [06.03. 2021 Anadolu Ajansı] Erdoğan memnuniyetini dile getirdi. Twitter hesabından yaptığı paylaşımda, Türkiye, bir NATO müttefiki olarak tüm sorumluluklarını yerine getirmeye, küresel barış ve güvenliğe hizmet etmeye devam edecektir.ifadelerini kullandı. Türkiye, Rus S-400 füze savunma sisteminden vazgeçmek için baskı yapan Amerika’ya yanıt vermeye hazır. Başlangıçta ABD, Rusya’yı Suriye’de kalmaya teşvik etmek ve Suriye rejiminin hayatta kalmasını sağlamak için Türkiye’nin S-400 satın alımına izin vermişti. Şimdi Suriye’de Rus rolüne ihtiyacı kalmamaya başlıyor. Bu, Trump döneminde Türkiye’ye baskı yapmak için izlediği politikanın bir uzantısıdır. Biden başkanlığındaki ABD yönetimi, 5 Şubat 2021’de yaptığı açıklamada, “Türkiye’den S-400’lerden vazgeçmesini istediğini”söyledi. ABD Savunma Bakanlığı Sözcüsü Kirby düzenlediği basın toplantısında Pozisyonumuz değişmedi. Türkiye’ye S-400 sistemlerinden vazgeçmesi çağrısında bulunuyoruz.diye konuştu. Türkiye ise S-400 sistemlerinden vazgeçebileceğini gösterdi. Yunanistan modeli gibi füzelerin kullanılmadan depoya konulmasını önerdi. Savunma Bakanı Hulusi Akar, küçük bir grup köşe yazarlarıyla mülakatında, Türkiye, konuyla ilgili gerginliği hafifletmek için Amerika ile olası bir anlaşmanın bir parçası olarak Rusya’dan satın aldığı S-400 sistemlerini kullanmamaya hazır. Giritteki S-300lerde nasıl bir model kullanılıyorsa, bunu müzakereye açığızdiye konuştu. [09.02.2021 Hürriyet] Kıbrıs, 1999 yılında Rusya’dan S-300 satın almış ama Türkiye’nin itirazı üzerine Yunanistan ile varılan anlaşma uyarınca Girit adasında bir depoya kaldırılmıştı. Yunanistan’ın malı olmuş, o tarihten bu yana Yunanistan, sadece 2013 yılındaki askeri tatbikat sırasında kullanmıştı.

9- Amerika, Çin’e karşı planladığı gibi, Rusya’ya karşı da siyasi, ekonomik, medya ve psikolojik saldırı planlamış gibi görünüyor. ABD Dışişleri Bakanı Blinken, Senato önündeki ifadesinde, Rusya gündemin en üst sıralarında yer alıyor.dedi. Blinken, Bir dizi zorluk hakkında konuştuk. Rusya’nın bir dizi cephedeki zorlukları da aciliyetlerden biridir.ifadelerini kullandı. [20.01.2021 Anadolu Ajansı] Beyaz Saray Sözcüsü Jen Psaki düzenlediği basın toplantısında, Ulusal İstihbarat Dairesinin raporunun Rusyanın 2020 seçimlerine müdahale etme çabasıyla ilgili iddiaları destekler nitelikte olmasının ardından Rusyadan hesap sorulacağınıbelirtti. Sözcü, “Demokrat Joe Biden yönetiminin Rusya’ya yönelik yaklaşımının eski Cumhuriyetçi Başkan Donald Trump yönetiminden daha farklı olacağını bildirdi ve Rusların kesinlikle eylemlerinin sorumluluğuna katlanacaklarını söyledi. [17.03.2021 Reuters] Bu, Rusya’ya karşı psikolojik savaşın bir parçası. ABD ve ajanlarına karşı devrime kalkışan Müslüman Suriye halkına karşı Rusya’yı kullandıktan sonra bir dizi konuda şantaj yapmak, özellikle Çin’e karşı kullanmak istiyor. Bu yüzden Beyaz Saray Sözcüsü Karina Jean-Pierre gazetecilere yaptığı açıklamada, “ABD Başkanı Joe Biden, zamanı geldiğinde Başkan Putin ile görüşecek. Biden geri adım atmayacak. Rusya’yla ilişkilerde çok açık ve net olacak.ifadelerini kullandı. [19.03.2021 Reuters] Amerika, müzakere için diplomatik temaslarda bulunduğu bir zamanda gücün merkezinde olduğunu göstermek için saldırı taktiğini kullanıyor. Başkalarının zayıf bir pozisyonda müzakere etmesini, istediğini dayatmak ya da çıkarlarını elde etmek için dayatabileceği kadar dayatmak istiyor. Bu, Trump’ın kullandığı bir üsluptur, ama kaba bir şekilde. Tehditler savurup gözdağı veriyor, aynı zamanda da Amerika’nın iradesini ve taleplerini diğer taraflara dayatmak için diplomatik temaslar yürütüyordu, tıpkı Kuzey Kore ve Çin ile yaptığı gibi. Bu arada Biden, yönetimi zayıf değil, güçlü olduğuna dair içerideki konumunu güçlendirmek istiyor.

10- Aralarındaki yakınlaşmayı yok etmek için Rusya ile Çin arasında ayrılık çıkarmaya çalışmak, Amerika’nın politikasıdır. Bu yüzden Rusya’ya yakınlaşıyor ve onu Çin’i karşı kışkırtıyordu. Görünüşe göre bu politikayı sürdürecek ama Rusya’yı küçük düşürdükten sonra. Bu nedenle Amerika, Rusya’ya karşı saldırı politikası benimsedi. Böylece Rusya’ya baskı yapıyor, Çin’e karşı birlikte hareket etmek için zorluyor. Bilindiği gibi Rusya, Amerika ile yakınlaşmayı ve uluslararası ilişkilerin yönetiminde ABD’ye ortak olmayı arzuluyor. Ama Amerika, buna razı gelmiyor, aksine politikasına boyun eğmesini istiyor. Çin’e karşı ve Suriye’de olduğu gibi başka konularda da onu kullanmak istiyor. Ona, dünyanın veya bir bölgenin işlerini paylaştığı büyük bir devlet gibi davranmak istemiyor. Bunun içindir ki Suriye işlerindeki rütbesini yörüngesindeki Türkiye seviyesine düşürdü. Amerika hala kibirli, küstahlık ve kibir hâkim. ABD’nin küresel seviyesinin düştüğü malum, içeride yıpranmış ve aşınmış durumda ve çizgi yukarı değil aşağı yönde ilerliyor.

11- Rusya, Amerika’ya karşı konumunu güçlendirmek için Çin ile güçlenmeye çalışıyor ve belki de Amerika’nın kendisini Çin’e karşı kullanmak istediğinin farkında. Şimdiye kadar tuzağa düşmedi. Bakanlığın basın dairesinden yapılan açıklamada, “Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un 22-23 Mart’ta Çin’e çalışma ziyareti düzenleyeceği ve Çin Dışişleri Bakanı Vang Yi ile görüşeceği belirtildi. Açıklamaya göre bakanlar, Rusya-Çin stratejik etkileşiminin mevcut durumunu ve geleceğe dönük olasılıklarını, en yüksek ve üst düzeydeki temasların organizasyon konularını ele alacak. Çoğu küresel sorunun çözümünde iki ülkenin pozisyonu birbirine yakın veya aynıdır. Dış politikadaki icraatlarının yakın koordinasyonunu sürdürmeye kararlılar...” [22.03.2021 Novosti] Dışişleri Bakanı Lavrov’un ziyareti sırasında Rus Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, Rusya ve Çin, aralarındaki iyi komşuluk, dostluk ve iş birliği anlaşmasını beş yıl daha yeniledi.Çin Dışişleri Bakanı ise yaptığı açıklamada, Son yirmi yılda bu ikili anlaşma, Rus-Çin ilişkilerinin sürdürülebilir gelişimi için sağlam bir yasal temel oluşturdu ve ikili ilişkilerin gelişmesine katkıda bulundu.diye konuştu. [23.03.2021 Novosti] Ancak bu, aralarında bir ittifak kurulması ve Amerika ile yüzleşmek için aralarında uluslararası bir ortak eylem yapılması seviyesine varmadı.

Bu anlaşma yirmi yıllık bir anlaşmadır ve Amerika’ya karşı ciddi bir ortak eylem doğurmamıştır. Her bir ülke, kendini savunmak, Amerika ile karşılıklı anlayışa varmak ve yakınlaşmaya çabalamak için kendine göre bir çalışma yürütüyordu. Görünüşe göre Rusya, Çin ile yakınlaşmak ve ona bağımlı hale gelmek istemiyor. Bu, ona uluslararası statüsünü kaybettirir. Çünkü Amerika’nın yanında ikinci büyük ülke olmak istiyor. Amerika ile yüz yüze gelmek istemiyor, aksine ortağı olmak istiyor. Ukrayna, Kırım, Orta Asya ve Kafkasya’daki sorunları gündeme getirmesin diye Amerika ile daha fazla gerilim ve tırmanma istemiyor...

12- Amerika, tarafına yeni müttefikler topluyor. Rusya ve Çin’e karşı cephe aldığını açıklıyor, aynı zamanda müttefikler üzerindeki hegemonyasını yenilemek istiyor. ABD Dışişleri Bakanı Blinken, NATO Karargâhı’na yaptığı ziyaret sırasında NATO Sekreteri Stoltenberg ile görüşmesi sonrasında yaptığı açıklamada, Bugün buraya ABD’nin ittifaka sarsılmaz desteğini bildirmek için geldim. ABD, başta NATO müttefikleri olmak üzere ortaklıkları yeniden inşa etmek istiyor. Geçmişte olduğu gibi bugünün tehditlerine de güçlü ve etkili olduğu için ittifakı yeniden canlandırmak istiyoruz. NATO, dünyanın çeşitli yerlerinde tehditler karşısında çok önemli bir noktada duruyor. Amerika halen Afganistan’daki seçeneklerini gözden geçiriyor ve bu konuda müttefikleriyle istişarelerde bulunacak.dedi. [23.03.2021 France 24, Reuters] Amerika, bir taşla iki kuş vurmak istiyor. Hem NATO müttefikleri üzerindeki hâkimiyetini yeniliyor hem de Rusya ve Çin’e karşı cephe aldığını ilan ediyor. Rus gazını Almanya ve Avrupa’ya taşıyan ve Baltık Denizi’nin altından geçen “Nord Stream-2”projesinden vazgeçmesi için Almanya’ya baskı yapıyor. Geçen yılın sonunda Aralık 2020’de Amerika, projeye katılan şirketlere yaptırımlar uyguladı, hodbin ve hodkâm den bir şekilde boru döşemelerini durdurmalarını istedi. Projeyi finanse eden Alman fonuna yaptırım uygulamak istiyor. Almanya Bakanlar Kurulu’ndan yapılan açıklamada, “Alman ve Avrupalı şirketlere karşı uygulanan tek taraflı dış yaptırımların arka planına karşı Alman hükümeti, herhangi bir yaptırımın fona karşı da yönlendirilmeyeceğini ekarte edemez... Berlin, ABD’nin Nord Stream-2 doğal gaz boru hattı yaptırımlarını reddediyor ve Avrupa egemenliğinin ihlali olarak kabul ediyor.”ifadeleri yer aldı. [01.03.2021 Sputnik] ABD Dışişleri Sözcüsü Ned Price tarafından yapılan yazılı açıklamada, “NATO dışişleri bakanlarının Brüksel’deki toplantısı sonrası Dışişleri Bakanı Blinken ile Alman mevkidaşı Heiko Maas arasındaki görüşmede ikili ve bölgesel konuların ele alındığı bildirildi. Açıklamada, “Bakan Blinken, Rusya’nın ortak güvenliğimize zarar verme çabalarına karşı ABD’nin müttefiklerimizle birlikte çalışmaya kararlı olduğunu ve aynı şekilde Kuzey Akım 2 boru hattına da karşı olduğunu vurgulamıştır” ifadesi kullanıldı. [24.03.2021 DPA] Bu, Amerika’nın Trump döneminde izlediği ve Biden döneminde de izlemeye devam ettiği bir politikadır. Amerika, Rusya’ya ekonomik olarak darbe indirmek istiyor, Avrupa ile ilişkilerde gerginlik yaratıyor ve Almanya’yı yüksek maliyetli, düşük kaliteli Amerikan gazını almaya zorluyor.

13- Son olarak, bunlar, kendilerini dünyanın en büyüğü olarak gören ülkelerdir. Dünyayı tiranlıkları ile çepeçevre kuşatıyorlar, dünya ülkelerine ve halklarına kötülük tuzakları kuruyorlar. Kaviyy ve Cebbar olan Allah şöyle buyurdu:

أَفَأَمِنَ الَّذِينَ مَكَرُوا السَّيِّئَاتِ أَنْ يَخْسِفَ اللَّهُ بِهِمُ الْأَرْضَ أَوْ يَأْتِيَهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ * أَوْ يَأْخُذَهُمْ فِي تَقَلُّبِهِمْ فَمَا هُمْ بِمُعْجِزِينَ  Kötü işler düzenleyenler Allah’ın kendilerini yere batırmasından yahut fark etmedikleri bir yerden onlara azabın gelmesinden güvende midirler? Yahut onlar dönüp dolaşırken Allahın kendilerini yakalayıvermesinden emin mi oldular? Onlar, Allahı âciz bırakacak değillerdir.[Nahl 45-46]

H.17 Şaban 1442
M.30 Mart 2021
Devamını oku...

Myanmar’daki Askeri Darbenin Yansımaları

Soru Cevap

Myanmar’daki Askeri Darbenin Yansımaları

Soru:

Birleşmiş Milletler (BM) Myanmar Özel Temsilcisi Christine Schraner Burgener, Çarşamba günü video konferans yoluyla yaptığı açıklamada, Bugün, 1 Şubat’taki darbeden beri en kanlı gün. Sadece bugün 38 kişi öldü.dedi. Askeri yönetimi protesto eden protestoculara Myanmar güvenlik güçleri tarafından ateş açıldı... [03.03.2020 El Cezire] Myanmar / Burma’da ordu, yeni parlamentonun ilk oturumunu yapacağı gün 01 Şubat 2021’de askeri darbe gerçekleştirdi. Devlet Başkanı, Başbakan, birkaç bakan ve politikacı tutuklandı... Amerika, darbeye sert bir tepki verdi ve orduyu iktidarı derhal sivillere devretmeye çağırdı. Bu darbenin arkasında ne var? Amerika, neden bu kadar öfkeli bir tepki verdi? Ve bu darbenin, Myanmar’daki ezilen Müslümanlar üzerindeki etkileri nelerdir?

Cevap:

Cevabın açıklığa kavuşması için aşağıdaki hususlara bir göz atacağız:

1- Ulusal seçimlerden bir haftadan kısa bir süre önce ordu ile hükümet arasında sözlü tartışma yaşandı. Özel bir medya kuruluşu “The People” ile yaptığı röportajda, Genelkurmay Başkanı Min Aung Hlaing, Birlik Seçim Komisyonu’nun (UEC) güvenilirliğini ve tarafsızlığını sorguladı. Oylama öncesi yasa ve prosedürlerin yaygın ihlalleri suçlamasını yöneltti. Buna karşılık, hükümet sözcüsü Genelkurmay Başkanının açıklamalarını eleştirerek, asılsız suçlamalar olarak niteledi. Açıklamaların, anayasanın “Asker ve polis de dâhil olmak üzere sivil memurlar partisel politikadan uzak durmalıdır maddesini ihlal ettiği uyarısında bulundu. Ulusal Demokrasi Birliği bu seçimleri yeniden kazanırsa, ordu, eli kolu bağlı kalmayacakaçıklaması yapan orduyu alenen eleştirdi...” (11.01.2021 hadfnews.ps) Buradan, Ulusal Demokrasi Birliği seçimleri kazandığı takdirde ordunun darbeye hazırlandığı açık ve net olarak anlaşılabilir...

2- Aung San Suu Kyi’nin Ulusal Demokrasi Birliği Partisi, Kasım 2020’de yapılan ulusal seçimleri, yüzde 83’lük gibi ezici bir çoğunlukla ikinci kez kazandı. Yani 2015’deki zafer yüzdesinden daha fazladır, o zaman yaklaşık yüzde 75 idi. Ordunun kurduğu Birlik İçin Dayanışma ve Kalkınma Partisi, toplam 476 sandalyeden sadece 33’ünü kazandı... Ardından ordu, eli kolu bağlı kalmayacağı tehditlerini hayata geçirmeye başladı, 2008 yılında anayasaya ilave ettiği ve önceki Suu Kyi hükümetinin de onayladığı maddelerden yararlandı. Anayasa, parlamentodaki sandalyelerin yüzde 25’inin orduya tahsis edilmesini, Savunma, İçişleri ve Sınır Bakanlıklarının doğrudan orduya bağlanmasını, müdahaleyi gerekli gördüğü durumlarda müdahale hakkına sahip olduğunu öngörüyor. Ordu, bundan yararlanarak, yeni parlamentonun açılış tarihine saatler kala, parlamentonun toplanması ve son seçim sonuçlarının anayasal olarak onaylanması öncesinde darbe gerçekleştirdi... Ardından darbe karşıtı protestolar patlak verdi ve 03 Mart 2021 Çarşamba günü gerçekleşen protestolar, şu ana kadar en şiddetlisiydi. “Birleşmiş Milletler (BM) Myanmar Özel Temsilcisi Christine Schraner Burgener, Çarşamba günü video konferans yoluyla yaptığı açıklamada, Bugün, 1 Şubat’taki darbeden beri en kanlı gün. Sadece bugün 38 kişi öldü.dedi. Askeri yönetimi protesto eden protestoculara Myanmar güvenlik güçleri tarafından ateş açıldı... (03.03.2020 El Cezire) Ancak protestoların ateşi, azalsa da sönmedi.

3- Darbenin lideri Genelkurmay Başkanı General Min Aung Hlaing ile Myanmar “Burma” ordusundaki diğer üç komutan, “ciddi insan hakları ihlallerine karıştıkları gerekçesiyle” Aralık 2019’dan bu yana ABD yaptırımlarına maruz kalıyor. Bu general, geleceği ve kaderi konusunda korkuya kapıldı, zira emekli olduğunda, artık kendini koruyacak bir gücü olmayacaktı. 2016’da Genelkurmay Başkanlığından vazgeçmesi öngörülüyordu, ancak görev süresini uzattı ve 2021 yazında emekli olacağına söz verdi. Öyle görünüyor ki emekliliğinden sonra İngiliz ajanı olarak siyasi rol oynama ihtirası var. İsmini ülkenin Devlet Başkanı adayı olarak önerenler bile oldu. Ordu, Askeri Konsey toplantısı sonrası 01 Şubat 2021’de resmi yayın organından yaptığı açıklamada, “Genelkurmay Başkanı General Min Aung Hlaing, gerçek çoğulcu demokrasi sistemini adil bir şekilde uygulama sözü verdi. ifadelerini kullanarak, üstü kapalı bir şekilde bunu ima etti. Bu açıklama, onun ülkenin Devlet Başkanlığı için pazarlanması türündendir...

4- Böylece ordu, 1962’den bu yana yönetim üzerindeki hâkimiyetini tehdit eden seçim sonuçlarını tanımadı ve başkanı, San Suu Kyi tarafından atanan Seçim Komisyonunu işbirlikçilikle suçladı. 10 milyon hileli oyun kullanıldığını söyledi. Suu Kyi’nin, bu suçlamaları görmezden gelmesi ve yeni parlamentonun ilk oturumunun düzenlenmesine karar vermesi üzerine Genelkurmay Başkanı, olağanüstü hal ilan edilmesine ve iktidara el koyulmasına izin veren anayasadaki bir maddeye başvurabileceği tehdidinde bulundu. Ordu komutanlarının ertelenmesini talep ettiği, ancak Suu Kyi ve parti liderlerinin, geçen Kasım ayında yapılan ve Suu Kyi partisinin ezici çoğunlukla kazandığı seçimlerden sonra ertelenmesi taraftarı olmadıkları yeni parlamentonun ilk oturumuna saatler kala ordu, ertelenmemesini istismar ederek, yönetime el koydu ve olağanüstü hal ilan etti. Başbakan Aung San Suu Kyi ve Devlet Başkanı Win Myint’i tutuklayıp, ev hapsine aldı, ülkenin ithalat ve ihracat yasalarını ihlal etmekle suçladı.

5- Mesele, seçimlere hilenin karıştığı ya da karışmadığı meselesi değildir, çünkü iki taraf da, partisini desteklemek için seçimleri manipüle etmekten çekinmeyecektir. Aksine mesele, bir yanda Amerika ve Suu Kyi, diğer yanda İngiltere ve genelkurmay başkanı arasında siyasi çatışma yaşanmasıdır. Amerika, Suu Kyi’yi destekliyor ve Myanmar’ın “Burma”, Çin’i kuşatma noktası olmasını istiyor... İngiltere’ye gelince, Hint Yarımadası etki alanı olduğundan bu yana Burma ordusunu kuran İngiltere, Myanmar’ı etki alanına kattı. Ordu doğrudan veya dolaylı olarak Myanmar’ı yönetmeye devam etti. Amerika, Suu Kyi’nin partisini destekleyene kadar bu böyle devam etti. Suu Kyi’nin partisi, 2015 seçimlerinde büyük bir zafer elde etti ve iktidarı devraldı. Ancak 2008 anayasasının orduya verdiği yetkilere göre neredeyse tüm hareketleri ordunun gözetimi altındaydı. 2020 seçimlerini yüzde 83’lük gibi bir oranla yeniden kazanınca, İngiltere, Amerikan etkisinin yerleşmesinden korktu, bu yüzden orduyu darbe için harekete geçirdi, ordu da darbe yaptı. Diğer bir deyişle Myanmar, Amerika ile İngiltere arasında siyasi çatışmaya sahne oldu. Seçimler, görünüşte çatışma için sadece bir girizgâh. Bu durum yani çatışma, basiret sahipleri için önceden bilinen bir şeydi... 26 Haziran 2012 tarihli soru cevapta şöyle geçmektedir: Doğrudan askeri giyimli generallerin hâkim olmasının yanı sıra şu anda da sivil giyimli emekli generallerin hâkim olduğu Burma rejimi, hala İngiliz yanlısıdır. Dolayısıyla İngilizler, gerek açık gerek gizli gerek doğrudan gerekse de dolaylı olarak Hindistan’daki ajanları yoluyla onu desteklemektedir. Ayrıca İngilizler, sadece bugünlerde değil, bilakis bu ülkedeki İslami yönetimin sona ermesinden bu yana Müslümanların öldürülmesinde ve onlara işkence edilmesinde Budistleri desteklemiştir... Amerika’ya gelince; 1991 yılında Nobel barış ödülünü kazanmasının yanı sıra babası ise İngilizlere karşı çıkan ve 1947 yılında ölen Aung Sang olan Tzu Chi Ong liderliğindeki Ulusal Demokratik Partisi’ni desteklemektedir... Hakeza Amerika, Burma’daki siyasi durumdan hoşnut değildir...

6- Bundan dolayı ABD, güçlü bir tepki verdi. Beyaz Saray Sözcüsü Jen Psaki yaptığı açıklamada, “ABD’nin Myanmar’daki seçim sonuçlarını değiştirmeye veya ülkenin demokratik geçiş sürecini engellemeye yönelik tüm girişimlere karşı olduğunu aktararak, “Bu adımlar geri atılmazsa ABD, sorumlulara karşı adım atacak.” uyarısında bulundu...” [01.02.2021 BBC, France Press] ABD Dışişleri Bakanı Anthony Blinken de, Myanmar ordusuna, “tüm hükümet yetkililerini ve sivil toplum liderlerini serbest bırakma ve 8 Kasım’da gerçekleşen demokratik seçimlerdeki halk iradesine saygı gösterme” çağrısı yaptı...” [01.02.2021 BBC] Eski Başkan Barack Obama döneminde Doğu Asya’dan sorumlu en üst düzey diplomat olarak görev yapan ve Aung San Suu Kyi (Su Chi) ile yakın ilişkiler kuran Daniel Russell, ordunun iktidarı ele geçirmesini bölgedeki demokrasiye ağır bir darbe olaraknitelendirdi... [09.07.2018 AFP] Reuters’in 02 Şubat 2021’de üst düzey bir ABD’li yetkiliden, Beyaz Saray’ın talebi üzerine ABD Genelkurmay Başkanı General Mark Milley’in, darbenin ardından Myanmar ordusu ile iletişim kurmaya çalıştığını, ancak başarılı olamadığını aktardı. Ajans, “Myanmar ordusunun Çin ile güçlü ilişkilere sahip olduğunu, ABD ordusu ile çok fazla etkileşime girmediğini” belirtti.” Böylece Suu Kyi’nin arkasında kesinlikle Amerika var. Amerika’nın Myanmar ilgisi, ilk etapta Çin’e olan yakınlığından kaynaklanıyor. Amerika, Çin’i her taraftan kuşatmak ve sadece Çin topraklarıyla sınırlı tutmak için bölgesinde genişlemesini önlemeyi arzuluyor. Amerika, İngiliz nüfuzunu, tüm bölgelerden özellikle Hint Yarımadası’ndan tasfiye etmek için çalıştığı gibi bu ülkeden de temizlemek istiyor.

7- Ancak İngiltere, siyasi hinliğiyle, Burma ordusu içindeki ajanlarının Çin’e dostluk göstermelerini, ordunun 1962’deki ilk darbesinden bu yana gerçekliklerini örtbas etmek için komünistlere yaklaşmalarını sağladı. Nitekim Rusya’ya da yaklaşıyorlar. Bu nedenle Çin ve Rusya, Amerika karşısında Burma rejimine destek verdi. Bu yüzden Suu Kyi hükümetine karşı darbe gerçekleştiğinde, İngiltere, Güvenlik Konseyi’ne darbenin kınanması ve iktidarın devredilmesi karar tasarısı sunarak tepkileri yumuşattı. Tasarının, ordu liderliğindeki rejime destek veren Çin’in vetosuyla karşılaşacağını biliyordu. İngiltere’nin BM Daimi Temsilcisi Barbara Woodward, İngiltere’nin karar tasarısını sunarken, yumuşak diplomatik bir tonda konuştu. Woodward,Mümkün olduğunca yapıcı bir tartışma yapılmasını ve bir dizi eylemin ele alınmasını isteyeceğiz... Halkın demokratik iradesine yeniden saygı duyulmasını istiyoruz...dedi.(02.02.2021 Arabi21) Gerçekten de, İngiltere 2 Şubat 2021’de Güvenlik Konseyi’ne karar tasarısını sunduğunda, Çin tasarıyı veto etti. Başından beri Çin, darbeciler yanlısı duruşunu açıkça dile getiriyordu. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Vang Venbin, Myanmar’da ordunun yönetime el koymasıyla ilgili yaptığı açıklamada, Çin, Myanmar’ın dost komşusudur. Tarafların farklılıklarını anayasal ve yasal çerçeve içinde çözmesini, siyasi ve toplumsal istikrarı korumasını umuyoruz. Myanmar’da olanları not ettik ve süreci daha çok anlamaya çalışıyoruz.diye konuştu.” (01.02.2021 Xinhua) Rusya da darbeyi kınamadı. Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, Siyasi diyaloğun yeniden başlatılmasını ve ülkenin sürdürülebilir sosyo-ekonomik kalkınmasının geliştirilmesi için durumun mevcut yasalara uygun olarak barışçıl bir şekilde çözülmesini umuyoruz.açıklamasını yaptı.” (01.02.2012 Novosti) Böylece Çin ve Rusya, ordunun yanında yer alarak, İngiltere’nin hinliği ve sinsiliği başarılı oldu!

8- Myanmar’daki Müslümanlara gelince, 2017’de Müslümanlara yapılan zulmün ve yerlerinden edilmelerinin birincil sorumlusu darbenin lideridir. Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreter Sözcüsü Stephane Dujarric, 1 Şubat 2021’de yaptığı açıklamada, Arakan’da 600 bin Rohingya var ve 120 bini kamplara hapsedilmiş durumda, özgürce hareket edemiyor, temel sağlık ve eğitim hizmetlerine erişimleri son derece kısıtlı. Olayların, Rohingyaların durumunu daha da kötüleştirmesinden korkuyoruz.dedi. (01.02.2021 Reuters) Yöntemler farklı olsa bile tarafların, Müslümanlara zulüm yapılması konusunda ortak paydaya sahip olduklarını belirtmekte yarar var. Nitekim 26 Haziran 2012 tarihli soru cevapta bunu belirttik: Amerika ile İngiltere’nin Burma’daki siyasi çatışmasına rağmen ancak bu ikisi, içi boş açıklamaların dışında Batı’nın sözde herhangi bir insani duygusunu sarsmaksızın Müslümanlara işkence edilmesi noktasında Budistleri desteklemede anlaşmışlardır.Gerçekte olanlar bu. Ordu ve fanatik Budist halk, başta da kötü niyetli rahipleri, 2017 yılında Müslümanlara zulmettiklerinde, Amerika ve ajanı Nobel Barış(!)Ödülü sahibi Suu Kyi kılını dahi kıpırdatmadı. Ordunun, yüz binlerce Müslümana yapılan zulüm ve zorla yerinden edilmesi operasyonlarını savundular. Arakan bölgesinden yerinden edilen Rohingya Müslümanlarının sayısı, neredeyse 700 bine ulaştı. Mallarına ve arazilerine el koydular. Burma Genelkurmay Başkanı General Min Aung Hlaing, 16 Eylül 2017’de Facebook sayfasında Müslümanlara nefret dolu sözler kustu. İngiliz ve Avrupalıların desteğine güvenerek uluslararası tepkilerden korkmadan varoluşlarını, varlıklarını ve haklarını inkâr etti. Hlaing, sayfasında “Rohingya olarak tanınmayı talep ediyorlar. Bu grup, Myanmar’da asla etnik bir grup değildir.” diye yazdı. Bengalliler olarak kabul etti ve ekledi, Bengalliler sorunu ulusal bir sorundur. Bu sorun hakkında gerçeği açığa çıkarmak için birliğe ihtiyacımız var.Ordu da, “Kuzey Rakhine’deki operasyonların, geçtiğimiz 25 Ağustos’ta polis karakollarına saldıran Rohingya isyancılarını ortadan kaldırmayı amaçladığını” söyledi. (17.09.2017 BBC Radyo) BBC devamla şunları söyledi: “Genelkurmay Başkanı Hlaing, geçen yıl (2016) Kasım ayında Avrupa’ya bir ziyaret gerçekleştirdi. Genelkurmay Başkanları Konferansına davet edildikten sonra Avrupa’da memnuniyetle karşılandı. İtalya ya da Belçika’da herhangi bir protesto ile karşılaşmadı.” Burma’da aralarında çok büyük çekişme olan her iki kanadıyla da Batı, Müslümanların Myanmar’da yaşadıkları umursamıyor. Sömürgeciliği günlerinde diğer bölgelerde Müslümanları boğazladı, Bosna ve diğer ülkelerde boğazlanmalarına göz yumdu. Filistin’i gasp eden, halkının çoğunu katleden ve göç ettiren Yahudi varlığını destekledi. Gözleri ve kulakları önünde hala katliamına devam ediyor. Ancak siyasi motifler için gerektiğinde her iki taraf da Myanmar’daki Müslümanların mihnetini kullanıyor. Şuan ki darbe lideri de dâhil olmak üzere ABD’nin bazı ordu komutanlarına uyguladığı yaptırımlara gelince, İngiliz ajanları olmaları ve ABD etkisine karşı çıkmalarından ötürüdür, Müslümanlara zulmettikleri ve yerlerinden ettiklerinden ötürü değildir. Yoksa Başbakan Suu Kyi’ye de yaptırım uygulaması gerekiyordu, çünkü bu zulmü haklı görmüş, zulmün ya da ordu veya Budistlerin kınanmasını kabul etmemiş, buna rağmen yine de yaptırım listesine alınmamıştı...

9- Müslüman dünyasındaki rejimlere gelince, Müslümanların durumunu zerre kadar umursamıyorlar. Myanmar rejimine en ufak baskı bile uygulamadılar. Şu anda Myanmar’daki Müslümanları desteklemek için bu rejimlerin bir şey yapması beklenmiyor. Demokrasiye darbeyi kınayarak Amerika ve Batı akordunda şarkı söylüyorlar. Müslümanlar konusu akıllarına bile gelmiyor, çünkü Müslümanların kalkanı -İmam Halife – henüz hayatta değil!

الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ İmam ancak bir kalkandır. Arkasında savaşılır ve onunla korunulur.Eğer hayatta olmuş olsaydı, öldürülen ve ülkelerinden göç ettirilen binlerce kişi şöyle dursun, yetiş ya Mutasım diye haykıran bir Rohingya kadınının zulmüne bile sessiz kalmazdı! Bu nedenle en önemli görevlerden biri, yeryüzünün her köşesinde Müslümanların yardımına koşacak olan sistemi kurmak için ciddiyetle ve samimiyetle çalışmaktır. Yeryüzü, ümmeti Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem için dürülecektir. Bu sistem, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu sözüyle müjdelediği Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet sistemidir.

ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةٌ عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ Sonra Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır.[Ahmed]

وَيَقُولُونَ مَتَى هُوَ قُلْ عَسَى أَن يَكُونَ قَرِيباً Ne zamanmış o?diyecekler. De ki: Yakın olsa gerek![İsra 51]

H.22 Recep 1442
M.06 Mart 2021
Devamını oku...

İranlı Nükleer Bilimci Muhsin Fahrizade Suikastı

Soru Cevap

İranlı Nükleer Bilimci Muhsin Fahrizade Suikastı

Soru:

6 Aralık 2020de France 24ün bildirdiğine göre Devrim Muhafızları Komutan Yardımcısı Tuğgeneral Ali Fadavi basına yaptığı açıklamada, “Nükleer bilim insanı Muhsin Fahrizade’ye, uydudan kontrol edilen ve yapay zekâya sahip bir silah ile 13 el ateş edildiğini” söyledi. Öncesinde 2 Aralık 2020de İran Şura Meclisi’ndeki (Parlamento) yasama çalışmalarını denetleyen Anayasayı Koruma Konseyi, uranyum zenginleştirme oranının yüzde 20ye çıkartılmasını öngören ve nükleer bilim adamı Muhsin Fahrizade suikastı ışığında son günlerde kabul edilen yasa tasarısını onayladı. Yasa, Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani hükümeti ile dokuz maddelik yasayı kabul eden İran Meclisi arasında tartışmaya yol açtı! Ruhani, yasaya karşı çıktı ve zararlı” gördüklerini belirtti. Peki, nasıl anlaşmazlık yaşanabilir? Oysa İran’daki en popüler Müslüman nükleer bilimciler suikastının arkasındakilere misilleme yapmak için aynı fikirde olmak gerekmez mi? Özellikle de İran, suikastın arkasında Yahudi devletinin olduğunu açıklamışken. Yoksa bu anlaşmazlık, tıpkı İran rejiminin Kasım Süleymani sayfasını kapattığı gibi nükleer bilimcinin sayfasını kapatmak için mi?

Cevap:

Cevabın açıklığa kavuşması için aşağıdaki hususlara bir göz atacağız:

Birincisi: 27 Kasım 2020’de Savunma Bakanlığı yetkilisi ve İranlı nükleer bilimci Muhsin Fahrizade, yeri ve uygulanış biçimiyle İran rejimine birden çok meydan okuma barındıran bir operasyonla suikasta uğradı. Bu, Ocak 2020’de Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani suikastından daha az önemli olmayan yüksek profilli bir suikasttır. Raporlara göre Fahrizade, diplomatlar arasında “İran bombasının babası” olarak tanımlanıyordu.” [27.11.2020 BBC] Fahrizade, İran’ın nükleer ve füze programlarının merkezinde yer alan önemli bir figürdü. Öte yandan suikast, Kasım Süleymani suikastında olduğu gibi Irak’ta değil, İran’da daha doğrusu başkent Tahran yakınlarında gerçekleşti. Ayrıca patlayıcı yüklü bir kamyonet ve makineli silahlarla gerçekleşen suikastın şekli tüm standartlara göre İran’a büyük bir meydan okumadır. İranlı bilimciler suikastı, ardı arkası kesilmeyen bir silsiledir. İran, her zaman Yahudi varlığını suçladı. Uygun zaman ve yerde misilleme yapma tehdidinde bulundu. Her zamanki gibi hiçbir misillemede bulunmadı. Ancak bugün uluslararası konjonktür, özellikle ABD seçimlerinden kaynaklanan koşullar ve peşi sıra yaşanan gerginlik ve ABD iç bölünmesindeki artış, bu operasyona gölge düşürmektedir.

İkincisi: İran’ın hemen Yahudi varlığını suçladığı bu suikast operasyonu, Yahudi varlığının, İran’ın stratejik nükleer ve füze yeteneklerini zayıflatma çabası olarak değerlendirilebilir. Yahudi varlığı, olası misillemelerden kaçınmak için her zamanki gibi kendini gizleyebilir ve inkâr edebilirdi, ancak bu sefer böyle yapmadı. Bu operasyonun uygulayıcısı olduğuna dair net ifadelerle imada bulundu. Bu durum, Trump yönetiminden büyük bir yeşil ışık olmadan gerçekleşemez. Daha doğrusu Trump yönetimi, Yahudi varlığının gerçekleştirdiği bu suikast operasyonundan en azından memnundu! Bunun kanıtı şudur:

1- ABD Başkanı Donald Trump, Twitter hesabından suikast ile ilgili haberleri paylaştı. “Trump, Twitter’de Fahrizade suikastıyla ilgili New York Times gazetesinin bir haberini paylaştı. Trump ayrıca İsrailli gazeteci Yossi Melman’ın İran’ın gizli nükleer programının başındaki isimdi ve Mossad tarafından yıllardır aranıyordu. Onun ölümü, psikolojik ve mesleki açıdan İran için büyük bir darbedir.şeklindeki tweetlerini de paylaştı.” [27.11.2020 Russia Today] Misillemede bulunması için sanki İran’a meydan okuyor!

2- 28 Kasım 2020’de El Cezire sitesi, Yahudi varlığı Başbakanı Netanyahu’nun ülkesinin alışılmadık bir şekilde suikast operasyonundan sorumlu olduğunu ima ettiğini aktardı. “’İsrail’ Başbakanı Benjamin Netanyahu, bir video yayınladı. Videoda geçen hafta gerçekleştirdiği başarılarını alışılmadık şekilde sergiledi. Netanyahu’nun videoya, hepsini değil bazı başarılarını sergileyeceğini, çünkü hepsini sergilemenin imkânsız olduğunu söyleyerek başlaması dikkat çekici.” Yani Yahudi varlığı suikastı gizlemedi ve inkâr etmedi, aksine sorumluluğunu kabul eder gibi imada bulundu. Ayrıca dünyanın dört bir yanındaki elçiliklerde en yüksek düzeyde alarm durumu ilan etti.

3- ABD’nin 27 Kasım 2020’de yani suikast günü, uçak gemisi USS Nimitz’e, beraberindeki savaş gemileri ile birlikte Körfez bölgesine dönme emri verdiğini açıklaması bir tehdit ve gözdağıdır. ABD suikasttan hemen önce B-52H Stratofortress stratejik bombardıman uçaklarını Körfez bölgesine yolladı. Suikasttan sonra Trump, yıkıcı bir misilleme konusunda uyardı. Washington Post gazetesi, Başkan Donald Trump’ın Irak’ta herhangi bir Amerikalının öldürülmesi durumunda derhal ve ezici bir misilleme tehdidinde bulunduğunu ABD’li yetkililerden aktardı. Washington Post’un servis ettiği bu tehdit, Cuma günü Tahran yakınlarında İranlı nükleer bilimci Muhsin Fahrizade suikast ile çakışıyor. [28.11.2020 El Hurra]

Üçüncüsü: Bütün bunlar, Trump yönetimi ve beraberinde Yahudi varlığının İran’ın ABD’de iktidarın el değiştirme sürecinde etkili bir misillemede bulunmayacağının farkında oldukları anlamına geliyor. Özellikle İran, “seçilmiş” ABD Başkanı Biden’ın yenilik getireceğini umuyor! Oysa Trump ve Biden’ın sadece araç ve yöntemlerde farklılık arz ettikleri biliniyor, her ikisine göre de Amerikan çıkarı, ajan ve yörüngesinde dönen yandaşların üstündedir. Bunu irdeleyenler açıkça görürler. Böylece İran, misilleme çevresinde dönüyor, dolaşıyor. Kamuoyunun zihnini kitlelerin talep ettiği askeri misillemeden başka konulara yönlendirmek için diğer konulara odaklanıyor:

1- İran yaptığı açıklamada, nükleer ve füze programındaki en önemli bilim insanı ve yetkiliye karşı düzenlenen suikastı, tasarlayanın kim olduğunu (Yahudi varlığı) bilmesine rağmen bunu İran’ı “kaosa” sürükleme tuzağı olarak değerlendirdi. Cumhurbaşkanı Ruhani yaptığı açıklamada, suikastı planlayıcı ve arkasındaki Trump yönetiminin, kaos çıkarmayı hedeflediğini, ancak tuzaklarına düşmeyeceklerini ve sinsi hedeflerine asla ulaşamayacaklarını...söyledi. İran, saldırganı biliyor. Bundan önce de aynı saldırgan, bilim adamlarına, Suriye ve Irak’taki askerlerine saldırılar gerçekleştirdi. Şimdi de misilleme yapmayacağını ve tuzağa düşmeyeceğini açıkladı. Biden’ın Amerikan Başkanlığı görevine gelmesi için günleri sayıyor! “Büyük Şeytan” düşmanlığı ile böbürlenen, “İsrail ve Amerika’ya ölüm” mottosunu dillendiren İran işte budur. Trump yönetimi, İran’ın bu Amerikan düşmanlığı hilekârlığını açıkça afişe etti. Trump yönetimi, 2020’nin başlarında Irak’ta İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’ye ulu orta yerde büyük bir suikast düzenledi. Sonra El Kazimi’yi Irak başbakanı yaptı. İran’ın bu konudaki isteksizliğini hiçe saydı. Suriye ve Suriye dışında İran’ın Amerika’ya verdiği tüm hizmetleri görmezden geldi.

2- İran’ın, zihinleri etkili bir askeri misillemeden uzaklaştırmak için üzerine odaklandığı başka bir konu da zenginleştirme oranını yüzde 20’ye çıkarma konusudur, tıpkı uranyum zenginleştirme oranını yüzde 3,67’ye düşürme yükümlülüğü getiren nükleer anlaşmadan önce olduğu gibi. Bu artış mutlaka olmalıdır, ancak insanların bakışlarını uygun askeri misillemeden uzaklaştırmak için hükümet ile diğer konseyler arasında anlaşmazlık noktası haline gelmemelidir. Çünkü Şura Konseyi bu artışı iyi olarak değerlendirirken, hükümet, zararlı ve kötü olarak değerlendirdi! “İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Çarşamba günü kabine toplantısındaki konuşmasında, ABD yaptırımlarıyla yüzleşmek ve ünlü İranlı bilim adamı Muhsin Fahrizade suikastına misilleme yapmak için muhafazakârların kontrolündeki İran Meclisi’nde Salı günü kabul edilen yasa tasarısını veto ettiğini açıkladı. İran televizyonuna göre Ruhani, parlamentonun kararını “zararlı” gördüklerini söyledi. “Muhafazakâr” İran Meclisi’nde kabul edilen kararların en önemlisi, uranyum zenginleştirme çalışmalarının kapasitesini yüzde 20 oranında arttırmayı ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın Ek Protokolü’nü geçersiz kılmayı öngörüyor. Nükleer anlaşma imzalanmadan önce İran’ın, yüzde 20 zenginleştirilmiş uranyum ürettiği biliniyordu. Ancak anlaşma gereğince uranyum seviyesini yüzde 3,67’ye düşürme taahhüdünde bulundu...” [02.12 2020 el Arab el Cedid] Yine “Şura Konseyi’nin (İran Meclisi)çalışmalarını denetleyen Anayasayı Koruma Konseyi, nükleer bilim insanı Muhsin Fahrizade suikastı ışığında son günlerde kabul edilen uranyum zenginleştirme kapasitesinin artırılması yasa tasarısını onayladı. Yasa, İran iktidar seçkinleri arasında tartışmaya yol açtı. Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani hükümeti, yasaya karşı çıktığını ifade etti...” [02.12.2020 Russia Today]

Dördüncüsü: Tüm bunların, Trump yönetiminin İran’la olan bağlarını kestiği anlamına gelmediği not edilmelidir. Aksine İran’ı aşağılaması ve küçümsemesi daha da fazlalaştı. Amerika, İran’ın ayakta, oturarak ve yatarak uşaklık etmesini, yani Amerikan çıkarları ve değişseler de ABD yönetimlerinin isteklerine göre tamamen deveran olmasını istiyor. Kasım Süleymani daha önce suikasta uğramış, İran, misilleme tehdidinde bulunmuştu. Sonra sonuç olarak Irak’taki Amerikan Ayn El Esed üssüne “hesaplı” ve sanki “anlaşmalı” bir füze saldırısı gerçekleştirdi. Akabinde tehdit sona erdi! İran’ın dış uzantıları, misilleme yeteneğine sahip olmasına rağmen İran buna pek yanaşmıyor. 24 Kasım 2020’de El Kuds El Arabi gazetesinin, İngiliz “Middle East Eye” sitesinden aktardığına göre, İran, Irak’taki ABD çıkarlarının hedef alınmaması için Irak’taki milislerine baskı yaptı. Gazete, “Kudüs Gücü Komutanı General İsmail Kani’nin, ABD’nin Bağdat Büyükelçiliği binasının bulunduğu Yeşil Bölge’ye geçen hafta düzenlenen roketli saldırıdan 24 saat sonra Irak’a bir ziyaret gerçekleştirdiğini, Iraklı grupların liderlerine ABD mevkilerine saldırmama emri verdiğini söyledi.”

Beşincisi: Yahudi devletinin saldırganlığını, Amerika’nın onayını ve beraberinde ortamın gerilmesini inceleyen biri, durumun aşağıdaki gibi olduğunu görür:

1- Başkan Trump’ın Yahudi varlığı ile yakınlaşma eylemlerinden sonra, ABD Büyükelçiliğini Kudüs’e taşımak, Yahudi varlığının işgali altındaki Suriye toprağı olan Golan Tepeleri’nin ilhakını tanımak, yüzyılın anlaşmasına start vermek ve içeriğiyle Yahudi varlığını tatmin etmek gibi, Trump yönetimi, İran’ın nükleer programının Yahudi varlığına tehdit oluşturduğu, yok edilmesi ya da sınırlandırılması gerektiği kanaatine vardı. Bu yüzden önceki yönetimlerden daha hızlı hareket etti. Cumhuriyetçi Parti tabanının bir parçasını oluşturan Beyaz Amerikalı “Muhafazakâr Evanjelik” geniş halk tabanının, ABD’nin, Yahudi varlığının maksimum düzeyde güvenliğini sağlama politikasını desteklediği kayda değerdir. Hatta bunu siyaset üstü “dini” bir düşünce olarak görüyorlar.

2- ABD’deki toplumsal bölünmüşlüğün artmasından ve ciddi boyutlara ulaşmasından sonra Trump yönetimi, İran ile ortamın gerilmesiyle Ortadoğu’da Seçilmiş Demokrat Başkan Biden önündeki engelleri artırmak İstiyor. Yine Amerikan politikasında etkisini arttıran ABD silah şirketleri ile petrol ve enerji şirketlerinin sahip olduğu stratejik bakış açısından dolayı Biden’ı ABD’de başkanlık görevini devraldığında petrol bölgeleri çevresindeki çatışmalara güçlü bir şekilde angaje etmeye zorlamak istiyor.

3- Henüz kesinleşmemiş olsa da ABD seçimleri sonucunda Trump’ın seçim kampanyasının arkasında duran ABD silah şirketleri ile petrol ve enerji şirketleri:

- Öyle görünüyor ki Amerika’da içsel olarak kaybeden konumdalar. Zira ABD’yi ağır kayba uğratan Paris İklim Anlaşması’na geri dönülmesi bekleniyor. Bu, 2021’in sonuna kadar uzaması beklenen Korona döneminde özellikle petrol fiyatları açısından bu şirketleri etkileyebilir. Buna, seçilmiş Başkan Biden’ın bir şekilde İran nükleer anlaşmasına geri dönme olasılığı ve bu şirketlerin bundan etkilenmesi de eklenebilir.

- Tüm bu endişeler ışığında bu şirketler, özellikle de ABD eyaletlerindeki mahkemelerin Trump’ın seçimlere hile karıştığı iddialarını reddetmesi nedeniyle Trump yönetiminin kalan süresinden yararlanmak arzusundalar. Trump’ın seçim sonuçlarını geçersiz kılma şansı sanki azalmış gibi görünüyor. Dolayısıyla bu şirketler, Körfez’deki durumu gerginleştirmek için Trump yönetimini iteliyorlar.

Altıncısı: Körfez’deki gerginlik konumu, misilleme pusulasını Yahudi varlığı yönünden Suudi Arabistan ve BAE gibi başka yöne de çevirebilir. Bunun için gerekçeler kolay olabilir. Çünkü bu ülkeler, açık veya gizli Yahudi varlığı ile normalleşiyorlar. İran, suikasta misilleme olarak Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn gibi “ikiyüzlülerden” söz ediyor. Yahudi varlığı, netliğe yakın ifadelerle sorumluluğunu ima etse bile İran, Tahran yakınlarındaki saldırıyı gerçekleştirenlerin Suudiler olduğunu kolayca ileri sürebilir. Ve Suudi istihbaratının, İran’daki bu “Yahudi operasyonunu” Suudi fonuyla koordine ettiğini söyleyebilir. Kaldı ki Yahudi varlığı başbakanı, 23 Kasım 2020’de Suudi Arabistan’a gizlice bir ziyaret gerçekleştirdi, Muhammed b. Selman ve ABD Dışişleri Bakanı Pompeo ile görüştü. Tüm bunlar, Suudi Arabistan’ı suikast operasyonu ile ilişkilendirmeyi kolaylaştırıyor, yeğliyor. Bu misilleme BAE’ye doğru da yönelebilir. El Cezire sitesinin, 1 Aralık 2020’de İngiliz “Middle East Eye” sitesinden aktardığına göre, İran “Fahrizade suikastına misilleme olarak BAE’ye doğrudan askeri operasyon düzenleme tehdidinde bulundu. İngiliz site, -isimsiz BAE’li bir kaynağa atıfta bulunarak- Tahran’ın, Abu Dabi Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed ile doğrudan temasa geçtiğini, Fahrizade suikastına misilleme olarak ülkesine bir saldırı gerçekleştireceğini söyledi.” İran ayrıca Husilere sağladığı daha kaliteli füzeler ve insansız hava araçları ile Suudi petrol hedeflerine misillemede bulunabilir. Bu zaten gerçekleşiyor. Artış, çok fazla sorumluluğa mal olmaz. İran, eğer bu yöne eğilirse, etrafında dolaşılmasını değil, suikastın gerçek failine misillemede bulunulmasını isteyen halkını aldatmış olacaktır!

Yedincisi: Böylece Müslüman bilginler, özellikle İran’daki nükleer bilimciler birbiri ardına öldürülüyor. Bu, tekrarlandığı halde hiçbir icraatta bulunulmuyor! Eylemsizlik, mübarek toprak Filistin işgali üzerine kurulu hilkat garibesi devleti yüreklendirdi, yüreklendiriyor. İranlı Müslüman bilginlere yönelik suikastı tekrarlaması için cesaretlendiriyor! Ne acı vericidir ki, Müslüman ülkelerdeki yöneticiler, zilleti izzetle satın alıyorlar. Sömürgeci kâfirlerin ajanları oluyorlar ya da yörüngelerinde dönüyorlar. Saldırıya uğruyorlar, sesleri çıkmıyor, kutsalları ihlal ediliyor, itiraz etmiyorlar. İşte Hilafetin yıkılışından sonra durum budur. Müslümanlar, Ruveybida yöneticiler belasına duçar kaldılar, dokunanın dokunuşuna yanıt vermediler! Müslümanlar yalnızca Hilafetin geri dönüşüyle izzete kavuşacaklardır. Halife, Romalının aşağıladığı bir kadının yardımına koşmak için ordulara önderlik edecek, Romalıyı öldürüp memleketini fethedecektir. Böylece Müslümanlar izzetlerini yeniden elde edeceklerdir. Dünya ve lezzetlerini küçümseyen, Aziz ve Kaviyy Allah katındakilere özlem duyan erkekler, bu yöneticileri ortadan kaldıracak, sadece izleri ve anılarını bırakacaklardır. Sonra bu ceberut saltanat son bulacak ve bu erkekler, ümmeti mümin kullarının yardımcısı olan Allah’ın inayetiyle izzet, şan ve haysiyet devleti İkinci Hilafet Devletine götüreceklerdir. Bu devlet, Yahudi varlığını ortadan kaldıracak, Amerika ve diğer sömürgeci kâfirlerin Müslüman bölgeden ellerini çektirecek, din gününe kadar oraları haram kılacaktır. Sonra camilerin minarelerinden defalarca Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın şu sözleri yankılanacaktır:

وَقُلْ جَاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقاً Yine de ki: Hak geldi; bâtıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkûmdur.[İsra 81]

وَيَقُولُونَ مَتَى هُوَ قُلْ عَسَى أَنْ يَكُونَ قَرِيباً “Ne zamanmış o?” diyecekler. De ki: “Yakın olsa gerek!”[İsra 51]

 

H.22 Rabiu’s Sânî 1442
M.07 Aralık 2020

Devamını oku...

Libyalı Taraflar Arasında Diyaloğun Yeniden Başlaması

Soru Cevap
Libyalı Taraflar Arasında Diyaloğun Yeniden Başlaması

Soru:

23 Kasım 2020 Pazartesi günü Libyalı taraflar arasında ikinci tur diyalog, görsel iletişim mekanizması aracılığıyla yeniden başladı. Diyalog, yeni hükümet ve Başkanlık Konseyi isimlerini belirleme mekanizması üzerine fokuslandı. İlk tur, 15 Kasım 2020 Pazar günü gerçekleşti. Bazı noktalarda anlaşmaya varıldığı, bazı konuların askıda kaldığı duyuruldu. Bu diyalog, Fas’ta Libyalı taraflar arasında başlayan diyalog ile eş zamanlı olarak başladı. Diyaloglar savaşının arkasında kim var? Diyaloglarda Libya krizini çözebilecek önemli noktalara ulaşıldı mı? Bu konuda uluslararası tutumlar nelerdir?

Cevap:

Bu soruya yanıt verebilmek için aşağıdaki hususlara göz atmak kaçınılmazdır:

1- Türkiye, El Serrac’ı destekledi. Nihayet El Serrac güçleri, Hafter güçlerini başkent Trablus’tan kovdu. Bunu Sirte ve El Cufra izledi. Daha sonra Türkiye, El Serrac’a kalıcı ateşkesi, asi ve gayri meşru olarak kabul ettiği diğer tarafla diyalog ve müzakereleri kabul etmesi çağrısında bulundu! Bu nedenle, 17 Haziran 2020 tarihinde Türkiye Dışişleri Bakanı, Ulusal Mutabakat Hükümeti Başbakanı Fayez El Serrac ile görüşmek üzere Trablus’a bir ziyaret gerçekleştirdi. Çavuşoğlu yaptığı açıklamada, Libya’da kalıcı bir ateşkes ve siyasi bir çözüm için de görüş alışverişinde bulunduk.dedi. [18.06.2020 Anadolu Ajansı] Türkiye’nin müdahalesi, El Serrac ve hükümetinin yararına değildi, aksine baskı altına almak içindi. Ta ki diğer tarafı kabul etsin. Türkiye açıkça Amerikan yörüngesinde hareket ediyor. Amerika, Türkiye’nin Libya’daki adımlarını desteklediğini açıkladı. Bu da Türk müdahalesinin ABD hesabına gerçekleştiği anlamına geliyor. Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, Libya meselesini görüşmek üzere 8 Haziran 2020 tarihinde ABD Başkanı Trump ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi. Erdoğan, “Libya krizini çözmek için ABD-Türk girişimi doğuracak çalışmaların olduğunusöyledi. Görüşmenin ardından TRT ortak yayınında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulunan Erdoğan, Trump ile bazı anlaşmalara varıldığını söyledi ve Libya konusunda iki ülkenin ortak girişim formüle etme olasılığındanbahsetti, ancak çok fazla detay vermedi. Türk Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu’nun 11 Haziran 2020 tarihinde NTV televizyonuna yaptığı açıklamalar da bunu doğruladı. Çavuşoğlu, “Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump’ın 08 Haziran 2020 Pazartesi günkü telefon görüşmesi uyarınca Libya konusuna ilişkin, öncelikle uzman düzeyindeki kişilerin bir araya geleceğini, daha sonra meselenin bakanlar düzeyinde ele alınacağını belirtti. Libya konusunda Türk-Amerikan girişimi yayınlanabilirifadelerini kullandı. Bütün bunlar, Türkiye’nin Libya’da sadece Amerikan politikalarını uyguladığını doğrulamaktadır.

2- El Serrac, Türk desteğinin sona ermesi nedeniyle Hafter düşene kadar Sirte ve el Cufra kentlerine saldırı konusunda ısrar etse de bu iki kenti ele geçiremedi. Eğer Türk desteği sona ermemiş olsaydı, bu iki kenti ele geçirebilirdi. Türkiye, ateşkesi kabul etmek ve diğer tarafla müzakere etmek için El Serrac’a baskı uyguladı. Bu yüzden El Serrac, 16 Eylül 2020’de Erdoğan’ı zor durumda bırakmak için Ekim ayı sonunda istifa edeceğini açıkladı. El Serrac, 16 Eylül 2020’de Libya resmi televizyonundan canlı yayınlanan konuşmasında, Yürütme yetkimi en geç ekim sonunda devretmeyi samimiyetle istediğimi herkese ilan ediyorum. Bu sürede diyalog komitesinin faaliyetlerini tamamlamış, yeni bir başkanlık konseyi seçmiş ve görevi devralacak yeni başbakanı görevlendirmiş olacağını umuyorum.dedi. El Serrac, üzerinde baskı olduğunu itiraf etti. Ve “Kutuplaşma, barışçıl çözüm bulmaya yönelik tüm müzakereleri son derece zorlaştırdığını belirtti. İsim vermeden bazı tarafları, savaş seçeneğine bahis oynamakla suçladı. Kuruluşundan bu yana hükümetinin, normal veya yarı normal bir atmosferde işlev görmediğini kabul etti ve her gün hükümetinin, içeriden ve dışarıdan komplolara maruz kaldığını kaydetti.” Bilindiği üzere El Serrac, İngilizlerin Tunus’ta kurduğu ve 2015 yılında imzalanan Suheyrat anlaşmasından hemen sonra Trablus’a transfer ettiği Libya hükümetinde başbakanlık görevini üstlendi. Bu nedenle Avrupa’nın özellikle İngiltere’nin dürtüsü olmadan görevi bırakamaz.

3- Erdoğan, El Serrac’ın görevi bırakacağı ile ilgili açıklamasını endişeyle karşıladı. Erdoğan, Geçen hafta Sayın El Serrac ile bir kabulüm olmuştu. Ardından böyle bir gelişme bizler için üzüntü verici. Libya gibi bir yerde Trablus’ta bir ara çok olumsuz gelişmeler oldu. Heyetlerimizin Libya Milli Mutabakat Hükümeti ile görüşmeleri olabilir. Bu işi olması gereken istikamete dönüştürürüz...ifadelerini kullandı. [18.09.2020 Reuters, Anadolu Ajansı] El Serrac, sonunda istifadan vazgeçti. El Cezire’nin 30 Ekim 2020’de bildirdiğine göre, “Libya Cumhurbaşkanlığı Konseyi Başkanı Fayez El Serrac Cuma günü yaptığı açıklamada, bazı dost ülkelerden gelen çağrılar üzerine Ekim ayı sonunda istifa etme kararından vazgeçtiğini açıkladı. Libya Başbakanlık Sözcüsü Galib el-Zaklai, Twitter hesabından yaptığı açıklamada, Başbakan El Serrac’ın, Libyalı taraflar arasında devam eden diyalog görüşmeleri tamamlanana kadar istifa etme kararından vazgeçtiğini duyurdu. [30.10.2020 El Cezire] Avrupa, Erdoğan’a boyun eğmediğini, bunun bizzat kendi görüşü olduğunu göstermek için El Serrac’ın istifadan vazgeçmesini kabul etmek zorunda kaldı. Bu nedenle, önceki kaynak Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maasın, Cuma günü El Serrac’dan Libya diyaloğu süresince görevde kalmasını istediğinisöyledi. Libya hükümeti tarafından Facebook hesabı üzerinden yapılan açıklamada, Maas ile El Serrac arasında bir telefon görüşmesi gerçekleştiği, görüşmede Libya’daki güncel gelişmelerin ele alındığı belirtildi. Alman bakan, El Serrac’ın diyalog süreci boyunca görevinde kalmasını arzu ettiklerini, bunun hayati önem taşıyan önümüzdeki haftalarda kurumsal ve idari sürekliliğin güvence altına alınması için önem taşıdığını vurguladı.” [30.10.2020 El-Cezire]

4- Böylece El Serrac, istifa ederek Erdoğan’ı zor durumda bırakmak yerine istifadan vazgeçmek zorunda kaldı! Erdoğan, istifadan vazgeçtikten sonra bile istifa kararının doğru olmadığını yinelemek için El Serrac ile temasa geçti! 7 Kasım 2020 günü Haber 7 sitesinin diplomatik kaynaklardan aktardığına göre, “El Serrac’ı istifa kararından Erdoğan vazgeçirdi. Erdoğan, El Serrac’a “Şu an istifa etmen Libya’da dengeleri değiştirir. Libya halkının sana ihtiyacı var. Bu istifanın sırası değil” dediği öğrenildi...”

5- Rus müdahalesine gelince, ABD’nin onayı ile gerçekleşti. Türkiye ile koordinasyon halinde yürütüldü. Rusya, her iki tarafa karşı da dengeli bir tutum takınmaya çalışıyor. Hafter’i desteklemek için asker göndermesine rağmen, asker göndermediğini söylüyor, bu askerlerin, Başkan Putin yandaşı Rus güvenlik şirketi Wagner güçleri olduğunu iddia etse de Rusya bir arabulucu gibi davranıyor! El Serrac hükümeti üzerinde etkin olmak, rolünü oynamak ve Libya ile ilgili müzakerelerde yer almak için El Serrac hükümeti ile bağlarını kesmek istemiyor. Bu yüzden Rusya Devlet Başkanlığı Orta Doğu ve Afrika Özel Temsilcisi Mikhail Bogdanov, Türkiye de dâhil olmak üzere tüm uluslararası etkili aktörlerle yakın işbirliği içindeyiz. Trablus yetkilileriyle özel ilişkileri göz önünde bulunduruyoruz. Libyadaki Türk-Rus işbirliğini takdirle karşılıyoruz. Rusya Federasyonu Başkanı Vladimir Putin ile Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğanın geçen Ocak ayında (13.01.2020) duyurduğu girişim, savaşan tarafların ateşkes ilanında olumlu bir rol oynadı. Bu, Berlin Konferansı düzenlenmesi için uygun bir zemin yarattı.şeklinde konuştu. [20.07.2020 Al Ahram]

6- Bu nedenle, 10 Haziran 2020’de ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, düzenlenen basın toplantısında, “Libya’da bir an önce ateşkes üzerinde anlaşmaya varılması çağrısında bulundu. Libya’daki tüm yabancı müdahalelere son verilmesi ve müzakere masasına dönülmesi çağrısı yaptı. Pompeo GNA ve LNA arasında BM görüşmelerine tekrar başlamak üzerinde uzlaşı olması pozitif bir ilk adım. Ateşkesin uygulanabilmesi için ve BM’nin önderliğindeki Libya siyasi görüşmelerinin tekrar başlaması için artık hızlı ve iyi niyetli müzakereler yürütülmesi gerekiyor” dedi. [10.06.2020 Sky news] Amerika, tarafların ateşkesi kabul ettiklerini açıkladıkları son anlaşmanın memnuniyet verici olduğunu söyledi. ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, 26 Ekim 2020 tarihinde yaptığı yazılı açıklamada, Libyalı savaşan gruplar arasında imzalanan ateşkes anlaşması cesur bir adımdır. Tüm yabancı güçler, anlaşma uyarınca 90 gün içinde ülkeyi terk etmelidir. Seçim hazırlıkları için Libya’daki iktidarın yeni yürütme yetkililerine transferini destekliyoruz.dedi. BM Libya Destek Misyonu, 23 Ekim 2020’de yaptığı açıklamada, Cenevre’deki 5+5 Ortak Askeri Komite toplantılarının 4. turunda, Libya’da savaşan iki taraf olan, Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne bağlı askeri güçler ve Halife Hafter heyetleri (LNA) arasında ateşkes anlaşması imzalandığını söyledi. [23.10.2020 Reuters] Amerika, dizginleri elinde tutmak ve Avrupa’nın, özellikle de İngiltere’nin ayağının altındaki halıyı çekmek için Birleşmiş Milletler adına diplomatik ve politik olarak Libya’ya doğrudan müdahale ediyor.

7- Libya’da siyasi bir çatışma yaşanıyor. Araya askeri operasyonlar giriyor. Bu yüzden Libyalı tarafları diyalog ve anlaşma için bir araya toplamak, hatta direktifleri imzalatmak için toplantılar yarışı gerçekleşiyor... İngiltere, Fas’ın Bouznika şehrinde Libya Devlet Yüksek Konseyi ile Tobruk Temsilciler Meclisi heyetleri arasında sözde Libya Diyalog Toplantıları’nın üçüncü turunu düzenledi. Birinci tur 6-10 Eylül 2020, ikinci tur 2-6 Ekim 2020, üçüncü tur da 5 Kasım 2020 tarihlerinde gerçekleşti. Tarafların heyetleri, ülkedeki üst düzey kurumlara atama kriterlerine ilişkin anlaşma taslağını imzaladılar. Bu toplantıların arkasında ajanları aracılığıyla İngiltere’nin olduğu açıktır. Diyalog, 17 Aralık 2015’te Fas’ın Suheyrat kentinde imzalanan anlaşmanın 15. maddesini uygulamak için mutabakat sağlamayı öngörüyor. Anlaşma taslağını Trablus’taki Libya hükümeti adına Devlet Yüksek Konseyi heyeti Başkanı Fevzi El Ukab ile Temsilciler Meclisi heyeti Başkanı Yusuf el-Akuri, başkent Rabat banliyölerinde imzaladı. 15. Maddenin ilk paragrafı, “Temsilciler Meclisinin, Libya Merkez Bankası Müdürü, Sayıştay Başkanı, İdari Kontrol Birimi Başkanı, Yolsuzlukla Mücadele Heyeti Başkanı, Yüksek Seçim Kurulu Başkanı ve Üyeleri, Yüksek Mahkeme Başkanı ve Başsavcı gibi üst düzey devlet kurumlarına atama yapmak konusunda fikir birliği sağlamak için Devlet Konseyi ile istişare yapmasını gerektiriyor. Maddenin ikinci paragrafı da “Temsilciler Meclisi üyelerinin üçte ikisinin, bu atamaları onaması gerektiğini” öngörüyor. Diyalog tarafları, 6-10 Eylül tarihleri arasında ilk tur için bir araya geldiler. Üst düzey pozisyonları üstlenme mekanizması, anlaşma ve yürürlüğü ile ilgili prosedürleri tamamlamak için toplantıların yeniden başlaması konusunda kapsamlı bir anlaşmaya vardılar.

8- Amerika, BM Özel Temsilcisi Vekili Stephanie Williams aracılığıyla tüm kartları yeniden karmak istedi. Williams, Amerikalı bir diplomattır. “Önce Libya” sloganı altında Bouzine’deki diyaloga paralel bir Libya Diyalog toplantıları çağrısında bulundu. 9 Kasım 2020’de Birleşmiş Milletler’in himayesinde ve seçtiği 75 Libyalı siyasi figürün katılımıyla Libya’daki ihtilaflı taraflar arasında Tunus’ta doğrudan müzakereler turu başladı. Diyalog ekibi, milletvekillerinden, Yüksek Konsey üyelerinden, Trablus, Rakka ve Fizan bölgelerinin temsilcileri ve ileri gelenlerinden oluşuyordu. Williams, 15 Kasım 2020 akşamı yaptığı açıklamada, “Tunus’ta yüz yüze süren Libya Diyalog turu, çok pozitif sonuçlarla sona erdi. Katılımcılar bir hafta sonra video konferans yoluyla tekrar toplanacak. Olumlu sonuçlar, seçim tarihinin, yürütmenin yetkinliklerinin, Başkanlık ve hükümet Konseyi adaylık şartlarının belirlenmesi ile ete kemiğe bürünecek. Libya Diyaloğu katılımcıları, tartışmaların yedinci gününde üç önemli dosyada mutabakata vardı. Birincisi, 24 Aralık 2021 gününün seçim tarihi olarak belirlenmesi. 1951’de ülkenin bağımsızlığına denk gelen bu tarih, Libyalılar için önemli bir tarihtir... Yürütme organının yetkinlikleri ve başkanlık konseyinin adaylık şartları belirlendi. Başkanlık konseyi, ulusal uzlaşma üzerinde çalışmak da dâhil olmak üzere basit sorumluluklara sahip olacak. Güney, Doğu ve Batı bölgelerini temsilen üç üyeden oluşacak... Katılımcıların onadığı üçüncü dosyaya gelince, Libya halkına su, elektrik vb. gibi hizmetlerin sağlanmasını belirleyici olacak olan hükümetin yetkinliğini yansıtıyor... Başkanlık Konseyi ve hükümet, faaliyetlerinde ayrı yapılar olacaklar. Bu pozisyonlar için seçilenler, kısa bir süre hizmet edecek ve (parti mensubu değil) teknokrat olacaklar... Hala yapılması gereken çok iş var... On yıllık savaş, bir haftalık siyasi görüşmelerle çözülemez... Katılımcılar, bir hukuk komitesi seçimi mekanizmasını ve egemenlik meselesi olacak olan seçimlerin anayasal kuralını belirlemek için bir hafta boyunca video konferans yoluyla görüşmeyi kabul ettiler...” ifadelerini kullandı.” [16.11.2020 Anadolu Ajansı] Amerika, Suheyrat anlaşmasını tamamen yok saydı. “on yıllık savaş bir haftalık siyasi görüşmelerle çözülemez” diyerek, sanki sıfırdan çalışmaya başladı. Suheyrat anlaşmasını gayri resmi olarak iptal etmek için tüm dosyaları yeniden ele alıyor. Mümkünse nihai olarak sona erdirmek ya da yok edemezse kontrol altına almak için İngiliz etkisini en aza indirgiyor.

9- BM Libya Özel Temsilcisi Vekili Stephanie Williams, diyaloğu engelleyenleri yaptırımlarla tehdit etti. Williams, Diyalog katılımcılarına fon sağlamaya çalışanlar, obstrüksiyoncu olarak tanımlanacaktır. Ayrıca, rüşvet ve oy satın alma bilgileri ile ilgili olarak soruşturma açılacak. Yozlaşmış siyasi paranın müdahalesiyle ilgili davranış kuralları var. Katılımcı kişilikleri pozisyonlardan dışlama önerisi olmadı. Ancak oran, yüzde 61e ulaştı. Yüzde 75nin üzerinde anlaşmaya varılması gerekiyor...dedi. [17.11.2020 Şarku’l Avsat] Williams, BM Özel Temsilcisi maskesi altında Amerikan politikasının bir temsilcisi gibi hareket ediyor. Amerika, ABD Temsilciler Meclisi aracılığıyla Williams’ın kararını destekledi. ABD Temsilciler Meclisi, Libya’da istikrar sağlanmasını amaçlayan ve ateşkesin bozulması halinde ülkedeki savaşa müdahale eden yabancı unsurlara da yaptırım uygulanabilmesini öngören yasa tasarısını kabul etti. Yasa, “BM öncülüğündeki Libya konulu görüşmelerin önemini” hatırlatıyor. Tasarı, Libya’daki herhangi bir siyasi aktöre destek veren yabancı unsurların ve ülkenin petrol kaynaklarını kendi çıkarları lehine kullanmaya çalışan kişi veya kurumların yaptırıma tabi tutulabilmesini öngörüyor. Ayrıca insan hakları ihlallerinde suç ortaklarının hesap verebilirliğine vurgu yapıyor...” [19.11.2020 Sky news]

10- BM Libya Özel Temsilcisi Vekili Amerikalı Stephanie Williams himayesinde ateşkesi uygulamak için Berlin Konferansı sürecinde ortaya çıkan Libya Ortak Askeri Komisyonu (5+5) heyetleri arasında müzakereler gerçekleşti. Williams, 4 Kasım 2020’de anlaşmanın şartları konusunda büyük bir fikir birliği oluştuğunu açıkladı. Williams, “Ateşkesin uygulanmasına yönelik 12. madde, tüm yabancı güçlerin “ülkelerine” dönüşünü denetlemek için bir askeri alt komite kurulmasını, 23 Ekim 2020’de Cenevre’de imzalanan anlaşma uyarınca güçlerin Sirte ve El Cufra’dan çekilmesini öngörüyor. Tüm yabancı güçlerin Libya topraklarını terk etmesi için 90 günlük bir süre belirlendiğini...” söyledi.”[23.10.2020 Reuters] Erdoğan ise, “3 ay içinde Wagner gibi paralı askerlerin oradan çekilmesi ne derece sağlıklıdır bilemiyoruz.dedi. [23.10.2020 Reuters] Erdoğan, Libya’da Rusya ile koordinasyon halindeyken hem de bunu söylüyor! Amerika, Suriye’de olduğu gibi Libya ve bölgedeki hedeflerine ulaşana kadar bu ve diğer güçlerini geri çekmesi için Rusya’ya baskı yapmıyor.

11- Özetle, açıkladıklarımız ve detaylandırdıklarımız ışığında mesele aşağıdaki gibidir:

A- El Serrac hükümeti, Hafter’in şevkini kırmak ve etki alanlarını özellikle Sirte ve El Cufra’yı ele geçirmek için başta İngilizler olmak üzere Avrupa projesini gerçekleştirmek maksadıyla Türk desteğini kullanmak istedi. Ancak Türkiye, El Serrac’a desteğini Amerikan projesi yararına kullandı. El Serrac güçleri, Sirte ve El Cufra’ya ulaşır ulaşmaz Türkiye desteğini durdurdu. El Serrac’a ateşkesi kabul etme, asi ve gayri meşru olarak gördüğü diğer tarafla müzakerelere ve diyaloğa geri dönme çağrısı yaptı! Erdoğan, El Serrac’ın eline düşmüştü, dolayısıyla El Serrac, istifa açıklamasıyla Erdoğan’ı zor durumda bırakmak istedi. Ancak Türkiye, istifasını engellemek için El Serrac’a baskı yaptı. Avrupa, El Serrac üzerindeki Türk baskısının arttığını ve Erdoğan’ın baskılarına boyun eğdiği görüntüsünü vermemek için El Serrac’ı istifasından vazgeçirdi. Avrupa, bunu istiyordu, çünkü istifasının arkasında olmasına rağmen El Serrac’ın görevine devam etmesi İngiltere ve Avrupa’nın çıkarınaydı!

B- Kuşkusuz bu diyaloglar, yapaydır, etkin büyük aktörlerin ürünüdür. Diyaloglar, sorunlarını çözdükleri veya karmaşık hale getirdikleri, etkilerini genişletebilmek için tarafları bu diyalogları uygulamaya zorladıkları ülkeyi bu güçlerin ipoteği haline getirir. Aksi takdirde diyaloglar, sorunu doğru bir şekilde çözmek için değildir. Suheyrat anlaşması bunu dillendiriyor. İngiltere, Suheyrat anlaşmasını uygulamaya kalktı, bu yüzden hemen El Serrac hükümetini kurdu. İngiltere, en son Fas’ın Bouznika kentinde düzenlenen toplantılarda Suheyrat anlaşmasının diğer maddelerini uygulamaya çalıştı. Fakat BM Libya Özel Temsilcisi Vekili adıyla faaliyet yürüten ABD’li diplomat Williams, ateşkesi perçinlemek için Cenevre ve Libya’nın Ghadames kentinde, ardından bir yıl sonra da seçimler yapılması konusunda mutabakata varmak için Tunus’ta taraflar arasında paralel diyalog toplantıları gerçekleştirdi. Böylece Amerika, İngiltere’nin ayağının altındaki halıyı çekmek, çatışmayı yönetmek ve istediği gibi yönlendirmek amacıyla Amerikan diplomatik misyonunun başarısı için tüm araçlarını kullanıyor.

C- Başlıca rakip ülkeler olan Amerika ve İngiltere, diğer tarafın projesini başarısızlığa uğratmak, kendi projesini başarılı yapmak için birbirlerinin projelerini engelleyeceklerdir. Bu nedenle, bu ülkelerin, Libya halkının güvenliğini ve emniyetini sağlayacak bir çözüme ulaşması pek olası değildir. Hatta seçimler olsa bile güvenli ve nihai bir çözüme yol açmayacaktır, aksine Amerika veya Avrupa Libya’da etki kazanana kadar çatışma devam edecektir. Bu çatışmanın yakıtı Libyalılar olacaktır! Libya halkı, bütün bu komploları reddetmek, şu veya bu ülkenin ya da şu veya bu ajanın arkasından sürüklenmemek zorundadır. Dizginleri bu ellerden alıp, ümmetin sadık ve politik olarak bilinçli, dindar ve saf ellerine teslim etmek, Libya’yı tüm İslam ülkelerini kapsayan bir İslam Devletinin, Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesi olan Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet Devletinin bir parçası yapmak için hazırlık çalışmaları yürütmek mecburiyetindedir.

ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَة عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ Sonra Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır.”

H.10 Rabiu’s Sânî 1442
M.25 Kasım 2020

Devamını oku...

ABD Başkanlık Seçimlerinin Yansımaları

Soru Cevap
ABD Başkanlık Seçimlerinin Yansımaları

Soru:

ABD başkanlık seçimlerine bu kez Başkan Trump ile Demokrat rakibi Biden arasındaki gerginlikler eşlik etti. Sonra haberlerde duyurulduğu gibi Biden kazandı, ancak Trump sonuçları tanımadı. Seçimlere eşlik eden bu gerginlikler Biden’ın kazanmasından sonra yatışır mı? Washington’da yumuşak bir devir teslim süreci yaşanır mı? Yoksa bu gidişatın, içeriden ve dışarıdan daha ciddi ve daha öngörülemez sonuçları mı olur?

Cevap:

Bu defa neredeyse herkes, Amerika’daki bu başkanlık seçimlerinin daha önce benzeri görülmemiş bir seçim olduğu konusunda görüş birliği içinde. Nitekim seçim süreci son derece gergin geçmiş, ABD Başkanı Trump seçimleri kaybetme ihtimalini, bunun yalnızca seçimlerde hile olması halinde mümkün olabileceği şeklinde nitelemiştir ve bunu da seçimlerden aylar önce söylemiştir. Başkanlık konumunu korumak konusundaki ısrarı o kadar belirgindi ki Washington’daki politikacılar, Beyaz Saray’dan ayrılmayı reddetmesi halinde Trump’a karşı nasıl davranacaklarını araştırıyorlardı! Dolayısıyla önemli olan, seçimlerden önceki ve sonraki koşulların açıklanmasıdır ki bu aşağıdaki gibidir:

Birincisi: 20 Ocak 2017’de iktidara gelir gelmez, Trump içeride ve dışarıda dikkat çekici bir biçimde hareket etmeye başladı.

1- İçeride; Başkan hiçbir muhalifini umursamadı, esas adamlarını görevden alma veya istifa yoluyla değişiklik yönetiminin en bariz özelliğiydi. Nitekim yönetimindeki bakanları ve direktörleri dört yıl içinden birden fazla değiştirdi. Halen dahi aynı zihniyetle hareket etmeye devam ediyor. 09.11.2020 günü, yani Biden’ın seçimleri kazandığının açıklanmasından sonra Savunma Bakanı Mark Esper’i görevden aldı. Afrika asıllı Amerikalılara ve kendisi aleyhinde başlayan sert gösterilere karşı Amerikan polisinin ırkçı tutumu konusunda da Trump geri adım atmadı. Polise baskı yapması veya yetkilerini azaltması yönündeki çağrıları reddetti. Bizatihi bazen alenen, bazen zımnen yaptığı açıklamalar bile ırkçılık kokusu taşıyordu. Yine iş fırsatları oluşturmak (!) bahanesiyle şirketler lehine vergileri önemli ölçüde azaltıyordu.

2- Dışarıda; Çin’e karşı ekonomik bir savaş başlattı, Amerika için ekonomik korumacılık politikası içeren yeni bir dönem başlattı. Paris İklim Anlaşması ve Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA) gibi uluslararası anlaşmalardan, Dünya Sağlık Örgütü gibi çeşitli uluslararası örgütlerden ayrılma kararı aldı. Avrupalılar gibi müttefikleri ile karşı karşıya geldi. İngiltere ile büyük bir ticaret anlaşması yaparak Avrupa Birliği’nden çıkışına (Brexit) yardım etmek suretiyle açıkça İngiltere’nin yanında yer aldı. Daha fazla harcama yapmalarını talep ederek NATO ülkelerine saldırdı. Keza İslam coğrafyasındaki Amerikan ajanları ve uşaklarına ciddi ölçüde aşağılayıcı şekilde davrandı.

İkincisi: Amerika nasıl bölündü: Trump iktidara geldiğinde keskin dönüşler yapmaya başladı. Amerika’da pek çok hastalık belirtisi ortaya çıktı ve bu durum yönetiminin dört yılı boyunca çok daha belirgin hale geldi:

1- Başkan Trump’ın 2016’daki seçim kampanyasından itibaren, halkın büyük bir kesimi arasında hızla öne çıkan ırkçı eğilimler görülmeye başladı. Beyaz ırkın üstünlüğünü savunan gruplar ortaya çıktı. Bunlar elbette Trump öncesi dönemde de mevcuttu, ancak onun yönetimi sırasında hortladılar ve büyüdüler. “Beyaz” polisler siyahi insanları katletmeye başladı. Böylece Amerika, beyazlar ve siyahiler arasında bölündü. “Black Lives Matter” (Siyahilerin Hayatları Önemlidir) grubu, gösteriler yapan, hak ve eşitlik talep eden siyasi bir grup haline dönüştü. Buna karşılık beyazlardan oluşan silahlı milisler de daha organize olarak öne çıktılar ve istikrarı sarsmaya hazırlandılar.

2- Trump yönetimi Avrupalı müttefiklerini de aşağılamaya başladı. Öyle ki Savunma Bakanı Mattis, istifasını açıkladığı mektubunda “müttefiklere saygılı davranılması gerektiğini” yazdı. [21.12.2018 el-Yevmu’s-Sabi gazetesi]

3- Amerikan Başkanı Trump, 2017 yılında başkanlığı teslim almasından itibaren ekonomik korumacılık politikasına çağrıda bulundu, başka bir ifadeyle, Amerikan ekonomisinin, ülkesini işgal eden Çin ve Avrupa mallarına karşı korunması ve uluslararası serbest ticaret koşullarında bunlarla rekabet edemeyen fabrikaların peş peşe kapanması sürecine son verilmesi gerektiğini savundu. Trump meselelere hep at gözlüğünden baktı, böylece ülke içinde kendisine amansız düşmanlar üretmeye başladı. En büyük düşmanları, kendisine şiddetle karşı çıkan, çeşitli sorunlarda ona karşı gösteri yapmaları için binlerce çalışanını işten çıkaran ve kendisini zorda bırakan bilgi sızdırma silahını ona doğrultan teknoloji şirketleriydi. Zira bu şirketler yapıları gereği uluslararası nitelikte olduğundan ticari engeller istemezler, diğer ülkelerin Trump’ın politikasına tepki olarak kendilerine kısıtlama uygulamasından hoşlanmazlar. Nitekim Çin, büyük Çin pazarı için salyalarını akıtan bu şirketleri kısıtlama uygulamakla tehdit etmiştir. Fransa bu şirketlerden ülkede elde ettikleri gelirler için vergi istemeye başlamıştır. Dolayısıyla bu şirketler Başkan Trump’tan bir an evvel kurtulmaya azmetmişler, Trump karşıtı kampanyaların köşe taşları olmuşlar ve Joe Biden’ın seçim kampanyasının merkezinde yer almışlardır.

4- Tüm dünya, halk sağlığı, Koronavirüsü önleme ve korunma konularından söz ederken, Amerikan Başkanı ilaç ve aşı üzerinden ticari öngörülere odaklandı ve yine ilacı üretip ayrıcalıklı haklar elde edecek olanların kazanacağı muazzam karlara odaklandı. Bu tavrıyla insani hiçbir bakışa sahip olmadığını gösteriyordu. Sonra Amerikan başkanı Koronavirüse karşı mücadele kapsamında ülkenin kapatılmasına karşı çıkarken gerekçesi ekonomiydi. Yine eyaletlerdeki demokrat liderler ile Başkan Trump arasında koronavirüsle mücadele için ülkenin kapatılması konusunda oldukça sert tonda karşılıklı açıklama savaşı baş gösterdi. Trump, ekonominin işlemesini isteyen petrol, üretim ve perakende şirketlerinin yanında yer alırken, aralarında Demokrat Parti liderlerinin de bulunduğu diğer muhalifler, Koronavirüs sonucu yayılan korku ve panik durumunu gerekçe göstererek ona karşı ekonominin kapatılmasını savunanların yanında yer aldı. Ancak ekonominin kapatılması düşüncesinin, bunu savunanların ve Trump’a hasım olanların arkasında açıkta görünmeyen taraflar vardı ki bunlar, ekonomi tarihinde benzeri görülmemiş bir şekilde sürekli büyüyen teknoloji ve yapay zekâ şirketleriydi. Koronavirüs salgını ortaya çıkıp tüm dünyada insanlar evlerindeki küçük ekranların karşısına oturduğu ve diğer harcamalarını kıstığı zaman, teknoloji şirketlerinin sermayelerinde hayal edilemeyecek devasa bir artış yaşandı. Başta Amazon olmak üzere e-ticaret şirketlerinin kârları ve piyasa değerleri hiç öngörülmemiş seviyelere sıçradı. Öyle ki bazıları (Amazon kurucusu gibi) şirketinin piyasa değerinde meydana gelen artış ile birlikte sadece 24 saat içinde 6 milyar dolar kâr elde ettiler. Dev Amerikan teknoloji şirketleri, bu yılın üçüncü çeyreğinde toplam 38 milyar dolar kar elde ettiklerini açıkladılar. (BBC, 30.10.2020). Amazon, Apple, Google’ın üst firması Alphabet, Facebook, Elon Musk’ın şirketleri gibi Amerika’nın dev teknoloji şirketlerinin elde ettiği tüm bu astronomik karlar, bilhassa Koronavirüsün gölgesinde zarar eden petrol ve enerji şirketlerinin öfkelenmesine neden oldu. Yine bizatihi ABD Başkanı’nın New York’taki kulesi ve Florida’daki tatil beldesinde yatırım yaptığı turizm sektörlerinin yanı sıra Koronavirüs salgınından etkilenen İngiltere’de yatırım yaptığı spor sektöründeki şirketlerin de öfkelenmesine neden olmuştur.

Üçüncüsü: ABD Seçimleri ve Hile:

1- 2020 ABD başkanlık seçimleri önceki seçimler gibi olmamıştır. Çünkü ağırlıklı olarak demokratların kullandığı posta yoluyla verilen oyların sayım sürecinin devam etmesi ve uzun sürmesi nedeniyle seçimi kazananın kim olduğu yaklaşık bir hafta geç açıklandı. Başkan Trump, seçimlerden aylar önce posta yoluyla oylamayı reddettiğini açıklamış, bunun büyük bir seçim hilesine neden olacağını söylemiş, destekçilerinden sandıkta oy kullanmalarını istemiştir. Demokratlar ise posta yoluyla oylama kapsamının genişletilmesini, posta yoluyla oylama önündeki tüm yasal engellerin kaldırılmasını talep etmiştir. Bu seçim hilesinden ziyade dahiyane bir planlamadır.

2- Neden dâhiyane olduğuna gelince; Demokrat Parti destekçileri normal (sandıkta) seçimlere tam olarak iştirak etmezler, bu yüzden parti oylarının bir kısmını kaybeder. Koronavirüs salgını gündeme geldiğinde Demokrat Parti posta yoluyla oylama imkânı olmasaydı ciddi bir oy kaybına uğrayabilirdi. Trump’ın ise böyle bir sorunu yoktu. Çünkü destekçileri kararlı ve nispeten ilkeli bir şekilde sandıkta oylamaya giderler, geride kalmazlar. Bu nedenle Koronavirüs bahanesiyle posta yoluyla oy kullanma kapsamının genişletilmesi Demokrat Parti için büyük bir nimet olmuştur. Gerçekten de ilk gün açıklanan oylar belirgin bir şekilde Trump lehine iken, salıncak eyaletlerde posta yoluyla gelen oyların sayılmasıyla birlikte sonuç eğrisi demokrat Biden lehine yön değiştirmeye başlamıştır. Ki böyle bir sonuç zaten bekleniyordu. Nitekim Pennsylvania eyaletinin başkenti Philadelphia’da, Trump 100 bin oyla Biden’ın önünde görünmesine rağmen posta yoluyla gelen oyların Biden’ın zaferini garantileyeceği beklentisiyle Biden taraftarları oy sayım merkezi önünde kutlamalar yapmıştır. Medya organlarının Biden’ın bu salıncak eyalette kazandığını açıklamasıyla birlikte seçimleri kazandığını ilan etmesi mümkün olmuştur. Zira Pennsylvania’nın oyları Biden’ın seçici kurul için gereken 270 sandalyeye ulaşmasını garantilemiştir.

Dördüncüsü: Şimdi Gidişat Nereye Doğru?

1- Kazanan aday, seçim zaferini teyit etmek üzere neredeyse her gün açıklamalar yapar, Koronavirüs konusunda sağlık brifingleri yapar, kazanan aday olduğu için evinin üstünde uçuşa yasak bölge uygulatır, yerel ve uluslararası tebrik mesajları alır, ABD’nin seçilmiş yeni başkanı sıfatıyla dünya liderleriyle görüşür vs. Trump ise seçim sonuçlarını tanımadı ve işleri tersine çevirebilecek hukuki davalar yoluyla seçim sürecinin halen devam ettiği iddia ediyor. Trump, yasal oylarla seçimi kazandığına dair elinde kanıt olmadan kazandığını açıklayarak Biden’ın acele ettiğini söylerken, Biden’ın kampanya sözcüsü Andrew Bates, Trump’ın Beyaz Saray’dan zorla çıkarılacağını ima ediyor, onu mütecaviz (davetsiz misafir) olarak niteliyordu.

2- Bugün Amerika’daki durum son derece tehlikelidir. Alman Savunma Bakanı bunu, “patlamaya hazır” olarak niteliyordu. Hatta bazıları, Trump yanlısı silahlı milislerin seçim merkezlerine saldırıp kaos çıkarabileceğini öngörüyordu. Bazı eyaletlerde birtakım taşkınlıklar yaşansa da böyle bir durum önemli ölçüde gerçekleşmedi. Başkanın hukuki davalar ve politik oyunlar yoluyla ikinci dönem beklentisi sürdükçe bu tür bir durum ertelenir gibi öngörülmektedir.

Öte yandan 10 Kasım 2020’de Aljazeera.net’in Washington Post gazetesinden aktardığına göre, “seçilmiş başkan Joe Biden’ın geçiş (iktidarı teslim alma) ekibi ile işbirliği yapmamaları, bundan uzak durmaları yönünde federal kurumlara talimat verilmiştir.” Ayrıca Trump yönetimi, Amerikan yasalarına göre ofisler kiralamak gibi giderler için seçilmiş adaya (yeni başkana) öngörülen mali ödeneklerin tahsisini reddetmiştir. Trump, 10.11.2020 günü gönderdiği Twitter mesajında, “seçim sonuçları önümüzdeki hafta başında belli olacak ve biz kazanacağız” demiştir. Dışişleri Bakanı Mike Pompeo da Trump’ın ikinci döneminden söz etmiş, Cumhuriyetçi bir senatör ise bir hükümet yetkilisinin böyle bir açıklama yapmasının oldukça tehlikeli olduğunu söyleyerek tepki göstermiştir. Böylelikle Amerika Birleşik Devletleri, istikrarını ve toprak bütünlüğünü tehdit eden, belki de ciddi bir tehdide dönüşme potansiyeline sahip fiili bir kriz yaşamaya başlamıştır. Nitekim teknoloji şirketlerinin merkezi olan Kaliforniya başta olmak üzere uzun süredir demokratların oy ağırlığına sahip olduğu batı sahilindeki eyaletlerin Trump’ın ikinci dönemini kabul etmesi mümkün değildir. Çünkü Trump ikinci dönemi kazanması halinde, itibarını ve değerini oldukça düşüren ve tweetlerini yasaklayan bu teknoloji şirketlerine asla toleranslı olmayacağını söyleyerek tehditler savurdu. Buna paralel olarak Teksas başta olmak üzere Amerikan’ın büyük petrol ve enerji şirketlerinin merkezi olan güneydeki cumhuriyetçi eyaletler ise seçilmiş başkan Biden’ın kazanmasını kabul etmeyecektir. Çünkü Biden iktidarı teslim alır almaz Paris İklim Anlaşması’na geri dönmek için bir yürütme emri imzalamakla bu şirketleri tehdit etti.

Beşincisi: Hülasa, ABD’de yaşananlar üzerinde durulmaya, gidişatı ve gelişmeleri dikkatle değerlendirilmeye değerdir:

1- Amerika’nın uzun zamandır istismar ederek yararlandığı demokrasi, Başkan Trump’ın iktidarını korumak için giriştiği saçmalıkları hafifletmek için hukuki ve yasal gerekçeler adı altında günden güne açıkça yok ediliyor. Amerika artık tüm olasılıklara ve misillemelere açık bir durumda. Yeni başkan seçimleri kazanan aday Biden de olabilir, ikinci dönemini sürdürmek isteyen şimdiki başkan Trump da olabilir. Gelecek başkan hangisi olursa olsun, kaş yapayım derken göz çıkarırcasına diğer taraftan intikam alacaktır. Böylelikle Amerika iç sorunlar ve çalkantılara boğulmuş olarak kaos yolunda ilerlemektedir. Amerika’nın; Trump, cumhuriyetçiler ve yandaş şirketlerinin merkezi olan Teksas ile Biden, demokratlar ve yandaş şirketlerinin merkezi olan Kaliforniya arasında bölünme yoluna girmesi senaryosu da olasılık dışı değildir. Bu durum sadece Trump’ın kalan iki aylık iktidar dönemiyle sınırlı değildir, akabinde de devam edecektir.

2- Demokratik Kapitalist sistemin dezavantajları bu sistemin temelinde vardır. Basiretli gözler ve işiten kulaklar için bu husus gayet açıktır. Demokratik Kapitalist sistemin en bariz kıymetlerinden biri menfaatçiliktir, yani maddi çıkarlardır. Partisinin temsilciler meclislerindeki nüfuzuna göre doğrudan veya dolaylı olarak başkanı ve yetkileri belirleyen faktör budur. Dolayısıyla menfaatin derecesi ve niteliği ile belirlenen kararlar başkandan başkana değişkenlik gösterir. Filanca başkan kendince menfaat gördüğü bir şey için olumlu bir karar çıkarırken, kendisinden önceki veya sonraki başkan bunu kabul etmeyip olumsuz görebilir, engelleyebilir veya iptal edebilir. Fakat her iki durumda da demokratik kapitalist sistemi uyguladıklarını, beşeri anayasalarına bağlı kaldıklarını vurgularlar, ama her biri kendi hevasına göre hareket eder.

Örneğin, o dönemde yeni başkan olan Trump, 20.01.2017 günü iktidara gelir gelmez, Obama yönetiminin inşa ettiği her şeyi yıkmaya başlamıştı. Obamacare denilen sağlık sigortasını iptal etmiş, Amerikan petrol ve enerji şirketlerinin lehine bir karar alarak Paris İklim Anlaşması’ndan çekilmiş, Amerika’da silah taşımayı yasallaştırmaya karşı açılan davaları reddetmiş, Amerikan teknoloji şirketlerine elektronik denetim gibi çeşitli kısıtlamalar dayatmak için çabalamış ve bunları Çin’e göndermeye çalışmıştı. Bütün bunlar, eski Başkan Obama’nın yaptıkları ve bunların tersine açıklamalar yapan seçimdeki rakibi Biden’ın aksineydi. Nitekim Biden sağlık sigortasını desteklemekte, silah taşımayı yasallaştırmaya çalışmakta, iktidara gelmesi halinde petrol şirketlerinin aleyhine bir çıkış olarak iklim değişikliği politikalarına dönerek partisi ve ülkesi için ilkeli siyaset izleyeceğini söylemektedir. Hatta daha da ileri giderek (çevreye zarar veren) şirketlere Trump’ın düşürdüğü ek vergileri yeniden getireceğini ifade etmektedir. Bu durum, arkasına teknoloji şirketlerini alan Biden’ı, petrol, enerji ve ayrıca devlet bütçesindeki paylarını toplamaya çalıştığı silah şirketlerine karşı şiddetli bir mücadeleye sokacaktır. Bilindiği gibi Amerika’nın dev petrol şirketleri Teksas’ta yoğunlaşırken dev teknoloji şirketleri Kaliforniya’daki Silikon Vadisi’nde toplanmıştır. Bu durum Cumhuriyetçi ve Demokrat partinin Teksas’a ve Kaliforniya’ya bakışına yansımaktadır.

Açılım ve “küreselleşme” isteyen teknoloji şirketlerinin sahipleri olan kapitalistlerin çıkarları ile kayıplarını durdurmak için Çin rekabetine karşı korunmak isteyen petrol, sanayi ve tarım şirketlerinin çıkarları işte böylece çakışmaktadır. Başkanlar ve avaneleri, rakipleri zararlı olduğunu düşünse bile (!) kendilerinin çıkarlarını gerçekleştireceğini düşündükleri menfaat ölçüsüne göre o veya bu şirketleri desteklemektedir. Tüm bu menfaat ve zarar sahipleri kapitalist sistemi uyguladıklarını söylerler. Tatbik edenlerin arzularına göre her iki ucun (menfaat-zarar) bu sistemde denk kabul edilmesi ne denli şerli olduğunu anlamaya yeterlidir!

3- Trump ile Biden arasındaki husumete kadar bu dezavantajların neden açıkça görülmediğine gelince; bunun üç sebebi vardır:

Birincisi, kazanan ve kaybeden hasımların her birinin halk arasında faydalandıkları geniş bir destekçi tabanı vardır. Menfaat ise kapitalizmdeki en büyük kıymettir. Aynı zamanda rakip başkan olduğu zaman, menfaatin yerini öldürücü darbe alacaktır. Şimdi olan da budur zaten.

İkincisi: Dünyada egemen olan nizamlar kapitalist nizamlardır ve bunlar Amerikan sisteminden bile beterdir. Bu nedenle, Amerikan vatandaşlarının diğer sistemlerle yaptığı herhangi bir karşılaştırma, onlara diğer rejimlerin kendi rejimlerinden daha kötü olduğu izlenimi verecek, ehven-i zarareyn diyerek kabul edeceklerdir!

Üçüncüsü: Amerika’nın ve kapitalist sistemin karşısında duracak bir nizam yoktur ki batıl nizamları karşısında hakkın nasıl olduğunu görebilsinler. Yeryüzünde İslam nizamı uygulanıyor olsaydı, tüm dünyayı hayır ve bereket, adalet ve huzurla doldurur, insanların kapitalist nizama güveni sarsılırdı. İslam’ın devleti olan, La İlâhe İllallah Muhammedün Rasûlullah devleti olan Hilafet Devleti’ni dört gözle beklerlerdi.

Son olarak deriz ki batılın bir sırası, hakkın nice sıraları vardır, hele ki Hilafet şafağının yeniden doğması, akabinde doğunun ve batının tağutlarının tahtlarının çökmesi uğrunda gecesini gündüzüne katan Hizb-ut Tahrir gibi ümmetin bir partisi varken. Azîm olan Allah doğruyu söylemiştir:

وَتِلْكَ الْأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَيَتَّخِذَ مِنْكُمْ شُهَدَاءَ وَاللَّهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِمِينَ * وَلِيُمَحِّصَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَيَمْحَقَ الْكَافِرِينَO günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz (zaferi bazen bir topluma bazen öteki topluma nasip ederiz.) Ta ki Allah, iman edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şahitler edinsin. Allah zalimleri sevmez.[Âli İmran 140]

H.05 Rabiu’s Sânî 1442
M.20 Kasım 2020

Devamını oku...

Kırgızistan’daki Olaylar

Soru Cevap

Kırgızistan’daki Olaylar

Soru: ““Bugün” Cuma günü Kırgızistan Parlamentosu Cumhurbaşkanı Sooronbay Ceenbekov’un istifasını onayladı ve geçen hafta Başkent Bişkek’te ilan edilen olağanüstü halin (OHAL) kaldırılmasını kararlaştırdı.” [16.10.2020 Yeni Şafak Arabic] Kırgızistan’ın başkenti şiddetli protestolara tanık olmuş, protestocular hükümet binasını ele geçirerek, Rusya yanlısı Cumhurbaşkanı Sooronbay Ceenbekov’un istifasını istemişti. Cumhurbaşkanı da istifa etti... Kırgızistan’da gerçekte neler oluyor? Rus etkisinin bu İslam ülkesinden çıkmasına ramak mı kaldı? Bu çatışmada Amerika’nın bir rolü var mı? Allah mükâfatınızı artırsın.

Cevap: Yanıtın açıklığa kavuşması ve Kırgızistan’da gerçekte neler olup bittiğini anlamak adına aşağıdakilerin mutlaka izahatı gerekiyor:

Birincisi: Kırgızistan’ın genel durumu:

1- Kırgıziya ya da Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan ve Tacikistan gibi Orta Asya’daki diğer Müslüman ülkelerine ek olarak Orta Asya’daki bir Müslüman ülkesidir. Sınırları Doğu Türkistan tarafından Çin’e bitişiktir... Kırgızistan, 1876’dan beri Çarlık Rus işgali altındadır. Rus işgaline karşı Kırgızistan’da çeşitli devrimler gerçekleşti, ancak Rusya, devrimlerin düşük doğmasını sağladı. Ardından Kırgızistan, Sovyetler Birliği’nin bir cumhuriyeti haline geldi. Yani, 1876’dan 1991’e kadar doğrudan Moskova’dan yönetildi. Sovyetler Birliği parçalanınca, bağımsızlığını ilan etti. Fakat siyasi sınıf, sütle birlikte Rusya’ya sadakat şerbetini içmişti. Bu yüzden bağımsızlığından sonra da Rusya, Kırgızistan’da önemli bir etkiye sahip oldu...

2- Bağımsızlığından bu yana Kırgızistan’ı komünist parti liderleri yönetiyor. Maskelerini değiştirip, farklı isimler altında partiler kurmuştular. Doğrudan Moskova’nın talimatıyla hareket ediyorlardı. Fakat ABD, Rusya’nın 1990’lardaki güçsüzlük ve kendi kendine yeterlilik döneminde, bu politikacılara bazı sızmalar gerçekleştirdi. Oğul George Bush döneminde Neo-muhafazakârlar patlaması, Amerika’nın İslam’a savaş ilanı, Afganistan ve Irak’taki ABD savaşları sırasında Amerika, Orta Asya’ya sızdı. Oradaki yöneticiler ve siyasi güçlerle ilişkiler örgüsü dokumaya başladı. Bu çerçevede Afganistan savaşında askerlerine destek sağlamak amacıyla başkent Bişkek yakınlarında Manas askeri üssünü kurdu...

3- 2003 ve 2009 yılları arasında Amerika’nın Irak bataklığına gömülmesiyle eş zamanlı olarak, Vladimir Putin’in Moskova’da iktidar dizginlerini ele alışından sonra Rusya’daki yönetimde bazı kıpırdamalar oldu. Bu nedenle Amerika, 2014’te Bişkek yakınlarındaki Manas askeri üssünü dağıtmak zorunda kaldı. Buna karşılık Rusya, 2003’te kurduğu Kırgızistan’daki askeri üssünü güçlendirdi. 2015’de Kırgızistan, Amerika ile imzalanan işbirliği anlaşmasını tek taraflı olarak feshetti. “Kırgızistan Başbakanı Temir Sariyev, Kırgızistan hükümetine 1993’de ABD ile imzalanan ikili anlaşmayı feshetme emri verdi. Kırgızistan hükümetinden yapılan açıklamada, önümüzdeki 20 Ağustos itibariyle anlaşmanın geçerli olmayacağı belirtildi.” [22.07.2015 El Cezire] Böylece Rusya, Kırgızistan’dan Amerikan etkisini tamamen elimine etti. Kırgızistan’ı, 1992 yılında kuruluşundan bu yana Sovyetler Birliği’nin kalıntıları üzerine kurulan Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’ne üye yaptı. Bişkek’te Amerikan etkisinin olduğu zamanlarda bile Kırgızistan üyeliğini devam ettirdi. Rusya ayrıca Kırgızistan’ı yaklaşık 2014 yılında kuruluşundan bu yana Avrasya Ekonomik Birliği’ne de kattı.

4- Yerel açıdan, Sovyetler Birliği’nin dağılması sonucu bağımsızlığını kazanan çoğu ülkelerde olduğu gibi Kırgızistan’daki siyasi sınıfın da aşırı yolsuzluğu göze çarpıyordu. Bu yüzden Kırgızistan’da iktidar yarışı, çok geçmeden şiddetli bir çatışmaya evrildi. Nedeni, yarışçıların ümmetin zenginliklerinde otlanma arzusudur. Bununla birlikte, herhangi pastoral bir kavramın yokluğu insanları çobansız başıboş bırakıyordu. Yolsuzluk çok derinlerde olduğu için 2005 yılında Kırgızistan halkı, bağımsızlığından bu yana iktidarda olan Cumhurbaşkanı Akayev’e karşı devrime kalkıştı. Bunun üzerine Akayev, Rusya’ya kaçtı. 2010 yılında da halk, Cumhurbaşkanı Bakiyev’e karşı ayaklandı. Keskin öfke dalgasına şiddet eylemleri karıştı. Onlarca kişi hayatını kaybetti. Şiddet eylemleri, güvenlik güçlerinin ülkenin güneyine kaçan, daha sonra oradan Kazakistan’a geçen Cumhurbaşkanını devirmesiyle sona erdi. Ardından Cumhurbaşkanı Atambayev, ülkenin geçici Cumhurbaşkanı olarak atandı...

5- Rusya, Orta Asya’da İslam ve Müslümanlara karşı koşulları tutuşturuyor, Sovyet döneminde yetişen yöneticileri bu konuda aparat olarak kullanıyordu. Buna rağmen bağımsızlığından önce ve sonra Kırgızistan’da İslami düşünce tekrar yayılmaya başladı. Güçlü bir faaliyette bulunan Hizb-ut Tahrir, İslam ile yönetmeye ve İslami Hilafeti kurmaya çağırıyordu. Özellikle coğrafi olarak Fergana Vadisi’nin bir parçası olarak görülen Güney bölgelerindeki faaliyetleri dikkat çekiyordu. İslam kindarı Rusya’nın talimatıyla Kırgızistan yetkilileri, Özbekistan ve diğer Orta Asya ülkelerindeki tiranlar gibi, partinin faaliyetlerine aşırı zorbalıkla karşı koydular. Rusya ve takipçilerinin şiddetli saldırganlığına rağmen halen İslam, Kırgızistan’da birçok bölgede kayda değer etkinliğini sürdürüyor.

İkincisi: Başkent Bişkek’teki son kargaşalar:

1- 2017’den bu yana ülkeyi yöneten Cumhurbaşkanı Sooronbay Ceenbekov, son parlamento seçimlerinde, anayasayı değiştirme imkânı veren çoğunluğu elde etmek, böylece anayasal görev süresi bittikten sonra yeniden aday olmak için plan çizdi. Zira hâlihazırdaki anayasa, sadece altı yıllık bir cumhurbaşkanlığı görev süresi öngörüyordu. Bu nedenle, 4 Ekim 2020’deki parlamento seçimlerinde Cumhurbaşkanı yanlısı ve yakın partilerin ezici zafer elde ettikleri açıklandı. 16 partiden yalnızca dördü, (yüzde 7’lik) seçim barajını geçti. Yani, Ceenbekov’un planına göre yeni parlamento (120 üye) iktidar yanlısı ve yakın partilerden oluşması gerekiyordu. “Kırgızistan Merkez Seçim Kurulu, seçimlere katılan 16 siyasi partiden 4’ünün 120 sandalyelik yeni parlamentoya girmeye hak kazandığını açıkladı. Parlamentoda temsil edilmeyen 12 partinin destekçileri, seçim sonuçlarına itiraz etmek için gösteriler düzenlediler.” [06.10.2020 Daily Sabah] Bu plan, barajı geçemeyen diğer partilerin siyasi haklarını gasp ediyordu. “Hezimete uğrayan 12 parti, seçim sonuçlarını tanımadıklarını belirten ortak bir bildiri yayınladı...” [06.10.2020 TRT Arabic]

2- Böylece sabahın erken saatlerinden itibaren seçim sonuçlarını kabul etmeyen siyasi partilerin destekçileri, Ala-Too Meydanı’na ve hükümet binasının önüne akın ettiler. Sonra bu öfkeli grup, hükümet binasına saldırdı, binayı ele geçirdi. Meclis ve cumhurbaşkanlığı ofisini de işgal etti. Ayrıca bazı gruplar, cezaevlerini bastılar ve belli tutukluları salıverdiler. Başkent Bişkek’teki Ulusal Güvenlik Komitesi binası da saldırıya uğradı. Yolsuzluk suçlamasıyla 11 yıl hapis cezası alan ve orada hücrede yatan eski Cumhurbaşkanı Atambayev serbest bırakıldı. Sadır Caparov da salıverildi. Mahkeme de 2013 yılında adam kaçırma suçundan beraatına karar verdi. Oysa bu suçtan dolayı cezaevinde yatıyordu.  Başkente paralel olarak, hükümeti kınamak ve Cumhurbaşkanını istifaya çağırmak amacıyla il merkezlerinde çok büyük kitlesel mitingler yapıldı. Cumhurbaşkanının düştüğü güney bölgelerde Cumhurbaşkanı yanlısı mitingler gerçekleşti, ancak istifaya çağıranlar düzeyine erişemedi.

3- Protesto dalgası, geniş bir alanı kuşattı. O derece ki devleti ürküttü. Bu yüzden Başbakan ve Meclis Başkanının yanı sıra bazı illerin Belediye Başkanları istifasını sundular. Cumhurbaşkanı Ceenbekov ortadan kayboldu. Beraberinde güvenlik güçleri de sokaklardan çekildiler. Cumhurbaşkanı internet üzerinden gizli bir yerden açıklamalar yapmaya başladı. Güvenlik güçlerine protestoculara saldırmama emrini verdiğini açıkladı. Muhalefeti darbe yapmak ve iktidarı ele geçirmekle suçladı. Uzlaşmaya hazır olduğunu ilan etti. Merkez Seçim Kurulundan usulsüzlükleri soruşturmasını ve gerekirse seçim sonuçlarının iptal edilmesini istedi. Cumhurbaşkanı karşıtı protestoların güçlü ve şiddetli olduğunun bir göstergesi olarak “Ceenbekov, tarafları sabırlı ve ölçülü olmaya çağırdı. Yazılı açıklama ile gençlere seslenen Ceenbekov, Siz gençler, söz ile değil iş ile Kırgızistan ülkesinin ve değerlerinin iktidar mücadelesinden daha çok değerli olduğunu gösterdiniz. Amacımız, Kırgızistan’da barışı ve asayişi sağlamaktır. Eminim bu durumdan ortak çabalarla çıkacağız. Gece boyunca uyumadan vatandaşlık sorumluluğunu yerine getiren gençlere teşekkür ediyorum.” ifadelerini kullandı.” [07.10.2020 Haberler AR.com]

4- Daha sonra Merkez Seçim Kurulu, seçim sonuçlarının iptal edildiğini açıkladı. Muhalefet partileri, Muhalefet Güçleri Koordinasyon Kurulu kurdular. Başkent Bişkek’te bir otelde düzenlenen parlamentonun olağanüstü oturumu sırasında kurul, Sadır Caparov’u yeni başbakan olarak atadı. Muhalefet Caparov’u hapisten kurtardı. “Muhalefet partileri, acil oturum sırasındaki oylama sonrası, istifasını sunan eski başbakan Kubatbek Boronov’un yerine Sadır Caparov’u yeni başbakan olarak atadılar. Mevcut parlamentonun, yeni parlamento seçilene kadar çalışmasına devam edeceğini belirttiler.” [13.09.2020 Russia Today] Çarşamba günü 120 milletvekilinden 80’den fazla milletvekili, parlamentonun olağanüstü oturumuna katıldı. Önerilen hükümetiyle birlikte Caparov’un göreve atanmasını onaylamak için oylama yaptılar. Cumhurbaşkanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre daha sonra Ceenbekov, hükümeti ile birlikte Caparov’un başbakan olarak atanmasını onaylayan bir kararname imzaladı...” [14.10.2020 El Meyadin]

5-“ “Bugün” Cuma günü Kırgızistan Parlamentosu, Cumhurbaşkanı Sooronbay Ceenbekov’un istifasını onayladı ve geçen hafta Başkent Bişkek’te ilan edilen olağanüstü halin (OHAL) kaldırılmasını kararlaştırdı. Ceenbekov, Başbakan Sadır Caparov ve Meclis Başkanı Kanat İsayev’in katıldığı oturumda, Cumhurbaşkanının istifası ve olağanüstü hal kararının kaldırılması oybirliğiyle kabul edildi. Oylamadan önce Ceenbekov, parlamento üyelerine hitaben yaptığı son konuşmasında, ülkede barışı sağlamak ve toplumda bölünmeyi önlemek için görevinden ayrılmaya karar verdiğini belirtti...” [16.10.2020 Yeni Şafak Arabic] Böylece, “Kırgızistan Başbakanı Sadır Caparov, dün Cumhurbaşkanı Sooronbay Ceenbekov’un istifasını “sunmasının” ardından Cumhurbaşkanı yetkilerini devralmasıyla birlikte otoritesini güçlendirdi. Ülkenin dış politikasını koruyacağını vaat etti. Caparov Cuma günü parlamentoda yaptığı konuşmada, “Allaha hamdolsun, güç değişimi barışçıl bir şekilde gerçekleşti. Dış politikayı ve diğer önemli eğilimleri korumak için elimden gelen çabayı göstereceğim... dedi.” [16.10.2020 Sputnik]

Üçüncüsü: Kırgızistan’da Rus etkisi:

1- Kırgızistan’da Rus etkisi güçlü ve çok yönlüdür. Rusya, Amerika’nın askeri üs inşa ettiği bir zamanda Kırgızistan’da bir askeri üs inşa etti. Bu nedenle Rus etkisi, Amerika’nın Kırgızistan’a bazı sızmalarda bulunduğu bir dönemde bile Kırgızistan’dan ayrılmadı. Rusya 2003 yılında bir askeri üs inşa etti. “Kırgızistan’da Rusya’ya ait Kant hava üssü, Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’ne bağlı Toplu Hızlı Dağıtım Gücü’nün bir havacılık bileşeni olarak Ekim 2003’te açıldı. Temel görevi, Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü üyesi ülkelerin yer operasyonları için hava desteği sağlamaktı. Üsse, Su-25SM uçağı ile Mi-8MTV helikopterleri konuşlandırıldı. [28.03.2019 Russia Today] Aynı gün Perşembe günü, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Kırgızistan’ın başkentine yaptığı ziyaret sırasında Moskova ve Bişkek, bir protokol imzaladı. Protokol, Kırgızistan’daki Rus askeri üssü ile ilgili olarak iki ülke arasındaki anlaşmaya bazı değişiklikler getiriyor. Rusya Devlet Başkanı Yardımcısı Yuri Ushakov yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Bir dizi anlaşma imzalandı. Bu anlaşmalar arasında Kırgızistan’daki Rus askeri üssünün durumu ve koşulları ile ilgili 2012 anlaşmasında değişiklik yapılmasını öngören bir belgenin imzalanması da yer alıyor... Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin de yaptığı açıklamada “Kırgızistan’daki Rus askeri üssü, Orta Asya’nın güvenlik ve istikrarı için önemli bir faktördür. Kırgızistan’ın savunma becerisine katkı sağlıyor” ifadelerini kullandı. Bu üste Sukhoi-25 tipi savaş uçağı ve Mi-8 tipi helikopterler bulunuyor...” [28.03.2019 Ed Dustur] Böylece Kırgızistan Cumhurbaşkanı Ceenbekov, Rusya’ya tamamen sadıktı. Kolektif Güvenlik Antlaşması içinde Rusya ile koordinasyon halindeydi. Askeri üssün geliştirilmesi gibi Rusya’nın istediği her şeye itaat ediyordu.

2- Ama Rusya, Amerika ile bağlantıları olan bazı muhalefet partilerinin, Bişkek’teki yönetim dizginlerini eline almasından ve Rusya’nın oradaki münhasır etkisini kırmasından aşırı derecede korkuyor. Rusya, düşman olmamaları için Kırgızistan’daki muhalefet partilerinin çoğuyla ilişkiler kurdu. Bu partilerden bazıları Rusya’ya sadıktı ve nüfuz alanının dışında değillerdi. Ancak dış güçlerin çatışmaya karışmasını engellemek ve kritik anlarda müdahale edebilecek güvenlik birimlerinin dizginlerini elinde tutmak için iktidar mücadelesini izliyordu. “Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin Çarşamba günü yaptığı açıklamada, Kırgızistan’daki anlaşmazlığın tüm taraflarıyla iletişim içinde olduklarını ve demokratik süreçlere dönülmesini umduklarını ifade etti.” [07.10.2020 El-Cezire] Rusya’nın korkusunu artıran şey, yanlısı güçler arasında ara sıra şiddetli çatışmaların patlak vermesidir. Nitekim dönem dönem buna tanıklık ediliyor, özellikle de son günlerde 2017’den bu yana ülkeyi yöneten Cumhurbaşkanı Sooronbay Ceenbekov’un, anayasal görev süresi bittikten sonra yeniden aday olabilmek için seçim sonuçlarını manipüle etme girişimi sonrası. Dolayısıyla özellikle seçimlerin maniple edildiği açığa çıkınca kargaşaların yaşanması, nispeten az olsalar bile Amerika’nın takipçilerine istismar olanağı sağlar ve Rusya’yı zor durumda bırakır...

3- Orijinalde Rusya’nın pozisyonu, yanlısı cumhurbaşkanları aleyhindeki protestolara karşı olmaktır. Orijinalde Rus pozisyonu budur. Ancak ne var ki, çıkarlarını korumak için tersi bir pozisyona mecbur kalırsa, o zaman durumun kontrolünden çıkmasına izin vermez. “Kremlin bugün ülkedeki durumu keşmekeş ve kaos olarak tanımladı. Kremlin Sözcüsü Dimitri Peskov, Kırgızistan’da hükümetin tamamen yıkılmasını önlemek için Rusya’nın güvenlik anlaşmasından doğan yükümlülükleri bulunduğunu belirtti.” [08.10.2020 El-Cezire] Kırgızistan’da güvenlik güçlerini kontrolünde tutan Rusya, Amerika ve takipçileri ile temas halinde olan partilerin Bişkek’teki sahnenin aktörü olmasına izin vermez. Rusya, istifa imasında bulunan ve çıkarları doğrultusunda buna karar verene kadar istifa etmeyen Cumhurbaşkanı Ceenbekov asasını elinde tutuyordu. Bu yüzden Rusya, bu hafta Ceenbekov ve Caparov ile görüşmeler yürütmek ve sosyo-politik durumu yakından incelemek amacıyla Rusya Federasyonu Devlet Başkanlığı İdaresi Başkan Yardımcısı Dmitry Kozak’ı Kırgızistan’a yolladı... “Rus Büyükelçiliği dün Salı günü yaptığı açıklamada, Kozak’ın ziyareti sırasında Kırgızistan’ın gelecekteki gelişimi hakkında “Devlet Başkanının temel rolüne” vurgu yaptı.” [14.10.2020 El Meyadin] Tüm bunlar, gerekli önlemleri alması içindi. Bununla birlikte, Rusya’nın doğrudan askeri müdahalede bulunması pek olası değil. Zira takipçilerinin, Kırgızistan’da işlerin dizginlerini ellerinde tutabileceklerini düşünüyor. Güvenlik güçleri avucunun içinde. Bir cumhurbaşkanını takipçilerinden birisiyle değiştirmek istemesi, bir işaretine bağlıdır, özellikle de çoğu siyasi gücün takipçilerinden olduğu düşünülürse!

4- Şuan protestolar daha da arttı. Bu nedenle Rusya, “ortamı yatıştırmak için” 14 Ekim 2020’de parlamentoda iktidara geri dönmesi için yapılan oylama sonrası, Kırgızistan Cumhurbaşkanının, 11 yıl hapis cezası alan ve yakın zamanda destekçileri tarafından hapishaneden çıkarılan Sadır Caparov’un başbakan olarak atanmasını onaylamasını istedi... Çarşamba günü 120 milletvekilinden 80’den fazla milletvekilinin hazır bulunduğu parlamentonun olağanüstü oturumunda, Caparov’un önerilen hükümetiyle birlikte göreve atanmasını onaylamak için oylama yaptılar. Cumhurbaşkanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre daha sonra Ceenbekov, hükümeti ile birlikte Caparov’un başbakan olarak atanmasını onaylayan bir kararname imzaladı...” [14.10.2020 El Meyadin]

5-““Bugün” Cuma günü Kırgızistan Parlamentosu Cumhurbaşkanı Sooronbay Ceenbekov’un istifasını onayladı ve geçen hafta Başkent Bişkek’te ilan edilen olağanüstü halin (OHAL) kaldırılmasını kararlaştırdı. Ceenbekov, Başbakan Sadır Caparov ve Meclis Başkanı Kanat İsayev’in katıldığı oturumda Cumhurbaşkanının istifası ve olağanüstü hal kararının kaldırılması oybirliğiyle kabul edildi. Oylamadan önce Ceenbekov, parlamento üyelerine hitaben yaptığı son konuşmasında ülkede barışı sağlamak ve toplumda bölünmeyi önlemek için görevinden ayrılmaya karar verdiğini belirtti...” [16.10.2020 Yeni Şafak] Böylece, “Kırgızistan Başbakanı Sadır Caparov, dün Cumhurbaşkanı Sooronbay Ceenbekov’un istifasını “sunmasının” ardından Cumhurbaşkanı yetkilerini devralmasıyla birlikte otoritesini güçlendirdi. Ülkenin dış politikasını koruyacağına söz verdi. Caparov Cuma günü parlamentoda yaptığı konuşmada, “Allah’a hamdolsun, güç değişimi barışçıl bir şekilde gerçekleşti. Dış politikayı ve diğer önemli eğilimleri korumak için elimden gelen çabayı göstereceğim...” dedi.” [16.10.2020 Sputnik]

Dördüncüsü: Amerika’nın rolü:

1- Amerika’nın konumu, netti. Rusya ve Kırgız otoritesini zor durumda bırakmak için seçimlerde yaşananları istismar etmeye kalktı. “ABD, Kırgızistan’daki taraflara şiddetten kaçınma ve seçim anlaşmazlığını barışçıl yollarla çözme çağrısı yaptı. Seçimlere gölge düşüren ve büyük protestolara yol açan uygulamaları endişe ile izlediğini dile getirdi. ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü AFP’ye verdiği demeçte, “Tüm tarafları şiddetten kaçınmaya ve seçim anlaşmazlığını barışçıl yollarla çözmeye çağırıyoruz” dedi. ABD Dışişleri Bakanlığı, AGİT destekli bir gözlem misyonunun “Seçimlere gölge düşüren oy satın alma işlemi hakkında güvenilir bilgilere ulaştığını” belirtti” [07.10.2020 El-Cezire] Bu, Kırgızistan’ın yaşadığı yeni koşullar ve siyasi belirsizliğin, Amerika’ya bu ülkeye nüfuz etmek için uygun atmosfer sağladığı anlamına geliyor. Bazı muhalefet partileri ile bağlantılarının olduğu kuşkusuz. Bu yılın başlarında meclis adaylarını ve dernekleri desteklemek ve böylece takipçileri için bazı nüfuz yaratmak amacıyla 60 milyon dolar nakit para yardımında bulunmakla suçlandı.

Buna ek olarak George Soros Vakfı da, Rus etkisinin hâkim olduğu bir ülkede istikrarı sarsmak için bazı para yardımında bulundu. 10 Ocak 2020 tarihli Time Entertainment sitesine göre, bu para yardımları, Ceenbekov hükümetinden habersiz gerçekleşiyordu.

2- Amerika’nın Kırgız muhalefeti içinde takipçileri var, ancak azlar ve bugün bile Kırgızistan’daki Rus etkisini yok edecek kadar etkili değiller. Fakat Rusya’nın iktidar yarışına giren takipçileri arasındaki uyumsuzluğu istismar etmek için aktif bir şekilde çalışıyorlar. Eğer Rusya, durumu sakinleştirmek için Ceenbekov’a istifa etmesini emretmemiş, sonra da gözleri önünde gerçekleşen seçimlerden sonra diğer adamını atamak için çalışmamış olsaydı, ABD takipçilerinin başarıya ulaşmalarına ramak kalırdı!

Beşincisi: Ezcümle

1- Kırgızistan’daki yönetişim mücadelesi, öncelikle yerel bir mücadeledir ve bu Müslüman ülkedeki siyasi sahnenin öncülerindeki yönetişim zihniyetinin olgunlaşmamış olmasından kaynaklanıyor. Bu sebeple özü etnik, bölgeselcilik veya kabilecilik olan çatışmalar ve çekişmeler patlak veriyor. Uzmanlara göre genel isimlerle adlandırılsalar da muhalefet partileri ve yandaşların eğilimleri etnik, bölgeselcilik veya kabilecilik özünden dışarı çıkmaz. Bu çatışma, bu durumda, Rusya’nın büyük etkisini bu küçük cumhuriyetten çıkarmayı amaçlamıyor. Rusya, parlamento seçim sonuçlarının açıklanmasının ardından patlak veren bu kaos ortamında ABD’nin muhalefet partileriyle temasından korkuyor. Yine Amerika’yı Kırgızistan’dan çıkarmak için elinden geleni sarf ettikten sonra tekrar bir dayanak bulmasından, yeniden nüfuz kazanmasından, Kırgızistan ve çevresinde Rusya’ya karşı çalışma yürütmesinden korkuyor.

2- Kırgızistan ve diğer ülkelerdeki Müslümanların durumu bu şekilde devam edecektir. Çünkü ümmeti dipsiz uçurumdan dipsiz uçuruma götüren ve sadece kişisel çıkarlarını umursayan kötü yöneticiler yönetiyor. İktidarı bir ganimet olarak görüyorlar. Bu yöneticileri atayan ya da sömürgeci kâfirin ataması karşısında sessiz kalan ümmete yönelik herhangi bir pastoral bakış açısına sahip değiller. Ümmet ve ümmet içindeki güçlü sınıf, uykusundan uyanana dek durum bu şekilde devam edecektir. Sonra uyanan ümmet, bu yöneticileri kovacak, Müslüman ülkelerden sömürgeci kâfirin kökünü kazıyacak, devletini, Hilafet Devletini dini temel üzerine oturtacak, Allah’ın indirdikleriyle hükmedecek, iyi bir yaşam ve Allah’ın izniyle cennete götüren bir yönetici atayacaktır.

يَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَيُدْخِلْكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍ ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ * وَأُخْرَى تُحِبُّونَهَا نَصْرٌ مِنَ اللَّهِ وَفَتْحٌ قَرِيبٌ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ   "İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih. Müminleri (bunlarla) müjdele." [Saf 12-13]

H.01 Rabiu’l Evvel 1442
M.18 Ekim 2020

Devamını oku...

Soru Cevap: Namazda Aralıklı Durmak Bidattır!

Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi

Soru Cevap

Namazda Aralıklı Durmak Bidattır!

Erkek ve bayan kardeşlerim; (Ferid Saad, Useyd Selim, Safa Muhammed, Hassan Yaser, Nasır İslam ve El-Riyahi Ebu Fatıma’ya)

Hakkında sormuş olduğunuz Cuma namazı hakkındaki cevap aşağıdaki şekildedir:

1-Daha önce, yani H. 02 Şaban 1441 M. 26/03/2020 tarihinde Cuma namazı hakkında bir cevap yayınladığımız gibi yine aynı şekilde H. 18 Şaban 1441 M. 11 Nisan 2020, sonra H. 17 Şevval 1441 M. 08/06/2020 tarihinde de yayınladık. Dolayısıyla bunlar, sizin sorularınız için yeterlidir. Nitekim bu cevaplarda şöyle geçmektedir.   

Birincisi: H. 02 Şaban 1441 M. 26/03/2020 tarihindeki cevabımızda şöyle geçmektedir:

(…Cuma namazına gelince; Cuma namazı farzı ayndır. إِذَا نُودِي لِلصَّلاَةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ“Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın.” [Cuma 9] Ayetteki emir, farziyet ifade eder. Mubah bir işten nehyeden bir karinenin varlığı, talebin kesin olduğunun delilidir. El Hâkim, Müstedrek Ala Sahihayn adlı eserinde Tarık b. Şihab’tan, Ebu Musa’dan rivayet ettiğine göre Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: الْجُمُعَةُ حَقٌّ وَاجِبٌ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ فِي جَمَاعَةٍ إِلَّا أَرْبَعَةٌ: عَبْدٌ مَمْلُوكٌ، أَوِ امْرَأَةٌ، أَوْ صَبِيٌّ، أَوْ مَرِيضٌ“Cuma namazı kılmak; köle, kadın, çocuk ve hasta hariç, her Müslümana vaciptir.” [El Hâkim, hadis şeyhaynin şartına göre sahihtir dedi] Cuma namazı, korku içinde olana da farz değildir. Zira İbn Abbas Radıyallahu Anhuma, Nebi  SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den rivayet ettiğine göre مَنْ سَمِعَ النِّدَاءَ فَلَمْ يُجِبْهُ فَلَا صَلَاةَ لَهُ إلَّا   مِنْ عُذْرٍ، قَالُوا: يَا رَسُولَ اللهِ وَمَا الْعُذْرُ؟ قَالَ: خَوْفٌ أَوْ مَرَضٌ“Kim, ezanı işitir de bir özrü olmadığı halde icabet etmezse, onun namazı yoktur.” Sahabe: Ey Allah’ın Rasûlü özür nedir? Diye sordu. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem de “Korku ve hastalık” yanıtını verdi.” [Beyhaki, Süneni Kübra’da tahriç etti] Buna göre Cuma namazı, hakkında istisna kılıcı şeri bir nassın gelmiş olduğu kimseler hariç her Müslümana farzdır...) Bitti.

İkincisi: H. 18 Şaban 1441 M. 11 Nisan 2020 tarihindeki cevabımızda şöyle geçmektedir:

(... Subhanehu şöyle buyurmuştur: يَا أيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نُودِيَ لِلصَّلَاةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ  “Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.” [Cuma 9] Dolayısıyla mani olunmaksızın namaza koşar. فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ “Hemen Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın.” Dolayısıyla Müslüman, namaz için koşar, kendisine mani olunmaz… Yani Cuma namazı, evler gibi engellemenin caiz olduğu özel yerlerde kılınmaz... Bu nedenle cevapta, yöneticilerin camileri kapatmasının ve oralarda namazı yasaklamalarının caiz olmadığı, bu yöneticiler için büyük bir günahın olduğu ifadesi yer aldı. Buna göre yöneticiler, camide Cuma namazı kılınmasını yasaklarsa ve evlerden başka da namaz kılınacak bir yer yoksa, o zaman evde dört rekat öğle namazı kılınır. Bu durumda cevapta da belirtildiği gibi camileri kapatan devlet, büyük bir günah işlemiş olur.

Sebeplere tutunma konusuna gelince, doğrudur, ama tabii ki Şeriata aykırı davranmadan. Burada hasta birinin Cuma namazına gitmemesi, sağlıklı kişilerin gitmesi sebeplere tutunmadır... Soru cevapta, sağlıklı kişilerin namaz kılması için camilerin kapatılmaması, bulaşıcı hastalığa sahip hastaların namaza katılımını önlemek için tedbirlerin alınması gerektiği konusunda yeterli açıklayıcı net bilgi mevcut... Sağlıklı insanlar, korona hastası olabilir ama semptomları görünmeyebilir, bu yüzden herkes camilerden alıkonulur yani yeryüzü sakinlerine camiler yasaklanır denilmez. Çünkü bu söylem, hüccete hatta zannı galibe bile dayalı değildir!!...) Bitti. 

Üçüncüsü: 08/06/2020 tarihindeki cevabımızın sonunda şöyle geçmektedir:

(Altıncısı: Yukarıdakilerin özeti şu şekildedir:

1- Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in namaz için açıkladığı keyfiyeti değiştirmek, bidat sayılır. Bu durumdaki şeri hüküm şöyledir; sağlıklı biri, her zamanki gibi arada boşluklar olmadan yapışık saflarda namaz kılmak için camiye gider. Bulaşıcı hastalıklı biri camiye gitmez, dolayısıyla başkalarına bulaştırmaz.

2- Eğer devlet camileri kapatır, sonra da sağlıklı insanların Cuma ve cemaat namazları için camilere gitmesini yasaklarsa, Cuma ve cemaat namazını iptal etmesinden ötürü büyük bir günah işlemiş sayılır. Camiler, Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in açıkladığı gibi namaz için açık kalmaya devam etmelidir.

3- Keza devlet, Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in belirlediği keyfiyete uygun olarak namaz kılanları namazdan alıkoyarsa, dahası, özellikle de semptomları olmadan bulaş korkusuyla yanındakinden bir ya da iki metrelik mesafeyi namaz kılana zorunlu tutarsa, yine büyük bir günah işlemiş sayılır.

Bu konuda benim tercih ettiğim şeri hüküm budur. Allah en iyisini bilir ve en iyi hüküm verendir... Allah’tan Müslümanları işlerinin en düzgün olanına hidayet etmesini, emrettiği gibi Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya ibadet etmelerini, Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in yoluna bağlanmalarını, sapmadan Raşidi Hilafetin kurulması ile Hanif Şeriatı ikame etmelerini diliyorum... Şüphesiz bunda Allah’ın izniyle iyilik ve zafer vardır. Yeryüzünde ve gökyüzünde hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz. O, Aziz ve Hâkimdir.) Bitti.

Dördüncüsü: Yukarıda geçenlerden de anlaşıldığı üzere Cuma, farzı ayndır. Dolayısıyla cumanın, daha önceki cevaplarımızda açıkladığımız gibi safların şeri olarak sık tutulmasıyla birlikte Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in rükunlarını ve sıhhatinin şartlarını açıkladığı şekliyle eda edilmesi gerekir… Otoritenin bu şekilde kılınmasını engellemesi halinde otorite büyük bir günah işlemiş olur. İster bu devletin camileri kapatması şeklinde olsun isterse şeri olarak kılınmasını yasaklaması şeklinde olsun fark etmez…

Çünkü Cuma, fazı ayndır. Dolayısıyla mükellef olan tüm Müslümanların, ona koşması ve rükünleri ve sıhhatinin şartlarıyla birlikte saflarını sıklaştırarak şeri olarak cumayı eda etmesi gerekir… Şayet fiziksel bir engelden veya zalim bir yöneticinin cumanın şeri olarak kılınmasını engellemesinden, dahası namaz kılanlara aralıklı durmayı dayatarak bidat işlemeye zorlamasından dolayı bunu yapmaya güç yetiremiyor ve namaz kılan da bunu engelleyemiyorsa, onu gücü yettiği kadarıyla eda etmesi gerekir ve zalim yönetici ise günah işlemiş olur…       

Buhari ve Müslim Rahımehumullahu Teala, Ebi Hureyre Radıyallahu Anhu’dan tahriç ettiklerine göre Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: وَإِذَا أَمَرْتُكُمْ بِأَمْرٍ فَأْتُوا مِنْهُ مَا اسْتَطَعْتُمْ “Size bir şeyi emrettiğimde de onu, gücünüz yettiği ölçüde yerine getiriniz.” [Lafzı Buari’ye aittir.] Şayet bir Müslüman, (farzı ayn) Cuma namazını safları sıkı tutarak kılmaya güç yetirebiliyorsa, bu şekilde kılması vaciptir. Çünkü gücü yettiği halde namazı aralıklı kılmak bidattir. Yok eğer gücü yetmiyorsa otorite günah işlemiş olur. Bu durumda namazı gücü yettiği şekilde kılmalıdır. Nevevî “Ölümü: H. 676” (el-Minhâc Şerhu Sahîh-i Müslim b. Haccâc) adlı kitabında, lafzı Müslim’e ait olan bu hadisin şerhinde şöyle demiştir: Ebi Hureyra’dan Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: فإذا أَمَرْتُكُمْ بِشَيْءٍ فَأْتُوا مِنْهُ مَا اسْتَطَعْتُمْ “Size bir şeyi emrettiğimde de onu, gücünüz yettiği ölçüde yerine getiriniz.” Dolayısıyla bu, İslam’ın önemli kaidelerinden ve Sallallahu Aleyhi ve Selem’e verilen Cevâmiu’l-kelim’den bir tanesidir. Dolayısıyla da buna, çeşitleriyle birlikte namaz gibi sayısız hükümler girer. Dolayısıyla bazı rükunlarını ve bazı şartlarını yerine getirmekten aciz kalması durumunda geri kalanları yerine getirir…Allah daha iyisini bilir.] Bitti.     

Beşincisi: Soru soran kardeşlerimin üzerine düşen, farzı ayn olmasından dolayı Cuma namazına koşmalarıdır. يَا أيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نُودِيَ لِلصَّلَاةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ  “Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.” [Cuma 9] Nebi Sallallahu Aleyhi ve Selem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: الْجُمُعَةُ حَقٌّ وَاجِبٌ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ فِي جَمَاعَةٍ إِلَّا أَرْبَعَةٌ: عَبْدٌ مَمْلُوكٌ، أَوِ امْرَأَةٌ، أَوْ صَبِيٌّ، أَوْ مَرِيضٌ“Cuma namazı kılmak; köle, kadın, çocuk ve hasta hariç, her Müslümana vaciptir.” [El Hâkim, hadis şeyhaynin şartına göre sahihtir dedi.] Dolayısıyla Cuma namazı, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Selem’in açıkladığı şekilde saflar sıkı tutularak kılınmalıdır. Şayet otoritelerin engellemesinden ve onları aralıklı durmaya zorlamasından dolayı bunu yapmaya güç yetiremiyorlarsa, güçleri yettiği şekilde kılmaları ve Allah’ın lütfu ve yardımıyla eksiksiz bir şekilde şeri hükümleri tatbik edecek olan Raşidi Hilafeti ikame etmek için ciddi bir şekilde çalışmaları gerekir…

Bunun yeterli olduğunu ümit ediyorum. En iyi bilen ve hüküm veren Allah’tır.

Kardeşiniz
Ata İbn Halil Ebu Raşta

H. 27 Saferul Hayr 1442
M. 14 Ekim 2020

Soru-cevap için Emir’in (Allah onu korusun) aşağıdaki Facebook sayfasıyla bağlantı kurabilirsiniz:

www.facebook.com/HT.AtaabuAlrashtah/posts/2763676670545006

Devamını oku...

Doğu Akdeniz’de Türk-Yunan Çatışması

Soru Cevap

Doğu Akdeniz’de Türk-Yunan Çatışması

Soru:

Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu, 8 Ekim 2020 günü Türkiye ile Yunanistan arasında yeni bir anlaşmaya varıldığını açıkladı. Turkeyalaan sitesine göre “Slovakya’da düzenlenen Bratislava Küresel Güvenlik Forumu’na (GLOBSEC) katılmak üzere bu ülkeye giden Çavuşoğlu, Yunan mevkidaşı Nikos Dendias ile görüşmesinin ardından yaptığı açıklamada istikşafi görüşmelerin yapılmasında mutabık kaldıklarını söyledi. Ev sahipliğini Türkiye yapacağı için bu toplantılarla ilgili bazı tarih önerilerinde bulunacaklarını belirtti...” [08.10.2020 turkeyalaan.com] Bunun öncesinde Türkiye, Yunanistan ile ilişkilerinde büyük bir krize neden oldu. Türkiye savaş gemileri eşliğinde Türk sondaj gemisini yollayarak Yunanistan’a adeta meydan okudu. Türkiye-Yunanistan arasındaki bu krizin hakikati nedir? Bu krizde uluslararası tutumların gerçekliği nedir? Krizin arkasında Amerika mı var? Yoksa Türkiye tek başına mı hareket ediyor? Başlarda yaşanan ve daha sonra müzakere mutabakatı ile sona eren bu büyük gerilimi nasıl yorumlayabiliriz? Teşekkür ederim.

Cevap:

Türk-Yunan krizini, nedenleri, Türkiye’deki iç siyasete dönük yansımaları, ekonomik ve uluslararası boyutları açısından değerlendirmek lazım. Bunu anlamak için, geçen yüzyılın ilk çeyreğinde imzalanan Lozan Anlaşması’ndan başlayarak aşağıdaki konulara bir göz atmak gerekiyor:

Birincisi: Lozan Anlaşması:

1- Türkiye, Ege Denizi ve Doğu Akdeniz’de en uzun kıyı şeridine sahiptir. Ancak asrın mücrimi Mustafa Kemal temsilcilerinin, İstanbul’daki Hilafetten ayrılan Ankara-TBMM Hükümeti adına 24 Temmuz 1923’te imzaladığı Lozan Anlaşması, Türkiye’yi Ege Denizi’ne hapsetti. Kıyıları neredeyse Ege Denizi’ne bitişiktir. Ege Denizi’ndeki adaların tamamı ya da çoğu, Yunanistan’a aittir! Mustafa Kemal, temsilcilerini İsviçre’nin Lozan kentine göndermiş, İstanbul’daki Hilafetten ayrılan Ankara hükümetinin, müttefikler ile istedikleri anlaşmayı imzalayabileceklerini önermiş, böylece İngiltere, Fransa ve diğer ülkelerin temsilcileri ile Ankara-TBMM hükümeti adına İsmet İnönü başkanlığındaki Mustafa Kemal’in temsilcileri arasında İsviçre’de Lozan Anlaşması imzalanmıştı.

2- Mustafa Kemal ve temsilcilerinin kabul ettiği bu anlaşmada, 12. Madde dâhil olmak üzere inanılmaz maddeler yer alıyordu. İşte bu maddeye göre Ege adalarının tamamı veya çoğu, Yunanistan’a bağlandı. Oysa bazı adalar, Yunanistan’a yaklaşık 600 km uzaklıktayken, Türkiye anakarasına sadece 2 km uzaklıktadır, tıpkı Meis adası gibi. Kastellorizo olarak adlandırdıkları ve Yunanistan’a ait olan Meis adası, Antalya-Kaş ilçesinin hemen karşısındadır. Söz konusu anlaşma, Yunanistan’a Türkiye’nin kıyılarında sondajda bulunmamasını talep etme hakkını (meşruiyetini) veriyor. Çünkü bu, Lozan Anlaşması uyarınca Yunanistan’ın münhasır hakkıdır! 15. Madde, Türkiye’nin aşağıda sayılan Adalar üzerindeki tüm hak ve senetlerinden İtalya yararına vazgeçmesini sağlıyor: Astampalya (Astropalia), Kodoş (Rhodes), Kalki (Calki)... 20. Madde Türkiye’nin, Britanya Hükümetince Kıbrıs’ın 5 Kasım I914’te açıklanan ilhakını tanıdığını bildiriyor. 23. Madde de Bağıtlı Yüksek Tarafların, Boğazlar Rejimine ilişkin bugün yapılmış Sözleşmede açıklandığı üzere, Çanakkale Boğazında, Marmara Denizinde ve Karadeniz Boğazında denizden ve havadan, gerek barış, gerek savaş zamanlarında özgürce geçiş ve gidiş–geliş ilkesini kabul ve açıklama konusunda anlaştıklarını öngörüyor! Böylece Doğu Akdeniz’de en uzun kıyı şeridine sahip olan Türkiye, bu denizlerdeki adalar etrafında seyrüsefer serbestisini kaybetti. Bugün Erdoğan, bu denizleri (gasp edilen “mavi” vatan) ismiyle anıyor ve bundan hayıflanıyor. Hem de Lozan’da bu tavizleri kabul eden asrın mücrimi Mustafa Kemal’in fotoğrafı başının üstünde asılıyken... Bütün bunlara rağmen cesurca çıkıp Mustafa Kemal’i incitecek tek bir söz bile söyleyemiyor! Dahası sondaj gemilerine Fatih ve Kanuni gibi büyük komutanların isimlerini vererek Türk halkının duygularını okşuyor! Oysa izlediği bütün politikalar, bu büyük Osmanlı komutanlarının politikalarından oldukça uzaktır. Erdoğan yaptığı açıklamada, “Türkiye’nin kendisine dayatılan ahlaksız harita ve belgeleri yırtıp atacak askeri güce sahip olduğunu anlayacaklar. Ya siyasetin, diplomasinin diliyle ya da sahada yaşayacakları acı tecrübeyle anlayacaklar” ifadelerini kullandı.” [05.09.2020 El-Cezire] Ama sadece bununla yetiniyor ve iyi bir şey yaptığını sanıyor! Umarız Türk halkı, etkili bir ordusu bulunmayan Yunanistan’ın askerlerini Meis adasına gönderdiğini görmüştür. Bilindiği üzere Lozan Anlaşması, adanın silahlardan arındırılmasını öngörüyor. Buna rağmen Yunanistan’a hak ettiği güçle karşılık verilmemiştir!

3- Mustafa Kemal’in, müttefiklerle imzaladığı bu anlaşma, bir ihanet anlaşmasıdır, ancak yine de Ankara-TBMM hükümeti adına imzalamıştır. İngiltere, bununla da yetinmeyerek, belirlediği şartların yerine getirilmesini istedi. En önemlisi, Halifeliğin tamamen kaldırılması ve laik devletin kurulmasıdır. Mustafa Kemal isteneni yaptı ve dolayısıyla 3 Mart 1924 sabahı Halifeliğin kaldırıldığını, din ve devlet işlerinin ayrıldığını açıkladı. Aynı gece Mustafa Kemal, İstanbul valiliğine Halife Abdülmecid’in ertesi gün şafak sökmeden önce Türkiye’den ayrılması için bir emir gönderdi. Bunun üzerine vali, polis ve asker eşliğinde gece yarısı Halifenin sarayına gitti. Halife Çatalca’ya otomobille götürüldü ve oradan İsviçre’ye giden bir trene bindirildi. İki gün sonra Mustafa Kemal, tüm veliaht ailesini toplayarak yurt dışına sürgün etti. Tüm dini görevler kaldırıldı. Müslümanlara ait vakıflar, devletin mülkü haline getirildi. Dini medreseler sivil statüye dönüştürülerek, Maarif Bakanlığı’na (Milli Eğitim Bakanlığı) bağlandı. Böylece Mustafa Kemal, İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un talep ettiği Halifeliğin kaldırılması, Halifenin sürgün edilmesi, mallarına el konulması ve laik devlet kurulması şartlarını yerine getirdi. Dolayısıyla Halifeliğin kaldırılmasından önce imzalanan Lozan Anlaşması, doğrulanmış olup Halifeliğin kaldırılmasından sonra yürürlüğe girmiştir. Böylelikle Lozan Anlaşması, Halifeliğin kaldırılmasıyla taçlandırılmış oldu. Ülkeler, Türkiye’nin bağımsızlığını tanıdılar. İngilizler de İstanbul ve Boğazlardan çekildiler. Bir İngiliz milletvekili, Avam Kamarası’nda Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını tanıması nedeniyle Curzon’u protesto etmesi üzerine Curzon, ona Türkiye meselesi kesin olarak bitmiştir. Bir daha asla ayağa kalkamayacaktır. Çünkü biz onun manevi gücünü yok ettik: Hilafeti ve İslamı ortadan kaldırdık yanıtını verdi. Böylece İngilizler, Mustafa Kemal eliyle genel olarak tüm dünyadaki, özel olarak Türkiye’deki Müslümanlara rağmen, Hilafeti ve İslam’ı ortadan kaldırdılar. Ve böylece Allah’ın indirdikleriyle yönetim, dünyanın her köşesinden kalktı. Allah’ın indirdiklerinden başkasıyla yönetim devam etti. Küfür yönetimi geçerliliğini korudu. Tâğut yönetimi tüm insanlara hükmetmeye ve tüm dünyada uygulanmaya devam etti.

İkincisi: İşte Mustafa Kemal temsilcilerinin İsviçre’nin Lozan kentinde imzaladığı bu anlaşma, Türkiye’yi Ege Denizi’ne hapsetti. Adalarını ve kıyı şeritlerini Yunanistan’a ait kıldı. Bu yüzden Türkiye’nin Ege Denizi’nde sondaj yapması yasaktır! Buna yaklaşık yüz yıl önce karar verilmiştir. Türkiye, bu karara uyuyor. Peki, şimdi Türkiye’yi tahrik eden faktör nedir? Olayların gidişatını inceleyenler, bu krizin arkasında iki faktörün olduğunu görürler: Türkiye’nin ekonomik koşulları nedeniyle içsel faktör ve arkasında ABD’nin olduğu dışsal faktör.

1 - İçsel Faktör:

A- Türkiye, enerji tüketen, üretmeyen bir ülkedir. Son zamanlarda petrol üretimi, günlük 53 bin varile ulaştı. [25.07.2020 Anadolu Ajansı] Bu rakam, yıllık bir milyon varil petrol tüketimine kıyasla oldukça düşük bir rakamdır. [22.04.2020 El Arab El Cedid] Türkiye, yaklaşık 475 milyon metreküp gaz üretiyor ve 45 milyar metreküpten fazla gaz ithal ediyor. [31.08.2020 El Cezire.net] Böylelikle Türkiye, yüklü miktarda ithal petrol ve doğalgaz faturası ile karşı karşıya. 2018’de 43 milyarlık enerji ithalatı faturası, küresel enerji fiyatlarındaki göreceli düşüş nedeniyle 2019’da 41 milyar dolara geriledi. [27.02.2020 Daily Sabah] Bu, Türkiye ekonomisini önemli ölçüde bunaltan bir faktördür.

B- Türkiye, coğrafi olarak Arap bölgesindeki petrol üreticisi ülkeler ve İran, Azerbaycan ile petrol tüketicisi ülkeler olan Avrupa ülkeleri arasında yer aldığından birçok enerji stratejisini “koridor ülke” temeli üzerine inşa etti. Bu yüzden Ceyhan Limanı, Azerbaycan petrol ihracatı limanı haline geldi. Transit geçiş petrol boru hatları inşa edildi. Rus gazını Türkiye’nin batısına, oradan Avrupa’ya taşıyacak olan ve 08 Ocak 2020 açılışı gerçekleşen Türk Akımı boru hattı muhtemelen sonuncusu olmayacaktır. Türkiye, enerji koridoru ülkesi olması nedeniyle geçiş ücretleri alsa da petrol ve doğalgaz faturası, ekonomisinin hala belini büküyor.

C- 2009’ten bu yana Yahudi varlığı ve uluslararası şirketler, Doğu Akdeniz’de astronomik miktarlarda doğalgaz keşfine ilişkin yeni açıklamalar yapıyorlar. Hayfa’nın 80 km batısındaki Tamar yatağında, 9 trilyon metreküp çıkarılabilir gaz bulundu. Birkaç ay sonra işgal altındaki Filistin’in batısındaki Dalit hidrokarbon yatağında 500 milyar metreküp, 2010 yılında da Filistin’in batısındaki Leviathan yatağında 16 trilyon metreküp gaz keşfedildi. Amerikan Foreign Policy gazetesi, “Bu, son on yılda dünyanın en büyük doğal gaz keşfidir” ifadelerini kullandı.

D- Bu nedenle Türkiye, Güney Kore’den modern büyük bir sondaj gemisi sipariş etmek ve satın almak için harekete geçti. Fatih gemisi, ilk kez 2011 yılında denize indi, petrol ve gaz sondajına başladı. Daha sonra Türkiye ile Kıbrıs ve Yunanistan arasında Türkiye’nin Kıbrıs kıta sahanlığında sondaj yaptığı iddiasıyla bir dizi kriz patlak verdi. Türkiye’nin bahanesi, Kıbrıslı Türkler ve haklarıydı. Fakat son aylarda Türkiye, mantıklı bir sondaj ve sismik araştırma gemisi filosuna sahip olmak, Karadeniz’de, Türkiye’nin batı kıyılarında, Doğu Akdeniz’de Kıbrıs’ın güneyinde aynı anda sondaj ve arama becerisi elde etmek için İngiltere’den alınan üçüncü sondaj gemisinden sonra sondaj çalışmalarına hız verdi.

E- Türkiye, petrol ve gaz keşfi ile ekonomik durumunu düzeltme gereksinimi duyuyordu. Türk ekonomisinin sert darbelere maruz kaldığını belirtmekte fayda vardır. Sancıları, Türk Lirasının sürekli değer kaybetmesinde açıkça görüldü. Bu yüzden Cumhurbaşkanı Erdoğan, ekonomi için bir umut ışığı bulmak umuduyla gaz arama çalışmalarına hız verdi. Erdoğan, liranın yaşadığı değer kaybından, partisinden bazı liderlerin isyan bayrağı açması ve popülaritesini kemiren muhalif partiler kurulmasından sonra azalan popülaritesini ancak böylece koruyabilecekti. Bu nedenle Karadeniz’de de sondaj çalışmaları yürütülüyordu. Çalışmalar, sadece Akdeniz’de Yunanistan ile tartışmalı bölgelerle sınırlı değildi.

2- Dışsal Faktör:

A- ABD, Türkiye’nin bu çabalarını iki açıdan destekliyordu: Birincisi, yerel açıdan. Şöyle ki Amerika’nın Türkiye’deki adamı “Erdoğan”, ekonomideki durgunluğu giderebilirse daha iyi bir konumda olacak, popülaritesini artıracak ve 2014’ten önce olduğu gibi popülaritesini tekrar yüksek seviyelere çıkarabilecekti. Bu durum, Libya’ya müdahalesi gibi ABD politikalarını uygulamasına kolaylık sağlayacak, Amerika yararına bölgesel müdahalelere harcamalarda bulunabilecekti. İkincisi, Amerika, Avrupa’nın Rus gazının siyasi etkisi altında olmasını istemediği gibi gaz konusunda bağımsız olmasını da istemiyordu. Yunanistan ve Kıbrıs Avrupa Birliği üyesidir ve bu iki ülkeden Avrupa’ya boru hatları uzanması, Amerika’nın pek hoşuna gitmiyordu. Bu yüzden Avrupa’nın gaz konusundaki bağımsızlığının Türkiye tarafından tehdit edilmesini destekliyordu. Diğer bir deyişle, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, gizli Amerikan desteğiyle anlaşmaya yanaşmaksızın kıta sahanlığı olarak gördüğü bölgelerde Yunanistan’ı sondaj yapmakla tehdit etti. Bu nedenle Türk ve ABD savaş gemileri deniz tatbikatları icra ettiler. Milli Savunma Bakanlığı, Twitter üzerinden yaptığı açıklamada, “TCG Barbaros fırkateyni ve TCG Burgazada korveti ile ABD muhribi USS Winston S. Churchill tarafından 26 Ağustos 2020 günü, Doğu Akdeniz’de deniz eğitimleri icra edilmiştir” denildi. [26.08.2020 turkeyalaan.com] NATO üyesi bir Avrupa ülkesine karşı yine NATO üyesi başka bir devleti desteklemesi, Amerika’yı çok zor durumda bırakacak olmasına rağmen ABD bunu yaptı. Buna karşılık NATO üyesi Fransa Yunanistan ile ortak askeri tatbikat yaptı. Askeri tatbikat, askeri yığınak, meydan okuma tonu… Bütün bunlar, Doğu Akdeniz’de tehlikeli bir ortam oluşturdu. Eğer bu durum daha sonra kontrol altına alınmasaydı, NATO ülkeleri arasında yani ABD’nin perde arkasından desteklediği Türkiye ile Fransa’nın alenen desteklediği Yunanistan arasında askeri çatışma patlak verme tehlikesini doğurabilirdi.

B- Öte yandan Amerika’nın, liderliğini yaptığı NATO üyesi iki ülke arasında neredeyse askeri eylemlere dönüşebilecek büyük bir çatışma meydana gelmesine izin vermesi ve krizin çözümü için ağırlığını koymaması, ABD’nin Koronavirüs ve seçimler gibi içsel sorunlarla boğuştuğunu, şu an Avrupa’ya özellikle Yunanistan’a yönelik bu eylemleri Erdoğan’a havale ettiğini, bununla birlikte bazı yöntemlerle de onu desteklediğini gösteriyor. Türkiye ve Yunanistan’ın Amerikan liderliğindeki transatlantik üyesi ülkeler olması nedeniyle bu yöntemler, ABD’yi zorda bırakması hesap edilen yöntemlerdir. Bu nedenle Amerika, bu koşullarda Türkiye’yi desteklemek için Türkiye ile deniz eğitimi icra etti. Bir açıdan durum bu. Diğer yandan Pompeo, Kıbrıs’a ani bir ziyaret gerçekleştirdi. Russia Today sitesinin bildirdiğine göre “Pompeo, Türkiye’yi askeri firkateynler eşliğinde bir Türk keşif gemisinin faaliyet yürüttüğü Doğu Akdeniz’den askerlerini çekmeye çağırdı.” [13.09.2020 Russia Today] Yani Amerika’nın Türkiye’yi desteklemesi, Avrupalı müttefikleri karşısında kendisini çok zor duruma düşürdü. Bu yüzden Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan sondaj gemisini limana geri çağırmasını istemek zorunda kaldı. Erdoğan da sondaj gemisini geri çağırdı. Ardından Yunanistan ile diyalog ve müzakereye geçildi, çünkü Yunanistan, diyalog için Türk sondaj gemisinin geri çağrılmasını şart koşmuştu.

Üçüncüsü: Diğer ülkelerin pozisyonları:

1- Fransa, Avrupa’nın en güçlü pozisyonunu sergiledi. İlk andan itibaren Yunanistan’ın yanında yer aldığını açıkladı ve bireysel davrandı. Cumhurbaşkanı Macron yaptığı açıklamada, Aralarında Yunanistan’ın olduğu Avrupalı ortaklarımızın da işbirliği ile gelecek günlerde Doğu Akdeniz’deki Fransız askeri varlığını geçici olarak güçlendirmeye karar verdim” dedi. [13.08.2020 Anadolu Ajansı] Kıbrıs’a konuşlandırdığı Rafael tipi savaş uçaklarının katılımıyla Yunanistan ile ortak deniz tatbikatı yaptı. Daha sonra 26 Ağustos 2020’te başka bir askeri tatbikat daha gerçekleştirdi. Yunanistan ve Kıbrıs’ın “Rum Kesimi” yanı sıra İtalya da tatbikata katıldı. Bölgede hiçbir etkisi olmamasına rağmen Fransa bütün bunları yaptı! Tüm bunlar, Fransa’nın yeniden kayda değer bir etki oluşturmak için girişimde bulunduğunu gösteriyor. Amerika ile Türkiye’nin ortak askeri tatbikat yaptığı bir zamanda, Fransa’nın Yunanistan ile ortak askeri tatbikat yapması, Amerika’ya örtülü bir meydan okumadır. Kendisiyle birlikte İtalya’yı da sürüklemesi, Türkiye’ye karşı Avrupa ülkelerini seferber ettiğinin göstergesidir. Ayrıca Fransa, bazı Avrupa-Akdeniz ülkeleri (İtalya, Malta, İspanya, Yunanistan, Kıbrıs Rum Kesimi) ile bir toplantı gerçekleştirdi. AB ve NATO içinde Türkiye’ye karşı sert bir tutum takınmaları için onlara baskı yaptı. “Fransa Cumhurbaşkanı, Avrupalılar olarak daha net ve açık olmalıyız. Türkiyenin halkı ve milletine karşı değil. Cumhurbaşkanı Erdoğanın hükümetine karşı. Onun bugün kabul edilemez tutumları var ki bunların bazılarını söyledim. Türkiye bölgede artık bir ortak değilifadelerini kullandı.” [10.09.2020 France 24] Ayrıca “Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian, 24-25 Eylül’de gerçekleşmesi planlanan Avrupa Birliği liderler zirvesinin en öncelikli konusunun Ankara’ya uygulanabilecek yaptırımlar olacağını açıkladı. Le Drian, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’nin gerçek ekonomik durumunu saklamak amacıyla Yunanistan ile gerilimi tırmandırmaya devam ettiğini söyledi.” [07.09.2019 www.independentarabia.com]

Fransa’nın Türkiye karşıtı küstahça tutumuna ve Türkiye Cumhurbaşkanının kemiğini kırma girişiminde bulunmasına rağmen, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da gemilerine adını verdiği “Fatih” ya da “Kanuni” olamamasına, Fransa’ya Akdeniz’de gerekli dersi verememesine, arka bahçesinde kemiğini kırmak için binlerce mil öteden savaş uçaklarını ve gemilerini gönderen Fransa’ya haddini bildirmek için en azından bir gemisini bile batıramamasına rağmen Fransız politikası doğaçlama olarak kalıcıdır ama derinlikten yoksundur. Malta, alelacele Fransa ile ittifakından vazgeçti. Malta Dışişleri Bakanı Evarist Bartolo, Türk mevkidaşı Mevlut Çavuşoğlu ile düzenlediği basın toplantısında, “AB’nin Türkiye ile ilişkilerine stratejik olarak yaklaşması gerektiğini söyledi. Bartolo, “Bence artık zamanı geldi. AB’nin Türkiye ile ilişkilerine stratejik olarak yaklaşması lazım. Ticaret, insan hakları, terörle mücadele… Yani bu ilişkinin çok boyutlarına AB’nin stratejik şekilde bakması lazım.” diye konuştu. [12.09.2020 Anadolu Ajansı]

2- İngiltere’ye gelince, Doğu Akdeniz’deki gerginlik hakkında hiçbir yorumda bulunmaması, Fransa’nın korkularını artırdı. Dahası Brexit’ten bu yana Fransa, İngiliz rolüne şüphe ile yaklaşmaya başladı. Cezayir’de olduğu gibi bazen kendisine düşmanca davrandığını gördü. Londra finans merkezi, petrol ve doğalgaz piyasasında özellikle de fiyatlandırma konusunda İngiltere’ye prestij kazandırıyor. Çünkü Londra finans merkezinin, Brent ham petrolü ve diğer petrol türlerinin fiyatlandırması, hatta doğal gazın fiyatlandırması ile bile ilişkisi söz konusu. İngiltere’nin AB’den ayrıldığını gören Fransa, uluslararası açıdan son derece hayati öneme sahip bu sektörde kendisine yer bulmaya çalışıyor. Bu nedenle Yunanistan’da ayağını sağlamlaştırmak gerektiğini düşündü. Belki bu, enerji konularında sadece bir tüketici değil, bir aktör olmasına yardımcı olabilirdi.

Buna karşılık İngiltere, Brexit nedeniyle AB’nin yarı cezalandırıcı bir politika izlediğini görüyor, kendi yolunu yapıyor ve politikalarını belirliyordu. Belki de Doğu Akdeniz’deki gerginliğin aniden tırmanmasından korktu ve bu yüzden Türkiye karşıtı pozisyon almadı. Çünkü Türkiye’deki çıkarlarına kıyasla İngiltere için Yunanistan hiçbir şey ifade etmez. Fransa gibi kör bir fanatik ancak Yunanistan dalgasına binerdi! İngiltere ve Almanya’ya kıyasla Fransa, öngörüden yoksundur. Bu yüzden üstlendiği zorlu siyasi eylemlerden sonra hep eli boş olarak geri dönüyordu. Bütün bunlar nedeniyle Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, Macron’u sert bir şekilde eleştirdi. Erdoğan, “Sayın Macron, senin şahsımla daha çok sıkıntın olacak. Senin tarih bilgin de yok. Sen Fransa’nın tarihini de bilmiyorsun. Önce Türk milletiyle uğraşma, Türkiye’yle uğraşma.” dedi. [12.09.2020 El Kuds el Arabi]

3- Almanya ise Fransa’nın Türkiye karşıtı tutumunun peşinden gitmedi. Arabuluculuk önerisinde bulundu. Bazıları bunu, Washington’un oynaması gereken bir rolü oynamak olarak yorumladı. Almanya, Fransa’nın tutumundan uzak durmaya devam etti, arabuluculuk yaptı ve diyalog çağrısında bulundu. Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas, Atina ziyareti sırasında yaptığı açıklamada, Türkiye’ye karşı Almanya’nın en net tutumunu ortaya koydu. Maas, “Türkiye’nin Akdeniz’in doğusundaki sondaj çalışması ile ilgili çok net bir pozisyonumuz var. Uluslararası kanunlara saygı gösterilmesi gerek. Eğer Ankara, Akdeniz’in doğusundaki provokasyonu durdurursa AB-Türkiye ilişkilerinde ilerleme sağlanabilir. Kıbrıs kıyılarındaki Türkiyenin sondaj çalışması durmalıdır.ifadelerini kullandı. [22.07.2020 France 24]

4- Rusya’ya gelince, taraflar arasında arabuluculuk yapmak için Türkiye ile iyi ilişkilerini kullanmayı önerdi. Ancak her zamanki gibi çaresizdir, otomatik olarak hareket edemez. Her ne kadar Fransa’nın askeri tatbikatlarına misilleme olarak Doğu Akdeniz’de askeri tatbikat yapacağını açıklasa da hareket edemez. Belki de kendisini hatırlatmak istiyordur. “Bloomberg ajansının Türk donanmasından bildirdiğine göre, önümüzdeki salı günü Akdeniz’de Rusya’nın gerçek mühimmat ile askeri deniz tatbikatı yapması planlanıyor. Tatbikat 22 Eylül’e kadar sürecek. Diğeri de 17-25 Eylül’e kadar sürecek. Rusya Donanma Sözcüsü Yüzbaşı Igor Dygalo yaptığı açıklamada, “Türkiye ile güçlü ekonomik ve savunma ilişkilerimiz var, ancak politikamız gereği, her iki tarafı da desteklemekten kaçınıyoruz” dedi. Fransa’nın bölgede gerçekleştirdiği askeri tatbikatın ardından Rusya askeri tatbikat gerçekleştirdi. Fransa, çatışmada Yunanistan ve Kıbrıs’ı desteklemek için savaş uçakları ve bir savaş gemisi konuşlandırdı. [07.09.2019 www.independentarabia.com] Yani, Rus pozisyonu, marjinal kalıyor, okyanusun ötesinden gelecek işareti bekliyor, ama gücünü hatırlatmaktan da geri kalmıyor.

Dördüncüsü: Bütün bunlardan dolayı Türk-Yunan krizi, eğer uzun sürerse, uluslararası ilişkilerde derin bir çatlaklık yaratacaktır. Transatlantik tarafındaki ilişkiler açısından Avrupa ülkeleri, Amerika’nın liderliğinden çekildiği, Çin ve büyüyen iç sorunlarına odaklandığı bir dünyada yerlerini görmek istiyorlar. Bu ülkeler, Amerika’dan ayrı bir rol arayışındalar. Trump yönetimi altında Amerika, Avrupa çıkarlarını tehdit etmekten, Libya’da Rusya ve Türkiye’nin oynadığı roller gibi başkalarını kullanmaktan kaçınmıyor. Avrupa ülkeleri, büyük bir kısmı Türkiye’nin kontrolüne geçmesi durumunda Doğu Akdeniz krizinin güvenli bir doğal gaz kaynağı hayallerini dumura uğratmasından çok korkuyorlar. Çünkü Washington, perde arkasından Türkiye’yi destekliyor. Fransa Doğu Akdeniz politikası gereği Washington’un Türkiye ve Rusya için belirlediği rolleri reddetmeye çalışıyor. Transatlantik üzerinden yaşanan bu anlaşmazlık, Avrupa içinde yaşanan uyuşmazlıktan daha az değildir. Almanya’nın tutumu, Türkiye’nin Avrupa tarafından cezalandırılmasını isteyen Fransa’ya mâni oluyor. Diğer bir deyişle Fransa, AB içinde Türkiye’ye karşı mutabakat sağlayamadı, bu yüzden gidip Avrupa-Akdeniz ülkeleri ile bir toplantı gerçekleştirdi! Almanya, kendi çıkarlarını düşünüyor, hatta Türkiye ile bir geçmişi var. Almanya ve Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’nda müttefiklere karşı yan yana savaştılar. Almanya’nın Türkiye ile ilişkileri halen çok güçlü, bunu ancak ABD politikalarına göre hareket eden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın (çıkışları) zedeleyebilir. Buna ek olarak, Almanya’da hatırı sayılır Türk toplumu var.

Beşincisi: Krizin sona erip ermediğine gelince, Türkiye, Karadeniz’de 320 milyar metreküplük önemli bir doğalgaz rezervi bulduğunu açıkladı. Bu, Türkiye’yi Karadeniz ve Doğu Akdeniz’de daha fazla sondaj yapmaya itiyor. Zira Türkiye’nin, ekonomik yükünü hafifletme çabaları devam ediyor. Avrupa’nın özellikle de Fransa’nın başını ağrıtmak ve baskı uygulamak, böylece bölgede Amerikan politikalarına aykırı hareket etmek ve parazit çıkarmak konusunda daha uzağa gitmemesi için ABD’nin Türkiye’ye verdiği destek de sürüyor. 

Ancak, Müslümanların izzet kaynağı İslam Devleti Hilafetin kaldırılışından sonra, son yüz yılda İslam ülkelerinin başka ulusların kuyruğu haline gelmesi, sömürgeci kâfirlerin, Müslüman ülkelerdeki uşak yöneticileri ile İslam ülkelerinin kaderiyle oynaması gerçekten acı verici! Bununla birlikte her gecenin karanlığından sonra şafak söker. Hizb-ut Tahrir, üstünlük, zafer ve aydınlık nişanesi Hilafeti Allah’ın izniyle geri getirmek için İslam ülkelerinin derinliklerinde çalışıyor.

إِنْ هُوَ إِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَمِينَ * وَلَتَعْلَمُنَّ نَبَأَهُ بَعْدَ حِينٍ   "Bu Kuran, ancak dünyalar için bir öğüttür. Onun haberlerinin doğruluğunu bir süre sonra mutlaka öğreneceksiniz.[Sâd 87-88]

 

H.24 Safer 1442
M.11 Ekim 2020
Devamını oku...

Azerbaycan-Ermenistan Çatışması

Soru Cevap

Azerbaycan-Ermenistan Çatışması

Soru:

Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, 04 Ekim 2020 Pazar akşamı devlet televizyonunda yayınlanan konuşmasında, Ermenistan’ın ordusunun Dağlık Karabağ’dan çekilmesine ilişkin takvim sunması halinde ateşkese dönebiliriz.diye konuştu. Aliyev, Ordunun Pazar günü Cebrayıl kentinin kontrolünü ele geçirmesi Ermenistan ve destekçileri için bir derstir. Bu dersten ibret almalıdır.ifadesini kullandı. [05.10.2020 El-Cezire] Azerbaycan ile Ermenistan arasında 2016’da olduğu gibi zaman zaman sınırlı ve bazen de kapsamlı çatışmalar yaşanıyor. 27 Eylül 2020 sabahı 1994’te iki taraf arasında sağlanan ateşkesten bu yana, benzeri yaşanmamış sertlikte şiddetli çatışmalar patlak verdi. Türkiye, önceki çatışmalarda Azerbaycan’a askeri destek sağlamamıştır. Fakat bu sefer Türkiye, Azerbaycan’ı desteklediğini açıkladı. Öyle görünüyor ki belirli hedefleri var! Peki, bu hedefleri ne olabilir? Türkiye, neden jet hızıyla müdahil oldu? Minsk Grubu ülkelerinin özellikle de ABD, Rusya ve Fransa liderlerinin pozisyonu nedir? Teşekkür ederim.

Cevap:

Neler olup bittiğini anlamak için aşağıdaki hususlara bir göz atmak gerekiyor:

1- Azerbaycan, 27 Eylül 2020 sabahı Ermenistan topraklarına geniş çaplı bir saldırı başlattığını açıkladı. Azerbaycan Savunma Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Terter’in Gapanlı, Ağdam’ın Çıraklı ve Orta Garvand, Fuzuli’nin Alhanlı ve Şükürbeyli, Cebrayıl’ın Çocuk Mercanlı köylerine Ermenistan ordusunun yoğun bombardımanı sonucunda sivillerden ölü ve yaralıların olduğu bildirildi. Bu bölgelerdeki sivil yerleşimlerin de ciddi şekilde hasar gördüğü aktarıldı. Açıklamada, Azerbaycan ordusunun, misilleme olarak çok sayıda Ermeni askerini, tesis ve askeri araçlarını tespit ederek imha ettiği, cephe hattının farklı yönlerinde Ermenistan’a ait 12 adet Rus yapımı OSA uçaksavar füze sisteminin ise imha edildiği belirtildi.” [27.09.2020 El Cezire] Azerbaycan Milli Meclisi, ülkenin bazı şehir ve bölgelerinde savaş hali ilanı ve çatışma bölgelerinde sıkıyönetim uygulanması kararı aldı. Ermenistan da savaş hali ilan etti. Hatta Ermenistan, Müslümanlara karşı bir Haçlı Seferi başlattığını göstermek amacıyla sosyal medya hesabından bir elinde haç, diğer elinde silah tutan bir papazın fotoğrafını paylaştı. Yaptığı açıklamada ülkesinin pozisyonunu duyuran Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan, “Bu, Ermeni halkına, özgürlüğüne ve bağımsızlığımıza karşı açılan bir savaş. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Minsk Grubu’nun eş başkanları çatışmaların tırmanmasına ve bölge dışına çıkmasına izin vermemeli.Uluslararası toplum, bölgede durumu istikrarsızlaştıracak Türkiye’nin olası herhangi bir müdahalesini durdurmak için tüm nüfuzunu kullanmalı. Aksi halde bu müdahalenin, Güney Kafkasya ve komşu bölgeler için yıkıcı sonuçları olacaktır... ifadelerini kullandı.” [Aynı kaynak]

2- Azerbaycan, bu sefer çatışmaların ciddi, savaşın da keskin olduğunu gösterdi. Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, 30 Eylül 2020’de yaptığı açıklamada, Karabağ ile ilgili görüşmeler sonuçsuz kaldı. Yeni diyalog çağrılarına gerek yok. Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünü tekrar sağlayacağız. Başarılı operasyonlarla, stratejik noktaları işgalden kurtardık. Artık bu topraklardan bizi kimse çıkaramaz. Azerbaycanın tek koşulu Ermenistan ordusunun geri çekilmesidir. Eğer geri çekilirlerse çatışmalar durur. Tek şartımız, Ermenistan silahlı kuvvetlerinin topraklarımızdan derhal, koşulsuz ve tam olarak geri çekilmesidir. Eğer Ermeni hükümeti geri çekilmeyi kabul ederse, çatışmalar durur, kan dökülmesi sona erer.şeklinde konuştu.” [30.9.2020 El Cezire, Russia Today] Görünüşe göre Aliyev, Türkiye’nin desteğinden emin. Bu desteğin, dürüst bir destek olduğunu ve toprakları kurtaracağını sanıyor.

3- Bu yıl 12 Temmuz 2020’de çatışmalar yeniden patlak verdi ve 3 gün sürdü. Çatışmalar iki taraf arasında yaşanan ciddi can kayıpları sonrası durdu. Sonra Türkiye, iki ülke arasında geniş kapsamlı ortak askeri tatbikata katılmak üzere ilk kez Azerbaycan’a kara ve hava kuvvetleri gönderdi. Tatbikat, 29 Temmuz 2020’de başladı ve yaklaşık iki hafta sürdü. Türkiye, Azerbaycan ve Ermeni işgalindeki topraklar meselesini benimsediğini lanse etmeye başladı. 1994’te varılan ateşkesten bu yana iki taraf arasında zaman zaman tek tük çatışmalar yaşanmıştır, ancak böylesi daha önce yaşanmamıştır. 1994’ten bu yana şiddetli çatışma, 2016 Nisan ayının başında yaşandı ve 26 Nisan’a kadar sürdü. Fakat Türkiye, bu çatışmalarda Azerbaycan’ın yanında yer almadı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, sadece çatışmalarda hayatını kaybedenler için başsağlığı dileklerini sundu ve Azerbaycan’ı desteklemeye hazır olduklarını belirtti, ama hiçbir destek bildiriminde bulunmadı! Çünkü koşullar, Türkiye ile Rusya arasındaki karşılıklı anlayışı gerektiriyordu, Amerika’nın planladığı gibi çarpışmayı değil. Zira iki ülke, Amerikan yanlısı Suriye rejimini istikrara kavuşturmak, rejim karşıtı devrimci Suriye halkına darbe vurmak ve İslam’ın iktidara dönüşünü engellemek için birlikte hareket ediyordu. Özellikle Rusya’nın desteğiyle Ermenistan’ın Azerbaycan’a karşı isyanı Şubat 1988’de başladı. Ermeniler, 1991 yılında Karabağ bölgesinin kontrolünü ele geçirdiklerini duyurdular. Karabağ’da bağımsız bir cumhuriyet ilan ettiler. Savaş 1994 yılına kadar sürdü. Azerbaycan, 5 ilçeden (şehir) oluşan Karabağ bölgesindeki topraklarının yüzde 20 ila yüzde 24’ünden fazlasını kaybetti. Ayrıca ülkenin 5 ilçenin yanı sıra ülkenin batısındaki Ağdam ve Fuzuli ilçelerinin büyük bölümünde de kontrolü yitirdi. Bu bölgelerde yaşayan yaklaşık bir milyon Müslüman göçe zorlandı. Rus ordusu doğrudan müdahale etti. Nüfus, güç, kapasite ve yüzölçümü bakımından Azerbaycan’a oranla küçük bir ülke olan Ermenistan’ın arkasında hala Rusya var.

4- Türkiye, Amerikan yörüngesindeki rolü ve ABD direktifleri doğrultusunda Azerbaycan sorunu ile ilgileniyor. Türkiye, 10 Ekim 2009 tarihinde İsviçre’nin Zürih kentinde Ermenistan ile kapsamlı bir barış protokolü imzaladı. İlişkilerin geliştirilmesine dair protokol, iki ülke arasındaki mevcut sınırın karşılıklı olarak tanınmasını, ortak sınırın açılmasını, diplomatik ilişki kurulmasını, karşılıklı olarak diplomatik temsilcilik açılmasını, her alanda ilişkilerin geliştirilmesini, bölgesel ve uluslararası işbirliğini, bölgesel ve uluslararası uyuşmazlıkların uluslararası hukuk ilkeleri ve normları temelinde barışçıl şekilde çözümlenmesini, terörizmle mücadeleyi, bölgede demokrasi ve sürdürülebilir gelişmenin sağlanmasını, tarihsel kaynak ve arşivlerin tarafsız şekilde bilimsel olarak incelenmesini de içerecek şekilde tarihsel boyuta ilişkin bir diyaloğun uygulamaya konulmasını öngörüyor. Bu, Türkiye’nin Ermeni soykırımı iddiası sorununu çözüme kavuşturmak istediğinin bir göstergesiydi. Bilindiği gibi Erdoğan daha önce, Karabağ ve çevresindeki işgal altında olan Azerbaycan topraklarından askerlerini çekmeden önce Ermenistan ile karşılıklı anlayışı kabul etmiyordu. Eski ABD Başkanı Obama’nın doğrudan talebi ile böyle bir protokol imzalanmıştı. Obama, 06 Nisan 2009 tarihinde Türkiye’ye yaptığı ziyaret sırasında Türkiye ile Ermenistan arasındaki uyuşmazlığın çözümlenmesi, 1993 yılında sınırların kapatılmasından ve taraflar arasındaki ilişkilerin kopmasından sonra iki ülkeye aralarında barış tesis edilmesi çağrısında bulunmuştu. Çağrıya uyan Erdoğan, Ermenistan ile kapsamlı bir barış anlaşması imzaladı. Anlaşmada ne Azerbaycan ve Ermenilerin Azerbaycan topraklarını işgal etmesine ne de yaklaşık bir milyon Müslüman Azeri’nin göç sorununa değinilmedi. ABD Dışişleri Bakanlığı, imzalanan protokolün tarihi bir olay olduğunu ve imza törenine iştirak edildiğini açıkladı!

5- O zaman Azerbaycan, Ermenilerin işgal altındaki Azerbaycan topraklarından geri çekilmeden önce böyle bir anlaşma imzalanmasını eleştirmiş, sınırı açmama ve işgal altındaki topraklardan çekilene kadar Ermenistan ile ilişkiye girmeme vaadinde bulunan Türkiye’den önceki vaatlerine bağlı kalmasını istemişti. 10 Ekim 2010’da Elaph sitesinin bildirdiğine göre “Zürih: Türkiye ve Ermenistan Dışişleri Bakanları Cumartesi akşamı Zürih’te (İsviçre) iki ülke arasında ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik ikili anlaşmalar imzaladı. Ermenistan Dışişleri Bakanı Edward Nalbandyan ile mevkidaşı Ahmet Davutoğlu imza töreninden sonra uzun süre el sıkıştı. Avrupa ve Avrasya İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Philip Gordon, “Bu akşam (Cumartesi) tarihi bir etkinliğe katıldık...” dedi. Altı Avrupa kentine gerçekleştirdiği beş günlük tur kapsamında Cumartesi akşamı Londra’ya gelen ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton Gordon’a eşlik etti. Londra’ya ulaşmadan önce Clinton, İsviçre’nin Zürih kentinde Türkiye ile Ermenistan arasında varılan anlaşmanın imza törenine katıldı. Üst düzey bir ABD yetkilisi, Obama’nın anlaşmayı “heyecan verici” bulduğunu ve anlaşmayı “ileriye doğru büyük bir adım” olarak nitelediğini söyledi. Azerbaycan ise Ermenistan ile Türkiye arasındaki normalleşme anlaşmasını kınadı ve aynı zamanda Ermenistan-Türkiye sınırının açılmasının, Güney Kafkasya’da istikrarın sarsılmasına sebebiyet verebileceği konusunda uyardı. Azerbaycan Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Ermeni güçlerinin işgal altındaki Azerbaycan topraklarından çekilmeden önce Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesinin doğrudan Azerbaycan çıkarları ile çeliştiği, Azerbaycan ile Türkiye arasında tarihi köklere dayanan kardeşçe ilişkilere gölge düşürdüğü” ifadesi yer aldı.” [10.10.2009 Cumartesi Elaph]

6- Ancak Erdoğan Türkiye’si, Azerbaycan’ı eylemsiz tatlı sözlerle kandırmaya çalıştı. Türkiye anlaşmada Ermenistan’ın Karabağ’dan çekilmesi şartını koşmadı, aksine anlaşmayı olduğu haliyle kabul etti! Fakat dokuz yıl sonra Mart 2018’de Rus baskısı ile Ermenistan, Rus etkisine boyun eğmesi nedeniyle anlaşmayı resmen iptal etti. Böylece Amerika, Türkiye ile yaptığı bu anlaşmayla Ermenistan’ı Rusya’dan koparma fırsatını kaybetti. Tam tersine Rusya, Ermenistan’daki nüfuzunu güçlendirdi ve Ermenistan’ın Gümrü şehrinde bulunan askeri üssündeki füze cephaneliğini artırdı. Aralık 2015’te Ermenistan ile ortak bir hava savunma anlaşması imzaladı. Mig-29 uçak filosu, binlerce asker, zırhlı araçlar, S300 uzun menzilli hava ve füze savunma sistemlerinin yanı sıra SE-6 orta menzilli hava savunma sistemi konuşlandırdı. Rusya, Ermenistan’ı Belarus, Kazakistan ve Kırgızistan’ın yanı sıra 01 Ocak 2015 tarihinde yürürlüğe giren “Avrasya Ekonomik Birliği” pazarına kattı. Ermenistan dâhil olmak üzere bu ülkeler, tüm alanlarda mal ve hizmetlerin serbest dolaşımı adı altında Rus ürünleri için bir dağıtım pazarıdır. Bu pazarın gayri safi yurtiçi hasılası 5 trilyon doların üstündedir ve çoğunlukla Rusya lehinedir.

7- Tüm bunlardan sonra Amerika, Azerbaycan’daki nüfuzunu güçlendirmek, oradaki Rus nüfuzunu dumura uğratmak ve sonra da Ermenistan’a sızmak için başka yollar aramaya başladı. Bu bağlamda Türkiye’ye, ekonomik ve politik ilişkilerin yanı sıra Azerbaycan ile askeri ilişkilerini de güçlendirme talimatı verdi. Amaç, ABD nüfuzunu güçlendirmek ve ABD nüfuzuna kapıları açması için Ermenistan’a baskı yapmaktı. Ta ki geçen Temmuz ayındaki son çatışmalara kadar. Bu çatışmalar, sanki kasıtlı bir eylem gibi. Bununla askeri müdahalede bulunması, eğitim ve ortak askeri tatbikat için güç yollaması yönünde Türkiye’ye bir gerekçe sunuluyor. Sonra da son zamanlarda yaşanan şiddetli çatışmalar ve her iki tarafın savaş hali ilan etmesi izledi. Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu çatışmaların hemen ardından 27 Eylül 2020’de Twitter hesabından yaptığı açıklamada Ermenistan’ın tahrikkar saldırganlığı karşısında gerekli ve yeterli bir tepki ortaya koyamayan uluslararası toplum çifte standardını bir kez daha göstermektedir. Yaklaşık 30 yıldır ihmalkâr tutumunu sürdüren Minsk üçlüsü de çözüm odaklı davranmaktan maalesef çok uzaktadır. Azerbaycan’a yönelik saldırılarına bir yenisini ekleyen Ermenistan, bölgede barışın ve huzurun önündeki en büyük tehdit olduğunu bir kere daha göstermiştir. Türk milleti her zaman olduğu gibi bugün de tüm imkânlarıyla Azerbaycanlı kardeşlerinin yanındadır.” ifadelerini kullandı.” [28.09.2020 Anadolu Ajansı] Ama Erdoğan, insanların unuttuğunu sanıyor! Amerika’ya hizmet etmek için 2009’da Ermenistan ile barış anlaşması imzaladığında, bütün bunları görmezden geldiğini ve göz yumduğunu herhalde unuttu. Ermeni birliklerinin Azerbaycan topraklarından çekilmesi talebinde bulunmamış, tek bir kelimeyle bile olsa buna hiç değinmemişti!

8- İmzalandıktan dokuz yıl sonra Ermenistan anlaşmayı iptal ettiğinde ve dolayısıyla Amerika, Ermenistan’a sızamayınca, Erdoğan yeniden Ermeni birliklerinin bu işgal altındaki topraklardan çekilmesini istedi. Sadık dost olarak gördüğü Putin’i eleştirdi. Nitekim Macron’u da eleştiri yağmuruna tuttu. Erdoğan yaptığı açıklamada, “Çözüm için Rusya lideri Vladimir Putin ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’la görüştüğünü ancak sonuç alınamadığını” belirtti. [01.10.2020 Anadolu Ajansı] Ancak dost ve müttefik olarak gördüğü Trump’a hiçbir eleştiri yöneltmedi. Perde gerisinden hatta perde önünden provokatörlük yapan Trump’ı nasıl olur da eleştirmez? Amerika, diplomatik yollarla manipülasyon yapıyor, ancak basiret ve feraset sahipleri için ABD’nin durumu açık ve nettir. Örneğin ABD Başkanı Trump, 27 Eylül 2020 akşamı düzenlediği basın toplantısında, Azerbaycan ve Ermenistan arasında artan gerginliğin sorulması üzerine, gelişmelerden haberdar olduğunu söyledi. Durumu dikkatli bir şekilde izlediklerini belirten Trump, ‘‘O bölgede çok iyi ilişkilerimiz var ve (çatışmaları) durdurabilecek miyiz bakacağız.’’ diye konuştu. [27.09.2020 El Cezire] Yani durdurma ihtiyacını gerekli gördüğünde çatışmaları durduracaktır. Baskı uygulayacağını ve çözüm için Amerika’nın her iki tarafa baskı yaparak tüm ağırlığını koyacağını söylemedi. Sadece “durdurabilecek miyiz bakacağız” söylemiyle durumu yumuşattı. Amerika, bir şey yapmak istediğinde, tüm ağırlığını koyan ve baskısını uygulayan bir devlettir! ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü tarafından yapılan yazılı açıklamada, ABD’nin Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki çatışmaları kınadığı belirtilerek, Biegun’un Bayramov ve Mnatsakanyan’a bölgede en hızlı şekilde ateşkes ilan edilmesi ve var olan direkt iletişim hatlarının kullanılarak ileride oluşabilecek sorunların engellenmesi konusunda tavsiyede bulunduğu ifade edildi. Açıklamada, ayrıca ABD, özellikle dış güçlerin artan şiddete müdahalesinin bölgede tansiyonu arttıracağına inanıyor. Her iki tarafı da Minsk Grubu ile çalışmaya ve diyaloğa dönmeye çağırıyoruz. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı Minsk Grubunun üyesi olarak ABD taraflara barışçıl ve sürdürülebilir bir çözüm bulmaya yardım etmek için hazırdırdenildi.” [27.09.2020 El Cezire, El Alam] Biegun, ateşkes çağrısı konusunda Azerbaycan ile Ermenistan’ı eşit tuttu. Çünkü ABD, Ermenistan ve Azerbaycan’da nüfuzunu güçlendirmeyi, oradaki Rus nüfuzunu zayıflatmayı ya da ortadan kaldırmayı amaçlıyor. Bütün bunlar, Amerika’nın Türkiye’nin operasyonlarından örtülü bir şekilde hoşnut olduğunu ve ABD’nin direktifleri doğrultusunda Azerbaycan’a yönelik operasyon yürüttüğünü gösteriyor. Eğer Amerika provokatörlük yapmamış olsaydı, Anadolu Ajansı’nın aktardığı gibi 29 Eylül 2020’de Türkiye Cumhurbaşkanı Sözcüsü İbrahim Kalın ile ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert O’Brien’ın Azerbaycan-Ermenistan çatışması hakkında telefon görüşmesi yapmasının ne gereği vardı?

9- Sonra Erdoğan ve yetkilileri, Güvenlik Konseyi ve Minsk Grubu’nun zalimane kararlarını uygulamak için yapılacak müzakereleri doğruladılar. Minsk Grubu, 1992 yılında Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı tarafından kurulmuştur ve eş başkanları Amerika, Rusya ve Fransa’dır. Ancak, bu kararlar, Ermenilerin hesabınadır ve Ermenistan lehinde bir ateşkes sağlamak içindir. Bütün bunlar, ortamı kızıştırmak için ortada kasıtlı bir eylemin olduğunu, böylece siyasi ve diplomatik eylemlerin, Amerika’nın istediği gibi baskı yapma yolunda ilerlediğini doğruluyor. Zira savaşlar, genellikle siyasi ve diplomatik eylemleri teşvik etmenin bir yoludur ve Amerika’nın direktifleriyle bağlantılıdır. Tüm taraflar, müzakerenin, soruna siyasi bir çözüm bulmanın ve Güvenlik Konseyi kararlarını uygulamanın gerekliliğine çağırmaya başladılar. Türk yetkililer, peş peşe Güvenlik Konseyi kararları temelinde sorunun çözümü için Azerbaycan’a destek açıklamasında bulundular. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, Ankara’daki Azerbaycan Büyükelçiliği’ne yaptığı ziyaret sırasında Tek bir çözüm var, Ermenistan işgal ettiği topraklardan çekilecek. Azerbaycan’ın toprak bütünlüğü konusunda BM kararları ortada. Tüm bunlara rağmen bugüne kadar Minsk Grubu üçlüsü ve genel olarak AGİT somut bir adım atmadı.şeklinde konuştu.” [27.09.2020 El Cezire] Ancak bilindiği gibi bu kararların, Dağlık Karabağ meselesinden ziyade başka topraklara değinmesi, Azerbaycan meselesinde gizli bir anlaşmanın olduğunu gösteriyor.

10- Nüfus, güç, kapasite ve yüzölçümü bakımından Azerbaycan’a oranla küçük bir ülke olan Ermenistan’ın arkasında Rusya var. Rusya, Ermenistan’ın finansörüdür, silah, teçhizat ve hayatta kalmak için lazım olan her şeyi sağlıyor. Ermenistan, Rusya önderliğindeki Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nün bir üyesidir. Rusya’nın Ermenistan’da büyük bir askeri üssü var. O yüzden Ermenistan’dan vazgeçmesi oldukça zordur. Aksi takdirde bu cihetten sırtı savunmasız kalır ve Rusya Federasyonu’nun bir parçası olan Kuzey Kafkasya’ya erişime kapı aralar. Ermeni mevkidaşı Zohrab Mnatsakanyan’la bir telefon görüşmesi gerçekleştiren Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, cephe hattında devam eden geniş kapsamlı askeri faaliyetlerden ciddi şekilde endişe duyduğunu belirtti. Ve derhal ateşkes sağlanması gerektiğini söyledi.” [27.09.2020 Sputnik] Bu açıklama, Rusya’nın Azerbaycan karşısında Ermenistan’ı desteklediğini gösteriyor. Türkiye, Ermenistan’ı kınadığında, Ermenistan’a nüfuzunu dayatan ve onu koruyan baş destekçi Rusya’yı da kınaması gerekirdi. Çünkü Rusya’nın desteği olmadan Ermenistan saldırmaya cesaret edemez. Düşmanı destekleyen de düşmandır. Ancak Erdoğan Türkiye’si, Rus düşmanı ile iyi ilişkilerini sürdürdü. Suriye’de Beşşar Esed başkanlığındaki haydut rejim karşıtı devrimci Müslüman halka karşı Rus düşmanı ile ittifak yaptı. Aynı zamanda Türkiye, Rusya’yı manipüle etmek ve Amerikan çıkarları yararına kullanılması için bir Amerikan aparatıdır. Fakat Rusya’nın, Ukrayna ve Gürcistan’da olduğu gibi hayati bölgesinden vazgeçmesi o kadar kolay olmayacaktır. Bu yüzden çatışma, bu savaşta kesinkes bir çözüme kavuşmayacak, siyasi ve diplomatik eylemler şeklinde yol alacaktır. Zira bunlar, Rusya’yı aldatmanın en etkili yoludur.

11- Fransa’nın Ermenistan’daki varlığı ise farklıdır. Ermenistan’da hiçbir etkisi yoktur. Kendisini büyük bir devlet olarak göstermeye çalışıyor. Azerbaycan ve Ermenistan çatışması sorunu için barışçıl bir çözüm bulmalarını teşvik etmek amacıyla, 1992 yılında Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı tarafından kurulan Minsk Grubuna üyeliğini korumak istiyor. Fransa’nın da içinde olduğu Avrupa, nüfuzunu sabote eden Türkiye’nin karşısında yer alıyor, çünkü Türkiye, Amerikan yörüngesinde hareket ediyor. Macron, 30 Eylül 2020 günü Letonya’daki temasları kapsamında düzenlenen basın toplantısında, “Türkiye’nin Azerbaycan lehinde yaptığı siyasi açıklamaları izansız ve tehlikeli bulduğunu belirtti. Fransa lideri “Türkiye’nin son saatlerde verdiği savaş yanlısı mesajlar, Fransa’yı ciddi şekilde endişelendiriyor. Bunlar esasen Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ’ı yeniden ele geçirme konusundaki tüm çekincelerini ortadan kaldırıyor” diyerek Ankara’nın söylemini “kabul edilemez” olarak tanımladı. [30.09.2020 Reuters] Macron’a yanıt Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu’ndan geldi. Çavuşoğlu 30 Eylül 2020’de yaptığı açıklamada, (Macron’un) Azerbaycan toprakları için endişe duymazken, Ermenistan’a dayanışma göstermesi işgali desteklemesi anlamına gelirifadelerini kullandı.” [30.09.2020 Anadolu Ajansı] Fransa, paradoksal bir pozisyonda (dürüst) bir arabulucu görüntüsü vermeye çalışıyor. Fransa, siyasi manevraları beceremeyen bir devlettir. Pozisyonu her zaman belirgindir, gizlemeye çalışsa bile çelişkisi açıkça görülür. Çatışmaların ardından yaptığı yazılı açıklamada Fransa Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Agnes Von Der Mühll, “Ülkesinin, Dağlık Karabağ bölgesinde yaşanan çatışmalardan endişe duyduğunu belirterek, taraflara çatışmaları durdurma ve diyaloğu yeniden oluşturma çağrısında bulundu. Mühll, “Fransa’nın, Minsk Grubu eş başkanı sıfatıyla, Rus ve Amerikalı ortaklarıyla birlikte, Dağlık Karabağ sorununun uluslararası hukuka uygun şekilde müzakere edilmesi ve kalıcı bir çözüme kavuşturulması konusundaki kararlılığını yinelediğini kaydetti.” [27.09.2020 Sputnik] Aynı zamanda Fransa, gerek içeride gerekse dışarıda İslam’a ve Müslümanlara karşı daima belirgin bir nefret güdüyor. Hem özgürlükleri serbest bıraktığını iddia ediyor hem de açıkça paradoksal bir pozisyonda Müslümanların özgürlüklerini kısıtlıyor. Ermeniler ve diğer Hıristiyanların meselelerini benimseyerek nüfuz elde etmek için istismar ediyor. Onları kandırmak kolaydır. Çünkü Fransa, Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermenileri kandırdı ve yüzyıllar boyunca iyi muamelede bulunan Osmanlı Devletine karşı kışkırttı. Onlara Anadolu’da bir vatan sözü verdi. Bu yüzden Osmanlı Devletine ihanet ettiler ve Fransa’nın kışkırtmasıyla birçok Müslümanı öldürdüler. Eğer akletselerdi, adaletle davranan, Fransa ve diğer sömürgeci güçlerin yaptığı gibi istismar etmeyen İslam Devletinin gölgesi altında güvenli bir zimmet ehli olarak kalmaları yararlarına olurdu.

12- Türkiye de dâhil olmak üzere ülkelerin, uygulama çağrısında bulunduğu Güvenlik Konseyi kararları, Ermenilerin kontrolünde bulunan ve cumhuriyet ilan ettikleri Karabağ bölgesine hiç değinmemektedir. 30 Nisan 1993’te yayınlanan 822 sayılı ilk karar, askeri operasyonların ve düşmanlık eylemlerinin derhal durdurulması, ayrıca kalıcı bir ateşkes yapılması çağrısında bulunmaktadır. Ermeni işgal kuvvetlerinin Zengilan bölgesinden, Horadiz ve Kelbecer ilinden ve diğer Azerbaycan bölgelerinden çekilmesini talep etmektedir. Ancak işgal altındaki Karabağ topraklarına değinmemektedir. Aynı yıl yayınlanan diğer kararlar da bu kararı teyit etmektedir. 29 Temmuz 1993 tarihinde yayınlanan 853 sayılı karar, önceki kararı doğrulamaktadır. Çatışmada yer alan işgal güçlerinin Ağdam ilinden ve Azerbaycan’ın diğer zamanlarda işgal edilmiş bölgelerinden hemen, tam ve koşulsuz çıkarılmasını istemektedir. Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Dağlık Karabağ bölgesindeki Ermeni birliklerinin 822 No`lu (1993) kararın hükümlerine uyulması ve bu tarafın AGİT Minsk Grubu’nun önerilerini kabul etmesi amacıyla Ermenistan Cumhuriyeti hükümetine baskı yapmaya devam etmesini ısrarla istemektedir. Yine aynı yıl 14 Ekim’de yayınlanan 874 sayılı karar, iki taraf arasındaki barış sürecine desteğini yinelemektedir ve acil adımlar için reforme edilmiş bir zaman çizelgesi kabul edilmesi çağrısında bulunmaktadır. Azerbaycan bu kararı reddetti. Çünkü Azerbaycan’ın işgal altındaki toprakları içinde yer alan Karabağ’daki Ermeni birliklerinin geri çekilmesini Ermenistan’a uygulanan ambargonun kaldırılmasına bağladı. Azerbaycan hükümeti, mağlup bir taraf gibi muamele görmekten şikâyet etti. Değiştirilmiş zaman çizelgesi, işgal altındaki yeni bölgelerden birliklerin geri çekilmesi, iletişim, ulaşım ve Güvenlik Konsey’in ele almadığı ancak barışçıl müzakereler yoluyla çözülmesi gereken diğer tüm sorunların önündeki engellerin kaldırılması ile ilgili bir dizi öneriler içeriyordu. 12 Kasım 1993 yılında yayınlanan 884 sayılı karar ise, önceki kararları tasdik etmektedir ve özellikle Zengilan ve Horadiz illerinde iki taraf arasında gerçekleşen ateşkes ihlallerini kınamaktadır. Ermeni işgal kuvvetlerinin Zengilan ilçesi ve Horadiz şehrinden ve diğer işgal edilmiş ilçelerden çıkarılmasını istemektedir. Güvenlik Konseyi’nin hiçbir kararında Karabağ’dan çekilmeye işaret edilmemiştir. Kararlar, etüt edilerek formüle edilmiştir. Karabağ bölgesi dışında kalan Azerbaycan toprakları üzerine odaklanıyor ve bu bölgeyi (Karbağ’ı) zımnen Azerbaycan’a ait topraklar olarak görmüyor. Bu, müzakereler ve ardından bir anlaşmaya varıldığı takdirde, Azerbaycan topraklarından çekilmeleri karşılığında Karabağ bölgesinin Ermenilerin kontrolünde kalacağı anlamına geliyor. Türkiye, tıpkı Suriye’de rejime dokunmayan, aksine hayatta kalmasına ve laik kimliğini korumasına vurgu yapan Güvenlik Konseyi kararlarının uygulanması talebinde bulunduğu gibi, Ermenilerin Karabağ bölgesinden çekilmesi için bir çağrıda bulunulmayan bu kararların uygulanmasını istemektedir. Ayrıca Türkiye, Yahudilerin Filistin topraklarının yaklaşık yüzde 80’ini gasp etmesini kabul eden iki devletli çözümün uygulanması çağrısında da bulunmaktadır. Böylece Karabağ meselesinin konumu değişkendir ve ateşkes, Ermeniler için bir zaferdir. Minsk Grubu, Güvenlik Konseyi kararlarından çıkarım yapması dışında çözümün nasıl olacağı ve hangi temelde müzakerelerin gerçekleşeceği konusunu henüz açıklığa kavuşturmuş değil. Ancak süreçten, durumlardan ve koşullardan anlaşıldığına göre Minsk grubu, Müslüman nüfusun tamamen boşaltıldığı, kâfir Ermeni Hıristiyanlarının yerleştirildiği Karabağ bölgesindeki beş ilçenin Ermeniler tarafından işgalini, Azerbaycan’ın tanımasını istiyor. Tanıma karşılığında Ermenistan, diğer beş ilçeden ve işgal altındaki Ağdam ve Fuzuli bölgelerinden çekilecek, böylece sorun tasfiye edilecektir. Tıpkı Filistin’de olduğu gibi. Yahudiler ve arkalarındaki Amerika, FKÖ ile Arap ve Müslüman ülkelerde kurulu rejimlerin, Yahudilerin yaklaşık Filistin’in yüzde 80’ini gasp etmesini tanımasını sağladı. 1967’den beri Yahudilerin işgal ettiği, daha doğrusu hain rejimlerin peşkeş çektiği toprakların yaklaşık yüzde 20’si üzerinde müzakereler yürütülür hale geldi. Bunun nedeni, ateşkesi kabul etmeleri ve Güvenlik Konseyi’nin Yahudi varlığının işgal ettiği, daha doğrusu 5 Haziran 1967’de teslim aldığı topraklardan çekilmesini şart gören 242 ve 243 sayılı kararların kabul edilmesidir.

13- Türkiye’nin bu ilgisi iyiye işaret değildir. Zira Erdoğan Türkiye’si, ne zaman bir soruna el atsa, Suriye’de olduğu gibi halkının pahasına ve Amerika’nın yararına oluyor. Türkiye, Suriye’de çatışmanın azaltılması anlaşmasını ve ateşkesi kabul etmeleri için silahlı gruplara baskı yapmıştır. Oysa ne Suriye rejimi ne de doğrudan destekçileri olan İran rejimi, yandaşları ve Rusya anlaşmaya uymamıştır. Nihayetinde bu gruplar, kurtarılmış bölgelerden çıkarılarak, oralar rejime teslim edilmiştir. Libya’da da benzer olay yaşandı. Türkiye, Es Serrac hükümetini destekledi. Es Serrac güçleri, Sirte ve El Cufra’ya doğru ilerlemeye başlayınca, desteğini kesti. Es Serrac’ı kalıcı bir ateşkes imzalamaya ve Türkiye’nin yasadışı kabul ettiği Hafter tarafı ile müzakere masasına oturmaya çağırdı! Türkiye, Azerbaycan’a baskı uygulamak ve pozisyonunu yumuşatmak için destek vermiş olabilir. Türk yetkililerin yaptığı açıklamalar bunu gösteriyor. Minsk Grubu, özellikle Amerika liderliğindeki müzakerelerdeki donukluk kırılmış değil. Hatta Azerbaycan, Karabağ konusunda taviz bile verebilir. Azerbaycan, Dağlık Karabağ’ı zorla işgalcilerden kurtarma sözünü yinelese de, açıklamalarının tonuna, sürekli Ermeni yanlısı tutum sergileyen medya organlarına ve ABD, Rusya ve Fransa’nın çıkarıp, diğer ülkelerin kabul ettiği Güvenlik Konseyi kararlarına bakılırsa, sanki ABD, Rusya ve Fransa, Karabağ’ı Ermeni bölgesi olarak görüyor. Bölgede sanki Ermenistan’dan bağımsızmış özel bir cumhuriyet kurulmuş gibi. Bu da müzakereleri zorlaştırıyor. Çünkü bu bölge bağımsızlığından taviz vermiyor! Bu yüzden Ermenistan, doğrudan sorumlu olmayacak, şayet baskı uygulanırsa, baskılardan sıyrılmaya çalışacaktır. Bu ve diğer sorunlarda, Erdoğan Türkiye’sinin tutumu güvenilmezdir. Çünkü otuz yıl önce iki taraf arasında patlak veren savaştan bu yana hiçbir destek vermemiştir. Azerbaycan’ı yalnız bırakmıştır, yardım etmemiştir. Bu nedenle bu seferki destek, Azerbaycan’ın kararı üzerinde söz sahibi olmak ve dolayısıyla taviz için olabilir!

14- Azerbaycan, Müslüman bir ülkedir ve halkının çoğunluğu Müslümandır. Ancak ne var ki rejimi, sekülerdir. Dini devletten ve toplumdan dışlayan eski komünist rejimin bir uzantısıdır. Üçüncü Raşidi Halife Osman b. Affan Radiyallahu Anh döneminde Azerbaycan Ermenistan’la birlikte fethedilmiştir. İslam ülkesini kurtarmak, Amerika ya da Rusya’nın pençesinden özgürlüğüne kavuşturmak için Türkiye ve İran’a güvenilemez. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdelediği Nübüvvet metodu üzere ikinci Raşidi Hilafetin dönüşü dışında Müslümanlar için hiçbir kurtuluş yoktur.

إِنَّكُمْ فِي النُّبُوَّةِ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا، ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةٌ عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ، فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا، ثُمَّ تَكُونُ مُلْكاً عَاضّاً، فَيَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ يَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا، ثُمَّ تَكُونُ جَبْرِيَّةً، فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا، ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةٌ عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ»، صدق رسول الله ﷺ Allahın olmasını dilediği kadar aranızda Nübüvvet olacak, sonra onu kaldırmayı dilediğinde onu kaldıracaktır. Sonra Nübüvvet Minhacı üzere [Raşidi] Hilafet olacaktır. Böylece Allahın olmasını dilediği kadar olacak, sonra Allah onu kaldırmayı dilediğinde onu da kaldıracaktır. Sonra ısırıcı Hanedanlık olacaktır. Böylece Allahın olmasını dilediği kadar olacak, sonra kaldırmayı dilediğinde Allah onu da kaldıracaktır. Sonra Zorba Diktatörlük olacaktır. Böylece Allahın olmasını dilediği kadar olacak, sonra onu kaldırmayı dilediğinde onu da kaldıracaktır. Sonra (yeniden) Nübüvvet Minhacı üzere [Raşidi] Hilafet olacaktır.Sonra sustu.”

 

H.18 Safer 1442
M.05 Ekim 2020
Devamını oku...

Mali’deki Askeri Darbe

Soru Cevap

Mali’deki Askeri Darbe

Soru:

Anadolu Ajansının bildirdiğine göre Mali Askeri Konseyi, 27 Ağustos 2020 Perşembe akşamı Cumhurbaşkanı İbrahim Ebubekir Keitanın serbest bırakıldığını duyurdu. 18 Ağustos 2020 akşamı Mali’de Cumhurbaşkanı İbrahim Ebubekir Keita’ya karşı bir askeri darbe gerçekleştiği, Keita ve Başbakan Bobo Cissénin tutuklandığı açıklandı. Bu darbenin arkasında kim var? Darbenin ABD-Avrupa çatışmasıyla bir ilgisi var mı?

Cevap:

Portrenin netleşmesi adına aşağıdaki hususlara bir göz atacağız:

1- Bugün yaşananlar sekiz yıl önce yaşananları çağrıştırıyor. 22 Mart 2012 tarihinde benzeri bir darbe gerçekleşmişti. Bir grup düşük rütbeli subay, ikinci görev süresinin bitimine bir ay kala Cumhurbaşkanı Amadou (Ahmadou) Toumani Toure’ye karşı bir darbe gerçekleştirmişti... Biz bu darbenin arkasında Amerika’nın olduğunu açıklamıştık. 24 Mart 2012 tarihinde yayınlanan soru cevapta demiştik ki: Tüm bu bahsettiklerimiz, Amerika’nın, bu İslam ülkesine nüfuz etmek, buradaki nüfuzunu genişletmek ve hala burada geniş bir nüfuzu sahip olan eski sömürgeci Fransa’nın yerine geçmek için Mali’de meydana gelen darbenin arkasında olduğuna işaret etmektedir. Zira Amerika, Mali’deki eski seçim süreçlerini bozmak istemektedir. Çünkü siyasi ortam, Fransa’yı takip etmekte olup bu darbe yoluyla Fransa siyasetine göre oyun oynama zihniyetine sahip Fransız ajanlarından oluşan oyuncuların tablosunu alt üst etmektedir. Hakeza Mali, “askerî” harekete tutunmasından dolayı Amerika’ya bağlıdır.Bugünse en üst rütbesi albay olan düşük rütbeli subayların, ilkinde 15 Ağustos 2013’te, ikincisinde 12 Ağustos 2018’de Cumhurbaşkanı seçilen Ebubekir Keita’ya karşı bir darbe gerçekleştirdikleri görülüyor. Askerler, 2012’de darbecilerin hareket noktası olan başkentten 15 km. uzaklıktaki Kati Askeri Kampından hareket ettiler. Fransa Mart 2012 darbesinden sonra Mali’nin kuzeyine müdahale etmek için BM Güvenlik Konseyi’nden 23 Eylül 2012’de 2071 sayılı bir karar çıkarttı. Sömürgesini korumak için de El Kaide ve aşırılık yanlısı gruplar ile mücadele bahanesiyle 20 Aralık 2012’de 2085 sayılı başka bir karar çıkarttı. Avrupa’dan Fransa ağırlıklı 15 bin kişilik uluslararası bir askeri güç kuruldu. Afrika Gücü de kuruldu. Fransa, söz konusu Afrika Gücü’nden bir Ortak Afrika Gücü kurdu. Buna G5 Sahel Gücü de deniyor. Bunlar, Moritanya, Mali, Nijer, Burkina Faso ve Çad’dır. Fransa’nın bu ülkelerdeki etkisi güçlüdür. Fransa 2012 darbesinden bir buçuk yıl gibi kısa bir süre sonra Ebubekir Keita’nın 15 Ağustos 2013’de ve 12 Ağustos 2018’de iki kez Cumhurbaşkanı seçilmesi ile Mali’de yeniden nüfuz kazandı! Amerika ise Fransa gibi halk çevrelerinde güçlü değil. Ancak ABD bu darbenin, 2012’deki ilk darbeden daha güçlü olmasına olanak tanıyan bir şey yaptı, askeriye içerisine sızmalar gerçekleştirdi! Amerika, gerçekleştirdiği ilk darbenin başarısız olmasının üzerinden geçen 1,5 yıl gibi kısa bir süre sonra şu anki darbeyi desteklemek için bir halk çevresi oluşturmanın çabası olarak, sadece orduda değil, siyasi çevreler ve sivil toplum örgütlerinde de ajanlar devşirmeye koyuldu.

2- 19 Ağustos 2020’de yeni askeri darbenin lideri Yarbay Qasimi Quetta, kendisini “Halkın Kurtuluşu Ulusal Komitesi” başkanı olarak lanse etti. Darbeyi gerçekleştiren bir grup subay ile birlikte 18 Ağustos 2020 Salı akşamı televizyonların karşısına geçti. Darbeciler, Cumhurbaşkanı Keita, Başbakan Sisi, bakanlar ve diğer 17 yetkiliyi hapse attılar. Daha sonra askerler, yönetimi orduya devrettiğini açıklamak için Keita’yı televizyonun karşısına çıkardılar. Keita, televizyonda yaptığı istifa konuşmasında İktidar gücünün elimde kalması için kan dökülmesini istemiyorumaçıklamasını yaptı. [19.08.2020 Reuters] Mali’deki darbecilerin sözcüsü Yarbay İsmail Waque yaptığı açıklamada, Ülkemiz kaosa, anarşizme ve güvensizliğe sürükleniyor. Bu, büyük ölçüde, sorumluluk taşıyan kişilerin hatalarından kaynaklanıyordiye konuştu. [19.08.2020 Reuters] Yarbay İsmail Waque, Geçici bir başkanı olan bir geçiş konseyi kuracağız. Konseyde askerler ve siviller olacak. Geçişi düzenlemek için sivil toplum, muhalefet partileri, çoğunluk ve herkesle temas halindeyiz... Geçiş konseyi tarafından oluşturulan Ulusal Komitede 6 asker ve 18 sivil yer alacak. Ulusal Komite, geçiş yasama organı olarak işlev görecek. Konsey Başkanı üyeler tarafından seçilecek...ifadelerini kullandı. [21.08.2020 El-Cezire] Burada anlaşılıyor ki; askerler darbeyi politikacılar, sömürgeci güçler finansörlüğünde siyasi eylemler gerçekleştiren ve vicdanları satılık olan sendikalar ve dernekler gibi sözde sivil toplum örgütleri ile birlikte planlamışlar. Amerika’nın bunlardan birçoğunu devşirdiği anlaşılıyor. Çünkü Keita, ikinci görev süresini tamamlamadan önce devrildi. Amerika, gelecekte vekillerinin başarısını garanti altına almanın bir çabası olarak ordu ve subaylardan ajan devşirme üzerine odaklandı.

3- Öyle görünüyor ki bu sefer Amerika, darbe için halk tabanı oluşturmaya çalıştı. Bu yüzden geçen Haziran ayının başından beri darbe için hazırlıklar yaptı. Haziran ayının başından bu yana Mali’nin başkenti Bamako sokaklarında binlerce göstericinin katılımıyla Cumhurbaşkanı Keita’nın istifasını isteyen protestolar patlak verdi. Protestolar, Keita ve hükümetini yolsuzlukla, nepotizmle, zayıf kamu hizmetleriyle, seçim ihmaliyle, liderlik açıklarıyla, sözde aşırılık ve terörizmle mücadelede becerisizlikle suçladılar. Bazı partiler Haziran 5 veya M5 bilinen bir platform kurdular. Protestolara öncülük eden Haziran 5 platformu Başkanı Nohom Tojo yaptığı açıklamada, İktidarı ele geçiren askerlerle birlikte çalışıyoruz.” dedi. Ve ECOWAS grubunun yaptırımları “Aşırı tepkiden kaynaklanıyor. Çünkü bazı liderleri, darbenin ülkelerinde siyasi kargaşaya yol açmasından korkuyorlar.değerlendirmesinde bulundu. Tojo, askeri darbeyi selamladı ve Mali halkının demokratik, sivil ve laik devlet özlemini tamamlamak için yürüyüşünü gerçekleştiğini belirtti...” [21.08.2020 El-Cezire] Görünüşe göre Mali’deki protestolar spontane değil demokrasi, sivil ve laiklik gibi sömürgeci fikirlere inanan ajanlar liderliğinde gerçekleşmiştir. Askerler ile ittifak kurarak darbeyi desteklediler. Amerika, Mali’yi Batı ve Orta Afrika’da Fransa ve İngiltere uydusu rejimleri devirmek için bölgedeki darbelerin yaygınlık kazanması için merkez üssü ve sıçrama tahtası haline getirmeyi amaçlıyor.

4- Daha sonra ABD’nin Sahel Bölge Temsilcisi J. Peter Pham, Mali’deki askeri darbenin ardından Twitter hesabından yaptığı açıklamada, ABD, hükümetlerin anayasaya aykırı bir şekilde değiştirilmelerine karşı çıkıyor. ABD, subayların Cumhurbaşkanı İbrahim Keita’yı devirmesinden kısa bir süre sonra siyasi durum netleşene kadar Mali ordusu ile olan tüm işbirliğini askıya aldı. Son zamanlarda yaşananların resmen bir darbe olarak tanımlanıp tanımlanamayacağı kararı, yasal incelemeden sonra verilecektir.dedi. [22.08.2020 Reuters] Buradan Amerika’nın darbeyi ve darbecileri kınamadığı anlaşılıyor. Özel Elçisinin ağzından anayasaya aykırı değişikliklere karşı olduğunu açıklaması, genel açıklamalardır, darbeyle hiçbir ilgisi yoktur. Zira ABD, Mısır’daki Sisi darbesini ve Sudan’daki askeri darbeyi desteklemiş, darbe olarak kabul etmemiştir. Çünkü kendi ürünüdür. Mali’deki darbe de böyledir. Sahel Bölgesi Özel Elçisi, darbe olup olmadığını araştırmak için yasal bir inceleme yapacaklarını söyledi! Bu da darbenin arkasında Amerika’nın olduğunu gösteriyor. 21 Ağustos 2020’de El Cezire sitesinin,  Amerika, Keita’ya karşı darbeye önderlik eden bazı subaylar da dâhil olmak üzere Malili askerleri düzenli olarak eğitiyor.şeklindeki ifadeleri de bunu doğruluyor. Darbe liderleri, Amerika’nın eğittiği ve ajan olarak devşirdiği kişilerdir. 2012 darbesinde de benzer durum söz konusudur. Bunu 24 Mart 2012 tarihinde yayınladığımız soru cevapta belirttik: Zira el-Asr internet sitesi 24.03.2012’de, meşhur Amerikalı kaynaklardan isminin basına verilmemesini talep eden Amerikalı bir diplomatın şu şekilde bir açıklamada bulunduğunu nakletmiştir: “Darbe lideri Yüzbaşı Amadou “Ahmadou” Haya Sanogo, Amerika Birleşik Devletleri’nde terörle mücadele etmek amacıyla askeri eğitim almak için Amerikan Büyükelçiliği tarafından elit subaylar arasından seçilmiştir.” Ve şöyle eklemiştir: “Sanogo, bir takım özel görevler için birçok kez Amerika’ya seyahate gitmiştir...Amerika, Avrupalıları kovmak, yerlerine geçmek ve böylece ülkenin sömürüsünde yalnız kalmak için darbeler yoluyla 2012’de attığı adımın aynısını attı. Ama bu sefer öncekinden daha iyi odaklanmış olabilir. Zira Fransız yanlısı siyasi ortama karşılık siyasi partiler, sivil toplum örgütleri içinde bir siyasi ortam oluşturmaya başladı.

5- Mali’de nüfuz sahibi Fransa, tepki verdi, olayı şiddetle kınadı, adeta çıldırdı. Fransa Cumhurbaşkanlığı’ndan yapılan açıklamada, Cumhurbaşkanı Macron durumu yakından takip ediyor ve mevcut isyan girişimini kınıyor.denildi. [18.08.2020 AFP] Fransa Dışişleri Bakanı Le Drian yaptığı açıklamada, Fransa, bu tehlikeli olayı en güçlü ifadelerle kınıyorşeklinde konuştu. [19.08.2020 El Hurra] Macron, 20 Ağustos 2020’de Mali’deki gelişmeleri görüşmek üzere Almanya Başbakanı Merkel ile yaptığı görüşmede Fransa ve Almanya Mali’deki darbeyi kınıyor ve ülkenin olabildiğince kısa sürede sivil yönetime geri dönmesini istiyor. Sahel bölgesinde İslamcı militanların işlediği şiddet eylemlerine karşı dikkati dağıtacak hiçbir şey olmamalıdır.dedi. Fransa Savunma Bakanı Florence Parly de Twitter adresinden yaptığı paylaşımda, Fransa, iki gün önce askeri darbe ile ülke Cumhurbaşkanının devrilmesine rağmen militanlara karşı Mali’deki askeri operasyonlarını sürdürecek...ifadelerini kullandı. [20.08.2020 Reuters] Bu açıklamalar, Fransa’nın darbeden ne kadar endişe duyduğunu gösteriyor. Bu, darbenin Fransa’nın Mali’deki etkisini hedef aldığını doğruluyor. Fransa, Mali ve komşu ülkelerin zenginliklerini yağmalıyor. Oralar nadir bulunan devasa mineral kaynaklara sahip zenginlik ülkeleridir. Fransa, Batı Afrika’daki etkisini korumak için Mali’yi önemli bir stratejik konum olarak görüyor. Zira Mali, Sahel ülkeleri ile birlikte tek bir bölgeyi oluşturuyor. Eğer Fransa, birinden çıkarılırsa, yayılma etkisi diğerine etki ulaşabilir. Fransa, 5100 civarındaki askeri varlığını Avrupa birlikleri ile destekliyor. Almanya’dan destek görüyor. Almanya, Fransa’nın yanı sıra sözde Barkhan operasyonu adı altında yaklaşık 1.100 asker ile katılım sağlıyor. Fransa, Ortak Afrika Gücü’nü finanse etmek için BAE dâhil olmak üzere Körfez ülkelerinin kapısını çaldı. İngiltere, yaklaşık 250 asker ve üç helikopter, Avrupa Birliği de yaklaşık 620 asker ile katılım sağlıyor. Amerika, Barkhan Gücü’ne para ve ekipman desteği vermeyi reddediyor. İnsansız hava araçları sayesinde istihbarat ve gözetime katkıda bulunduğunu söylüyor.

6- Afrika Birliği ve ECOWAS Mali’deki askeri darbeyi kınadı. Afrika Birliği Komisyonu Başkanı Moussa Faki Mahamat Twitter’de yaptığı paylaşımda, Cumhurbaşkanı İbrahim Keita’nın, Başbakanın ve Mali hükümetinin diğer üyelerinin tutuklanmasını şiddetle kınıyorum ve derhal serbest bırakılmalarını istiyorum.ifadelerini kullandı. 15 ülkeden oluşan Batı Afrika ülkeleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS), Mali ile sınırlarını kapatma kararı aldığını, 15 üyesi ile Mali arasında tüm finansal alışverişlerin askıya alındığını ve karar organlarından Mali’yi çıkardığını açıkladı. 22 Ağustos 2020’de bu gruptan bir heyet Mali’ye bir ziyaret gerçekleştirdi ve darbenin liderleriyle bir araya geldi. Görüşmenin bir buçuk saat sürmesi bekleniyordu, ancak sadece 20 dakika sürdü. Bu, haber ajanslarının bildirdiğine göre Keita ve hükümetine iktidarı geri vermeye darbe liderlerini ikna etmek için gelen bu grubun misyonunun fiyaskoya uğradığını gösteriyor. Ancak, darbe liderleri bunu reddetti ve darbe konusunda ısrar ettiler ve grubun delegasyonu ile müzakerelerin geçiş süresi boyunca sürebileceğini belirttiler. Bilindiği gibi Afrika Birliği ve ECOWAS’ta Avrupa ajanları ağırlıktadır, özellikle de Batı Afrika’da.

7- Özetle, Amerika, Afrika’da, Mali dâhil olmak üzere özellikle Müslüman ülkelerde, Avrupa ile özellikle de Fransa ve İngiltere ile çekişiyor. Mali, bir İslam ülkesidir. Sömürgeciler, nüfuzlarını yaymak ve böylece zenginliklerini yağmalayabilmek için birbirleri çatışıyorlar. Fransa şu anda aslan payına sahip. Yine sömürgeciler, Batı Afrika’daki stratejik konumu nedeniyle Mali üzerinde kıyasıya çekişiyorlar. Mali, Sahel ülkeleri ile birlikte tek bir bölgedir. Müslüman halkı, yoksulluk, sefalet ve hastalık içinde kıvranırken, aşağılık ajan yöneticiler, çarpık bir koltuk uğrunda sömürgeciye istediğini temin ediyorlar. Mali, sömürgeciliğe maruz kalabilecek savunmasız bir ülkedir. Onu sömürgecilerin istilasından koruyacak Müslüman bir güç yok. Sömürgeciler, sudan bahaneler ile doğrudan askeri müdahalede bulunmak için kararlar çıkartıyorlar. İstilalarına karşı koymak ve unutamayacakları bir ders vermek için Allah’ın izniyle beklenen Raşidi Hilafet gibi İslami bir güç yok. Dolayısıyla bu devleti kurmak için çalışmak, en önemli farzlardan biridir. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

وَإِنَّمَا الإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ  “İmam ancak bir kalkandır. Arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” [Müslim]

H.13 Muharrem 1442
M.01 Eylül 2020

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER