Cumartesi, 28 Rabi' al-awwal 1439 | 2017/12/16
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Suudi Arabistan’da Neler Oluyor? Amerika Meselenin Neresinde Duruyor?

Soru Cevap

Suudi Arabistan’da Neler Oluyor? Amerika Meselenin Neresinde Duruyor?

Soru:

19 Kasım 2017 günü almodon sitesi, Suudi Arabistanda devam etmekte olan yolsuzlukla mücadele operasyonunun askeri daireye de sıçradığını aktardı. Suudi Arabistanda yolsuzlukla mücadeleoperasyonu uzmanı Suudi bir yetkili, finansal sözleşmelerde yolsuzluk yaptıkları şüphesiyle Savunma Bakanlığında görevli 14 emekli subay ve iki Ulusal Muhafızları subayının gözaltına alındığını söyledi.[19.11.2017 almodon] Suudi Kral Selman b. Abdülaziz tarafından kurulan Veliaht Prens Muhammed b. Selman başkanlığındaki Rüşvet ve Yolsuzlukla Mücadele Komisyonu, 04 Kasım 2017den başlayan operasyon kapsamında onlarca eski bakan ve ünlü iş adamlarını gözaltına aldı. Hem gözaltına alınanların hem de yakınlarının hesapları donduruldu. Reuters’in bildirdiğine göre yolsuzlukları soruşturma komisyonu, görevden alınan Veliaht Prens Muhammed b. Nayef, önde gelen Suudi Kraliyet ailesi üyesi biri ve yakınlarının banka hesapları donduruldu. Bin Nayef, Suudi Kral tarafından görevden alınıp yerine oğul Muhammed b. Selmanı veliaht tayin edene kadar ülkede veliahtlık görevini icra ediyordu... Geçtiğimiz hafta komisyon, 11 prens hakkında gözaltı kararı vermişti...[08.11.2017 BBC Arapça] Suudi Arabistanda neler oluyor? Ve Amerika işin neresinde duruyor?

Cevap:

Cevabın netleşmesine adına Suud ailesi ve bağlantıları hakkında bir iki kelam edip sonra cevaba geçeceğiz:

1- Suud ailesi, Osmanlı İslam Devletine karşı başlatılan ilk ayaklanmadan bu yana sömürgeci kâfire göbekten bağlıdır. Sömürgeci İngilizlerin destek ve kışkırtmasıyla Suud hanedanı, 1788 yılında Kuveyt, 1803-1804 yıllarında Mekke ve Medine’ye saldırdı, işgal etti. 1810 yılında da Şam’a saldırdı. Şam halkı, kahramanca bir savunma yaptı. Ancak Suud hanedanı, Halep ve diğer kentleri ele geçirdi. Suud ailesi, eylemleri için Vehhâbi mezhebini, İslam Devletine darbe vurmak için de İngilizler Suud ailesini istismar etti. Ancak İslam Devleti, 1818 yılında Suud ailesi liderliğindeki ayaklanmayı Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa aracılığıyla bastırdı. İngiltere, on dokuzuncu yüzyılın sonunda yani 1891 yılında Suud ailesini ikinci kez kışkırttı. Ama Osmanlı Devleti bir kez daha Suud ailesini mağlup etti. İngiltere, 1901 yılında Suud ailesini üçüncü kez Osmanlı Devletine karşı ayaklandırdı. Suud hanedanının İngilizler ile olan ilişkisi ve İngiltere’nin onlara olan desteği malum ve maruftur. İngilizler, Osmanlı Devletinin zayıflığından, sonra da Birinci Dünya Savaşı’na girmesinden yararlandı ve Suud ailesinin Necid ve Hicaz halkı karşısında konumunu güçlendirdi. Bunlar aralarında uzun yıllar savaştılar. Sonunda Suud ailesi, Necid ve Hicaz halkını mağlup etti ve bu bölgelerin kontrolünü ele geçirdi. Ardından İngilizlerin yardımıyla 1932 yılında dönemin ilk Suud devletini ilan etti. Fakat ülkede petrolün keşfedilmesinin ardından Amerikalılar, bu devasa zenginliğe salyalarını akıttılar ve ülkede siyasi nüfuz yaratmak için çalışmaya koyuldular. Bazı Kraliyet ailesi üyelerini kendi taraflarına çektiler. Özellikle de kurucu Kral Abdülaziz’in 1953 yılında ölümünün ardından tahtın varisleri oğullar arasından kendilerine ajanlar devşirdiler. Böylelikle ülkede İngiliz-Amerikan çatışması start almış oldu.

2- Amerikan ajanı Selman, dizginleri eline alır almaz İngiliz ajanları ve yandaşlarını tasfiye sürecine başlattı. Önceki Kral Abdullah, İngiliz ajanıydı ve ölümünden önce İngiliz ajanlarını yönetime yerleştirmek için gayret sarf etti. Ama gerek aile geleneği gerekse Kraliyet ailesi içinde istikrarı korumak için Amerikan ajanı olduğunu bile bile kardeşi Selman’ı Veliaht Prens olarak atamak zorunda kaldı. İngiliz nüfuzunu garanti altına almak için de 2. veliahtlık makamı ihdas etti. Kendisi gibi İngiliz ajanı olan kardeşi Mukrin b. Abdülaziz’i 2. veliaht olarak atadı. Selman, yaşlı ve hasta, bunun için Selman ölünceye kadar Mukrin söz sahibi olacak, öldükten sonra da sorunsuz bir şekilde dizginleri eline alacak diye düşünmüş olabilir. Kral Fahd döneminde böyle olmuştu. Fahd, yaşlanıp hastalanınca dönemin Veliaht Prensi Abdullah, söz sahibi olmuş, 2005 yılında vefat edince de tahta çıkmıştı. Ancak Abdullah, 2015 yılının başlarında vefatının ve Selman’ın tahta çıkmasının ardından olacakları hesaplayamamıştı. Selman tahta çıktıktan sonra “Mukrin’i”Veliahtlık görevinden azletti. “Muhammed b. Nayef’i”Veliaht, oğul “Muhammed’i”de 2. Veliaht olarak atadı. Abdullah tarafından hassas yerlere atanan pek çok kişiyi görevden aldı ve oğul Muhammed’in yetkilerini güçlendirmeye başladı. 21 Haziran 2017 tarihinde ise Muhammed b. Nayef’i veliahtlıktan alıp oğlunu veliaht olarak atadı. 2. Veliaht ataması gerçekleşmedi.

3- Kral Abdullah’ın ölümü ve Selman’ın tahta çıkışının ardından 25 Ocak 2015 tarihinde yayınladığımız bir soru cevapta şöyle demiştik: Şuan ki kral Savunma Bakanlığındandır. Bu nedenle bu yeni kralın döneminde Amerikan nüfuzunun baskın olacağı tahmin ediliyor. Kral Abdullah, bunun bilincinde olduğu için Suudi Arabistanda yeni bir gelenek ihdas etti. Sadece veliahttı değil, veliahttın de veliahttını belirledi. Selman b. Abdülazizin Amerika ile hareket ettiğini biliyordu. Bu yüzden süregelen kral, veliahttı belirlerteamülü gereği Selman tarafından veliahttın belirlenmemesi için kral Abdullah, veliahttın veliahttını belirledi. Böylece yeni kralın, Amerikan uşaklarından birini kendine veliaht tayin etmesinin önüne geçmiş oldu. Dolayısıyla önceki kral Abdullah, erken davranarak veliahttın veliahttını belirledi. Mukrin b. Abdülazizi yukarıda sözü edilen amaç doğrultusunda Selman b. Abdülazizin veliahttı olarak atadı.Yine aynı soru cevapta şöyle dedik: Mukrin b. Abdülazizin İngilizler ile ilişkisi herkesçe biliniyor. İngilterede okudu ve Cranwelldeki İngiltere Kraliyet Hava Harp Okulundan mezun oldu. Önceki kral Abdullah nazarında güvenilir bir kişiliğe sahipti. Hatta ona yakın olan Prenslerden biriydi. Önceki kralın veliahttın veliahttı adıyla yeni bir unvan ihdas etmesi, Selman b. Abdülazizden sonra devam edecek Amerikan silsilesinin önüne geçmek içindi. Bununla da yetinmeyen Kral Abdullah, veliahttın veliahttını azledilmesini yasaklayan bir kararname yayınlayarak bu tayini iyice perçinledi!Ama İngiliz hesapları tutmadı. Selman, ahdi, kanunu ve gelenekleri çiğneyip ihlal etti. Mukrin’i veliahtlık görevinden azletti ve Muhammed b. Nayef’i geçici veliaht olarak atadı. Sonra da azletti. Oğul Muhammed’i veliaht yaptı, yetkileri tek elde toplamak için ona bazı yetkiler ve farklı önemli pozisyonlar verdi.

Kral Selman, 04 Kasım 2017’de oğul Veliaht Prens Muhammed başkanlığında Rüşvet ve Yolsuzlukla Mücadele Yüksek Komisyonu kurulduğunu açıklar açıklamaz güvenlik güçleri, 11 prens ve görevdeki dört bakanı gözaltına aldılar ve hemen görevlerinden istifa ettirdiler. Bu, meselenin anormal olduğunu ve yolsuzlukla mücadele ile hiçbir ilgisinin olmadığını, daha çok darbe operasyonlarında olanlara benzediğini gösteriyor. Zira gözaltılar, istifalar ve hemen suçlamalar gerçekleşti. Ayrıca gözaltılar, onlarca eski bakan ve ünlü iş adamlarına kadar uzandı. Bunların ve yakınlarının hesapları donduruldu. Hatta el konulan hesapların sayısı 1700’e ulaştı ve sayısı “her saat artıyor” [Reuters Haber Ajansı] Banka hesabı dondurulanlar arasında kral Selman tarafından veliahtlık görevinden azledilen Muhammed b. Nayef de var. Ayrıca yakın bazı aile üyelerinin hesaplarına da el konuldu. Reuters’in aktardığına göre Suudi yetkililer, suç işlediklerinden şüphelenilen çok fazla Kraliyet ailesi üyesi ve işadamının gözaltına alındığını, gözaltına alınanlar arasında müdürler ve en alt düzeyde yetkililerin de olduğunu ​​belirttiler.” Bu, sürecin darbe operasyonlarında yaşananlara benzediğini doğrular. Operasyon kapsamında eski kralın iki oğlu Kraliyet Ulusal Muhafızları Bakanı Mutab b. Abdullah ve Riyad bölgesinin eski Emiri Turki b. Abdullah da gözaltına alındı. Kraliyet Ulusal Muhafızları, düzenli ordunun yanında ikinci önemli kuvvettir. Mutab b. Abdullah, İngiliz Askeri Akademisi Sandhurst’tan teğmen olarak mezun oldu. Bu akademide genellikle İngiliz ajanları eğitim görür ve mezun olurlar. Birçok Körfez prensi, kralları ve Ürdün prensleri de bu akademiden mezun oldular. Turki b. Abdullah, Wales Üniversitesi’nde askeri ve stratejik araştırmalar dalında yüksek lisans yaptı. Kral olduktan sonra Selman, Riyad emirliği görevinden onu azletti! Amerika, yolsuzluk suçlamasıyla İngiliz ajanlarını tasfiye etmenin bir yolunu bulmuş gibi görünüyor. Bu bağlamda Selman ve oğul Veliaht Prens Muhammed b. Selman’a tasfiye için yolsuzluğu bir yöntem olarak kullanmalarını telkin etti. Nitekim birçok rejim, muhaliflerini yolsuzluk suçlamasıyla tasfiye ediyor. Suudi rejiminde önceki ve sonraki neredeyse bütün yöneticilerin eli şu veya bu şekilde yolsuzluğa bulaşmıştır. Rüşvet, zimmete para geçirme, kamu malına yeme, yandaşları kayırma, yasalarla oynayarak projeler kapma, başkalarının haklarını gasp etme, insanlara zulmetme, kendileri ve çevresindekilerin arzusu doğrultusunda makamları istismar etme hep olagelmiştir. Allah’ın Şeriatını uygulamayıp sömürgeci kâfir güçlerin yasalarına uymaktan daha öte bir yolsuzluk var mıdır?

5- Bu operasyon ve yürütenlerin Amerika tarafından desteklendiğini gördük. ABD Başkanı, 06 Kasım 2017 günü Twitter’dan yaptığı açıklamada, Kral Selman ve Suudi Arabistanın veliaht prensine büyük bir güvenim var. Ne yaptıklarını tam olarak biliyorlar. Sert muamele görenlerin bazıları, ülkelerini yıllardır sağıyordiye yazdı. Suudi Arabistan resmi ajansı SPA’da yer alan bir habere göre Kral, ülkede yaşanan siyasi ve güvenlik olaylarının hemen ardından 05 Kasım 2017 Pazar günü ABD Başkanı ile bir telefon görüşmesi yaptı. Görüşmede çeşitli alanlarda iki ülke arasındaki işbirliği ve geliştirmenin yolları, bölgesel ve uluslararası yeni gelişmeler ele alındı.04 Kasım 2017 günü Reuters’in aktardığına göre ABD Başkanı Trump ve Suudi Arabistan Kralı Selman arasında bir telefon görüşmesi gerçekleşti. Görüşmede Trump, dünyanın en büyük petrol şirketi Saudi Aramconun ABD borsasına dâhil edilmesini istedi. Trump Suudi Arabistanın Aramconun ilk halka arzını New York borsasında yapması bizi çok memnun eder.dedi. Kral Selman da ABD borsasında arz yönündeki taleplerini değerlendirecekleri yanıtını verdi.07 Kasım 2017 günü Reuters’te yer alan bir habere göre “ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Heather Nauert, Suudi yetkilileri, yolsuzluk yaptığını düşündükleri yetkililere ilişkin yürüttükleri soruşturmaları devam ettirmeleri konusunda teşvik ediyoruz. Bu süreci adil ve şeffaf bir şekilde yürütmelerini umut ediyoruz.dedi.” Bu açıklamalara göre operasyonun arkasında Amerika var ve destekliyor. Operasyonda istemediği veya sadakatinden kuşku duyduğu veya İngiliz ajanları olduğunu düşündüğü ya da Kral ve oğul Veliaht Prensin ülkeyi Amerikalılara hızlı bir şekilde satışından ve yaşananlardan memnun olmayan kişileri hedef tahtasına koydu...

6- Yolsuzluk komisyonunun, hemen tutuklamalara başlaması, rejimdeki önemli kişilerin, Kraliyet ailesi üyeleri ve kralın yakınlarının hesaplarını dondurması operasyonun ayrıcalıklı bir siyasi operasyon olduğunu teyit eder... Operasyon, ayrıcalıklı bir siyasi operasyondur, yolsuzluk ve reformlar ile hiçbir ilgisi yoktur. Kaldı ki Selman ve oğul Veliaht prens, boğazına kadar yolsuzluğa batmıştır, ABD’ye verilen 460 milyar dolar dâhil kamu fonlarını peşkeş çekmişlerdir. Suudi Arabistan resmi ajansı SPA tarafından yayımlanan açıklamanın tonu oldukça serttir. Sanki rejim karşıtı güçlere darbe vurmak için yapılmış bir açıklamadır. Yapılan resmi açıklamada Komisyonun, yasadışı yollardan para edinmek için kendi çıkarlarını kamunun çıkarının önüne koyan, din, vicdan, ahlak veya vatan korkusu olmadan kamu malına saldıran, kamu malına el uzatmak, kullanmak ve zimmete geçirmek için yetki ve nüfuzlarını kötüye kullanan, bu iğrenç eylemlerini gizlemek için çeşitli yollara tevessül eden bazı zayıf ruhların istismarına engel olmak için kurulduğu belirtildi.04 Kasım 2017’de komisyonun kurulmasının hemen ardından ülkeden birçok sansasyonel tutuklama haberi geldi.

7- Ardından yani 05 Kasım 2017 günü, Asir bölge Emiri yardımcısı Mansur b. Mukrin ve beraberindeki bazı yetkililerin düşen helikopterde hayatlarını kaybettikleri açıklandı. Kamuoyunda bununla ilgili, bunun bir tür tasfiye operasyonu olduğuna dair bazı şüpheler oluştu. Çünkü hayatını kaybeden Prens Mansur, kral olduktan hemen sonra Selman tarafından görevden alınan eski Veliaht Mukrin’in oğludur. Yüzü aşkın kişi tutuklandı. Suudi Arabistan Başsavcısı Suud el Mucib yaptığı açıklamada, şimdiye kadar 208 kişinin yolsuzluk soruşturması kapsamında ifade vermek için çağrıldığını söyledi. Sorgulanan 208 kişiden 7si, hakkında yeterli kanıt olmadığı için serbest bırakıldı... On yıllar boyunca yapılan yolsuzluğun hacminin en az 100 milyar dolar olduğu açıklandı.[9.11.2017 el hayat] Kraliyet ailesi üyeleri ve yönetimde nüfuz sahibi kişilerin geçmiş yıllara ilişkin sayfaları hakkında da soruşturma yürütülüyor! Bu da gösteriyor ki öyleyse mesele, özellikle rejim ve ülke toplumunun alışık olmadığı değişimler yapan, aile geleneğine göre veliahtlığı hak etmezken veliaht olan Prens Muhammed b. Selman’ı tasfiye edilmedikleri takdirde devirebilecek güçlü kuvvetli ve yönetim üzerinde etkisi olan gücün tasfiyesi meselesidir...

8- Böylece Suudi Arabistan’da yolsuzlukla mücadele adı altında gerçekleşen gözaltılar, İngilizlerin kökünü kazımak, kral Selman ve oğul Veliaht Prense karşı darbe veya benzeri girişimde bulunmalarının önüne geçmek, Veliaht Prensin muhalefetsiz ve güvenli bir şekilde tahta çıkışını sağlamak içindir. Oğul Selman, Amerikan çıkarlarına hizmet etme misyonunu üstlendi. Belli akrabalarından iç çekişme, özellikle de İngiltere’den dış çekişme olmaksızın Arap Yarımadası’ndaki halisane Amerikan nüfuzunu korumak istiyor... İhanet böyle bir şeydir işte, parçalanamaz.

وَأَنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي كَيْدَ الْخَائِنِينَVe şüphe yok ki Allah, hainlerin düzenlerini başarıyla sonuçlandırmaz.[Yusuf 52]

9- Son olarak her geçen gün bütün bu rejimlerde, zerre kadar iyiliğin olmadığı açığa çıkıyor… Ne Suud ailesi ne İran ne İslam ülkelerindeki diğer rejimlerde ne de bu rejimlere uyanlarda ve emirleri ile komplo kuranlarda hiçbir hayır yoktur. Zira hepsi de sömürgeci kâfirin üzerimizdeki hâkimiyetini domine etmek ve bu hâkimiyet aracılığıyla zenginliklerimizi yağmalamak için çalışan sömürgeci kâfirin yönlendirmeleri doğrultusunda hareket etmektedir. Bu yüzden eylemlerin en öncelikli olanı, sömürgeci kâfire meyleden bu rejimleri şeri şekilde değiştirmektir.

وَلَا تَرْكَنُوا إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ أَوْلِيَاءَ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ “Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allahtan başka dostlarınız yoktur. Sonra size yardım da edilmez.” [Hud 113] Sonra da Amerika, İngiltere veya diğer ülkeler olsun sömürgeci güçlerin salyalarından sayılan bütün bu çürüklük, yolsuzluk ve bozgunculuktan kurtulmaktır. Çünkü İslam ve Müslümanlar düşmanı küfür tek millettir... Bu kindar devletlere uyan ya da doğrudan veya dolaylı olarak onlarla ittifak kuran, planlarını, projelerini uygulayan, onlara bağlı laik rejimleri koruyan herkes suçludur ve akıbeti de hüsrandır.

سَيُصِيبُ الَّذِينَ أَجْرَمُوا صَغَارٌ عِنْدَ اللَّهِ وَعَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا كَانُوا يَمْكُرُونَSuç işleyenlere Allah katından bir aşağılık ve yapmakta oldukları hilekârlık sebebiyle çetin bir azap erişecektir.[Enam 124]

Kuşkusuz sorunlarımızın çözümü şudur, bunun dışında başka bir çözüm yoktur: Bu rejimleri devirip Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet Devletini kurmaktır... Korkaklar ve sağlıksız düşünenler bunun uzak, yüz üstü bırakanlar da zor olduğunu düşünseler de... Ama eylemlerde Allah Subhânehu ve Teâlâya halis olmak ve örneklikte Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e sadakat, uzakları yakın eyleyecektir Allah’ın izniyle.

وَيَقُولُونَ مَتَى هُوَ قُلْ عَسَى أَنْ يَكُونَ قَرِيبًا Ne zamanmış o?diyecekler. De ki: Yakın olsa gerek![İsra 51] Sonra da Aziz ve Kaviyy olan Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın vaadi gerçekleşecektir.

وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ “O gün Allahın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” [Rum 4-6]

 H.02 Rabiu’l Evvel 1439
M.20 Kasım 2017

Devamını oku...

Libya Sahasındaki Siyasi Gelişmeler

Libya Sahasındaki Siyasi Gelişmeler

Soru:

04 Kasım 2017 tarihinde Şarkul Avsat gazetesi, Kahire görüşmelerinde Libya ordusunun birleşmesi konusunda anlaşmaya varıldığını” bildirdi. Libya askeri yetkilileri, Libya ordusunun yapısını belirlemek amacıyla 30 Ekim 2017 tarihinde Kahirede bir araya geldiler. Malum, 21 Eylül 2017den itibaren Birleşmiş Milletler (BM) Libya Elçisi Ğassan Selame, çözüm için yol haritası belirlemek amacıyla Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti Başkanı Fayez Serrac ve Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi ile yapılan görüşmelere başkanlık etmeye başladı. Ancak görüşmeler, 2015 yılı sonunda imzalanan Suheyrat Anlaşması’nın 8. maddesindeki çıkmaz nedeniyle bir ayı doldurmadan askıya alındı.

Soru şu: Askeri toplantılar, siyasi görüşmelerin başarısız olduğu anlamına gelir mi? Başka bir deyişle askeri toplantılar, başarısızlıkla sonuçlanan siyasi görüşmelerin ardından 8. Maddeye askeri çözüm bulmak için mi?

Sonra tarafların daha önce mutabakata vardığı, şimdi ise uzlaşamadıkları Suheyrat Anlaşması’ndan bu yana geçen iki yıllık süre zarfından ne gibi yeni gelişme oldu ki? Teşekkür ederim.

Cevap: Yeni hiçbir şey olmadı. O gün taraflar, anlaşmazlık unsurları mevcudiyetini koruyorken Suheyrat Anlaşması’nı imzaladılar. Suheyrat Anlaşması’nı imzalamaktan her bir tarafın kendine özgü amacı ve motifleri vardı. Resmin netleşmesi adına aşağıdaki hususlara bir göz atmakta fayda var:

1- Kaddafi döneminin siyasi eliti, İngiltere yanlısı idi. Amerikan nüfuzunun emaresi bile yoktu. Kaddafi saltanatı sona erdi. Ancak kökleri tamamen kazınmadığı için Kaddafi döneminin siyasi eliti yeniden yükselişe geçti. Libyalı politikacıların çoğunun İngiliz yanlısı olup Amerikan yanlısı siyasi elitin hiçbir etkinliği yoktu... Bu yüzden Avrupa, hükümetin kurulması ve Temsilciler Meclisi seçimleri düzenlenmesi için olabildiğince acele ediyordu. Zira eski siyasi elitin etkisi nedeniyle seçim sonuçlarının kendi yararına olacağını düşünüyordu... Amerika ise İngiliz yanlısı siyasi elitin karşısında duracak yeni bir siyasi elit üretene kadar seçimlerin ötelenmesini istiyordu. Başka bir deyişle Avrupa, siyasi çözüm konusunda acele ederken, Amerika, yeni siyasi elit üretene dek çözümlerin ertelenmesini istiyordu. Amerika’nın önünde alışık olduğumuz üzere askeri küstahlık yoluyla bu siyasi sınıfı üretmekten başka bir seçenek yoktu.

2- Amerika, çıkarlarının uşaklığını yapmak ve Libya’da çalışmak üzere Libyalı General Hafter’i Libya’ya gönderdi. Biyografisi onun Amerikan yanlısı olduğunu gösterir... Mart 1987’de Hafter ve yaklaşık 300 Libyalı asker, Çad’da tutsak düştü. Ardından Çad ile temasa geçen Amerika, 1990 yılında serbest bırakılması için CIA aracılığıyla Çad ile pazarlık yaptı. Amerikan uçakları Hafter ve ekibini ilk önce Zaire’ye sonra da Amerika’ya götürdü. Amerika Birleşik Devletleri’nde ona siyasi sığınma hakkı verildi. Sonra sürgündeki Libya muhalefet hareketine katıldı. Ve böylece Hafter, 20 yılını Virginia’da geçirdi. CIA tarafından gerilla savaşı eğitimi verildi. 17 Şubat 2011 devriminden sonra Libya’ya geri döndü. Yeni askeri güç inşa etmek ve bu askeri güç yoluyla Libya’daki bölgeleri kazanıp yeni askeri zaferler elde etmek için Amerika onu Libya’ya gönderdi. Ya doğrudan ya da Mısır’daki ajanı es Sisi üzerinden ona silah ve para akıttı... Amerika, Libya’da siyasi çözüme sürekli takoz koydu. Hafter üzerinden kendisine bağlı etkili siyasal nüfuzun oluşmasını bekledi. Hafter, Trablus Avrupa özellikle İngiltere yanlısı siyasi elitin merkezi kabul edildiği için Libya’nın doğusuna odaklandı. Belli bir ölçüde başarılı oldu da. Tobruk merkezli Temsilciler Meclisini kontrol altına aldı. Libya’nın doğusunda askeri güç olarak varlığını kanıtladı.

3- 2015 yılında Avrupa, politik çözüm bulmak için daha fazla beklemenin faydasız olduğunu düşündü, çünkü her an siyasi elitin vakası değişebilirdi. Bu nedenle sürece ivme kazandırmak için Avrupa yanlısı bir özel elçinin Libya’ya gönderilmesi yönünde gayret sarf etti ve Leon’un gönderilmesinde başarı kaydetti de... Ve Avrupa, siyasi çözüme teşvik etmeye başladı. Güvenlik Konseyi’nde bu yönde mahalle baskısı oluşturdu. Oluşturulan mahalle baskısı nedeniyle Amerika, politik çözümü reddettiği takdirde sıkıntılı bir duruma girebilirdi... Bir yandan da Amerika, meseleye başka bir zaviyeden bakıyordu. Oluşan bu mahalle baskısından sonra siyasi çözümü veto etmenin yararına olmayacağını gördü. Kontrollü bazı değişiklikler yapmak ya da tamamen iptal etmek için planlı bir şekilde Suheyrat Anlaşması’na onay verdi... Anlaşmanın sekizinci maddesi askeri gücün kontrolü ile ilgilidir... Avrupa, Hafter’in Amerikan ajanı olduğunu ve Amerika’nın da onu ordu komutanı yapmak istediğini bildiği için ordunun başbakana bağlı olmasını öngören bu sekizinci maddeyi koydu. Çünkü başbakan Serrac Avrupa yanlısı idi... Bu sekizinci maddenin aşılması zor bir engel haline geldiğini gören Amerika, anlaşmanın iptali için bu maddeyi iyi bir fırsat olarak gördü. Ta ki Hafter, ordu içinde ve sahada etkili bir aktör olsun, Trablus ve diğer kentlerde Avrupa yanlısı siyasi elit ile çekişecek etkili politik bir sınıf yaratsın…

4- İşte şuan ki portre budur. 2015 sonlarında imzalanan Suheyrat Anlaşması’ndan bu yana değişen pek fazla bir şey olmadı. Tarafların amacı, siyasi ve askeri motiflerinde de yeni bir gelişme yok... Suheyrat Anlaşması’ndan sonra biz, Libya konusunda bir dizi soru cevap yayınladık. Aklı olan ya da hazır bulunup kulak veren kimseler için bu konuyu biz bu soru cevaplarda detaylıca açıkladık:

03 Haziran 2014 tarihli soru cevapta demiştik ki: “Amerika, Libyadaki siyasi ortamın, Libyada İngiliz yanlısı siyasi ortamı güçlendiren bazı Fransız uzantılar ile bir İngiliz ürünü olduğunu biliyor. Bu, yapılacak herhangi bir seçimde Avrupa yanlısı kişilerin çok az sayıda bağımsızlarile birlikte seçimlerde ön plana çıkacakları anlamına gelir. Yapılacak bu seçimlerin ardından ortam istikrara kavuşacak ve Kaddafi yönetiminin devrilmesinde fiili askeri etkisini istismar etmek isteyen Amerikanın emelleri de yok olup gidecekti. Daha fazla ve daha etkili nüfuz sahibi olabilmek için bunun istismar edilmesi, bu şartlarda seçimler yoluyla mümkün gözükmüyordu. Çünkü şartlar, hâlâ Avrupadan yana idi. Onun için Amerika, askeri olarak kartları yeniden karmak ve Amerikan yanlısı yeni siyasi elit oluşturmak, sonra da seçimler yapmak amacıyla Libyadaki koşulları yeniden düzenlemek istedi. Bunun ilk adımı olarak askeri ajanını harekete geçirdi. Bu kişi, çoğu Avrupa ajanı olan Ulusal Kongrenin hâkim olduğu statükoya karşı darbeye benzer bir eyleme kalkıştı... Amaç, kartları yeniden karmak ve Amerika için daha uygun koşullar oluşturana kadar seçimleri ertelemekti. Amerika, Libyada tek başına kalmak istemese de en azından Avrupaya ortak olmak istiyordu. Böylece siyasi arena sadece Avrupaya kalmayacaktı. Bu yüzden Hafter harekete geçti. Biyografisi, onun Amerika yanlısı olduğunu gösterir...

11 Nisan 2015 tarihli soru cevapta da demiştik ki: “Avrupa, Amerikanın müzakereleri başarısızlığa uğratmak için çalıştığını biliyor. Bu nedenle Avrupa, Bernardino Leon gibi güvenilir bir Özel Temsilci seçti. Aslen o, Avrupalı bir özel temsilcidir... Hemen işe koyulan Bernardino Leon, siyasi çözüme ulaşmak için bir takım adımlar atılması çağrısında bulundu. Güvenlik Konseyinin 2213 sayılı karar uyarınca görev süresi 15 Eylül 2015 yılına kadar uzatılmadan önce Mart 2015 yılı sonunda sona erecek ilk görev süresi içinde misyonunu başarıyla tamamlama gayretinde. İlk görev süresi içinde krizi sona erdirmek için acele etmektedir. Görüşmeler Cenevrede başladı. Libya sonra Fas ve Cezayire intikal etti. Sonra Fasa tekrar geri döndü. 12 Mart 2015 Perşembe günkü görüşmelerin ilk turunda, Tobruk parlamentosu milletvekilleri Libyalı taraflar arasında yeniden başlayacak siyasi istişarelerin bir hafta ertelenmesini, yani daha fazla istişare için 19 Mart 2015 Perşembe gününe kadar uzatılmasını talep ettiler... Leon, en kısa zamanda siyasi çözüme ulaşmanın önemine vurgu yapıyordu... Ayrıca 16 Mart 2015 tarihinde ortak bir bildiri yayınlayan ve müzakerelerin başarısız olmasından sakındıran Avrupa Birliği, Siyasi bir anlaşmaya varılamaması durumunda Libyanın birliği tehlikeye girecektir. Ulusal Birlik hükümeti kurulması ve güvenlikle ilgili düzenlemeler konusunda anlaşmaya varıldığı takdirde Avrupa Birliği, Libyaya verdiği desteği artırmaya hazırdır.dedi. [16.3.2015 Alman haber ajansı]

19 Ocak 2016 tarihli soru cevapta da şöyle demiştik: İngiltere, siyasi ortamın ya da bu siyasi ortam içindeki çoğunluğun kendi yandaşı olduğunu biliyor. Onun için İngiltere, Leon önerileri doğrultusunda kurulan geçici hükümetin kendi kuklası olacağından emin. Bu nedenle Leon döneminde Suheyrat Anlaşmasının imzalanıp onaylanması için acele etti, ama imzalanamadı. Kobler, özel temsilci olunca ve bir dizi de değişiklikler yapınca, İngiltere, bu değişikliklerin Amerikanın Kobler üzerindeki baskılarının bir sonucu olduğunu fark etti. Bu baskılar, Amerikan oyunlarından bir oyun olarak görülebilir. Çünkü anlaşmayı istediği gibi yeniden formüle edene dek bütünüyle lağvetmek istiyordu. Amerika, kendi önderliğinde tezgâhlanan siyasi entrikalara eş zamanlı olarak Hafterin yürüttüğü askeri operasyonlar da yeni bir siyasi elit yaratmak için çalışıyordu. Dolayısıyla İngiltere, bir an önce anlaşmanın imzalanması için çabalıyordu. Çünkü hesapta olmayan bir takım şeyler olabilirdi. Hatta anlaşmada yapılan değişiklikler bile İngiltere için kabul edilebilirdi. Böylece işler ivme kazandı ve 17 Aralık 2015de Fasın Suheyrat kentinde nihai anlaşma imzalandı. Anlaşmaya meşruiyet kazandırmak ve uluslararası toplum tarafından kabul görmesini sağlamak amacıyla da Güvenlik Konseyine başvurdu. Nihai anlaşma kararlarını da onaylatmak için Güvenlik Konseyine 2259 sayılı karar tasarısı sundu... İngilterenin aceleciliği, anlaşmalara engel olmaya çalışan Amerikan hareketliliğinden kaynaklanıyordu... Libya Meclis Başkanının eski danışmanı İsa Abdül Kayyum, 13 Aralık 2015 günü Alghad televizyonuna yaptığı açıklamada ABD Dışişleri Bakanı Kerrynin açıklamaları, Fransız ve İngilizlerin aksine krizin çözümü için Amerikalıların yeterli çaba sergilemediklerini gösterdi...dedi.

12 Mart 2016 tarihli soru cevapta ise şöyle geçmişti: Bu Amerikanpürüzünün nedenine gelince, bilindiği üzere Libyadaki siyasi ortamın kahir ekseriyeti, Kaddafi yönetiminin kalıntılarıdır, yani Avrupa yanlısıdır... Herhangi bir bakanlık oluşumu, bu ölçüte göre olacaktır, yeni bakanlık da keza böyle olacaktır. Amerika, Hafter ve onun etrafında toplanan bir dizi askeri grup üzerinden hareket ediyor... Bu nedenle Amerika, iktidardaki aslan payını güvence altına alana dek ya bizzat kendisi ya Hafter ya da yandaşları üzerinden yürütülen askeri müdahaleler ile elinden geldiğince politik çözümü engelleyecektir... Avrupa ise Amerikanın tam tersi hareket ediyor. Avrupa, anlaşmanın başarılı olması, hükümetin kurulması ve güvenoyu alması için çalışıyor. Zira Libyadaki siyasi ortam, hâlâ Avrupanın kontrolü altındadır ve bunun göstergeleri pek çoktur... İngiliz Dışişleri Bakanı Philip Hammond da Cezayiri ziyaret etti ve mevkidaşı Dışişleri Bakanı Ramtane Lamamra ile 19 Şubat 2016de bir araya geldi. Cezayirde yaptığı açıklamada Hammond, Libyaya askeri müdahaleyi, ülkenin tanık olduğu krizi bertaraf etmek için en ideal çözüm olarak görmüyorum diyerek siyasi çözüm çağrısında bulundu.[19.2.2016 el-Cezire]

5- Bu nedenle basiret sahipleri için Aralık 2015 yılında imzalanan Suheyrat Anlaşması’ndan bu yana hatta öncesinde bile her şey ayan beyan ortadadır. Avrupa, Libya’daki siyasi elitin kendi yanlısı olması nedeniyle çözüm için acele etmektedir. Amerika ise, uşağı Hafter aracılığıyla askeri ve yeni siyasi bir güç yaratana dek çözüme engel çıkarmaktadır... Bu yüzden müzakereler, yerinde patinaj yapmaktadır, bazen batıyor, bazen çıkıyor... Müzakerelerin başlamasının üzerinden daha bir ay bile geçmeden Tobruk heyetinin görüşmelerden çekilmesiyle görüşmeler askıya alındı... Selame, orada burada toplantılar yaparak öneriler sunuyor. Gerekli yerler ile istişarelerde bulunmak için görüşmelerden çekilmelerinin ve Tunus’tan Libya’ya dönmelerinin gerekçelerini ortaya koyuyor... Belki de tarafların nihai çözüme varmalarının arkalarındaki uluslararası güçlerin onayını gerektirdiğini biliyordur. Ğassan Selame nihai çözüme onay veremez, çünkü böyle bir yetkiye sahip değil. Hatta arkalarındaki güçlerin anlaşmaya varması müstesna taraflar bile böyle sahip değiller. Bu yüzden tarafların geri çekilmesi ile müzakereler askıya alındı ve gerekli yerler ile istişarelerde bulunmak üzere Tunus’tan Libya’ya döndüler.

-El Cezire muhabiri, Suheyrat Anlaşması’nda değişiklik yapılması için Tunus’ta başlayan diyalog görüşmelerinin ikinci turunun ardından Temsilciler Meclisi heyetinin Libya Devlet Yüksek Konseyi ile yaptığı görüşmelerden çekildiğini söyledi... Bununla birlikte El Cezire muhabiri, çekilme sebebinin 8. Madde yüzünden olabileceğini belirtti. Başkanlık Konseyi ve hükümet konularının ele alındığı bu sabahki gürültülü patırtılı oturumda sekizinci madde üzerinde tartışma yaşandı. [16.10.2017 El Cezire]

“El Cezire’ye konuşan bir kaynak, dün pazartesi günü heyetler arasında yapılan görüşmelerin askıya alınmasını değerlendirmek amacıyla Birleşmiş Milletler (BM) Libya Özel Temsilcisi Ğassan Selame ile Siyasi Diyalog Komisyonu Başkanı Abdüsselam Nassiyye ve Musa Ferec arasında Tunus’ta BM karargâhında bir toplantı gerçekleştiğini söyledi...” [17.10.2017 El Cezire]

“El Cezire Tunus muhabiri, BM Libya Özel Temsilcisinin, Libyalı siyasi diyalog taraftarlarına gün içindeki toplantılarında etüt etmek ve sırasıyla gözlemlerini almak üzere ayrılık ve ortak noktalarını içeren bir liste sunduğunu kaydetti.” [18.10.2017 El Cezire]

“21 Ekim 2017 Cumartesi günü Tunus’ta düzenlediği basın toplantısında Selame, Tunus’ta Libya Devlet Yüksek Konseyi ile Temsilciler Meclisi heyetleri arasındaki diyalog görüşmelerinde anlayış ve anlaşma olanağının olduğunu, siyasi liderler ile görüşmek üzere Pazar günü Libya’ya döneceklerini söyledi. Aralarında, sekizinci madde dâhil olmak üzere bir dizi uyuşmazlık noktalarının olduğuna dikkat çeken Selame, BM heyetinin bunu gidermek için çalışacağını belirtti.” [24.10.2016 El Cezire]

6- Buna göre Hafter’in askeri eylem üzerine odaklandığı artık bir sır değil. Hatta 21 Eylül 2017’de Ğassan Selame gözetiminde Başkanlık Konseyi ile Tobruk parlamentosu arasında başlayan siyasi müzakereler sırasında dahi Hafter’in askeri eylemleri ve açıklamaları, askeri eylemler odaklıydı. Bu arada yaptığı açıklamalarda da müzakerelerin etkinliğini sorguluyordu. 14 Ekim 2017’de El Cezire’nin bildirdiğine göre “Emekli General Halife Hafter, BM gözetiminde yürütülen görüşmelerin Libya krizine çözüm bulma olanağı sorguladı... Bingazi kentinde gerçekleşen 1. Güvenlik Konferansı’nda konuşan Hafter, “Mevcut siyasi krizin yegâne çözümü şuan ki diyalog olamaz. Bu yönde halka güven telkin edici belirtiler yok. Halkın iradesini temsil eden” ordu ve güvenlik güçleri dâhil olmak üzere siyasi diyalog için başka alternatifler var.” ifadelerini kullandı. 2017 Ağustos ayı ortasında yaptığı açıklamada ise Hafter, Tüm Libya kontrol altına alınana dek mücadelemiz devam edecek.demişti [15.08.2017 Şarku’l Avsat]

Bu sebeple askeri çözümün siyasi çözüme önderlik etmesi için Libya’da Amerikan eylemlerinin odağını askeri çözüm oluşturuyor. Bu yüzden Amerika, Hafter’in askeri kontrolü artırmasıyla Amerikan kefesinin Avrupa kefesinden daha ağır bastığı bir çözüm süreci başlayana dek siyasi çözüme engel olacaktır. Yani Amerika, siyasi çözüme önderlik yapmak için askeri çözüme odaklanıyor ve bunun için her fırsatı kullanıyor... Bu nedenle Kahire’de askeri toplantı yapma fırsatı yakalayan Amerika, Hafter’in ordu içindeki fiili etkisini güvence altına almak için Hafter’e bu toplantıya katılma talimatı verdi.

30 Ekim 2017 günü Hafter, ya tamamı kendi yanlısı ya da karşıt olmayan Libyalı silahlı milisler ile Kahire’de bir araya geldi... Toplantı 02 Kasım 2017 günü akşam vakti sona erdi. Şarku’l Avsat gazetesi, Libyalı askeri liderlerin Kahire’de gerçekleştirdiği ve dün akşam sonuçlanan Libya ordusunun birleştirilmesi konulu görüşmelerin üçüncü turunda Libya ordusunun birleştirilmesi ve 2011 yılından bu yana güvenlik ve askeri kaos yaşayan Libya’daki sivil otoriteye bağlanması konusunda yarı nihai anlaşmaya varıldığını bildirdi... [04.11.2017 Şarku’l Avsat] Bu, Amerika ile uşakları Mısır ve Hafter’in bir ölçüde ilerleme kaydettiklerinin göstergesidir. Hafter, Avrupa’nın (İngiltere, biraz da Fransa ve İtalya) bazı yavaş kazanımlarının aksine sahada özellikle doğu ve petrol bölgelerinde büyük bir alanın kontrolünü ele geçirmiştir. Bununla birlikte bu, çatışmanın sona erdiği anlamına gelmez. Çünkü Avrupa’nın da Libya’da güçleri vardır. Üstelik siyasi eylemler konusunda Amerika’dan daha kurnaz hareket etmektedir... Dolayısıyla Amerika ve uşakları ile Avrupa ve uşakları arasında Libya konusunda uluslararası çatışmanın devam etmesi bekleniyor... Libyalılar bu çatışmanın ateşi ile kavrulacaklardır!

7- Belirtmekte fayda var, Müslümanların sorunu düşmanlar eliyle değil, Müslümanlar eliyle çözülecektir. Çözüm, Allah’ın kolaylık sağladığı kimseler için oldukça kolaydır. Çözümün silahı da gizli ve alenen Allah’a halis olmak, söz ve eylemle Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e sadakat göstermektir. O zaman müzakereciler, Halife Ömer ibn Hattab döneminde fethedilen ve bütün halkı Müslüman olan, sömürgeci kâfirlerden ziyade sorunlarının Allah’ın Kitabı ve Rasûlü’nün Sünnetine göre çözüldüğü köklü bir İslam ülkesi karşısında olduklarını göreceklerdir.

وَلا تَرْكَنُوا إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ أَوْلِيَاءَ ثُمَّ لا تُنْصَرُونَZulmedenlere sakın meyletmeyin. Yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allahtan başka dostlarınız yoktur. Sonra size zafer de verilmez.[Hud 113]

Sonuç olarak burada daha önce söylediğimizi yineliyoruz: Dünyanın dört bir tarafına hayır ve adaleti taşıyan, İslam’ın yayılması için fetihlerin hareket noktası olan Müslümanların ülkelerinin bir savaş meydanına dönüşmesi acı vericidir. Sömürgeci kâfirler, bizi öldürmek ve servetlerimizi yağmalamak için adeta birbirleri ile yarışıyorlar. Sadece kendi elleri ile değil aynı zamanda bizim rengimizdeki ajan çocuklarının elleri ile akan her damla kanımız için ağız dolusu gülüyorlar.

Sömürgeciler kâfirler, bizim düşmanlarımızdır. Dolayısıyla bizi öldürmek için ellerinden geleni yapmaları hiç şaşırtıcı değildir. Onların yanında yer alan kimisi Amerikan, kimisi de Avrupa yanlısı, İslam’ın ve Allah’ın kelimesini yüceltmek için değil, sömürgeci kâfirlerin çıkarları için kendi aralarında savaşan Libyalı gruplara gelince, en büyük günah ve vebal onlara aittir. Müslümanların kendi aralarında savaşmaları İslam’a göre büyük bir suçtur. Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

كُلُّ الْمُسْلِمِ عَلَى الْمُسْلِمِ حَرَامٌ، دَمُهُ، وَمَالُهُ، وَعِرْضُهُ“Her Müslümanın Müslümana kanı, malı ve ırzı haramdır.” [Müslim] Yine Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

لَزَوَالُ الدُّنْيَا أَهْوَنُ عِنْدَ اللَّهِ مِنْ قَتْلِ رَجُلٍ مُسْلِمٍ“Şüphesiz dünyanın yok olması Allah katında Müslüman bir kişinin öldürülmesinden daha ehvendir.” [Nesâi]

إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَذِكْرَىٰ لِمَن كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ Şüphesiz ki bunda kalbi olan yahut hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt vardır.[Kâf 37]

H.17 Safer 1439
M.06 Kasım 2017

Devamını oku...

Katalonya Referandumunun Politik Yansımaları

Soru Cevap

Katalonya Referandumunun Politik Yansımaları

Soru:

19 Ekim 2017 günü BBCnin İspanya Başbakanı Mariano Rajoyun ofisinden aktardığına göre İspanya hükümetinin bölgenin özerklik statüsünü kaldıran anayasanın 155inci maddesinin uygulanması için toplanacağını duyurdu... Katalonya Özerk Yönetimi Başkanı Carles Puigdemont, İspanya Başbakanı Mariano Rajoya hitaben yazdığı mektubunda, İspanya hükümetinin diyaloga yanaşmaması ve anayasanın 155inci maddesini uygulaması halinde Katalonya Parlamentosunda bağımsızlık oylamasının yapılacağını söyledi.1 Ekim günü düzenlenen referandumun ardından Katalonya Özerk Yönetimi Başkanı, 10 Ekim 2017 günü Katalonya Parlamentosunda yaptığı konuşmada, Katalonyanın İspanyadan bağımsızlık hakkı kazandığını, ancak kararın diyaloğa açık olduğunu belirtti... Katalonya Özerk Yönetimi, İspanya devletinin kralı, hükümeti ve anayasa mahkemesi ile referanduma karşı olduğunu bildiği halde neden bağımsızlık referandumu düzenledi? Referanduma ilişkin uluslararası toplumun pozisyonu nedir? Sonra Katalonyanın bağımsızlık olasılığı ne kadar? Allah mükâfatınızı artırsın.

Cevap:

Resmin netleşmesi ve konuya ilişkin baskın görüşün açığa çıkması için Katalonya gerçeğine ve önceki bağımsızlık girişimlerine, ardından da son referandum olgusuna bir göz atacağız... Daha sonra da uluslararası toplumun referanduma yönelik tavrını zikredeceğiz... Ve bu referandumu yürürlüğe koyma olasılığını ele alacağız.

Birincisi: Katalonya’nın tarihsel ve coğrafi gerçekliği:

Katalonya, İspanya’nın kuzey doğusunda yer alan bir özerk bölgesidir. Bölgenin toplam yüzölçümü 32.114 km2’dir. Bu İspanya yüzölçümünün yüzde sekizine tekabül etmektedir. Başkenti Barselona’dır. Bölge, Barselona, Girona, LIeida ve Tarragona şehirlerinden oluşuyor. Nüfusu yaklaşık 7,5 milyondur ve 17 özerk bölgeden oluşan İspanya nüfusunun yüzde 16’sını barındırıyor.

İslam, Endülüs’ün fethi sırasında H.95 yılında Katalonya topraklarına girdi. İslami yönetim yok olsa da bölge bağımsız bir varlık olarak hayata devam etti. 1714 yılında İspanya, Katalonya’yı işgal edip topraklarına kattı. İspanya işgalinden bu yana Katalanlar, bağımsızlık mücadelesi veriyorlar... 1930’lu yıllarda merkezi hükümet ve müttefiki özerk Katalonya ile Franco ordusu arasında İspanya iç savaşı yaşandı. Savaştan galibiyetle çıkan Franco, Katalanlara işkenceler yaptı. Dillerinin bölgede resmi dil olmasını, okullarda öğretilmesini yasakladı. Katalan kimliğini inkâr etti. Franco liderliğindeki totalitarizm rejimin devrilmesinin ardından halk oylaması yapıldı. Halk oylamasında halkın yüzde 30’u ülkenin toprak bütünlüğünü öngören, azınlıklara, milliyetçilere ve İspanya’yı oluşturan bölgelere özerklik tanıyan İspanya anayasası lehine oy kullandı… 1979 yılında Katalanlar, yeniden özerklik elde ettiler. Bölgede Katalanca ve İspanyolca resmi dil olarak kabul edildi... Ardından yatışan bağımsızlık hareketi, bu yüzyılın başlarında yeniden yavaş yavaş yeşermeye başladı.

İkincisi: Katalan bağımsızlık hareketinin aşamaları:

1- 2006 yılında yeni özerklik statüsünün kabul edilmesiyle bağımsızlık hareketi yeniden start aldı. Özerklik statüsünü genişletmek ve Katalanları ulus olarak tanıyan bir yasa çıkarmak için bu yeni özerklik yasası halk oylamasına sunuldu. 2010 yılında İspanya Anayasa Mahkemesi’nin bu özerklik statüsünü iptal kararına bir tepki olarak biz bir ulusuz, geleceğimize kendimiz karar veririzbaşlığı altında yüksek katılımlı bir gösteri düzenlendi. Kasım 2012 yılında sembolik bir referandum gerçekleşti. Yüzde 37’i katılımın olduğu referandumda Katalanlar, İspanya’dan bağımsızlık lehine oy kullandılar. Ocak 2015 yılında Katalonya Özerk Yönetimi Hükümeti Başkanı Artur Mas, aynı yılın Eylül ayında erken yerel seçimlere gidileceğini duyurdu. Gerçekleşen erken yerel seçimlerde bağımsızlık karşıtı partiler, parlamentoda 63 sandalye kazandılar. Bağımsızlık yanlısı milliyetçi blok da kazandığı 72 sandalye ile parlamentoda çoğunluğu elde etti. Kasım 2015 yılında Katalonya Parlamentosu, İspanya’dan ayrılıp bağımsız bir devlet kurulması sürecinibaşlatan tasarıyı oy çokluğuyla kabul etti. İspanya hükümeti, tasarının iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Mahkeme de tasarıyı iptal etti.

2- 9 Haziran 2017’de bağımsızlık girişimi, çok daha güçlendi ve arttı. 9 Haziran 2017 günü Katalonya Özerk Hükümeti Başkanı Carles Puigdemont Barcelona’da yaptığı açıklamada, 1 Ekim’de bağımsızlık referandumuna gideceklerini açıkladı ve halka Katalonyanın bağımsız bir Cumhuriyet olmasını istiyor musunuz?sorusunun sorulacağını söyledi.[09.06.2017 Rus Novosti] Ertesi gün de İspanya hükümeti, Katalonya’nın bağımsızlık girişimine engel olacaklarını açıkladı. 06 Eylül 2017 günü Katalonya Parlamentosu, İspanya’dan bağımsızlık referandumu kriterlerini belirleyen bir tasarıyı kabul etti. Bunun üzerine İspanya Başbakanı Mariano Rajoy, Katalonya bağımsızlığının gerçekleşmesine izin vermeyeceklerini, İspanyanın bölünmeyeceğini ve yasaların verdiği bütün gücü kullanacaklarınısöyledi. 08 Eylül 2017 günü İspanya Anayasa Mahkemesi de referandumu askıya aldı ve referandum kararının anayasaya aykırı olup olmadığını değerlendireceğini belirtti.

3- Buna rağmen 1 Ekim’de referandum yapıldı. Katılım oranının yüzde 43 olduğu referandumda, halkın yüzde 90’nı ayrılık ve İspanya’dan bağımsızlık yönünde oy kullandı. Referandum sonrası 03 Ekim 2017 günü ulusa sesleniş konuşması yapan İspanya Kralı 6.Felipe, referandumu yasa dışı ve antidemokratikolarak tanımladı. Ancak Katalan lider, Bu hafta sonu ya da hafta başında bağımsızlık ilan edecekleriniaçıkladı. Ve Kralın, olayları yatıştırmak için arabulucuk yapmaktan kaçındığınıbelirtti. [03.10.2017 BBC]İspanya, sıkıntılı günler yaşadı, referandum sürecine engel olamadı. Orantısız güç kullanımı sonucu güvenlik güçleri ile seçmenler arasında çıkan çatışmalarda 893 kişi yaralandı. Hakkında oluşan olumsuz kamuoyu yüzünden bağımsızlık ilanını engellemenin başka yollarını aradı. Katalonya bölgesine karşı ekonomik savaş başlattı. Büyük finans kuruluşları ve şirketleri Katalonya’dan ayrıldıklarını bildirdiler. 06 Ekim 2017 günü İspanya’nın en büyük üçüncü bankası olan CaixaBank, Katalonya bölgesinin başkenti Barcelona’da bulunan şirket merkezlerini taşıyacaklarını açıkladı. 08 Ekim 2017 günü de İspanya hükümeti, Katalonya’daki bağımsızlık karşıtlarına ivme kazandırmak için Barcelona kentinde bağımsızlık karşıtı yüz binlerce Katalan’ı sokaklara döktü.

4- 10 Ekim 2017 günü Katalonya Özerk Yönetimi Hükümeti Başkanı Carles Puigdemont, Katalonya Parlamentosu’nda yaptığı konuşmada “Bağımsızlık hakkı kazandıklarını, ancak bağımsızlık sürecinin askıya alındığını belirtti. Katalonyanın cumhuriyet yönetiminde bir devlet olması için halkın bana verdiği yetkiyi üstleniyorum. Ama İspanyol hükümeti ile diyalog kapısını açmak için bağımsızlık ilanını askıya alıyorum.diye konuştu. Bağımsızlık ilanı parlamentodan açık destek görmedi. [10.10.2017 Euronews, Reuters] Bunun anlamı şu: Carles Puigdemont, ilanihaye bağımsızlık ilanında bulunarak başını ağrıtmak istemedi. Çünkü bağımsızlığa erişmek kolay değil. Bu yüzden İspanyol devleti ile müzakerelere tutuşmak ve çatışmalardan kaçınmak için kapıyı aralıklı bırakıyor. Böylece Katalonya, İspanya’dan bağımsızlığını ilan etmese de ancak bağımsızlık sorunu hâlâ mevcudiyetini koruyor. Uygun koşullar elde edip bağımsızlığını ilan edene değin İspanya ve Avrupa Birliği’nin sırtında kambur olmaya devam edecektir.

Üçüncüsü: AB, ABD ve güdümündeki BMnin pozisyonu

1- Avrupa, Katalonya’nın bağımsızlık referandumuna açıkça karşı çıktı. Almanya, Fransa ve AB, İspanya hükümetine açık destek verdi. Almanya Dışişleri Bakan Yardımcısı Michael Roth yaptığı açıklamada, Katalonyadaki gelişmeler endişe vericidir. Ayrılıkçılık hiçbir sorunu çözmez. Tüm AB üyeleri hukukun üstünlüğü ve demokrasinin ilkelerine saygı göstermeli ve katı şekilde sadık kalmalıdır... Avrupa Birliği içindeki siyasal çatışmalar, sokaktaki şiddet yerine diyalogla çözülmesi gerekir.ifadelerini kullandı. [02.10.2017 Reuters] Fransa, Avrupa İşleri Bakanı Nathalie Loiseau üzerinden yaptığı açıklamada, Katalonyanın tek taraflı bağımsızlık ilanını tanımayacağız... Eğer bağımsızlık tanınırsa, ki bu şu anda tartışılmıyor, bunun en hızlı sonucu Katalonyanın otomatik olarak AB dışında kalması olurdiye konuştu. [09.10.2017 Reuters] Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker de yaptığı açıklamada, İspanyadaki anayasal düzene tam saygı gösterilmesi çağrısında bulunarak.Avrupa Birliği’nin tutumunu yineledi. Avrupa Konseyi Başkanı Donald Tusk da 02 Ekim 2017 tarihinde Twitter hesabından yaptığı açıklamada, Rajoy’un referandumun İspanya Anayasası’na aykırı olduğu yönündeki argümanını paylaştığını kaydederek Daha fazla gerilim ve güç kullanımından kaçınmak için yollar bulunmasını istedim.ifadelerini kullandı.

2- ABD’ye gelince, Katalonya Özerk Yönetimi Hükümeti ve Başkanı Amerika’nın teşvik ve desteğini almış gibi görünüyor. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Heather Nauert yaptığı basın toplantısında, Katalonya referandumu bir iç meseledir ve müdahil olmak istemiyoruz. Bu sorunun çözümünü İspanya hükümeti ve oradaki insanlara bırakıyoruz. Ancak krizin çözümü sonrası herhangi bir hükümet veya varlıkla çalışabiliriz.şeklinde konuştu. [16.09.2017 El Fecr El Misriyye] Bu son ifade, ABD’nin Katalonya referandumu ve bağımsızlığını desteklediği anlamına gelebilir. Zira Sözcü, Krizin çözümü sonrası herhangi bir hükümet veya varlık ile çalışabiliriz.dedi. Diğer bir deyişle bu ifade, Bağımsızlığına kavuştuğu takdirde Katalonya bölgesini tanıyacağız anlamına gelir. İspanyol El Pais gazetesinin belirttiğine göre “Katalonya Özerk Yönetimi Hükümeti Başkanı Carles Puigdemont, ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsünün açıklamalarını, ABD’nin Katalanların iradesine ve referandum sonucuna saygı duyduğu anlamına geldiğini söyledi. Çünkü malum, Amerika, Avrupa Birliği’ni parçalamayı amaçlıyor. Nitekim ABD, İngiltere’nin AB’den ayrılmasına destek vermişti. Benzer adım atmaları için diğer Avrupa ülkelerini de teşvik ediyor. Yahut en azından Avrupa Birliği’ni iç meseleler ve bağımsızlık hareketleri ile oyalıyor. Ki AB veya AB içindeki büyük güçler, uluslararası sorunlarda kendisi ile boy ölçüşmesin ya da kendisine parazit yapmasın. Bu gibi ayrılıkçı hareketleri teşvik etmek ABD çıkarınadır. ABD’nin bu pozisyonu Kürdistan referandumu ve bağımsızlığına yönelik pozisyonu ile taban tabana zıttır. Kürdistan referandumuna şiddetle karşı çıkıp reddeden Amerika, referanduma karşı çıkmak, reddetmek ve Barzani’ye baskı yapmak için bölgede kendisine bağlı ülkeleri, Irak, İran ve Türkiye’yi harekete geçirmişti. Zira Kürdistan referandumu, şu an için çıkarına değildir ve Irak’ta egemen güçtür. İngiltere ise, böyle bir adım atması yönünde ajanı Barzani’ye göz kırpmıştır. Amaç, ABD’ye parazit yapmak, Suudi Arabistan ve Mısır aracılığıyla İngiliz ajanı Katar’a uygulanan ABD yaptırımlarının kaldırılması için referandumu bir koz olarak kullanmaktır.

3- ABD güdümündeki BM’ye gelince, Katalonya’nın bağımsızlığına teşvik eden bir pozisyon almıştır. BM Genel Sekreteri Antonia Guterres, İspanyanın demokratik kurumlarının merkezi hükümet ile Katalan yetkililer arasındaki krize çözüm bulacağına inandığınısöyledi. BM Genel Sekreteri Sözcüsü, Ulusların kendi kaderini tayin hakkı, temel bir haktır... Ülke topraklarının bütünlüğü ilkesini ihlal etmeden taraflar arasında sağlanacak bir anlaşma ile bu hakkın uygulanması gerekir.dedi. [03.10.2017 AP] Bu ifade, BM kararları üzerinde söz sahibi ABD olduğu için Kürdistan’ın bağımsızlık referandumuna karşı çıkan BM’nin Katalonya’nın bağımsızlığına teşvik ettiğini gösterir. Uluslararası bu pozisyonlar şunu gösteriyor: Katalonya’nın bu son bağımsızlık hareketi, özellikle Trump döneminde Avrupa’daki havayı bulandırmak isteyen Amerika’dan teşvik ve destek görmüştür... Yukarıda zikredilen pozisyon ve açıklamalar bu görüşün tercih edilmesini gerektiriyor.

Dördüncüsü: Bağımsızlığın ilanı olasılığı:

Kuşkusuz bağımsızlığı ilan etmek, kolay bir mesele değil, en azından öngörülebilir gelecekte. Amerika bunun bilincindedir. Katalonya’daki bağımsızlık hareketlerini yüreklendirmesi, Avrupa’daki havayı bulandırmak ve uzun vadede de Avrupa Birliği’ni parçalamakla meşgul olmak içindir... Şu temel iki nedenden ötürü İspanya, ne olursa olsun Katalonya’nın bağımsızlığını kabul etmeyecektir:

1- Küçük olmasına rağmen bu bölge, İspanya’nın GSYH’sinin yüzde 20’sini karşılıyor. İspanya dış ticaret trafiğinin yüzde 70’ni kontrol ediyor ve İspanyol sanayinin üçte birini üretiyor. Bu yüzden Katalanlar, almaktan ziyade daha çok verdiklerine inanıyorlar. İspanya hükümetinin, bölge üretiminin yüzde 10’nuna varan oranlarda kendilerine vergi koyduğunu düşünüyorlar. İşte bunlar, bağımsızlık nara ve eğilimlerini güçlendiren hususlardır. Bir yandan durum böyledir, öbür yandan İspanya, ekonomik sorunlar yaşıyor. Bütçe azlığı ve yüksek bütçe açığı var. İşsizlik oranı giderek artıyor. Kemer sıkma önlemlerini saymıyoruz bile. İşte Katalan ekonomisi, bu ekonomik sorunların tedavisinde temel bir ögedir.

2- Ayrıca Katalonya’nın bağımsızlığı, daha önce bağımsızlık girişiminde bulunan İspanya’daki Baskları yüreklendireceği gibi sadece İspanya değil diğer birçok ülkede de domino etkisiyle ayrılıkçı hareketi tetikleyecektir. Basklar, Katalanların ayrılık girişimini destekledi. Bu, Basklarda yeniden ayrılık arzusunun yeşerebileceğini gösteriyor. Zira Basklarda ayrılık eğilimleri sönmüş değil. Basklar, önümüzdeki yıldan itibaren İspanyol topraklarından fiilen ayrılmak istediklerini ilan ettiler.” [24.09.2017 Washington Post] Bask bölgesi, şiddet eylemlerine maruz kalıyor ve yüzlerce insan ölüyor. ETA örgütü, üç yıl öncesi imzalanan ateşkes ve bölgenin statüsünde yapılan bazı değişiklikler sonrası silahı bırakana dek yıllardır silahlı eylemler ile ayrılık sürecine önderlik etmiştir. Bu nedenle bir bölgede meydana gelecek herhangi bir ayrılık, büyük olasılıkla diğer bölgelere de sıçrayacaktır. İspanya Adalet Bakanı şu sözleriyle bundan şiddetle sakındırdı: Korkarım, Katalonya bölgesinin bağımsızlığı, domino etkisiyle diğer taşları da peş peşe devireceği için İspanyol devletinin sonunu getirecektir.[02.10.2017 el-Cezire]

Onun için İspanya’nın, Katalonya’nın bağımsızlığını kabul etmesi asla mümkün değil. Hatta eğer bağımsızlığını önleyemezse, anayasanın 155. Maddesini işleterek Katalonya’nın özerkliğini askıya almakla tehdit etmektedir. Nitekim 19 Ekim 2017 günü BBC’nin İspanya Başbakanının ofisinden aktardığından böyle anlaşılıyor...

3- Eğer ayrılık düşüncesi etrafa sıçrarsa, özellikle de hayat bulursa, Avrupa Birliği yakında çöker... Zira Fransa’da da ayrılıkçı hareketler var. Fransa ile İspanya arasını Katalonya ve Bask bölgeleri ayırıyor. Korsika Adası’nda ayrılıkçı hareket, Fransa’dan bağımsızlığını elde etmek için çalışıyor ve bu yüzden Katalonya girişiminin başarılı olmasını umut ediyor. İtalya, Belçika ve diğer ülkelerde, AB’nin yapısını tehdit eden benzeri ayrılıkçı hareketlere rastlamak mümkün. AB, birçok krizin yanı sıra Brexit de olduğu gibi milliyetçi hareketlerin birlikten ayrılış tehdidiyle karşı karşıyadır. Bütün bunlar, Katalonya’nın olası bağımsızlık ilanını imkânsız ve oldukça zor kılıyor. Bağımsızlık ilanı, sadece İspanya değil, bütün Avrupa Birliği için bir tehdittir. Görünüşe göre Katalan lider, bunun farkındadır. Neredeyse kendi bölgesinde bile izole edilmiş durumdadır. Yoğun kalabalıklar tarafından protesto ediliyor... Bu nedenle Katalan lider, bağımsızlık ilanında bulunmaktan kaçınarak bağımsızlık ilanını askıya aldı. Müzakereler yoluyla daha fazla bağımsızlık elde etmeyi umut ediyor. Ayrıca gelecekte bağımsızlık elde etmek için İspanya ya da Avrupa Birliği’nde uygun koşullar ve fırsatların oluşmasını bekliyor... Hatta Avrupa Birliği’nden aldığı destekle güçlü bir duruş sergileyen İspanya’nın bu pozisyonu karşısında daha önce Katalan lidere arka çıkan Amerika bile desteğini azaltmıştır. Onun için Katalonya’nın bağımsızlık hakkındaki görüşünü almak için Amerika yolunu tutan İspanya Başbakanı Rajoy ile düzenlediği ortak basın toplantısında ABD Başbakan Trump, İspanya büyük bir ülke ve bu ülke birleşik kalmalı.yorumunu yaptı. [27.09.2017 Eş Şuruk El Misriyye] Katalan lider, vaadinde Trump’ın şeytan gibi olduğunu fark edecektir.

يَعِدُهُمْ وَيُمَنِّيهِمْ وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ إِلَّا غُرُورًا Şeytan onlara (birçok) vaatte bulunur ve onları kuruntulara sürükler. Oysa şeytan, ancak aldatmak için onlara vaatte bulunuyor.[Nisa 120] Ancak Amerika, Avrupa Birliği’ni sarsmaya devam edecek ve Avrupa içinde vaatlerine yanıt veren birilerini elbette bulacaktır...

Beşincisi: Böylece kapitalist ideoloji sahiplerini özellikle Avrupa’yı perçeminden yakalayan milliyetçilik, hem Avrupa’yı hem birlik ve bütünlüğünü hem de dışsal politik eylemlerini dumura uğratmaktadır. Kapitalist ideoloji, milliyetçilik olgusunu tedavi edemedi ve edemeyecektir de... Kapitalist ideoloji, sadece başarısız değil, dini hayattan ayırdığı için esas itibariyle batıldır da aynı zamanda. Demokrasi adına ve kanunları istismar ederek pozisyonlar ve ayrıcalıklar elde eden sermaye sahiplerinin kontrolündeki demokrasi nedeniyle fasittir de. Yine din ve dindarlar ile mücadele ettiği için, dini ve etnik temelde insanlar arasında ayrımcılık yaptığı için zalimdir de... Amerika ve Avrupa’da bu açıkça görülüyor. Gözü olup görenler yanılmazlar, basiret ve feraseti olanlar da bundan habersiz değillerdir... İnsan yapımı bütün kanunlar, zulüm, haksızlık, yozlaşma, ülke ve insanları köleleştirmeden yoksun değildir... İslam, Âlemlerin Rabbinin indirdiği, insanlar arasında adalet ve hakkı sağlayan, durumlarını ıslah eden yegâne dindir. Allah Subhânehu ve Teâlâ, neyin yaratıklarının iyiliğine olduğunu en iyi bilendir.

أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُHiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.[Mülk 14] İslam, halkları potasında eritir, milliyetçilik ve ırkçılık ayrım ve çekişmelerini ortadan kaldırır. Çünkü İslam, milliyetçilik ve ulusalcılık eğilimlerini yasaklar ve amansız bir savaş açar... İslam, din, ırk, renk, cinsiyet veya başka hiçbir ayrım gözetmeksizin işlerin yürütülmesinde insanlar arasında adaleti sağlar. Hatta Raşidi Hilafet Devletinin gölgesi altında mahkeme huzurunda bütün insanlara adaletle eşit muamelede bulunur... İmam Ahmed Müsned’inde rivayet ettiğine göre, Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem teşrik günlerinde veda hutbesini okudu ve dedi ki:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ، أَلَا إِنَّ رَبَّكُمْ وَاحِدٌ، وَإِنَّ أَبَاكُمْ وَاحِدٌ، أَلَا لَا فَضْلَ لِعَرَبِيٍّ عَلَى عَجَمِيٍّ، وَلَا لِعَجَمِيٍّ عَلَى عَرَبِيٍّ، وَلَا أَحْمَرَ عَلَى أَسْوَدَ، وَلَا أَسْوَدَ عَلَى أَحْمَرَ، إِلَّا بِالتَّقْوَى أَبَلَّغْتُ»، قَالُوا: بَلَّغَ رَسُولُ اللَّهِEy insanlar, Rabbiniz birdir, babanız da birdir. Dikkat ediniz. Hiçbir Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap olana, siyahın kırmızıya, kırmızının da siyaha takvadan başka hiçbir üstünlüğü yoktur. Tebliği ettim mi? Orada bulunanlar Ey Allahın Rasûlü tebliği ettindediler.Hak olan sadece budur.

فَماذا بَعْدَ الْحَقِّ إِلاَّ الضَّلالُ فَأَنَّى تُصْرَفُونَArtık haktan sonra sapıklıktan başka ne kalır? O halde nasıl döndürülüyorsunuz?[Yunus 32]

H.29 Muharrem 1439
M.19 Ekim 2017

Devamını oku...

Soru Cevap: Kürdistan Bağımsızlık Referandumunun Perde Arkası

Soru Cevap

Kürdistan Bağımsızlık Referandumunun Perde Arkası

Soru:

Barzani, elverişsiz uluslararası ve bölgesel konjonktüre rağmen Kürdistan bağımsızlık referandumu konusunda neden ısrar ediyor? Günümüz koşullarında yapılacak referandum Kürtlerin aleyhine değil mi? Referandum olacak mı? Referandum yapılır da referandumdan evet oyu çıkarsa, bölgede bir Kürt devleti kurulur mu? Allah mükâfatınızı artırsın.

Cevap:

Hani bir deyiş vardır, bir yönetici ülke çıkarları aleyhine bir karar alırsa, bu, o yöneticinin ajan olduğu ve çıkarı için başka bir devletin bu kararı ona dikte ettiği anlamına gelir... Bu deyiş, büyük ölçüde Kürdistan Kürtlerine de uygun düşmektedir. Bunun izahatı şöyledir:

1- Kuşkusuz uyanık bir siyasetçi, Kürt devletinin kurulmasının oldukça zor olduğunu bilir. Hatta mevcut konjonktürde Kürt devletinin kurulması için gayret göstermek, sadece siyasi ve manevi açıdan değil, aynı zamanda fiziksel açıdan da Kürdistan’a zarar verir. Çünkü mesele öyle sanıldığı gibi Irak’ta Kürt devleti kurulması meselesi değil. Eğer mesele sanıldığı gibi bu olsaydı, Kürt devleti çoktan kurulurdu... Irak işgali sonrası Amerikalılar tarafından kurulan ve Bremer anayasası olarak bilinen sistem, Irak’ı merkezi hükümete pamuk ipliği ile bağlı federal bölgelere ayırmaktadır. Hatta yönetim ve bölgesel yetkiler açısından Kürdistan yönetimi Bağdat’taki merkezi hükümetten daha güçlüdür! İslam’a ve Müslümanlara olan kinleri yüzünden işgal ettikleri herhangi bir Müslüman ülkesini parçalama ve bölme fitnesi sömürgeci kâfir ülkelerin akıllarının bir köşesinde her daim var. Parçalamak için sadece uygun fırsat kolluyorlar... 12 Ağustos 2014 tarihli bir soru cevapta şöyle geçmektedir: 2003 yılında Irakı işgal eden Amerika, işgal sonrası Irakı parçalama çalışmalarını kesintisiz sürdürmektedir. Mezhepçilik ve ırkçılık temeline dayalı Bremer anayasası, mezhepçilik ve ırkçılık kotası getirdi. Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı ve Başbakanı birbirinden ayırdı. Başbakan yürütme yetkisine sahip olduğu için ve Bremer de başbakanlığı mezhepçilik makamı kıldığı için haliyle başbakanlık, diğer makamlara nazaran provokasyon ve ajitasyona daha uygundur... Aynı anayasa, federal yönetimini kabul eder. Bölgesel yönetimlerin yetkileri oldukça güçlüdür. Bu nedenle Amerika, Irakı üçe bölmek için uygun koşullar yaratmayı başarabilmiştir...Pratik açıdan bölgesel yönetim, büyükelçilikler, Birleşmiş Milletler üyeliği ve benzeri diğer resmi formalitelerden yoksun bir devlet görüntüsündedir... İşte bu yüzden gerçekte Kürdistan, merkezi hükümetten bağımsız devlet içinde bir devlet gibidir. Artık tek Irak devleti tarih olmuştur! Onun için Kürdistan’ın Irak içinde devlet olma gibi bir gereksinimi yok, zira zaten bir devlettir... Dediğimiz gibi sorun, Irak Kürdistanı sınırları içinde bir Kürt devleti inşa etme meselesi değildir. Bu Kürt devletinin diğer ülkelerdeki Kürtlerle hiçbir ilgi ve alakası olmadığı konusu da değildir. Evet, konu kesinlikle bu değil. Zira Irak’ta kurulacak bir Kürt devleti, otomatikman bölgedeki Kürtlerin yoğun ve fırtınalı kıpırdanmaları ve hareketliliklerine neden olacaktır. Dolayısıyla kurulacak bir Kürt devleti, sadece Irak Kürdistanı ile sınırlı kalmayacaktır... Kurulacak bir Kürt devleti, özellikle Amerika ve onun Türkiye, İran ve Suriye’deki ajanlarına incitici bir darbe indirecektir. O yüzden herhangi bir politikacı, şuan uluslararası ve bölgesel konjonktürün ister Türkiye ister Irak isterse Suriye’de olsun bir Kürt devletinin kurulmasına elverişli olmadığını bilir. Ben, Barzani dâhil Kürt politikacıların bu durumdan bihaber olduklarını sanmıyorum. Tersine yukarıda da belirtildiği gibi mevcut koşullarda bir Kürt devletinin kurulması kartların yeniden karılması demektir. Özellikle de Kürt bölgesinde kontrolsüz kıpırdanmalara yol açabilir. Bu kıpırdanmalar, yukarıda dediğimiz gibi sadece siyasi ve manevi değil maddi hasara da neden olur. Onun için Barzani’nin referandum kararı mevcut koşullarda ülke çıkarına değildir... Bu, yukarıdaki deyişin ilk kısmıdır.

2- Barzani’nin referandum kararının arkasında hangi devlet vardır ve referandum kararı bu gücün çıkarınadır konusuna gelince, her şey apaçık ortadadır. Bu gücün kim olduğunu belirlemek o kadar zor olmasa gerek. Barzani, Amerika ve hempaları olan bölge devletlerinin muhalefetine rağmen Kürt devleti için bağımsızlık referandumu duyurusunda bulunamaz. Arkasında kendisini böyle bir karara teşvik eden, destek çıkan başka büyük bir güç olmazsa, uluslararası ve bölgesel bağımsızlık karşıtı güçler ile mücadele edebilecek kapasitede değildir. Taşı ve toprağı ile Kürdistan kartondan bir yapıdır, bu güçler özellikle Amerika karşısında dayanamaz. Irak’ta tek egemen güç Amerika’dır. Şüphesiz az önce de dediğimiz gibi Barzani’nin arkasında duran ve onu bu tip kararlar almaya teşvik eden büyük gücün İngiltere olduğunu anlamak o denli zor olmasa gerek. Barzani ailesi, Osmanlı devletinin sonlarından bu yana İngiltere’ye göbekten bağlıdır. Barzani, bu hempalığı babası Mustafa Molla Barzani’den devralmıştır. Amcası Ahmed Barzani ve İngilizlerin açık desteğiyle 1909-1914 yılları arasında Osmanlı devletine karşı silahlı Kürt isyanına önderlik eden Abdel Salam Barzani de İngiliz ajanıdır. Dolayısıyla Barzani ailesi, köklü İngiliz ajanıdır... Ülkelerin referandum kararına yönelik takındıkları pozisyonlara bir göz attığımızda, İngiltere’den alışık olduğumuz madrabaz ve düzenbaz üslubuna rağmen referandum kararına destek bildiriminde bulunduğunu görürüz.

Örneğin, destek bildiriminde bulunmak amacıyla İngiltere’nin Irak Büyükelçisi Frank Baker, 24 Ağustos 2017 tarihinde Barzani ile bir araya geldi. Bu görüşme trafiğini aktaran 24 Ağustos 2017 tarihli Rudaw gazetesine göre İngilterenin Bağdat Büyükelçisi Frank Baker, Başkan Mesûd Barzaniye, ülkesinin Kürdistan halkının sahip olması gereken haklarını ve alınan referandum kararını anladığını iletti.Diplomasi dilinde anlayış, açık çek anlamına gelir. Hiç bir şeyden söz etmeden İngiltere’nin pozisyonunu iletmek de ayrıca açık destektir. Yani İngiltere, Barzani’nin kararına yönelik olumlu duruş sergilemekte, hatta desteklemekte, Amerika ve bölgedeki Amerikan hempası ülkelerin muhalefetine rağmen kararında devam etmesini istemektedir.

Örneğin, “İngiltere’nin Ortadoğu ve Afrika İşleri ile İnsani Yardımlardan Sorumlu Devlet Bakanı Alster Bert’in Erbil’de Kürt yetkililer ile temaslarının ardından Kürdistan24’e konuşan Kürdistan Dış İlişkiler Sorumlusu Felah Mustafa, İngilterenin Kürdistan halkının referandumla ilgili kararına saygı gösterdiğini ifade etti.Ortadoğu ve Afrika İşleri ile İnsani Yardımlardan Sorumlu İngiltere Devlet Bakanı Alster Bert, birkaç hususta Kürt yetkililer ile temaslarda bulunmak üzere Pazar günü Erbil’e geldi. Kürtler, bağımsız Kürdistan için 25 Eylül’de referandum yapılması kararı almışlardı. Yapılacak referandum, bağımsız Kürt devletinin kuruluşu yönünde atılacak ilk adım olacaktır...” [05.09.2017 Kürdistan24]

Görüldüğü gibi Barzani’nin referandum kararının arkasındaki devlet İngiltere’dir...

3- İngilizlerin böyle bir karar aldırmalarındaki çıkarlarına gelince, bu olaylar silsilesidir. Şöyle ki İngiltere Başbakanı May, Amerikan seçimlerinden zaferle çıkan Trump ile hem temaslarda bulunmak hem de tebrik etmek amacıyla 26 Ocak 2017 günü hemen Washington’a uçtu... Görüşme sırasında Trump ve May karşılıklı övgüler düzdüler. Tabii her birinin amacı diğerinden farklıydı! O vakit Trump, İngiltere’den şunları yapmasını istemişti: Avrupa Birliği’ni parçalamak için adım atmak ki Avrupa bağlantısı nedeniyle birliği parçalayabilir. Aynı zamanda da özellikle Fransa ve Hollanda’da yapılacak seçimlerde birliği parçalayacak ortamı oluşturmak için çalışmak... May’in ise Trump’tan beklentisi şuydu: Birlikten çıktığı takdirde bazı ayrıcalıklar elde etmek için Trump ile yapacağı ticari anlaşmaları AB ülkelerine karşı yeni baskı aracı olarak kullanmak. Görüşme sırasında gerek Trump gerekse May, kendilerince gözettikleri amaca odaklanmışlardı. Alışılageldik İngiliz geleneği üzere May, ticari amacını çarpık yöntemler ile gizlemeye çalışsa da ancak diplomasi yoksulu Trump ve yaptığı net açıklamalar yüzünden May niyetini gizleyememiştir...

Fransa ve Hollanda seçimlerinde Avrupa Birliği yanlılarının zafer elde etmelerinin, Almanya’nın da Avrupa Birliği’ne güçlü destek ve yeterli ilgi vermesinin ardından Trump, İngiltere’nin amacının Amerika ile ticari anlaşmalar yapmak ve Avrupa Birliği’ni parçalama konusuna istenilen düzeyde ilgi vermediğini fark etti. Bu, Trump’ta infial yarattı. Bu infialden hareketle Trump, halen devam eden abluka ve ambargo yoluyla İngiltere’ye “Katar”da ölümcül bir darbe indirdi! 23 Temmuz 2017 tarihli soru-cevapta biz bunu şöyle açıklamıştık: “İngiltereye gelince, Başbakan Theresa May, 26 Ocak 2017de Washingtona bir ziyaret gerçekleştirdi ve Washington ile bir ticari anlaşma imzalamak için canhıraş çalıştı. Ki bu anlaşma, birliğin diğer ülkelerine birlikten çıkışlarına teşvik için bir model olacaktı. Böylece yeniden Amerikanın kuyruğuna takılan İngiltere, Trump yönetiminden oldukça memnundu. Ancak Avrupa Birliği yanlılarının, Fransa ve Hollanda seçimlerinden zaferle çıkmalarının ardından ABDnin Avrupa Birliğini parçalama umudu dumura uğradı. Ardından Avrupa Birliğini parçalama gidişatına İngilterenin öncülük etmesini isteyen Trumpın olumlu İngiltere bakışı da değişti. Paris ve Amsterdamda Brexitin tekerrür etmediğini görünce Amerika, İngilterenin uluslararası çıkarlarını kemiren ve Londrayı şoke eden eski günlerine tekrar geri döndü. Bu bağlamda Amerika, Libyada İngiliz çıkarlarını dikkate almaksızın ajanı Sisinin Haftere verdiği desteği artırmasını istedi. Amerikanın teşvikiyle ajanları, İslam ve Arap dünyasında İngiliz mızrak başı konumunda olan Katara benzeri şok edici baskı uyguladılar... İşte bütün bunlar nedeniyle sinir bozukluğu yaşayan Trump, Suudi Arabistan’a alelacele bir ziyaret gerçekleştirdi ve orada bir zirve düzenledi. Zirve sonrası Katar’a alınan boykot ve ambargo kararı ile İngiltere’yi kalbinden vurdu.

4- Bu yüzden İngiltere, bölgede Amerikan çıkarlarına parazit yapması gerekiyordu. Onun için İngiltere, referandum kararına başvurdu. Haliyle, Barzani de referandum çağrısında bulundu. Referandum çağrısı, Amerika ve ajanları için tedirginlik yarattı. İngiltere, Amerika’ya karışıklık çıkarmaktan öte bir şey yapamaz. Amerika ile açıktan mücadele edemez. Şuan Kürdistan’da olduğu gibi uygun koşullar seçer ve etkin ajan bulursa sadece karışıklık ve cızırtı çıkarabilir. İngiltere, Amerika ve devam eden silahlı eylemler nedeniyle Suriye, İran ve Türkiye’deki ajanları zorlu bir konjonktürden geçtikleri için kararında Barzani’nin sonuna kadar direnmesini yeğledi... İşte bu yüzden Barzani, referandum yapılması konusunda ısrar etmektedir. Öte yandan İngiltere de bağımsız Kürt devletine yol açacağını söyleyerek referandumu pazarlamaktadır. Her zamanki gibi madrabaz ve düzenbaz İngiltere için Kürtlerin çıkarları kendi çıkarları oranında umurundadır. İngilizlerin Kürt politikası, madrabazlıkla doludur!

Nitekim biz, 01 Nisan 2009 tarihli bir soru cevapta demiştik ki: “...Nitekim İngiltere de 1919 yılında Osmanlı korumasındaki Süleymaniyeye saldırması karşılığında Mahmut Hafide bir Kürt devleti sözü vermişti. Bunun üzerine o, oraya saldırarak Osmanlı kardeşlerini katletti ve onlardan kurtulanları da sürgün etti. Ardından İngiltere, sözünden döndü, dahası Mahmut Hafidi sömürgesi Hindistana sürgün etti. Aynı şekilde İngiltere, Osmanlı Devleti ile yapılan ve Halifenin heyetinin müzakereci durumunda olduğu 1920 yılındaki Sevr Anlaşmasında, Halife Muhammed Vahdettini tedirgin etmek için bir Kürt devletinin kurulmasına ilişkin bir maddenin konulmasında ısrar etmiştir. Daha sonra Mustafa Kemalin cumhurbaşkanı olarak atanmasını, Hilafetin sona erdirilmesini ve Mustafa Kemalin cumhuriyeti ile 1924de Lozan Anlaşmasının imzalanmasını başarınca İngiltere, Kürt devleti maddesinin konmasını reddetmiştir. Çünkü o, artık hedefini gerçekleştirmişti ki o, Hilafetin yıkılmasıdır. Dolayısıyla böyle bir şeyin istismar edilmesine gerek kalmamıştı. Nitekim İngiltere, amaçlarına ulaşıncaya kadar hem Kürt milliyetçiliği homurtularını hem de bölgedeki tüm milliyetçilik homurtularını tahrik etmiş ve tahrik ettiklerini istismar ederek Osmanlı Devletine karşı isyana ve başkaldırmaya teşvik etmişti. Ardından da kendisi ile işbirliği yapanları kaldırıp atmış veya sözde yöneticiler ve liderler olarak atamasıyla onları birer ajan olarak kullanmıştır... İşte madrabaz ve düzenbaz İngiltere budur...

5- Dolayısıyla Barzani, devlet özlemine kavuşmak için 25 Eylül 2017’de yapılması öngörülen referandum konusundaki ısrarcı duruşunu koruyor! Barzani, içerideki bazı Kürtler dâhil uluslararası ve bölgesel güçlerin referandum karşıtı pozisyonlarına aldırış etmeyerek yaptığı açıklamada şunları söyledi:

“Erbil’i bu karardan caydırmak için girişilen onca uluslararası ve bölgesel çabalara rağmen Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Çarşamba günü 25 Eylül’de yapılması planlanan bağımsızlık referandumunun ertelenmesi yahut iptal edilmesinin söz konusu olmadığını yineledi. Bağdat’taki merkezi hükümet ise yapılacak referandumu ve sonuçlarını tanımayacağını söyledi. Kürdistan Referandum Yüksek Kurulu, bölge lideri Mesut Barzani başkanlığında yaptığı toplantıda, Kürt heyetinin referandum konusunu görüşmek için Bağdat’ta yaptığı son ziyaretin ve yine Barzani’nin evvel ki gün James Mattis ile yaptığı görüşmelerin sonuçları hakkında görüşme yaptı. Barzani’nin Danışmanı, “Bir dakika bile olsa referandum asla ertelenmeyecek ve referandum belirlenen tarihte yapılacaktır” dedi. [2 Zilhicce 1438 / 24 Ağustos 2017 Dubai- El Arabiya] Oysa uluslararası ve bölgesel güçler, açıkça ve net bir şekilde referanduma karşı olduklarını söylediler:

A- Daha ilk günden Amerika, Barzani’nin 07 Haziran 2017 günü bağımsız Kürt devleti kurulması için 25 Eylül’de referandum yapılacağı açıklamasının kabul edilemez olduğunu söyledi. ABD Başkanı Donald Trump’ın Uluslararası IŞİD’le Mücadele Koalisyonu Özel Temsilcisi Brett McGurk, Bu ortamda söz konusu bölgede referandum yapmanın yıkıcı sonuçları olabilir. Biz Eylül ayında referandum yapılmasının iyi bir fikir olduğunu düşünmüyoruz. Çünkü belirlenen tarihte referandum yapmak özellikle tartışmalı bölgelerde gözle görülür bir istikrarsızlığa yol açacaktır “ dedi. [08.06.2017 AFP]

11 Ağustos 2017 günü Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesûd Barzani’yi arayan ABD Dışişleri Bakanı Tillerson da 25 Eylülde yapılacak olan bağımsızlık referandumunun ertelenmesini ve Bağdatla diyalog yolunun devam etmesini istedi...22 Ağustos 2017 günü Savunma Bakanı James Mattis de Irak Başbakanı El Abadi ile temaslarda bulunmak üzere Bağdat’a gitti. Ardından Erbil’e geçip Barzani ile görüştü. 23 Ağustos 2017 günü de bölgedeki etkin aktörü Erdoğan Türkiye’sini harekete geçirmek için Ankara’ya geçti.

B- Amerikan hempaları olan bölge ülkeleri de referandum karşıtı tavır aldılar... Irak Hükümet Sözcüsü Saad El Hadisi yaptığı yazılı açıklamada Irakta herhangi bir taraftan gelecek her türlü adımın anayasaya dayalı olması gerekir.dedi. Hadisi, Irak anayasal olarak tam egemenliğe sahip, demokratik ve federal bir ülkedir... Hiçbir taraf diğerlerinden ayrı olarak ve tek başına Irakın geleceği için karar veremezifadelerini kullandı.” [09.06.2017 Al Hurra]

Türkiye de ilk günden Kürt yetkililerin bağımsız Kürdistan referandumu düzenleneceği açıklamasına karşı olduğunu bildirdi. Dışişleri Bakanlığı konuyla ilgili yazılı bir açıklama yaparak, bunun “vahim bir hata” teşkil edeceğini açıkladı. “Irakın toprak bütünlüğünün ve siyasi birliğinin muhafaza edilmesi Türkiyenin Irak politikasının temel ilkelerinden biridir.” dedi.” [09.06.2017 Al Hurra] ABD Savunma Bakanı Mattis ile görüşmesi sonrası açıklama yapan Erdoğan da Referandum kararı yanlış bir karardırdedi. [24.8.2017 El Cezire]

Referandum ilanından kısa bir süre sonra 11 Haziran 2017 Cumartesi günü İran’dan yapılan açıklamada, 25 Eylül’de yapılması planlanan Kürdistan bağımsızlık referandumuna şiddetle karşı oldukları, Tahran’ın açık bir şekilde Irak’ın toprak bütünlüğünden yana olduğu belirtildi. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Behram Kasımi yaptığı açıklamada, Tek taraflı verilen bu kararın Irak Anayasasında yeri bulunmamaktadır. Karar, Irakın mevcut durumunu istenmeyen bir aşamaya getirerek, yeni sorunların yaşanmasına sebep olacaktırifadelerini kullandı. [15.06.2017 http://afkarhura.com] 7 Eylül 2017 günü afkarhura sitesi, İran İslami Danışma Meclisi Başkanı’nın açıklamasını yayınladı. Açıklamada İslami Danışma Meclisi Başkanı’nın Uluslararası İlişkiler Özel Yardımcısı Hüseyin Emir Abdul Lehyan, Irak Kürdistan referandumu yeni sorunlar oluşturacaktır...dedi.

Hatta Goran Hareketi ve Celal Talabani’nin partisi Kürdistan Yurtseverler Birliği dâhil Kürdistan içindeki Amerikan hempaları bile Barzani’nin referandum ilanına karşı çıktılar. Goran Hareketi Grup Başkanı Hoşyar Abdullah, Goran Hareketi referanduma ilişkin pozisyonunu koruyor. Referandum kararının zamanlaması yanlıştır. Bu gündem Mesûd Barzaninin partisel ve kişisel gündemidir. Kürdistan Demokrat Partisi piyon değil bir aktördürşeklinde konuştu. [05.08.2017 Elaph sitesi] Talabani’nin partisi Kürdistan Yurtseverler Birliği üyesi olan Irak Cumhurbaşkanı Fuad Masum da yaptığı açıklama ile referandumu reddetti: Cumhurbaşkanlığı koltuğuna Kürt seçmenlerin oyları ile geliniyor. Cumhurbaşkanlığı koltuğu, Kürt kanlarından bir damlasına ve onların fedakârlıklarına asla eşdeğer olamaz. Kürt halkı, Masumadevletlerinin kuruluş rüyasına dokunmasına izin vermeyecektir. Gerekli yanıtı sandıkta verecektir.Kürdistan Demokratik Partisi tarafından yapılan açıklamada ise, Masum tarafından bu açıklama çok tehlikelidir. Referandum sonuçlarına engel olmak ve itibarını düşürmek isteyen dünya ülkeleri için kötü bir mesajdır.denildi. [05.08.2017 Elaph sitesi]

Uluslararası ve bölgesel güçlerin muhalefetlerine rağmen Barzani’nin referandum konusunda ısrar etmesi, yukarıda da belirtildiği gibi bir dakika bile olsa referandumun kesinlikle ertelenmeyeceğinden dem vurması, İngilizlerin sevk ve idaresi nedeniyledir. Yukarıda olayların akışına bir göz atarken bunu açıkladık.

6- Amiller farklı olsa da referandum olayına göz attıktan sonra şimdi referandum konusu ile ilgili beklentilere cevap verebiliriz... Yukarıda açıkladıklarımız doğrultusunda büyük olasılıkla konuya ilişkin mesele şu şekilde olacaktır:

- Her halükarda uluslararası anlamda bir Kürt devletinin kurulması beklenmiyor. Çünkü Amerika’nın Irak politikası, Irak’ın bölgesel yönetimleri merkezi hükümete pamuk ipliği ile bağlayan Federal bir devleti olarak kalmasıdır. Diğer bir deyişle gerçekte Irak’taki idari yapı bölünmüş olarak kalacak, resmi açıdan ise Irak Federal Devleti adı altında hayatını sürdürecektir... 2003 yılındaki Amerikan işgalinden bu yana ABD’nin Irak politikası işte budur. İşgal sırasında bile Amerika, resmi devlet statüsüne büründürmeksizin Irak’ı bölme ve parçalama fitnesini hep taşımıştır. Bunun için sadece uygun zaman kolluyordu. İşgal sonrası Amerika’nın Irak yöneticisi Bremer, federal Irak anayasası belirledi. Böylece güçlü merkezi yönetime sahip tek bir devlet tarih olmuş, bölgesel yönetimlerin merkezi hükümetten daha güçlü olduğu kırılgan federal devlet yapısı yerini almıştı! Böylelikle Irak, Amerika istediği takdirde ve çıkarı doğrultusunda resmen devletlere bölünmeye hazır bir pozisyona gelmişti... Şuan ki Amerikan projesi ise, merkezi hükümete pamuk ipliği ile bağlı federal Irak devleti kurmaktır... 12 Ağustos 2014 tarihinde yayınladığımız bir soru cevapta şöyle demiştik: 2003 yılında Irakı işgal eden Amerika, işgal sonrası Irakı parçalama çalışmalarını kesintisiz sürdürmektedir. Mezhepçilik ve ırkçılık temeline dayalı Bremer anayasası, mezhepçilik ve ırkçılık kotası getirdi... Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı ve Başbakanı birbirinden ayırdı. Başbakan yürütme yetkisine sahip olduğu için ve Bremer de başbakanlığı mezhepçilik makamı kıldığı için haliyle başbakanlık, diğer makamlara nazaran provokasyon ve ajitasyona uygundur... Aynı anayasa, bölgesel federal yönetimleri kabul eder. Bölgesel hükümetlerin yetkileri güçlüdür. Bu nedenle Amerika, Irakı bölgesel yönetimlere bölmek için uygun koşullar yaratmayı başarabilmiştir...

Binaenaleyh mevcut Amerikan politikasına göre Irak devletlere bölünmeyecek, tersine şeklen tek devlet olarak kalacak, pratikte ise bölünmüş gevşek federal bir devlet yapısında olacaktır. Bu yüzden mevcut koşullarda Irak’ı yasal devletlere bölme düşüncesi uzak bir ihtimaldir. Aksine Bremer projesi doğrultusunda Irak, en azından öngörülebilir gelecekte realitede federal bir devlet olarak kalacak, bölgesel yönetimler de merkezi hükümetten daha güçlü olmaya devam edecektir...

B- Referandumun ilanı, Katar ablukası yüzünden krize giren İngiltere’ye nefes aldırmak için bir İngiliz buyruğudur. Bu nedenle eğer Amerika, Katar’a uygulanan ambargonun kaldırılması için işbirliği yapar yahut itibar kaybına uğramayacak şekilde hafifletirse referandum iptal edilecektir...

C- Amerika isterse referandumu iptal da edebilir. Çünkü Irak’ta egemen tek güçtür. Doğrudan kendisi yapabileceği gibi Kürdistan’daki hempaları olan Kürt güçlerini, İran ve Türkiye’yi bölgesel yönetime karşı daha doğrusu Barzani’ye karşı seferber ederek de yapabilir. Tabii fiziksel baskı kullanmak gerekiyorsa. İran Genelkurmay Başkanı Muhammed Bakiri, 1979 yılındaki İran devriminden bu yana ilk kez Türkiye’ye bir ziyaret gerçekleştirdi. 15 Ağustos 2017 günü gerçekleşen bu ziyaret 3 gün sürdü. Bakiri’yi Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde konuk eden Cumhurbaşkanı Erdoğan ile aralarındaki görüşme, Anadolu Ajansı’nın da belirttiği gibi, 50 dakika sürdü. Bu da bu ziyaretin önemini göstermektedir. İRNA ajansının bildirdiğine göre İran Genelkurmay Başkanı’na Kara Kuvvetleri Komutanı ve Sınır Muhafızları Komutanı’nın yanı sıra çok sayıda üst düzey askeri komutanlar da eşlik etmiştir. İran Genelkurmay Başkanı Tümgeneral Muhammed Bakiri’nin Türkiye’ye yönelik ziyaretini ve Türk mevkidaşı ile yaptığı görüşmeyi değerlendiren İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Behram Kasımi, Bu ziyaret iki ülke arasındaki ilişkilerde yeni bir aşamanın başlangıcıdır...dedi. [21.08.2017 İran Mehr ajansı] Bu ziyaretin, gerektiğinde referandumu iptal etmek ya da işe yarar sonuçlarını ortadan kaldırmak amacıyla Kürdistan’a düzenlenebilecek bir askeri operasyonu koordine etmek için olması olasıdır... İran Genelkurmay Başkanı’nın ziyaretinin hemen akabinde 23 Ağustos 2017 günü ABD Savunma Bakanı’nın Ankara ziyareti bu olasılığı güçlendirmektedir...

D- Eğer Amerika, (C) şıkkından doğabilecek yoğun kargaşadan korkarsa, etkili ya da işe yarar bir sonucu olmaksızın ve bağımsızlığa da götürmezse referanduma engel olmayabilir...

7- Son olarak sömürgeci kâfirlerin, Arap ve Acem Müslümanları kardeş kılan İslam bağını Müslümanların hayatından dışlayıp yerine onları tuz buz yapan kokarca bağları ve yıkıcı unsurları koyması gerçekten acı vericidir. Müslümanlar arasındaki savaşlar gün geçtikçe yayılıyor, kardeşlik yok oluyor!

Milliyetçilik, ümmetin bünyesi yıkan bir ögedir. Dün İslam devletini yıkmıştı. Bugün de elinden geldiğince sömürgeci kâfir, ümmetin geri kalan varlığını yıkmak için bu unsuru kullanmaktadır... Bu unsur yüzünden bugün İslam dünyası büyük güçlerin çatışma sahası haline gelmiştir. Milliyetçilik yüzünden Müslüman kanı akıtılıyor, kardeşler birbirlerinin boyunlarını vuruyorlar! Oysa İslam’a göre bunlar haramdır. Müslümanlar bir ve kardeştir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللَّهِ جَمِيعًا وَلَا تَفَرَّقُوا وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ كُنتُمْ أَعْدَاءً فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُم بِنِعْمَتِهِ إِخْوَانًا وَكُنتُمْ عَلَىٰ شَفَا حُفْرَةٍ مِّنَ النَّارِ فَأَنقَذَكُم مِّنْهَا كَذَٰلِكَ يُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَHep birlikte Allahın ipine (Kurana) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allahın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte Onun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.” [Ali İmran 103] Yine Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌMüminler ancak kardeştir[Hucurat 10] Ayrıca İslam’a göre tüm ırkçılık türleri de haramdır: Milliyetçilik, Ulusalcılık, Kabilecilik gibi...Amr b. Dinar’dan rivayet edildiğine göre

قَالَ: سَمِعْتُ جَابِرَ بْنَ عَبْدِ اللهِ يَقُولُ:كُنَّا فِي غَزَاةٍ، فَكَسَعَ رَجُلٌ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ رَجُلاً مِنَ الأَنْصَارِ، فَقَالَ الأَنْصَارِيُّ: يَا لَلأَنْصَارِ، وَقَالَ الْمُهَاجِرِيُّ: يَا لَلْمُهَاجِرِينَ، فَسَمَّعَهَا اللهُ رَسُولَهُ قَالَ: مَا هَذَا؟ فَقَالُوا: كَسَعَ رَجُلٌ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ رَجُلاً مِنَ الأَنْصَارِ، فَقَالَ الأَنْصَارِيُّ: يَا لَلأَنْصَارِ، وَقَالَ الْمُهَاجِرِيُّ: يَا لَلْمُهَاجِرِينَ، فَقَالَ النَّبِيُّ: «دَعُوهَا، فَإِنَّهَا مُنْتِنَةٌ “Ben, Cabir ibn Abdullahı şöyle derken işittim: Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ile bir harbe katılmıştık. Muhacirler arasında son derece şakacı olan bir adam vardı. Bu kişi Ensarlı bir zatın poposuna eliyle vurdu. Ensarlı bu duruma müthiş bir şekilde kızdı. Neticede hem Ensarlılar hem de Muhacirler toplanmaya başladı. Ensarlı: Yetişin ey Ensar !Muhacirlerden olan da Yetişin ey Muhacirler!diye bağırıyordu. Bunun üzerine Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Ne oluyor ?diye sordu. Oradakiler: Muhacirlerden olan Ensar’dan olanın poposuna eliyle vurdu. Ensarlı Yetişin ey Ensar !Muhacirlerden olan da Yetişin ey Muhacirler!diye bağırdı dediler. Bunun üzerine Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem: Bırakın onu, çünkü o çürüktür.buyurdu. [Buhari]

Ebi Miclez, Cündüp ibn Abdullah El Behili’den rivayet ettiğine göre Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

مَنْ قُتِلَ تَحْتَ رَايَةٍ عُمِّيَّةٍ، يَدْعُو عَصَبِيَّةً، أَوْ يَنْصُرُ عَصَبِيَّةً، فَقِتْلَةٌ جَاهِلِيَّةٌ“Kim körü körüne çekilmiş (ummiyye) bir bayrak altında savaşır, asabiyet (ırkçılık) için gazaplanır veya asabiyete çağırır veya asabiyete yardım ederse, cahiliye ölümü ile ölmüş olur.” [Muslim]

Yüzlerce yıl Müslümanlar, İslam kardeşliği bütününde dinleriyle izzetli, Rableriyle güçlü idiler. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in ashabından olan Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Selman El Farisi ve Bilal Habeşi, Allah’ın kardeş kulları olarak Allah yolunda cihat etmişlerdir... Arap olan Ömer, Kudüs’e bir Fatih olarak girmiş, Kürt olan Selahaddin de Kudüs’ü Haçlılardan kurtarmış, Türk olan Abdülhamid de Kudüs’ü pis Yahudilerden korumuştur... İşte Müslümanlar böyle izzetli idiler. Hazır bulunup kulak kabartan kimseler de böyle olmaları gerek.

إِنَّ فِي هَٰذَا لَبَلَاغًا لِّقَوْمٍ عَابِدِينَŞüphesiz bunda Allaha kulluk eden bir toplum için yeterli bir mesaj vardır.[Enbiya 106]

 H.18 Zilhicce 1438
M.09 Eylül 2017

Devamını oku...

ABD’nin Afganistan Stratejisi

Soru Cevap

ABDnin Afganistan Stratejisi

Soru:

15 Ağustos 2017 tarihinde Taliban, ABD Başkanı Trump’a yazdığı açık mektupta ülkeye ilave asker göndermek yerine mevcut Amerikan birliklerini Afganistandan tamamen geri çekmesi için bir çağrı yaptı. Taliban, ABD Başkanı Donald Trumpa Amerikan askerlerini Afganistandan tamamen çekmesi için bir çağrıda bulundu. Açık mektupta ABD Başkanını Washington karşıtı bu ülkeye ilave asker göndermemesi konusunda uyardı...[Kaynak: 15.08.2017 Novosti, RT, Russia Today] Bu, Afganistan için yeni strateji planları olan Trumpa bir cevap niteliğindedir. Beyaz Saray yetkililerince yakında bu yeni stratejinin hazır olacağı ile ilgili yapılan açıklamalar artarken, Taliban, bu yeni strateji gereği ülkeye ilave asker gönderilmesinden korkuyor. Söz konusu site, 10 Ağustos 2017 günü Trumpın gazetecilere yaptığı açıklamada “Kendi idaresindeki yönetimin, Afganistanla ilgili karar vermeye oldukçayakın olduğunu ifade etmişti. Devamla şunları kaydetmişti: Bu, benim için önemli bir karardır. Ben, kaos devraldım ve biz bu kaosu önemli ölçüde azaltmak için çaba sarf ediyoruz...Tüm bunlar, Amerikanın Afganistan için yeni strateji geliştirme konusunda ciddi olduğu anlamına mı gelir? Yeni stratejinin içeriğinde ilave asker göndermek ya da ilave asker göndermeden Afganistanda Pakistan veya Hindistana aktif rol vermek konuları da var mı? Allah mükâfatınızı artırsın.

Cevap:

Evet, Afganistan stratejisini bugün Amerika’nın ciddi şekilde gözden geçirdiğini söyleyebiliriz. Belki bu strateji ABD’yi Afganistan’a müdahalenin “son aşaması” diyebileceği bir pozisyona sokabilir... Şüphesiz Trump, Afganistan’daki Amerikan birliklerinin komutanına öfkelidir. 03 Ağustos 2017 tarihinde Reuters, Amerikan Başkanı Trump ile Washington’daki askeri yetkililer arasında gerçekleşen toplantıda fırtınalar estiğini bildirdi: Toplantıda Trump, Savunma Bakanı James Mattis ve Genelkurmay Başkanı General Joseph Dunforda savaşı kazanamadığı için ABDnin Afganistan Kuvvetleri Komutanı Orgeneral John Nicholsonun istifasını düşünmeleri gerektiğini söyleyince aralarında soğuk rüzgârlar esmeye başladı.Haliyle, Trump, ABD’nin Afganistan savaşına ilişkin kaygı ve şüphelerini dile getiriyor. Obama yönetimi de ABD’nin Afganistan stratejisini gözden geçirerek stratejide bazı tadilatlar yapmıştı. Ancak bugün Trump yönetiminin Afganistan stratejisini gözden geçirmesinin, Amerika için uluslararası sorunların düşvar olduğu ve dünyada prestijinin sarsıldığı bir konjonktürde cereyan etmiş olması nedeniyle özel bir anlamı var. Bunu şu şekilde daha da ayrıntılandırabiliriz:

Birincisi: Amerika, oğul Bush yönetimini çepeçevre kuşatan yeni muhafazakârların motivasyonu ile 11 Eylül saldırılarına misilleme bahanesiyle 2001 sonlarında Afganistan’a savaş ilan etti. İki yıldan az bir zaman sonra da Irak’a saldırarak işgal etti. Ancak bataklığa saplandı ve bataklıktan çıkış için balıklar gibi çırpınmaya başladı. Irak’ta bataklığına saplanan Amerika için Afganistan savaşı birazcık gözden düştü, önemi azaldı. Irak ve Irak direnişi Bush ve ardından Obama yönetiminin kafasını kurcalayan öncelikli konu haline gelince Amerika’nın bütün çabaları Irak bataklığından çıkış konusuna fokuslandı. 2011 sonlarında Obama yönetimi, Irak’tan bütün muharip birlikleri geri çekince, Amerika, Çin’in yükselişi ile başa çıkmak için yeni bir strateji geliştirdi. Çin’in yükselişi ile mücadele Obama’nın ikinci dönemine damgasını vurdu. Bu yeni stratejisi mutfakta pişirilip servis edilmeden önce daha doğrusu, hazırlanıp billurlaşması sırasında Amerika, Arap dünyasında özellikle Suriye’de Arap Baharı devrimleri karşısında nüfuzunun sarsıldığına tanık oldu. Bu yüzden hem Arap dünyasındaki özellikle Suriye’deki devrimlerin riskleriyle hem de Uzakdoğu’da Çin’le mücadele ederek enerjisini iki cepheye böldü. Çin ile mücadele gereği Çin’in yapay adalarının kabul edilemez olduğunu söyledi. Japonya’nın askeri gücünü yeniden yapılandırmak için çalıştı ve Kuzey Kore’ye şantaj yaptı. Bu gerçeklik ve Afganistan’daki Amerikan kayıplarının orta düzeylerde seyretmesi nedeniyle Afganistan savaşı Amerikan gündeminden düştü. Gündemden düşmesi tamamen ihmal edildiği anlamına gelmez. Sadece Amerika’nın gündeminde yeni önceliklerin olduğu gerçeğini ortaya koyar.

İkincisi: 16 yıl gibi süren uzun Afgan savaşı sırasında Amerikan birlikleri ve NATO güçleri, Afgan direnişinin, birinci derecede de 2001 yılında Amerikan operasyonu ile yönetimden uzaklaştırılan Taliban’ın kökünü kazımakta fiyaskoya uğradılar diyebiliriz. Afganistan’daki ajanlarının istikrarı için geliştirilen tüm Amerikan seçeneklerinin de keza başarısız olduğunu söyleyebiliriz. Direnişi durdurmak amacıyla Afganistan’a davet edilen Hindistan’ın yanı sıra Pakistan’daki ajanlarının, Afganistan’da Amerikan kayıpları baskısını hafifletmek için Veziristan ve diğer bölgelerde yürüttükleri operasyonlar da pek fazla fayda etmemiştir. Taliban ile barış çabalarında da hiçbir ilerleme olmamıştır. O yüzden 16 yıllık savaşın ardından ABD’nin Afganistan’daki vaziyeti çok korkunç görünüyor. Taliban, Kabil’deki ajan hükümetin hiçbir nüfuzunun olmadığı Afganistan’ın geniş bir bölgesinde alabildiğinde pupa yelken hareket ediyor. Amerikan birliklerinin güvenliğini sağlamakta başarısız oldukları başkent Kabil dâhil olmak üzere Afganistan’ın birçok yerinde güçlü ve ürkütücü saldırılar yapıyor. Hatta Amerikan askerlerine karşı girişilen pek çok saldırının kaynağı, Washington’un eğittiği Afgan ordusu içindeki askerlerdir. Görüldüğü gibi ABD’nin Afganistan seçenekleri iyice daralmıştır.

22 Mayıs 2017 tarihinde Carnegie Foundation tarafından yayınlanan raporda bugün Afganistan gerçeği ve riskleri şu sözlerle dile getiriliyor: “Ancak şu iki bileşen, Afgan rejiminin zayıflığı ve Talibanın denetimsiz dirilişi, Afgan hükümeti ve devletinin feci şekilde çöküşüne neden olabilir. Tekrar kaos ya da terörist grupların dirilişine yol açabilir.Raporda, Afgan savaşının Amerika’ya yıllık 23 milyar dolara mal olduğu için değil çözüm seçeneklerinin tükenmiş olması nedeniyle Afgan savaşının sona ermesi gerektiği vurgulanıyor.

Obama döneminde Amerikan askerlerinin çoğu Afganistan’dan ayrıldı. Ancak bu ayrılış, zafer ya da herhangi bir ilerlemenin ürünü değildir. Şuan Afganistan’da 3 bin NATO gücü destekli yaklaşık 10 bin ABD askeri ve 20 bin de özel şirketlere ait paralı askerler var. ABD askerlerince boşaltılan askeri üsleri hızlı bir şekilde Taliban ele geçirmiştir. Sayısının çokluğuna ve ABD’nin eğitim çabalarına rağmen öyle görünüyor ki ajan Afgan hükümeti ordusunun başkent Kabil dışında hiçbir etkinliği yok. Askeri açıdan vaziyet budur.

Üçüncüsü: Politik açıdan ise Amerika, Afganistan’daki seçeneklerinin giderek tükendiğini ve Hindistan seçeneğinin de iflas ettiğini fark etmesinin ardından Afganistan’daki kukla Amerikan yönetimine entegre etme umuduyla Taliban ile müzakere yoluna başvurdu. Taliban liderlerini müzakereye sürüklemek için de Pakistan yönetimindeki ajanlarını kullandı... Ancak bütün bu girişimler fiyaskoyla sonuçlandı. Hem politik hem de askeri açıdan Amerika, Afganistan konusunda hiçbir başarı elde edemedi. Kaldı ki Afganistan mevzusuna ilişkin sınırlandırılmış bir planı da yok. Sınırlandırılmış bir plandan yoksun olduğu için de eleştiri oklarına maruz kaldı. “Interfax haber ajansı, Perşembe günü Rus Dışişlerindeki bir kaynaktan aktardığına göre “ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin Afganistan karşısında net bir politika geliştirememesi, ülkedeki belirsizlik ve istikrarsızlık için ek bir faktör teşkil etmektedir. Afgan devletinin direnç boyutu, NATO üyesi ülkelerin Afganistandaki askeri varlıklarına ilişkin pozisyonları ve genel boyutuyla da ülkedeki durumun iyileşme umutları kuşkusuz bu politikaya bağlıdır...[03.08.2017 Russia Today]

Dördüncüsü: Görüldüğü gibi Amerika, Afganistan’da derin bir buhran ve seçenek kısırlığı yaşamaktadır. Amerika için Afgan savaşını tamamen sona erdirmek olanaksız olsa da ancak ekonomik ve askeri enerji sarfiyatını durdurmak için Afgan savaşının hararetini düşürmek zorundadır. Bu nedenle bazı ABD’li komutanlar, Taliban hareketine karşı zafer elde etmek için ilave asker göndermenin kaçınılmaz olduğunu düşünüyor. Trump ise ilave asker talebine onay vermesi için kısa süreli zaman çizelgesinin yanı sıra net ve konkre sonuçları bir ön koşul olarak görüyor. 16 yıllık acı Afganistan deneyimleri göz önünde bulundurulduğunda askerlerin böyle bir şey sunmaları imkânsız. Fakat teorik açıdan bu seçenek olasıdır. Olası kılan husus, Trump’ın salyasıdır. Trump, Amerikan tahminlerine göre 1 trilyon değerindeki Afganistan doğal maden kaynaklarına salya akıtıyor. Artı Afganistan, Orta Asya petrol koridoru gibi stratejik bir konuma sahiptir. 26 Temmuz 2017 tarihinde Düstur gazetesinin New York Times’dan bildirdiğine göre Beyaz Saray, olasılıkları keşfetmek için Afganistana Özel Temsilci göndermeyi düşünüyor. Özel Temsilci maden yetkilileri ile bir görüşme yapacak. Geçen hafta Beyaz Saray, Afganistan politikası hakkında giderek artan serkeş bir tartışmanın içine çekilirken, Trumpın üst düzey üç yardımcısı, azrak toprak minerallerini çıkarma olasılığını görüşmek üzere American Elements şirketinin üst düzey yöneticilerinden Michael N. Silver ile bir araya geldi.Ancak ilave asker gönderme seçeneğinin yanı sıra bu madenlerin çıkarımını olası kılmak için demiryolları ve yollar gibi Afganistan altyapısına yatırım yapmak, Başkan Trump’ın zihniyetine ticari anlaşmalar egemen olsa da güvenli bir seçenek değildir. Çünkü olası madenler, Taliban kontrolündeki topraklar içine düşüyor...

Buna göre büyük olasılıkla Trump yönetimi, kukla hükümeti korumak ve çöküşünü önlemek için Amerikan birliklerinin Afganistan’daki askeri üslere geri çekilmelerini yeğleyecektir. Yanı sıra Hindistan’ın iflasının ardından Pakistan’ın yeniden Afganistan’a dönmesi için büyük çaba harcayacaktır. Bütün bunları Taliban’ı Kabil’deki Amerikan politik rejime entegre olmasına ikna etmek ve Afgan devrimini durdurmak için yani en uzun Amerikan savaşını bitirmek için yapacaktır... Dolayısıyla Amerika, askeri varlığını sadece tehlike anında seferber olacak şekilde askeri üslere dönüştürerek Afganistan savaşının maliyetini azaltmayı umut ediyor. Böylelikle Afganistan’daki askeri üsleri, Körfez bölgesindeki askeri üsleri gibi olacaktır. Buna ek olarak Taliban ile bağlarını koparmayan Pakistan’daki ajanları ile de işbirliği yapacaktır. Taliban’ı Pakistan kapısı üzerinden Amerikan koşullarına ikna etmek için yeniden canlılık kazandırması ve güven inşa etmesi olasıdır. Daha önce Obama Amerika’sı, Pakistan’daki ajanlarını başarılı bir şekilde kullanmıştır. Afgan hükümeti, cemaat lideri Gulbeddin Hikmetyar yokluğunda ülkenin en büyük ikinci militan grubu ile bir anlaşmaya varmıştır. Silahlı grubun temsilcileri Devlet Başkanı Eşref Gani ile bir anlaşma imzaladılar.[22.09.2016 BBC] Bu, Taliban konusunda Pakistan’ın özellikle de barış ve Kabil’e dönüşü sonrası Hikmetyar’ın istihdam edilmesi için Amerika’yı yüreklendiriyor. Hikmetyar, politik sisteme entegre için Taliban’a bir çağrıda bulundu. Afganistan Hizb-i İslami Partisi lideri Gulbeddin Hikmetyar, Talibanı Afgan hükümeti ile barış yapmaya davet etti. Kabilde toplanan taraftarlarına seslenen Hikmetyar, yabancı güçleri barışçıl yollarla ülkeden çıkarmak için Talibana işbirliği çağrısında bulundu.[06.05.2017 el-Cezire]

Beşincisi: Amerika’nın Çin Havzası’nda büyük tehlikelerle karşı karşıya kalması, özellikle Kuzey Kore ile gün be gün artan gerginlik yaşaması, Suriye’de olası risklerin devam etmesi, ayrıca ekonomiyi yeniden canlandırma politikalarının çuvallaması, öbür yandan Amerikan ordusunun Afganistan’da tükenmişlik sendromuna girmesi, zafer umudunun tarih olması, Hindistan’ın Afganistan düzeyindeki rolünün iflas etmesi ve Hikmetyar’ın ülkeye dönüşü ile umutların yeniden yeşermesiyle öyle görünüyor ki Amerika, savaşla gerçekleştiremediklerini barışçıl bir yöntemle gerçekleştirmeyi umut ediyor. Bu yüzden Pakistan’ın Afganistan’daki rolünün tekrar aktifleştirilmesine ve ister yurtiçinde isterse Afganistan sınırında olsun Pakistan operasyonlarının hafifletilmesine karar verdi. Yeni Pakistan Silahlı Kuvvetleri Komutanı Bajwa döneminde yaklaşık sekiz aydır Pakistan sahnesi, selefi Rahil Şerif’in Afganistan sınırında teröristler diye adlandırdıklarına düzenlediği Zarbı Azap operasyonları gibi korkunç operasyonlara maruz kalmamıştır. Aksine Orgeneral Bajwa komutanlığı döneminde Keşmir sınırında Pakistan ile Hindistan ordusu arasında hafif çaplı çatışmaların yaşandığı duyuluyor. Hiç şüphesiz bu da onun hem iç kamuoyunda hem de Taliban liderleri düzeyinde kabul görmesini artırıyor. 

Ayrıca Pakistan Silahlı Kuvvetleri Komutanı Bajwa, IŞİD ile mücadele başlığı altında Afganistan’a işbirliği elini uzatmak için çalışmıştır. Yani “terörle mücadele” konseptinin dümeni, Taliban ve Veziristan’daki mücahitler ile savaştan tekrar IŞİD tarafına çevrilmiştir. Bu eğilim Afgan hükümeti ve önceki Silahlı Kuvvetler Komutanı Rahil’e kin besleyen Pakistan aşiretlerini de kapsıyor. Oysa Bajwa’nın Afganistan Talibanı ile yaptığı görüşmelerdeki gizem çok daha tehlikelidir. “Pakistan Silahlı Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Qamar Javed Bajwa, iki komşu ülke arasındaki ikili ilişkilerde yaşanan nadir bir gelişme olarak IŞİD buhranı ile mücadelede Afganistan’a “güvenlik işbirliği” elini uzattı. Orgeneral Bajwa’nın Afganistan ile güvenlik işbirliği başlatma gayreti, Cuma günü Vadi Kurram’da bir dizi aşiret liderleri ile yaptığı toplantı sırasında gündeme geldi. (Vadi Kurram, Pakistan’da Afganistan sınırı yakınında federal yönetilen kabile alanlarında yer alan bir yönetim birimidir.) Pakistan Silahlı Kuvvetler Komutanı, Kabil ile ikili ilişkilerde yaşanan bu nadir gelişmenin bir gereği olarak iki ülke vatandaşlarına Birlik ve Teyakkuzçağrısında bulundu. Kurram Vadi’si kabileleri ile yaptığı görüşme sırasında Biz bu tehdide karşı hazır, birlik ve uyanık olmak zorundayız. dedi. [01.07.2017 El Haliç Online]

Afganistan Devlet Başkanı tarafından Suudi Arabistan’da gerçekleşen Trump zirvesi sonrası yapılan barışçıl açıklamalar da Amerika’nın Afgan mücahitlerini özellikle Taliban’ı ekarte etmekte başarısız olduğunu teyit eder. Afgan Devlet Başkanı zirve sonrası yaptığı açıklamada Ve en önemlisi, Afgan hükümeti barış istiyor. Taliban seçim yapmak zorundadır. Barışı seçtikleri takdirde siyaset ve hukuk yoluyla istedikleri her şeyi elde edeceklerdir. Talibanın teröristlerden uzak duracağını umuyoruz.demişti. [25.05.2017 Şarku’l Avsat] Bu, Amerika’nın Taliban’ı terörle mücadele politikası kapsamı dışında tuttuğuna, hatta bu savaşta Afgan hükümeti ile aynı safta yer alması gerektiğine, sonra eğer Amerikan birliklerinin Afganistan’dan tamamen çıkmasını istiyorsa, bunun savaş değil barış yoluyla olabileceğine dair Taliban’a verilmek istenen bir mesajdır.

Altıncısı: Ezcümle Başkan Trump’ın Afganistan stratejisinin gözden geçirilmesi, ABD politikasının dünya çapında büyük risklerle yüz yüze geldiği bir ortamda gerçekleşiyor. Yukarıdaki gerçekler ışığında büyük olasılıkla ABD’nin Afganistan politikasının yeniden gözden geçirilmesi aşağıdaki hususları içerecektir:

1- Bu gözden geçirme Afganistan arenasını serinletme, ABD varlığını askeri üslerle sınırlama, bu üsleri tehlike anında kullanma ve misyonlarını sanki “IŞİD” karşıtıymış gibi gösterme yönünde seyredecektir...

2- Savaş ve savaşı tırmandırmak maksadıyla Amerika’nın ek birlik göndermesi olası dışıdır. Belki savaş maksadıyla değil de sadece bir pazarlık kozu olarak kısa bir süreliğine ek asker gönderebilir. Bununla Amerika, “Taliban’ın “taviz” vermesi, Afgan hükümeti ile ortak yönetim kurmak için pazarlığı tutuşması ve tabii ki Amerikan çıkarlarına halel getirmemesi karşılığında biz de bu ilave birlikleri geri çekerek “ödün” verebiliriz mesajını vermek isteyebilir.

3- Amerika, Taliban’ın ayartılmasını kolaylaştırmak için Pakistan’ın rolünü yeniden aktif hale getirecektir. Bu rol gereği Pakistan Silahlı Kuvvetleri Komutanı, Kabil’deki kukla hükümet ile masaya oturması, pazarlığa tutuşması, Afganistan’daki Amerikan politik sistemine katılımını sağlamak için Taliban’a karşı fazla yumuşak ve sempatik davranabilir.

Yedincisi: Son olarak biz, Pakistan’daki ajanlara yaslanmaktan veya Pakistan Silahlı Kuvvetleri Komutanı’nın Afganistan’a göstereceği yumuşaklığa itimat etmekten sakındırıyoruz. Geçmişten ders almak gerek. Amerika, Pakistan rejimindeki ajanlarının işbirliği olmasaydı, Afganistan’a ayak basamazdı. Pakistan yönetiminin bu yeni Taliban politikası, maliyetli veya maliyeti biraz az askeri müdahale olmadan Afganistan’daki mevcut ajan yönetim üzerindeki riskleri bertaraf etmek amacıyla bizzat ABD tarafından oyunun kurallarını berkitmek için kurgulanmış bir oyundur... Onun için bu yeni Pakistan yöneticileri, Amerikan planının başka bir yüzüdür, deşifre edici yüzüdür. Kimi zaman Amerika, Pakistan’daki yandaşlarından, adı kötüye çıkmış Rahil’in Obama planı uyarınca Veziristan’da yaptıkları gibi, Afgan cihadına baskı yapmak ve şevkini kırmak isteminde bulunmaktadır. Şimdi de iktidardaki yeni kuklalar, Trump planı uyarınca Taliban’ı ayartmak ve kuşatmak için çalışıyorlar. Çünkü Amerikan politikaları, Taliban’daki cihat kararlılığının kökünü kazımanın bir yolu olarak Taliban’ı ölümcül “müzakere” masasına askeri kuvvetle oturtmakta başarısız olmuştur. Dolayısıyla Pakistan yöneticileri, aldatmaca ve kandırmaca yakınlaşma yoluyla Taliban’ı müzakere masasına oturmaya çalışıyorlar. Biz, Amerika ve ajanlarının tuzağına düşmekten veya onlara yaslanmaktan şiddetle sakındırıyoruz.

وَلَا تَرْكَنُوا إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُم مِّن دُونِ اللَّهِ مِنْ أَوْلِيَاءَ ثُمَّ لَا تُنصَرُونَZulmedenlere sakın meyletmeyin. Yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allahtan başka dostlarınız yoktur. Sonra size zafer de verilmez.[Hud 113]

H.24 Zilkade 1438
M.16 Ağustos 2017

Devamını oku...

Amerika-Fransa Yakınlaşmasının Göstergeleri

Soru Cevap

Amerika-Fransa Yakınlaşmasının Göstergeleri

Soru:

Perşembe günü yeniden ABD Başkanı Donald Trump, Fransa’ya yaptığı son ziyareti anlattı... Trump, New York Times gazetesine verdiği röportajda Macron, harika bir insan. Akıllı. Güçlü. Elimi sıkmayı seviyor. İnsanlar onun elimi sıkmayı sevdiğini anlayamıyor, dedi...[19.07.2017 El Arabiya, Washington France Press] Fransa Cumhurbaşkanı Macron, 13 Temmuz 2017 günü Parisi ziyaret eden Trumpı sıcak karşıladı. Oysa eski Fransa Cumhurbaşkanı Hollande, ABD Başkanı Trumpa karşı hoşnutsuzluğunu göstermişti. Ayrıca Avrupalı liderler de Başkan Trumpa yoğun suçlamalar yöneltmişti! Amerika-Fransa yakınlaşmasının nişaneleri ve Trumpın Paris ziyaretinin amacı nelerdir? Sonra bu ziyaretin Suriye yansıması var mıdır? Özellikle de Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Suriyede yeni bir ABD-Fransa stratejisinden bahsetmişken.

Cevap:

Trump’ın uluslararası politikada gelişigüzel hareket etmesinin, doğal olarak kayda değer rahatsız edici sonuçları oluyor. Örneğin NATO’nun miadını doldurduğu ve anlamsız olduğu ile ilgili yaptığı şoke edici açıklamalar, Amerikan politikasına karşı sert tepkilere yol açmıştır. Bu sert tepkilerin en dikkat çekeni de Berlin tarafından yapılan açıklamalardır... Sonra Trump, gerek seçim kampanyası sırasında, gerekse 20 Ocak 2017’de başkanlık görevini devraldıktan sonra Avrupa Birliği’ne öfke kusmuştur. Bu öfkesini hiçbir zaman gizleme gereği duymamıştır. İngiltere’nin Brexit referandumuna övgüler yağdırmış, ABD’nin Brüksel Büyükelçisi de Avrupa Birliği’nin yakında parçalanacağını söylemiştir. Amerika, Fransa ve Hollanda’da yapılan seçimlerden AB karşıtlarının zaferle çıkacağını ve dolayısıyla 2017 yılında birliğin parçalanacağı beklentisi içerisindeydi. Kendisine karşı yapılanları yakından gözlemleyen Avrupa, İngiltere referandumunun Hollanda ve Fransa üzerinde domino etkisi yaratmasını önledi. Böylelikle birliğin parçalanma kâbusunu bertaraf etti... Sonra Trump’ın aldığı kararlardan geri adım atması, uluslararası politikada keşmekeşliğini iyice artırmıştır. Örneğin NATO’yu önce ömrünü doldurmuş bir ittifak olarak niteleyen Trump, ardından açıkça bu pozisyonundan geri adım attı. Paris İklim Anlaşması’ndan çekildiğini açıklayan Trump, sonra anlaşmayı yeniden müzakereye açabileceğini bildirdi. Kuzey Kore ile savaşın eşiğine gelmişken, bundan geri adım attı. Çin’e olumsuz bakış sergiliyorken, Çin ile birlikte Kuzey Kore dosyasında elde edilecek sonucu beklemeye başladı. Suriye krizine ilişkin sert açıklamalar yapmışken, ardından Astana ve Cenevre’de dizginleri oluruna bıraktı...

Yanı sıra Amerika içinde de durumu pek iç açıcı değildir. Özellikle de seçimlerde Rusya’nın kendisini desteklediği konusunda politikasına yönelik aşırı muhalefet söz konusudur... Bu sorunlar ve muhalefet nedeniyle başkan ve idaresindekilerin, Rusya ile olan temasları Amerika’da çok hassas bir mesele halini almıştır. Bu hassasiyet yüzünden başkan, Amerika-Rusya anlaşmasını yapamamaktadır. Anlaşma gecikmiştir. Trump, Rusya Devlet Başkanı ile 7 Temmuz 2017’de Hamburg’da düzenlenen G20 zirvesinde ancak bir araya gelebilmiştir. Hatta Kongrenin Rusya’ya ek yaptırımlar uygulamak istediği bir vakitte ABD-Rusya ilişkileri daha sofistike bir hale gelmiştir. Ayrıca Rusya’nın seçimlere müdahalesi ile ilgili Amerika’da yayınlanan raporlar, içeride başkanın başını giderek daha fazla ağrıtmaktadır. Moskova ile ilişkileri onarmada başkanın içine düştüğü sıkıntı da cabası...

Bütün bunlar, Amerika ile Avrupa Birliği ülkeleri arasında uluslararası politikada deprem etkisi yaratmıştır. Bu ülkelerin çıkarları ve Amerikan siyasetindeki bu yeni durumu istismar kapasitelerine göre bu deprem etkisi artı ile eksi arasında gidip gelmektedir. İlgili ülkelerin Trump politikasına karşın duruşlarına bir göz atacağız. Sonra da Trump’ı Paris’e davet eden ve onu sıcak karşılayan Fransa’nın pozisyonuna değineceğiz:

1- İngiltere’ye gelince, Başbakan Theresa May, 26 Ocak 2017’de Washington’a bir ziyaret gerçekleştirdi ve Washington ile birliğin diğer ülkelerine birlikten çıkışlarına teşvik için bir model olacak ticaret anlaşması imzalamak için canhıraş çalıştı. Yeniden Amerika’nın kuyruğuna takılan İngiltere, Trump yönetiminden oldukça memnundu. Ancak Avrupa Birliği yanlılarının, Fransa ve Hollanda seçimlerinden zaferle çıkmalarının ardından ABD’nin Avrupa Birliği’ni parçalama umudu dumura uğrayınca, Avrupa Birliği’ni parçalama gidişatına İngiltere’nin öncülük etmesini isteyen Trump, İngiltere’ye bu olumlu bakışından geri adım attı. Amerika, Paris ve Amsterdam’da Brexit’in tekerrür etmediğini görünce, İngiltere’nin uluslararası çıkarlarını kemiren ve Londra’yı şoke eden eski günlerine geri döndü. Bu bağlamda Amerika, Libya’da İngiliz çıkarlarını dikkate almaksızın ajanı Sisi’nin Hafter’e verdiği desteği artırmasını istedi. Amerika’nın teşvikiyle ajanları, İngiltere’nin İslam ve Arap dünyasında mızrak başı konumundaki Katar’a benzeri şok edici baskı uyguladılar. Bu ve benzeri diğer nedenlerden dolayı İngiliz politikası derinden yara aldı ve Trump Amerika’sına olan güvenini yitirdi. Kendisini Amerikan örsü ile AB’den ayrılış müzakeresi yaptığı Avrupa çekici arasında buldu. Böyle yaygın şüphecilik karşısında İngiltere Başbakanı, erken seçim kararı aldı. Erken seçim kararı hükümet üyeleri için bile sürpriz oldu. 8 Haziran 2017 seçimlerinde çıkan sonuca göre İngiltere, Avrupa Birliği’nden ayrılmak ile birlikte kalmak arasında bocalayıp durdu. Çünkü seçimler, Brüksel ile yapılan müzakerelerde bir anlaşmaya varılamadığı takdirde birlikten ayrılış yanlılarının giderek zayıfladığını göstermiştir. Buna göre ABD’nin yeni İngiltere politikasının nasıl keşmekeşliğe düştüğü açıktır.

2- Daha önemlisi ise Rusya’dır. 2014 yılında Kırım’ın Rusya tarafından ilhakından ve Doğu Ukrayna’da patlak veren yangından bu yana Rusya’ya yönelik Avrupa ile Amerikan yaklaşımları örtüşmektedir. Amerika ve Avrupa’nın Rusya’ya uyguladığı yaptırımlar, aralarında görüş birliği olduğunu yansıtmaktadır. Özellikle de Avrupalılar, Putin’in Doğu Avrupa sınırlarını yıkmasından endişe ediyorlar. Ancak seçim kampanyasından bu yana Trump, Rusya’ya uygulanan yaptırımları eleştirmiş ve Rusya ile samimi ilişkiler kuracağı vaadinde bulunmuştur. Trump’ın bu tavrı, Rusya’nın yeniden yükselişi karşısında yalnız kalan Avrupa’da kafa karışıklığına neden olmuştur. Avrupalı liderler, Obama Amerika’sının özellikle Suriye krizine müdahalesinden sonra Rusya’nın yükselişine kapı araladığının farkındalar. Trump ise uluslararası konularda Rusya ile varılan ikili anlaşmaları, Avrupa’nın uluslararası krizlerde rol kapma umudunu bitirmek için daha da ilerilere taşımakla tehdit etmiştir.

3- Almanya’ya gelince, yeni Amerikan politikası karşısında daha keskin yaklaşımlar sergileyen Almanya, ABD’nin Avrupa NATO ülkelerine yönelik eleştirilerini şiddetle reddederek savunma konularında Almanya ve Avrupa’nın bir ABD kenti olmasını uygun görmemiştir. Amerika’nın Paris İklim Anlaşması’ndan çekilmesini kınayan Almanya, herhangi yeni bir müzakere olgusunu reddetmiştir. Trump’ın Suudi Arabistan ile imzaladığı silah anlaşmasını eleştirerek, anlaşmayı ateşli bölgelerde yangına benzin dökmek olarak kabul etmiştir. Fransa’nın pozisyon değişikliğine rağmen tutumunda hiçbir değişiklik olmamıştır. Deutsche Welle’ye göre Almanyadaki G20 zirvesi sırasında Almanya Başbakanı Merkel, Trumpı kızdırmamaya özen gösteren Fransa Cumhurbaşkanının aksine ABD Başkanına karşı acımasız ve sert bir tavır sergilemiştir...[14.7.2017 Deutsche Welle] Özetle yeni ABD politikalarını etkilemek amacıyla Almanya’nın, yeniden süper güç olma umuduyla önemli ölçüde girişimlerini artırdığı söylenebilir.

4- Şimdi de Trump’ın Fransa ziyareti ve ABD-Fransa yakınlaşmasının işaretlerini ele alacağız... Ayrıca Fransa Cumhurbaşkanının, ABD Başkanını Fransa’ya davet etmesinin arka planına ve 14 Temmuz 2017 Ulusal Bayram kutlamalarına onur konuğu olarak katılmasının nedenlerine değineceğiz. Fransa, bu kutlamaları bundan 100 yıl önce ABD’nin Birinci Dünya Savaşı’na girmesinin anısına düzenliyor. Bu, eski bir gelenektir ve nadiren belirli hedefler için kutlamalar düzenlenir. ABD Başkanı Trump’ın bütün Avrupa ile ilişkilerde gerginlik yarattığı bir zamanda Fransa, Ulusal Bayram kutlamalarına katılmak için onu bir davetiye yöneltmiştir! Elaph sitesine göre Macron, Salı günü Trump ile yaptığı telefon görüşmesinde Fransayı ziyaret etmesi ve Ulusal Bayram etkinliklerine katılması için Trump’a yaptığı davetini yeniledi. Macron, geçtiğimiz Mayıs sonunda Brükselde düzenlenen NATO zirvesi sırasında ilk kez Trumpı Fransaya davet etmişti...[28.6.2017 Elaph sitesi] 7 Temmuz 2017’de Almanya’da düzenlenen son G20 zirvesinde Fransa Cumhurbaşkanı Macron, İklim Anlaşması’ndan çekilmesi nedeniyle Amerika’yı sert bir dille eleştiren özellikle Avrupalı liderler arasında yalnız kalan Trump’a çok sıcaklık göstermişti. Hatta Trump bile böyle bir zamanda Macron tarafından yapılan davete şaşırmıştı. Trump, 2014 yılında 195 ülkenin imzaladığı Paris İklim Anlaşmasından çekilme kararı sonrasında böyle bir davet aldığı için şaşırdığını söyledi...[20.07.2017 el-Arabiya.net]

5- Fransa’nın sergilediği bu yeni yaklaşımın amacına gelince, Avrupa Birliği’nin omurgasını oluşturan Fransa, izlenen politikanın Amerika-Avrupa ilişkilerini olumsuz etkileyeceği korkusuyla Trump’ı sert bir dille eleştiren Avrupa ülkelerinin başında gelmekteydi. Trump sadece eski Fransa Cumhurbaşkanı Hollande tarafından eleştirilmekle kalmamış şimdiki Fransa Cumhurbaşkanı Macron da seçim kampanyasından yakın zamanımıza kadar Trump’a şiddetli eleştiriler yöneltmişti. Birkaç haftadan beri Fransa’nın, Amerika’ya karşı u dönüşü sergilediği görülmektedir. ABD Başkanı Trump’ın Fransa’ya davet edilmesinde, oldukça samimi karşılanmasında, yoğun ilgi ve alaka görmesinde Fransa’nın bu u dönüşü açıkça görülüyor... Fransa’nın bu u dönüşü incelendiğinde, büyük olasılıkla iki amaca matuf olduğu, birinin diğerinden daha az önemli olmadığı görülür:

- Bu u dönüşünün birinci amacı, Suriye boyutu ile ilgilidir. Macron, Beşşar Esedin yerine geçecek meşru bir halef görmediğini ve Beşşar Esedin görevden ayrılmasını ülkedeki krizin çözümü için ön koşul olarak görmediğinibelirttikten kısa bir süre sonra ve ABD Başkanı ile görüşmesi öncesinde Geniş kapsamlı bir siyasi çözüm oluşturmalıyız. Bunun için Fransa Suriyeye ilişkin doktrinini değiştirdi. Dolayısıyla Beşşar Esedin görevden uzaklaştırılmasının Fransanın ön koşulu olmadığını...söyledi. [13.07.2017 Şarku’l Avsat] Böylece Fransa, Suriye rejimi ve birçok muhalif grubun dizginlerini elinde tutan Amerika’ya karşı yakınlık göstermeye başladı. Bu yakınlığın amacı, Suriye’de rol kapma çabasıdır. Fransa, uzun süredir bunun özlemini çekiyor... Bu rolün kokusunu koklamanın da Amerika’dan geçtiğini biliyor... Öyle de oldu. Fransa, Trump’a gösterilen bu sıcaklık ve Beşşar Esed’in görevden ayrılması konusunda ısrarcı olmamasının nedeninin Amerika olduğunu biliyor. Amerika, şuan Esed’in gitmesini istemiyor. Amerika, hâlihazırdaki ajana alternatif bir ajan buluncaya dek mevcut ajanın görevden ayrılmasını istemiyor. Amerika ise henüz böyle bir ajan bulmuş değil... Dolayısıyla Fransa, Suriye sahasına girmenin önünde engel olarak gördüğü önceki pozisyonlarından kurtulmaya başlamıştır. Ayrıca Trump benzeri “terörle mücadele” şarkıları söylemektedir... Bu yüzden Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, ABD’li mevkidaşı Donald Trump ile düzenlediği ortak basın toplantısında, Irak ve Suriye konusunda ABD ile savaş sonrası yol haritasını çıkartmak için uzlaştıklarını söyledi. Perşembe günü Fransanın başkentinde konuşan Macron, (terörle) mücadelede her türlü çabayı sarf etmek üzere ABD Başkanı ile anlaştıklarını sözlerine ekledi...[13.07.2017 Russia Today]

- İkinci amaca gelince, Fransa, Almanya’nın rolünün gittikçe büyümesinden endişe ediyor. Bu endişe nedeniyle Fransa, Almanya’dan rahatsızdır. Almanya’nın Trump’a yönelik eleştirilerinin dozajı artarken, Fransa, Trump’ın gözüne girmek için gayret sarf etmektedir! Hatta ABD Başkanının Paris’e yaptığı ziyaretten kısa bir süre sonra Fransa’nın BM Daimi Temsilcisi François Delattre, Paris’in Suriye krizi konusunda oluşturulmasını önerdiği temas grubuna, BM Güvenlik Konseyi üyesi ülkelerin yanı sıra bölgesel aktörlerin de katılması gerektiğini söyledi. Fransız diplomat, Cuma akşamı Güvenlik Konseyi’nin düzenlenen kapalı oturumu öncesinde gazetecilere yaptığı açıklamada, Söz konusu temas grubu, barışı tesis etmek ve yol haritası hazırlığı yapmak için çalışmalıdır.diye konuştu. Şu an daha önemli olanın uluslararası toplumun görüş birliği olduğunu söyleyen Fransa’nın BM Daimi Temsilcisi, “BM Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Misturanın çabalarını desteklemek için yeni girişimler ortaya koymak gerektiğini belirtti...[14.07.2017 Russia Today] Böylece Fransa, “BM Güvenlik Konseyi üyesi ülkelerin yanı sıra bölgesel aktörlerin de katılımı” ve “ele almak üzere BM’nin beş daimi üyesine somut girişim sunulması” koşuluyla “Suriye krizi konusunda temas grubu oluşturulmasını” istiyor. Diğer bir deyişle Güvenlik Konseyi üyesi olmaması nedeniyle Almanya, bu rolün dışında tutuluyor. Bu, Almanya’nın yükselişi karşısında Fransa’nın kaygılarını ortaya koyuyor. Çünkü Fransa, uluslararası politikada Almanya’nın bir rolünün olmasını istemiyor...

6- Dolayısıyla Trump politikasının keşmekeşliği, özellikle Fransa ziyareti, Amerika ve Avrupa Birliği arasında uluslararası politikada bir değişim yaratmıştır. O derece ki bazı medya organları, bu ziyareti yeni dünya düzeninin bir başlangıcı olarak kabul etmişlerdir: “İngiliz Times gazetesi, ABD Başkanı Donald Trump’ın Fransa’nın başkenti Paris’e gerçekleştirdiği ziyareti, yeni dünya düzeninin başlangıcı olarak kabul etmiştir. Öyle ki Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Amerika ve Almanya ile yeni bir ilişkiye doğru yelken açmıştır. Gazete, Macron’un İngiltere’nin birlikten ayrılışından sonra emrivaki bir lider olarak kendisini Avrupa Birliği’ne sunduğunu düşünüyor. Gazeteye göre İngiltere birlikten ayrıldıktan sonra Avrupa’nın oyun kartları yeniden karılacak. Gazete editoryası şu sonuca varıyor; Avrupa Birliği, öyle bir yöntem inşa etmiştir ki bu yöntem, birlik içinde Almanya ve Fransa’nın tek egemen güç olarak kalmasına izin vermiyor. İki ülkenin aralarında yüzyıllarca süren husumetin üstesinden geldikleri belirtilen başyazıda, iki ülkenin İngiltere ile veya İngiltere’siz Avrupa kıtasına önderlik etmek için çalıştığını kaydetti. Ancak şuan farklı kulvarlarda hareket ediyorlar. Macron liderliğinde Fransa, Avrupa liderliğini arzularken, Merkel liderliğindeki Almanya da Avrupa’nın sağlam ve bir bütün olarak kalmasını arzuluyor... [14.7.2017 Vefd sitesi]

7- Cevabı şöyle diyerek sonlandırmak istiyoruz. Fransa’nın Suriye sahnesinde yükselme hayalleri pek uzun sürmeyecek. Fransa’nın bu hayali, Suriye krizinde eşsiz olmayı yeğleyen ABD’nin gerçek pozisyonu ile çatışacaktır. Amerika’nın, Fransa’nın Suriye’ye yönelik yaklaşımlarına gösterdiği bazı esneklik, Fransa-Almanya çatışmasına odun taşımaktan başka bir şey değildir. Bu, parçalamak için Avrupa Birliği içinde anlaşmazlık ve uyumsuzluğu artıracaktır.

Fransa’nın Almanya’nın yükselişinden endişe etmesinin bir realitesi var. Çünkü Almanya’nın devlet dinamikleri, Fransa’nın devlet dinamiklerinden üstündür. Bu üstünlük tarihsel ve coğrafi olarak da maruftur. Almanya, İkinci Dünya Savaşı Anlaşmalarının dayattığı mevcut “etik” yükümlülüklerden kurtuluyor. İkinci Dünya Savaşı Anlaşmaları, Almanya’nın aktif küresel askeri rol üstlenmesine engel teşkil ediyor ve askeri rol üstlenmesine değil de ekonomik ve endüstriyel nüfuza odaklanmasını öngörüyor. Bu yükümlülüklerden kurtulan Almanya, büyük olasılıkla Avrupa’da yeniden ön plana çıkacak, Amerika’ya yakınlaşsa da yine de Fransa’ya üstün gelecektir.

Umarız Allah, aralarındaki anlaşmazlığın şiddetini artırır da bünyeleri çöker.

فَأَتَى اللَّهُ بُنْيَانَهُم مِّنَ الْقَوَاعِدِ فَخَرَّ عَلَيْهِمُ السَّقْفُ مِن فَوْقِهِمْ وَأَتَاهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَBunun üzerine Allah, binalarının temelini çökertti de tavanları başlarına yıkıldı. Azap, onlara fark etmedikleri yerden geldi.[Nahl 26] İslam Devleti yakında onların yurtlarını çökertecek ve dünyanın dört bir yanına iyiliği yayacaktır. Böylelikle hadiste geçen Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sözü gerçekleşecektir. Ahmed, Müsned’de Temim Ed Dâri’den rivayet ettiğine göre, “Ben Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i şöyle buyururken işittim:

لَيَبْلُغَنَّ هَذَا الْأَمْرُ مَا بَلَغَ اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ وَلَا يَتْرُكُ اللَّهُ بَيْتَ مَدَرٍ وَلَا وَبَرٍ إِلَّا أَدْخَلَهُ اللَّهُ هَذَا الدِّينَ بِعِزِّ عَزِيزٍ أَوْ بِذُلِّ ذَلِيلٍ عِزًّا يُعِزُّ اللَّهُ بِهِ الْإِسْلَامَ وَذُلًّا يُذِلُّ اللَّهُ بِهِ الْكُفْرَBu din, gece ve gündüzün ulaştığı her yere ulaşacaktır. Allah, bu dini sokmadığı hiçbir ev bırakmayacaktır. Çadırlara bile girecektir. Kimi onuruyla kimi de zilletiyle... Ya İslâmla izzet bulacak veya küfürle zelil olacaktır.el-Beyhaki Sünen’ul Kübra’da, keza El Hâkim de Müstedreki’nde benzerini rivayet etmiştir. Allah’ın yardım ve inayetiyle bu kesinlikle gerçekleşecektir. Bu, Allah’a zor değildir.

H. 29 Şevvâl 1438
M. 23 Temmuz 2017

Devamını oku...

Suudi Arabistan-Katar Krizinin Hakikati Nedir?

Soru Cevap

Suudi Arabistan-Katar Krizinin Hakikati Nedir?

Soru:

09 Haziran 2017 günü Beyaz Sarayda Romanyalı mevkidaşı ile düzenlediği basın toplantısında konuşan Trump, Ortadoğu ülkelerine yaptığı ziyaret sırasında görüştüğü kilit ülke liderlerinin terörü maddi, askeri ya da moral açıdan desteklemeyi durdurma sözü verdiğini söyledi ve ancak Katar, ne yazık ki tarihsel olarak çok yüksek düzeyde terörün destekçisi olmuştur. Bunun ışığında, bölge ülkelerinin liderleri bu davranış karşısında Katara yaptırım uygulama konusunu benle konuştular. Terörizme desteği kesmek zorundaydık. Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, üst düzey askeri yetkililerimiz ile birlikte Katarın teröre verdiği desteği durdurmak zorunda olduğunu söylemek kararı aldık dedi.[09.06.2017 www.youm7] Bu açıklama, Suudi Arabistan ile Katar arasındaki krizi provoke edenin Trump olduğu anlamına gelir mi? Eğer bu doğruysa, bölgedeki en büyük hava üssü Katarda olduğu bilinen Trump’lı Amerika niye böyle bir şey yapsın ki? Sonra medya, Suudi Arabistan ile Katar arasında siyasi anlaşmazlığa neden olan unsurun, Katarın İran, Müslüman Kardeşler veya Hamasa ilişkin tutumu olduğunu söylüyor... O halde Trumpın yukarıdaki açıklaması ile medyada yer alan bu haberleri nasıl anlamalıyız? Peki, bu kriz nereye doğru gider? Katarın Körfez İşbirliği Konseyinden çekilmesine ya da kovulmasına yol açar mı? Teşekkür ederim.

Cevap:

Birincisi: Evet, meydana gelen krizin baş aktörü, Amerika’dır. Diğer bir deyişle ABD Başkanı Trump’tır. Detaylara geçmeden önce yanıta son soruda yer alan hususla başlamak istiyorum. Nitekim medyada da yer aldığı gibi ya da medya tarafından pompalandığı gibi bazıları, Körfez’de yaşanan Katar krizinin Katar’ın Müslüman Kardeşler’e verdiği destekten veya İran ile kurduğu stratejik ittifaktan kaynaklandığını sanıyor... Bazıları da krizin gerçek sebebinin 1970’lerde BAE’nin kuruluşu sırasında Hamd Hanedanı ile Zayed Hanedanı arasında yaşanan eski bir husumetten mütevellit olduğunu düşünüyor. Bu husumet nedeniyle Suudi Arabistan, Katar’a karşın müttefiki BAE safında yer almıştır... Bazı yazarlar da Katar’a uygulanan abluka krizinin İsrailile bir bağlantısı olduğunu iddia ediyor. Örneğin CNBC televizyonunda konuşan Jake Novak, Görünüşe göre Suudi Arabistan ve Katar arasında patlak veren krizin başlıca nedeni İrandır. Çünkü İranın Orta Doğudaki nüfuzuna ket vurmak Suudilerde saplantı haline gelmiştir. Biraz derinlemesine bakıldığında böyle bir anda Katarın hedef alınmasının başka bir devletle, İsrailile olan ilişkisinden kaynaklandığı görülür.[07.06.2017 Arabi 21]

Ancak krizin gelişim sürecine derinlemesine bakılıp etraflıca düşünüldüğünde, o zaman yukarıda geçen iddiaların olasılık dışı olduğu anlaşılır. Çünkü bu iddialar yeni değil, aksine uzun zamandır Katar bu doğrultuda politika izliyor. Katar’ın İran yakınlaşması maruf, Hamas ile olan ilişkisi de meşhurdur. Katar ile Filistin gaspçısı Yahudi devleti arasında, Yahudi devleti ile Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri arasında ilişkiler olduğu bir sır değil. Hatta aşiret ilişkileri bu boyutta değil... Bütün bunların kriz öncesinde olduğu biliniyor ve krizden sonra da devam ediyor. Bu yüzden bunlar, gerçek nedenler değildir.

İkincisi: Asıl sebebe gelince, başta da belirttiğim gibi Amerika veya Trump’tır. Bu durumu kavramak için aşağıdakileri hususlara bir göz atacağız:

1- Bu yüzyılın başlarından itibaren küçücük devlet Katar, Ortadoğu’da İngiliz politikalarının ana mutfağı olmuştur. Bu yüzden El Cezire kanalı, Amerikan politikalarına parazitlik yapmak ve bölgedeki Amerikan ajanlarını karalamak amacıyla dev bir medya platformu haline gelmiştir... Buna başka bir faktör daha eklendi, politik para. Para, dev politik bir mıknatıs gibi siyasi güçleri kendisine çekti... Katar, bu iki enstrümanı kullanarak özellikle Filistin, Mısır, Libya, Tunus ve diğer ülkelerde “ılımlı” olarak bilinen İslami hareketler düzeyinde büyük başarılar elde etti. Katar’ın başkenti Doha, ılımlı İslami hareket liderleri için güvenli bir liman, Amerikan politikasını karıştırmak ve ajanlarına çamur atmak için de planlama üssü haline geldi... Âdeti üzere İngiltere, Amerika ile birlikte olduğu görüntüsü altında parazitlik yapıyordu. İşte Katar da bu İngiliz oyununu çok güzel eda etti ve 1991’den bu yana ABD Merkez Komutanlığı’nın merkezi olarak kabul edilen devasa bir Amerikan üssüne ev sahipliği yaptı. Ayrıca bu üs, stratejik bir hava üssüdür. Zira Irak, Afganistan, Suriye ve Yemen Müslümanları arasında bozgunculuk çıkarmak, katliam ve yıkım yapmak için Amerikan uçakları bu hava üssünden kalkıyor. İngiltere, Katar’da siyasi mutfak inşa etmiş, tamamlayıp bu yüzyılın başlarında da piyasaya sunmuştu. Ardından İngiliz hizmetkârı Katar devleti için belirlenen rol plan doğrultusunda pürüzsüz şekilde evrimleşti... Bu Katar rolünden darlanan Amerika, oğul George Bush döneminde El Cezire kanalını bombalamayı düşünmüştü. 22 Kasım 2005’te DW’nin bildirdiğine göre, “İngiliz Daily Mirror gazetesi, Downing Street’in “çok gizli” bir konuşmasından aktardığı bir haberde, ABD Başkanı George Bush’un, 2004 yılında uydudan yayın yapan El Cezire televizyonunu bombalamak istediğini” yazmıştı...” [22.11.2005 DW] Kral Selman, tahta çıkıp Suudi Arabistan Amerika ile birlikte olana değin Körfez’de durum bu minvalde seyretti. Ardından Obama yönetimi, ajanı Selman’a bölgede önemli bir rol tevdi etmek istedi. Bu rol gereği Selman, Katar rolü karşısında duracak, baskın gelecek, diğer taraftan da yeni Amerikan planları ile uyumlu hareket edecekti… Sonra Amerikan ajanlarının rolü güçlendi. Suudi Arabistan ile Katar arasındaki anlaşmazlık büsbütün Katar rolünü tehdit eder bir yönde seyretmeye başladı... Yeni Amerikan Başkanı Donald Trump, bu yılın başlarında görevi devraldıktan sonra ABD politikası, Katar dâhil olmak üzere pek çok uluslararası konulara daha densiz ve huysuz bir yaklaşım sergiler oldu. 

2- Trump, 20-21 Mayıs 2017 tarihlerinde Riyad’da Kral Selman ve elli devlet ve hükümet başkanları ile görüşmesi sırasında Katar’ın teröre finansman sağladığına dair açıklamalar yaptı. Bunun üzerine İngilizlerin kulağına fısıldaması ile Katar, Amerika’nın Körfez’de Suudi rolünün yıldızını parlatmak, Katar ve dolayısıyla İngiliz rolünün yıldızını da söndürmek için ciddi adımlar atmaya başladığını fark etti. Buna tepki ve reaksiyon olarak Katar Emiri, Riyad zirvesinden iki gün sonra gündeme oturan açıklamalar yaptı. Katar Haber Ajansı’nın 23 Mayıs 2017 günü geçtiği bir alt yazıda Katar Emiri Şeyh Tamim Bin Hamad El Tani şunları söyledi: Katar, Trumpın bölgeye yaptığı ziyaret ile aynı zamana denk gelen haksız bir kampanya ile karşı karşıyadır. Kampanya Katarı terörizmle özdeşleştiriyor... Biz, bizim teröre finansal kaynak sağladığımız iddialarını kınıyoruz... Müslüman Kardeşleri kara listeye aldılar diye hiç kimsenin bizi terörizmle suçlama hakkı yoktur... Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn, Katar ile ilgili tutumlarını gözden geçirmelidir... Şuan ki Amerikan yönetiminin olumsuz yaklaşımlarına rağmen Amerika ile güçlü ve sağlam bir ilişkimiz var. ABD Başkanına karşı açılan usulsüzlük ve ihlal soruşturmaları nedeniyle mevcut durumun uzun sürmeyeceğine inanıyoruz. Udeyd Hava Üssü, Katarı komşu ülkelerden koruyor ve bölgede askeri nüfuza sahip olmak için ABDnin tek şansıdır. Katar, terör ve aşırılığı tanımaz. Taraflar ile sürdürülen iletişim sayesinde Filistin halkının meşru temsilcisi Hamas ve İsrailarasında adil bir barışa ulaşılmasına katkıda bulunmak istiyor... Katar, aynı anda hem Amerika hem de İran ile güçlü bir ilişki kurmayı başardı. İran, bölgesel İslami bir güçtür. Görmezden gelinemez. İrana karşı düşmanlık yapmak akıl kârı değildir...Bu açıklamalardan da anlaşılacağı gibi Katar, teröre mali kaynak sağladığı ve desteklediği suçlamaları ile ilgili yürütülen kampanyanın arkasında Trump’ın olduğunu iddia ediyor. Zira Katar Emiri’nin bu açıklamaları, Trump’ın İslam dünyasındaki mevcut rejimlerin temsilcileri ile yaptığı, onları Amerikan hedeflerine doğru ittiği, onları Amerikan kul ve kölesi yaparak başarılı olduğunu gösterdiği zirve sonrasına rastlamaktadır. Trump, zirvedeki bazı ülkelerin Katar’ın teröre finansman sağladığı yönünde imada bulunduklarını söyledi. Böylece Katar Emiri’nin yaptığı bu açıklamalar, Trump’a yanıt niteliğindedir. Nitekim Katar, dolaylı olarak bunu ima etmiş ve hakkında açılan soruşturmalar nedeniyle görevi bırakacağı dileğinde bulunmuştur.

3- İran tehdidi savurarak petrol ülkelerinin hazinelerini inisiyatifi altına almak, Suudi liderliğini ön plana çıkararak Körfez ülkeleri arasında İngiliz nüfuzunun ateşini söndürmek ve diğer Körfez ülkelerini de Suudilerin yani Amerikan politikasının peşinden sürüklemek isteyen Washington’un telkin ve göz kırpmasıyla Suudi Arabistan, İslam ve Arap dünyasının 55 Ruveybida devlet ve hükümet başkanlarını Riyad’da topladı. Aslında bu, bölgede Suudi liderliğini ön plana çıkarmak isteyen Amerikan planları doğrultusunda atılmış bir Suudi adımdı. Bu nedenle Suudi Arabistan, bölgede liderliğine aykırı sese tahammül edemezdi. Gözünü Katar’a dikmiş ve ateş hattına sokmak için uygun bir olayın olmasını bekliyordu. Bu yüzden Suudi Arabistan, Katar Haber Ajansı’nın 23 Mayıs 2017 günü geçtiği alt yazıda El Sani’nin Suudi Arabistan ve Amerika karşıtı açıklamalarına sert tepki verdi. Oysa Katar, Katar Haber Ajansı’nın heklemeye maruz kaldığını söyleyerek özür dilemişti. Katar’ın siber saldırı açıklamalarını kayda değer bulmayan Suudi Arabistan, açıklamalarda Katar’ın Suudi politikasına ve Amerika’nın Selman için biçtiği role bir serzenişin olduğunu düşündü. Ardından da kriz patlak verdi. Bütün hilesini derleyip toplayan Suudi Arabistan, Katar ile ilişkileri kestiğini açıkladı. Yani Suudilerin Körfez ülkelerine liderliğine aykırı davranan Katar’a karşı kararlılık gösterdi. Suudi Arabistan’ın Katar’a karşı attığı kararlı ve sert adımlar, aslında Trump yönetiminin kararlı tutumunun bir yansımasıdır. Suudilerin attığı bu adım, 05 Mart 2014 günü büyükelçileri Katar’dan çekme seviyesinden daha sert oldu. Neredeyse Katar, yarı abluka altına alındı. Amerikan tarzı üzere hareket ederek Suudi Arabistan, daha fazla baskı oluşturmak için şok etkisi yaratan adımlar attı. Katarlı diplomatlara ülkeden ayrılmaları için 48 saat süre tanıdı. Mısır da şok etkisi yaratmakta Amerikan yöntemi ile uyumlu ve Suudi adımlar ile eş zamanlı ve paralel olarak ikinci bir emre kadar Katar uçaklarına hava sahasını kapattı. Diğer ülkeler de Suudiler ile dayanışma içinde Katar’a karşı benzer adımlar attılar.

Öyle görünüyor ki Katar, boykot kararını beklemediği için şok olup şaşırmıştır. Katar Dışişleri Bakanı Muhammed Bin Abdurrahman El Sani, 06 Haziran 2016 günü BBC’ye verdiği röportajda Ülkesine karşı atılan adımlar şok edicidir ve Katar halkı diğer ülkelerin kolektif cezalandırmalarının kurbanıdır. Katar halkını abluka altına almaya çalıştılar...diye konuştu. Katar, kendisini destekleyen, arkasında duran ve böyle yapmaya teşvik eden arkasında İngiltere gibi büyük bir devlet olmasa, Amerika ya da Suudi Arabistan gibi Amerikan ajanlarına meydan okuma cesareti gösteremez. Gizlice hatta alenen İngiltere, Katar ve politikasına yön vermektedir! İngiltere’nin amacı, Amerika’ya parazitlik yapmak, Ortadoğu’da özellikle Körfez’de hegemonyasını sağlamlaştırma planlarını başarısızlığa uğratmaktır. Onun için İngiltere, ajanı Katar’a bu yönde telkin ve tavsiyede bulundu. Ancak reaksiyonun bu kadar şok edici olacağını beklemiyordu. Öyle anlaşılıyor ki 2014 yılında büyükelçilerin geri çekilmesinde olduğu gibi bir tepki bekliyordu. Ardından büyük bir gürültü koparılmadan krizin sonlandırılacağını düşünüyordu. Özellikle de Katar, büyük bir Amerikan Hava Üssü’ne evsahipliği yapıyorsa. Bu yüzden Katar Haber Ajansı’nın 23 Mayıs 2017 günü alt yazı olarak geçtiği, daha sonra kaldırıp siber saldırıya uğradığını iddia ettiği Katar Emiri’nin açıklamalarında şöyle geçmektedir: Udeyd Hava Üssü, Dohayı bazı komşu ülkelerden korumaktadır ve bölgede askeri nüfuza sahip olmak için ABDnin tek şansıdır.Yani Katar, hem El Cezire kanalı aracılığıyla Amerika ve bölgedeki ajanlarına karşı parazitlik yapıp karışıklık çıkarıyor hem de bölgede Amerika’nın en büyük hava üssüne evsahipliği yapmaktan dem vuruyor. Amaç, Amerika’nın sessiz kalmasını sağlamak! Bu yüzden Katar, bu sert önlemlere şaşırıp kalmıştır.

4- Böylece krizin gerçek nedeni, Trump’ın Selman için belirlediği yeni roldür. Bu yeni role göre Selman, Körfez bölgesinin Sultanı olacak, ABD politikasını yürütecek, herhangi bir İngiliz ajanının hır gür çıkarmasına ve parazitlik yapmasına izin vermeyecektir. İngiltere, bölgede Amerikan planlarına karşı hır gür çıkarma, parazitlik yapma ve İngiliz planlarını uygulama gibi İngiliz misyonunu Katar’a yüklediği için Katar ile eşi benzeri görülmemiş sıcak bir gerilim yaşanmıştır. Bu krizde Selman’ın arkasındaki motivasyon ABD’dir. Amerikalılar bunu gizlemiyorlar, hatta yaşananlar ve yaşanmakta olanların arkasında kendilerinin olduğunu adım adım ifşa ettiler:

- 06 Haziran 2017 günü El Arabiya sitesi, Reuters’e konuşan üst düzey bir ABD yönetimi yetkilisinden aktardığına göre “Katar’ın pek çok eylemi, Körfez komşuları ve ABD’de rahatsızlık yaratmaktadır. Ajansın Pazartesi günü üst düzey bir ABD’li yetkiliden bildirdiğine göre “ABD, İslamcılar ve İran’a destek verdiği gerekçesiyle bazı Körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan’ın Katar ile ilişkilerini kesmelerinin ardından Körfez ülkeleri arasında “kalıcı bir husumetin” oluşmasını istemiyor. Ancak yetkili, Kabul etmek gerekir ki Katarın pek çok eylemi, sadece Körfez komşularına değil, aynı zamanda ABD için de bütünüyle rahatsız edicidirdedi ve Yeniden doğru yönde olmalarını istiyoruz.diye de ekledi.” 

- 06 Haziran 2017’de BBC’nin aktardığına göre “ABD Başkanı Donald Trump, Körfez’e yaptığı son ziyaretin Katar ile ilişkilerin kesilmesinde etkisi olduğunu ima etti. Trump, Yaptığım bu ziyarette, Dohanın radikal ideolojikhareketlere finansman sağladığına dair bazı bilgiler aldım.dedi. Twitter hesabından paylaştığı mesajda Trump, Orta Doğuya yaptığım ziyarette, radikal ideolojiye artık finansman sağlanmamalı dedim. Liderler Katarı işaret etti - bakın!dedi. Trump daha sonraki Twitter mesajlarındaysa Suudi Arabistan Kralı ve 50 ülkeyle yapılan görüşmelerin işe yaradığını görmek çok güzel. Radikal örgütlerin finansmanına karşı katı bir tutum takınacaklarını söylediler ve tüm oklar Katarı işaret ediyordu. Belki de bu, terörizm felaketi için sonun başlangıcı olurdedi.”

- Sonra Trump’ın 09 Haziran 2017 günü yaptığı açıklamalar, Suudi-Katar geriliminin arkasında ABD’nin olduğunu ortaya koyuyor, destekliyor.

ABD Başkanı Donald Trump, Cuma günü Katarın terörizme sağladığı finansal desteği en kısa sürede sona erdirmesi gerektiğini söyledi. Terörizmin finansmanının sona erdirilmesi için geçen ay Riyadda katıldığı zirvenin başlangıç olmasını umduğunu belirtti. Beyaz Sarayda Romanyalı mevkidaşı ile düzenlediği basın toplantısında Trump, Katar, tarihsel olarak çok üst düzeyde teröre destek vermektedir.” dedi.[09.06.2017 Skynews Arapça]

ABD Donald Trump, Ortadoğu ülkelerine yaptığı ziyaret sırasında görüştüğü kilit ülke liderlerinin terörü maddi, askeri ya da moral açıdan desteklemeyi durdurma sözü verdiğini söyledi ve ancak Katar, ne yazık ki tarihsel olarak çok yüksek düzeyde terörün destekçisi olmuştur. Bunun ışığında, bölge ülkelerinin liderleri bu davranış karşısında Katara yaptırım uygulama konusunu benle konuştular. Terörizme desteği kesmek zorundaydık. Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, üst düzey askeri yetkililerimiz ile birlikte Katarın teröre verdiği desteği durdurmak zorunda olduğunu söylemek kararı aldıkdedi.[09.06.2017 www.youm7]

5- Giderek tırmanan “Katar krizi” nereye gider sorusuna gelince, Katar, Amerikan ajanları Suudi Arabistan ve Mısır’ın yanı sıra 09 Nisan 2017 tarihli soru cevapta da geçtiği İngilizlerin rol dağılımı kapsamında Amerikan ajanları ile birlikte hareket eden BAE, Bahreyn gibi bazı İngiliz ajanlarının aldığı sert tutumla şoke oldu. 09 Nisan 2017 tarihli soru cevapta şöyle demiştik: Böylelikle açığa çıkıyor ki İngiltere, ajanları arasında rol paylaşımı yapıyor. Bu rol paylaşımı çelişkili gibi görünebilir. Ama sonuçta İngiliz amaçlarını gerçekleştiriyor. İngiltere, farklı kozlara sahip olduğu ülkelerde bütün ajanlarını tek bir sepete koymuyor...Şüphesiz Katar, dediğimiz gibi, gerilimin bu boyutta ve bu sertlikte olacağını beklemiyordu... Çünkü Suudi Arabistan’ın attığı adımlar şoke ediciydi. Katarlı diplomatlara ülkeden ayrılmaları için 48 saat süre tanıdı. Mısır da şoke etkisi yaratan Amerikan yöntemi ile uyumlu ve Suudilerin adımları ile eş zamanlı ve paralel olarak ikinci bir emre kadar Katar uçaklarına hava sahasını kapattı. Diğer ülkeler de Suudiler ile dayanışma içinde Katar’a karşı benzer adımlar attılar.

6- Kriz, Katar’ın Körfez İşbirliği Konseyi’nden çekilmesine yol açar mı meselesine gelince, “en son çare” olarak olabilir. Ancak olası hâlâ başka çözümler var... İlgili uluslararası güç Amerika ve İngiltere’nin amaçladığı hedef farklı olsa da Katar’ın Körfez İşbirliği Konseyi’nde kalmasını yeğlerler. Amerika, yukarıda da belirtildiği gibi Katar’ın Suudilerin kanatları altında olmasını istiyor. Diğer bir deyişle farklı nedenler için parazitlik yapmadan veya hırgür çıkarmadan Amerikan çıkarlarını uygulamasını istiyor. Amerika, hiç bir baskıya maruz kalmadan operasyonlarını yürütmek için Hava Üssü’nün Katar’da yerleşik kalmasını istiyor. Katar’ın arkasında İngiltere’nin olduğunu biliyor. Katar, Körfez İşbirliği Konseyi’nden çıkarsa İngiltere, çeşitli habis yöntemlerle Amerikan üssü için sorunlar yaratabilir. Bu yüzden Amerika, Katar’dan planlarını uygulamasını ve Suudi yaklaşımı içinde olup Körfez İşbirliği Konseyi’nde kalmasını istiyor...

Aynı şekilde İngiltere de Katar’ın Körfez İşbirliği Konseyi’nde kalmasını istiyor. Çünkü Körfez İşbirliği içinde kalırsa, perde gerisinden iş yapacak ve böylece yüzüne karşı sevgi gösterisinde bulunmak, arkasından ise kuyusunu kazmak şeklindeki ikiyüzlü İngiliz yaklaşımı doğrultusunda planlarını uygulayacaktır... Bu nedenle yukarıda da belirtildiği gibi büyük olasılıkla çözüm, Katar ile Körfez ülkeleri arasında nihai olarak ilişkileri koparmama etrafında dönüp dolaşacaktır. Tabii “En son çare” olarak ilişkileri koparma durumu müstesna. En azından öngörülebilir gelecekte krizin en son çare olarak görülen aşamaya geçmesi aşağıdaki nedenlerden ötürü olası değildir:

A- Trump’ın yukarıda geçen 09 Haziran 2017 tarihli yaptığı konuşma, Katar’a orta yollu çözüm için bir alan bırakmıyor. Konuşmasında Trump ...Ve ancak Katar, ne yazık ki tarihsel olarak çok yüksek düzeyde terörün destekçisi olmuştur. Bunun ışığında, bölge ülkelerinin liderleri bu davranış karşısında Katara yaptırım uygulama konusunu benle konuştular. Terörizme desteği kesmek zorundaydık. Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, üst düzey askeri yetkililerimiz ile birlikte Katarın teröre verdiği desteği durdurmak zorunda olduğunu söylemek kararı aldık.dedi” [09.06.2017 www.youm7] Bilindiği gibi Katar, politika belirleyemez, onun için politikaları İngiltere belirler. Şuan ki politikasına göre İngiltere, özellikle Avrupa Birliği’nden çıkış aşamasında alenen Amerika ile karşı karşıya gelemez. Görünüşte olsa da Amerika ile yakınlaşmaya çalışıyor...

B- Trump, tüccar zihniyetine sahiptir. Finansal yön, ağır basmaktadır. Eğer Katar, cezbedici bir rüşvet verirse, o zaman Trump, Selman’a orta yollu çözüme razı olmasını emredebilir. CNN’ne göre Dünya Politika Enstitüsü (World Policy Institute) adlı düşünce kuruluşunda görevli Amerikalı araştırmacı Jonathan Cristol, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreynin Katar ile ilişkileri kesmelerine etki eden temel unsur, para ve Donald Trumptır” dedi. Cristol yazısında, “Katarın Suudilerin diplomatik ve ekonomik baskılarını bertaraf etmesinin yegâne yolu, paradır. Para ile Amerika, Suudi müttefikine müdahale edebilir... ifadelerini kullandı. [06.06.2017 Arabi 21]

Tercihe şayan görüşe göre Katar parası ya da itaati ile bir çözüme varılabilir! Tercihe şayan görüş göre diyoruz, çünkü Katar politikası Katar tarafından yürütülmüyor, aksine İngiltere tarafından yürütülüyor. Eğer her an çıkarı gereği İngiltere, Katar’ın Körfez İşbirliği Konseyi’nden çıkmasını gerektiriyorsa, çıkar, kalmasını gerektiriyorsa kalır!

7- Sonuç olarak Suudi Arabistan ve Mısır’daki Amerikan ajanları ile abluka konusunda onlarla birlikte hareket edenlerden hayır beklenmez. Bunlar, bugün ya da yarın her an kırılabilir imbik koltuklarını koruma karşılığında ülke ve halkı İslam ve Müslüman düşmanlarının kollarına atıyorlar... Aynı şekilde kabararak aslan gibi kükreyen kedi olarakkalmak, Müslümanlara zararlı ve zarar verici projeleri havale etmek için İngiltere’nin peşinden koşan Katar’dan da hayır beklenmez. Zira Katar, Suriye ve Irak’ta Müslüman evlatlarını öldüren ve evlerini yakıp yıkan ABD’nin ölüm ve yıkım uçakları için en büyük hava üssü sağlamıştır... Sonra Yahudi varlığı ile sulhu pazarlıyor. Ödün vermekte Fetih Örgütü gibi olsun diye Hamas’ı uysallaştırdı... Ayrıca mücrim Suriye rejimi ile müzakerelere tutuşmak için bazı Suriyeli grupları zehirli para ile zehirledi... İslami eğilimleri olanları kandırıyor, uysallaştırmak için rüşvet ve oturma izni ile onların akıllarını çeliyor. Ödün vermelerini, eğilim ve düşüncelerini değiştirmelerini sağlıyor... Bütün bunları İngiltere’nin kendisi için biçtiği habis rol çerçevesinde yapıyor... Bu nedenle bir kimsenin, kötü ve daha az kötü olduğu gerekçesiyle şu veya bu rejime empati duyup ihanete yakınlaşması safdilliktir. Zira ümmetin sorunları, kötü ve daha az kötü mizanına göre ölçülmez. Bilakis hak ve batıl mizanına göre ölçülür... Ümmetin evlatları, Allah ve Rasûlü’ne ve müminlere ihanet eden bu rejimleri reddetmeli, onları devirmek ve Rasûl’ün müjdelediği Raşidi Hilafet Devletini kurmak için çalışan samimi insanlarla birlikte çalışmalıdır. Raşidi Hilafet, denizde, karada ve seyahatte güven ve emniyet içinde onların işlerini güdecektir. İslam ve Müslümanlar Hilafetle izzet bulacak, sömürgeci kâfirler de zillete düşeceklerdir. Sonra da hem Trump ve dostları ve ajanlarına hem de yurtlarına felaket dokunacaktır.

وَاللَّهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ “Allah, emrini yerine getirmeye kadirdir. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler.[Yusuf 21]

H.16 Ramazan 1438
M.11 Haziran 2017

Devamını oku...

Trump ve Avrupa Özellikle Almanya Arasında Yaşanan Ekonomik ve Siyasi Kriz

Soru Cevap

Trump ve Avrupa Özellikle Almanya Arasında Yaşanan Ekonomik ve Siyasi Kriz

Soru:

Trump ile Avrupa özellikle Almanya arasında patlak veren ekonomik ve siyasi kriz son günlerde giderek tırmanıyor... Trump’ın tırmandırdığı bu krizin seçim süreci ile sınırlı olması bekleniyordu. Bu, Batıdaki adaylardan alışık olduğumuz bir durumdur... Ancak Trump, yönetimi geldikten sonra da krizi tırmandırmaya devam etti. Sizce bunun nedeni ne olabilir? Sonra niye Almanya ile bu boyutta bir kriz yaşanıyor? Size göre Trump ile Avrupa özellikle Almanya arasında yaşanan gerginlik nasıl sonuçlanabilir? Allah mükâfatınızı artırsın.

Cevap:

Birincisi: Tırmanan siyasi ve ekonomik krizin nedeni, Trump’ın seçim süreci ve sonrası, ajanlar şöyle dursun, müttefiklerine yönelik anlık yaptığı kışkırtıcı açıklamalarıdır:

1- 2016 seçim kampanyası sırasında dile getirdiği düşünceleri doğrultusunda ısrarla ABD Başkanı, NATO ülkelerinin, ittifakın bütçesine sağladığı önemli katkı nedeniyle ABD’ye borçlu olduklarını, on yıllardır onları koruduğu için de Amerika’ya para ödemek zorunda olduklarını belirtti. 20 Ocak 2017’de görevi devralmasının ardından ABD Başkanı, bu düşüncelerini hayata geçirmek ve ABD müesses nizamının tutumu haline dönüştürmek için harekete geçti. Bunun için Avrupalılar özellikle Almanlardan demode olarak nitelediği NATO bütçesine daha fazla katkıda bulunmalarını istedi. ABD’nin Almanya ile olan ticaret açığından hayıflandı. Washington’da Almanya Başbakanı Merkel ile ilk kez bir araya gelen Amerikan Başkanı Donald Trump, Cuma günü Beyaz Sarayda Almanya Başbakanı Angela Merkeli ağırladı. Belli ki görüşmede özellikle serbest ticaret anlaşması ve göç konularında gerginlik ve anlaşmazlıklar yaşandı.” [17.03. 17 France 24] Almanya Başbakanı Angela Merkel ile görüşme öncesi sabah erken saatlerde bir açıklama yapan ABD Başkanı Donald Trump, Almanya’nın savunması nedeniyle NATO ve ABD’ye büyük meblağlarda para borcu olduğunu söyledi. Trump, Twitter’daki açıklamasında Bununla birlikte, Almanya’ya sağladığı güçlü ve oldukça pahalı savunma için NATO ve ABD’ye büyük meblağlarda para ödenmek zorunda!” dedi. [18.03.2017 www.youm7] Almanya’nın, haraççı mafya mantığı ile hareket eden ABD Başkanına tepkisi gecikmedi. Pazar günü Almanya Savunma Bakanı, Almanya’nın askeri harcamalar nedeniyle NATO ve ABD’ye büyük meblağlarda para borcu olduğu söyleyen ABD Başkanına yanıt verdi. Başbakan Angela Merkel’e yakınlığı ile bilinen Savunma Bakanı Ursula von der Leyen yaptığı açıklamada, NATOda borçların kayıtlı olduğu bir hesap yok. Önümüzdeki 10 yılın ortasında ulaşmak istediğimiz yüzde ikilik savunma harcamaları hedefini sadece NATO ile ilişkilendirmek yanlışdedi. [19.03. 19 France 24]

2- 25 Mayıs 2017’de Brüksel’deki NATO zirvesinde bir konuşma yapan ve konuşmasının tonunu artıran ABD Başkanı Trump, NATO’ya gerekli katkıyı yapmadıkları gerekçesiyle Avrupalı dostlarını eleştirdi. “ABD Başkanı Donald Trump, NATO üyesi ülkelerin liderlerine hitaben bir konuşma yaptı. Trump, ABD’nin savunma alanında yaptığı harcamalar ve NATO’ya verdiği destekten söz etti. Trump kürsüde bu sözleri sarf ettiği sırada, onu dinleyen diğer liderlerin kendi aralarında tebessüm etmesi ve fısıldaşması kameralara yansıdı. Basına yansıyan bir videoda Trump, NATO üyesi ülkelerin liderlerini paylayarak ders veriyordu. Bu durum karşısında özellikle Almanya Başbakanı Angela Merkel ve yeni Fransız Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron şaşkınlıklarını gizleyemediler. “Arabi 21” sitesi tarafından tercüme edilen bu videoda Trump, NATO üyesi ülkelerin liderlerine NATO üyesi ülkeler, kendi paylarına düşen katkıyı sağlamalı ve mali yükümlülüklerini yerine getirmelidir.diye seslendi. Sitemkâr konuşmasında Trump, 28 NATO üyesinin 23ü hala savunma alanında yapması gereken katkıyı yapmıyor.diye gürledi. Bu, Amerikan halkı ve vergi mükelleflerine büyük haksızlıktı... Trump ardından Birçok üye devletin ittifaka önceki yıllardan büyük meblağlarda borcu var. Henüz bunları ödemiş değiller...iddiasını yineledi. NATO liderlerine yönelik azarının dozajını artıran Trump, Son sekiz yıl içinde ABDnin savunma alanında yaptığı harcamaların, tüm NATO müttefiklerinin toplam harcamasından daha fazla olduğunu savundu.Trumpın bu sözleri karşısında şoke olup şaşkına dönen NATO üyesi ülkelerin liderleri, etraflarına bakmaya başladılar. Görülmemiş ve beklenmeyen konuşması yüzünden baskı altında kaldıkları görülüyor. Trump, şu sözleriyle de adeta NATO üyesi ülkelerin liderleri ile dalga geçti: Bir kere olsun bile sizden NATOnun yeni tesisinin ne kadara mal olduğunu sormadım! Sormam da... [27.05.2017 Arabi 21]

• Bütün bu açıklamalar ve Trump’ın küstah tavırları, Avrupa ile kriz yaşanmasına ve krizin tırmanmasına neden olmaktadır. 

İkincisi: Diğer Avrupa ülkelerine kıyasla neden Almanya ile daha fazla kriz yaşanıyor konusuna gelince, bu aşağıdaki nedenlerden kaynaklanıyor:

1- Almanya, Avrupa’nın en büyük finans merkezidir ve Amerika, Çin ve Japonya’dan sonra dünyanın dördüncü ekonomik gücüdür. Bu yüzden Trump, ABD için büyük paralar toplama çabasının bir sonucu olarak gözünü Almanya’ya dikmiştir. Almanya’nın NATO katkısını ve katılım payını artırmak için özellikle Alman tarafına artan Rus tehditlerinden dem vurmaktadır. Amerika, kendisine olan askeri bağımlılığı artırmak için Avrupa, özellikle Doğu Avrupa ülkelerine karşı Rus sopasını kullanıyor.

2- Almanya’nın yetersiz NATO harcamaları açısından durum böyle. Zira Almanya’nın savunma harcamaları yıllardır GSYİH’nın yüzde 1,2’sinde (42 milyar dolar) seyrediyor. Bununla Berlin, savunma harcamaları GSYİH’nın yüzde 1,79’sinde (44 milyar dolar) seyreden Fransa’dan bile daha az harcamalarda bulunuyor. NATO ülkeleri, savunma harcamalarının GSYİH’nın yüzde 2’si düzeyine yükseltilmesi kararı almıştı. İngiltere’nin yanı sıra Avrupa’daki diğer birkaç kıytırık ülke, alınan bu kararın arkasında dururken, kıtadaki diğer büyük güçler yan çizdiler. Hâlbuki Amerika’nın savunma harcamalarının GSYİH’nın yüzde 3,61’inde (664 milyar dolar) seyrettiği bilinmektedir. Böylece ABD, NATO’nun savunma harcamalarının üçte ikisinden fazlasını tek başına yapmaktadır. (Yukarıda savunma harcamaları ile ilgili geçen rakamlar, 2016 yılına ait rakamlardır. Bu rakamlar, 27 Mayıs 2017 tarihli Arap El Cedid sitesinde yayınlanmıştır)

3- Amerika ile Almanya arasındaki ticaret dengesi, yaklaşık 60 milyar ile önemli ölçüde Almanya yararına seyrediyor. 2016 yılında Amerika ve Almanya arasındaki ticaret hacmi, 165 milyar Avro’ya ulaştı. Almanya, Amerika’ya 107 milyar Avro ihracat yaptı. [24.02.2017 Arabi 21] Buna göre Amerika ile Almanya arasındaki ticaret açığı, 58 milyar dolardır! Bu yüzden asabileşen Trump, Almanya’ya karşı giderek sertleşen açıklamalarda bulundu: Alman gazetesi Der Spiegel’in zirvedeki “bir katılımcı çemberini” alıntılayarak yaptığı açıklamaya göre, ABD Başkanı Trump, Brüksel’de Avrupa Birliği liderleri ile görüşmesi sırasında Almanya’nın ticaret politikasından hayıflandı. Söylenenlere göre Trump’ın kurduğu cümlelerden biri “Almanlar kötü, çok kötü. ABDde sattıkları milyonlarca arabaya bakın. Korkunç, Biz bunu durduracağızidi. [26.05.2017 Russia Today] Ayrıca “ABD Başkanı Donald Trump, Twitter hesabından attığı kısa Tweetlerde, Almanya ile devasa ticaret açığımız var. Ayrıca NATO ve orduya harcamaları gerekenden çok daha azını harcıyorlar. ABD için çok kötü, bu değişecekdiye yazdı. [30.05.2017 DW]

4- NATO ve İtalya’daki G7 zirvelerinde özellikle iklim değişikliği konusunda yaşanan gerilimin ardından Almanya palas pandıras Avrupa’yı savunmaya kalktı ve Avrupa pozisyonunun öncülüğünü yaptı. 29 Mayıs 2017 tarihinde El Cezire sitesinin aktardığına göre, “Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel, ABD yönetimine karşı sert ifadeler kullandı. Başkan Trump’ın “dar görüşlü politikalarıyla Batı’yı zayıflattığı ve Donald Trump liderliğindeki ABD’nin dünya sahnesinden eksildiğini savundu. Avrupalılar olarak iklimin korunması, silahların azaltılması ve dini fanatizme karşı daha güçlü bir savaş vermeleri gerektiğini belirtti. Aksi takdirde Avrupa’da barışın riske gireceği uyarısında bulundu. “Amerikan yönetiminin dar görüşlü politikaları Avrupa Birliğinin çıkarlarına tezat oluşturmaktadır.diye konuştu.” Merkel’in ABD’ye yönelik eleştirel sözlerinin hemen ertesi günü Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel’den de benzer sertlikte açıklamalar geldi. Angela Merkel, başkalarına tümüyle güvenebileceğimiz zamanlar bir parça geride kaldı. Son günlerde bunu deneyimledim ifadelerini kullandı. Merkelin, bu sözleriyle son günlerde müttefiklerinden kazanımlar elde etmek için büyük baskı uygulayan Washington yönetimini kastettiği ifade ediliyor. Alman Bild gazetesine konuşan Merkel, Başkalarına tümüyle güvenebileceğimiz zamanlar bir parça geride kaldı. Son günlerde bunu deneyimledim... Biz Avrupalılar kendi kaderimizi gerçekten elimize almalıyızdiye konuştu.[28.05.2017 Russia Today]

5- Trump, Amerika ile kıyasıya mücadele eden, özellikle birçok Avrupa tutumuna öncülük yapan, nükleer silaha sahip olmadan bile kendisini küresel güç olarak dayatmanın yollarını arayan Almanya’nın Amerika karşısında yarı direnişine tanık olmaktadır. Almanya, ön plana çıkmak için uluslararası ortamı bir fırsat olarak kollamaktadır. Bugün Almanya, Avrupa ve dünyada var olan konjonktürün ivedilikle eski azametini yeniden elde etmek için uygun bir fırsat olduğunu düşünüyor. Bu yüzden Amerikan politikaları ve Rusya karşısında Avrupa ülkelerine liderlik etmekten gocunmuyor. Almanya lehine hızla gelişen bu konjonktüre gelince:

A- İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden çıkış sürecinin başlaması ile Almanya, İngiltere ve Fransa ikilisinin Avrupa Birliği aracılığıyla uluslararası hareketliliğe ket vurdukları kısıtlamalardan kurtuldu. Avrupa konsensüsleri uluslararası açıdan genellikle İngiltere ve Fransa’ya hizmet etmektedir...

B- Yeni Başkan Trump’ın “önce Amerika” politikasını benimsemesi ile ABD politikasında iyice belirginleşen zafiyet sayesinde Almanya’nın ABD kısıtlamalarından kurtulması daha kolay hale gelmiştir. Zira Almanya, Batının ortak çıkarları gereğince Amerikan devletine boyun eğmişti. Bugün ise Amerika, müttefiklerinin ortak çıkarlarını gözetmeksizin alenen kendi çıkarları doğrultusunda başına buyruk hareket etmek istiyor. Bu sayede Almanya, Amerikan siyasetini dikkate almadan kendine özgü politika geliştirmek için yeterli gerekçeler elde etmiştir. Trump’ın bu politikası, yeniden devleşmek için Almanya’ya güzel bir ortam hazırlıyor. Almanya ve diğer Avrupa ülkeleri, önceki Obama yönetimi tarafından Suriye krizinden bertaraf edildiklerine tanık oldular. Bunun için Amerika, ta uzaklardan getirdiği Rusya’yı sahaya sürdü. Ancak ne var ki Obama yönetimi, Batı dünyasına liderlik etme yükümlülüklerini umursamazlık yapamadı. Fakat bugün Trump yönetimi, biraz küstahça da olsa, Avrupalı müttefiklerini açıkça takmıyor, umursamıyor. Gözünü azametinin tek bir noktasına dikmiş durumda. O da Amerikan ekonomisi ve dünya liderliği için ABD’nin omuzlandığı finansal yükümlülükler. Bu, bir dar görüşlülüktür ve Amerika, bunun sıkıntısını ve yankılarını yaşıyor.

C- Fransa’daki köklü değişiklikler. Fransa’da yapılan son Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Fransız politik hayatında köklü değişiklikler zuhur etti. İkinci Dünya Savaşı sonrası Fransa’yı yöneten sosyalist ve sağcı partilerin politik hayattaki etkileri tırpanlandı. 2017 seçimleri, büsbütün bu partilerin ikon ve simgelerini yerle bir etti. Siyasette köklü herhangi bir parti üyesi olmayan genç bir cumhurbaşkanı iktidara geldi. Bu da Almanya’yı Avrupa’ya siyaseten liderlik etmek için Fransa ile yarışa sürüklemektedir. 

Bütün bunlardan ötürü seçim oyunlarından yoksun Almanya’nın Trump politikasına verdiği reaksiyonlar, Avrupa’nın en belirgin ve göze çarpanı haline gelmiştir. Başbakan Angela Merkel’in önümüzdeki Eylül ayında düzenlenecek seçimlerdeki rakipleri bile Amerikan politikasına karşı Merkel safında yer aldılar. “Almanya Başbakanı Angela Merkel’in en büyük rakibi olarak gösterilen başbakan adayı Sosyal Demokrat Parti Genel Başkanı Martin Schulz, ABD Başkanı Donald Trump karşısında güçlü bir Avrupa için Başbakan Merkel’e beş maddelik önerge sundu. “Çarşamba günü Berlin’de Sosyalist Parti meclis grubunun işadamlarına verdiği resepsiyonda konuşan Sosyal Demokrat Parti Genel Başkanı ve başbakan adayı Schulz, Barış, huzur ve güvenliğimiz için güçlü bir Avrupa çok önemlidir...diye konuştu. [31.05. 2017 www.raialyoum.com] Almanya Başbakanı Angela Merkel’in en büyük rakibi olarak görülen başbakan adayı Martin Schulz, “Avrupalı tüm demokratları ABD Başkanı Donald Trump’a haddini bildirmeye” davet etti. Pazartesi akşamı Berlin’de konuşan Sosyal Demokrat Parti Genel Başkanı Schulz, Bu saatten itibaren elimizden geldiğince tüm imkânlarımızla bu adama ve bizi çekmek istediği silahlanma politikasına karşı koymalıyız. ifadelerini kullandı. [29.05.2017 Arabi 21]

  • İşte Alman gerçeği budur. Trump, bunu görüyor ve duyuyor ve bu yüzden Almanya’ya daha çok saldırıyor.

Üçüncüsü: Bu uluslararası politik değişikliklerin bir sonucu olarak büyük olasılıkla:

- Şayet Amerika, Trump’ın görev süresi dolmadan önce pozisyon telafisine gitmezse, o zaman ABD-Avrupa arasındaki çatlak kapatılamayacak kadar büyüyecektir... 02 Haziran 2017’de Trump yönetiminin, Paris İklim Anlaşması’ndan çekilme kararı bu dediğimizin doğruluğunu gösterir ve teyit eder. Amerika’nın anlaşmadan çekilme kararı, Avrupa’nın eleştirel oklarına maruz kaldı. Amerikan adımını yanlış ve tehlikeli olarak nitelediler. İklim değişikliği ile mücadelede dünyayı Avrupa gibi pozisyon almaya davet ettiler. Dün Romada Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Almanya Başbakanı Angela Merkel ve İtalya Başbakanı Paolo Gentiloni imzalı yayınlanan ortak açıklamada, ABDnin Paris Anlaşmasından çekilme kararını esefle karşıladıklarını ifade ettiler ve aynı zamanda Pariste varılan bu uzlaşmayı Geri dönülemezolarak tanımladılar... Pariste Macron, ABD Başkanı Trumpın Paris İklim Anlaşmasından çekilmesiyle tarihi bir hata yaptığını belirtti... Dün erken saatlerde AB Komisyonu İklim ve Enerjiden Sorumlu Üyesi Miguel Aries Canete de Küresel iklim değişimine ana ortaklardan bir tanesi sırtını döndüğü için küresel toplum için üzücü bir gün. AB, Trump yönetiminin ABDyi Paris İklim Anlaşmasından tek taraflı olarak çekeceğini açıkladığı karardan ötürü derin üzüntü duyuyorifadesini kullandı.[02.06.2017 el-Cezire] Bu çatlak ve yarık, yılan gibi süzülen İngiltere hariç, belli başlı Avrupa devletlerini kapsıyor. Her zamanki gibi İngiltere, dünyada daha önemli bir yere sahip olmak umuduyla Amerika’ya tutkal gibi yapışmaktadır.

-İleride Avrupa sahnesinde siyasi ve ekonomik düzeyde Alman liderliği daha fazla ön plana çıkacaktır. Alman yetkililerinin ABD politikalarına hemen tepki vermeleri ve Almanya-ABD anlaşmazlığını dışa vurum arzuları bunun göstergesi ve argümanıdır... Eğer bu, daha çok artarsa, Avrupa büyük ölçüde sarsılacak, belki bu sonunda Almanya’nın hızlı ve ağır silahlarla silahlanmasına neden olacaktır.

• Bu iki husus dikkatlice izlenmelidir. Çünkü bu ikisinden doğacak sonuç, uluslararası politika ve devletlerarası durumda yeni bir aşamanın başlamasına neden olacaktır.

Dördüncüsü: Dünyada meydana gelen bu büyük değişiklikler ve yeni uluslararası konjonktürün İslam Hilafet Devletinin yokluğunda cereyan etmesi hazin vericidir. Onun için Müslümanlar, bu konjonktür ve değişikliklerden istifade edemeyecekler. Aksine Müslüman ülkelerin ajan yöneticileri, İslam’ın doğuşunu ve dünya politikasına etkisini bertaraf etmek için uykusuz sabahlıyorlar. Daha da kötüsü, ümmetin ekonomik potansiyelini, helak etmek yerine Amerika’yı kurtarmak için seferber ediyorlar! Ancak bunlar ve efendileri, uzun süre akıntıya karşı kürek çekemeyeceklerdir. Zira kurt, efendilerini kemiriyor. Rabbin Şeriatını hakim kılmak ve Nübüvvet metodu üzere Hilafet yoluyla dini ikame etmek için çalışan sadıklar ve milyonlarca Müslümandan oluşan ümmet akımı, giderek büyüyen stabil bir akımdır. Bu akım, Aziz ve Hâkim olan Allah’ın izniyle yakında yemişini verecektir.

إِنَّ اللَّهَ بَالِغُ أَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْرًاŞüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah, her şeye bir ölçü koymuştur.” [Talak 3]

H.12 Ramazan 1438
M.07 Haziran 2017

Devamını oku...

Trump’ın Suudi Arabistan ve İşgal Altındaki Filistin Ziyaretinin Yansımaları

Soru Cevap

Trump’ın Suudi Arabistan ve İşgal Altındaki Filistin Ziyaretinin Yansımaları

Soru:

26 Mayıs 2017’de Russia Today sitesi, Reutersten aktardığına göre ABD Senatosu, Trumpın Suudi Arabistan’la imzaladığı 460 milyar dolar tutarındaki anlaşmayı veto etmek istiyor. “Bazı ABD Senatosu üyeleri, Senatoyu Başkan Donald Trump’ın Suudi Arabistan ile imzaladığı silah anlaşmasını oylamaya zorlamak için bir veto önergesi sundular...” [26.05.2017 Russia Today] Bu mümkün mü? Oysa bilindiği üzere bu anlaşma, özellikle de Amerikan ekonomisinin krizde olduğu bir dönemde Amerika’nın hayal ettiği bir rüyadır. Dolayısıyla Kongrenin veto gerekçesi nedir? Bu arada Trumpın Suudi Arabistan ziyareti geniş yankı uyandırdı. Trump, Körfez ülkeleri ve 55 Müslüman ülkenin devlet ve hükümet başkanları ile bir araya geldi. Ardından işgal altındaki Filistine gitti. Filistin ziyareti, Filistin sorunu ile ilgili bir projesi olduğu anlamına gelir mi? Allah sizi korusun.

Cevap:

Kongrenin veto önergesi, siyasi polemiktir. Büyük olasılıkla anlaşmaya pek etkisi olmayacak hatta iyileştirebilir! Anlaşma, fabrikalara ekstra iş çıkaracağı ve geniş iş imkânları sunacağı için Amerikan ekonomisini canlandıracaktır. Amerika, bütün kurum ve partileriyle bunu arzulamaktadır. Kongrenin vetosu veya veto girişimi ile ilgili portrenin netleşmesi adına aşağıdaki hususlara bir göz atacağız:

1- Amerikan Başkanı Trump, Amerikan medyasının yoğun ilgi ve alakası altında 20 Mayıs 2017 günü Suudi hanedanının başkenti Riyad’a ulaştı. Suudi Arabistan ziyaretini İslam dünyası ile barışma olarak niteleyen Arapça yayın yapan ABD medyası, Suudilerle yaptığı görüşmenin büyük bir samimiyet içinde geçtiğini ve önceki başkan Barack Obama’nın bundan yoksun olduğunu kaydettiler. Trump, Suudi Arabistan, Suudi kral ve liderlerine önceki herhangi bir ABD başkanından duymaya alışık olmadığımız hayranlık ve övgü ifade eden sözler sarf etti. Trump, ilk önce Suudi Kral Selman ile bir görüşme yaptı. Ardından 21 Mayıs 2017 günü altı Körfez ülkesinin kral ve prensleriyle, sonraki saatlerde de 55 İslam ülkesinin liderleri ile bir zirve gerçekleştirdi. Zirveden daha ziyade bir dersi andırıyordu. Trump, onlara hitaben bir konuşma yaptı. Ayrıca bazı ülke liderleri ile de ikili görüşmeler gerçekleştirdi... Riyad Deklarasyonu olarak adlandırılan zirvenin sonuç bildirgesinde, stratejik ortaklık kapsamında Riyad’da Uluslararası Radikal Düşünceyle Mücadele Merkezi kurulmasına karar verildi. Buna göre Batının terör, Trump’ın da radikal İslami terörizm safsatası ile mücadele için harcanan paralar Suudi Arabistan tarafından karşılanacak... “Riyad Deklarasyonu” ayrıca Riyad’da “Stratejik Ortadoğu İttifakı”kurulması ile ilgili niyet bildirgesi de içeriyor. Bildiride, “Ortadoğu ve dünyada barış ve güven sağlanması için Stratejik Ortadoğu İttifakıkurulması ile ilgili çabalara sıcak bakıldığı, ittifakın 2018e kadar kuruluş çalışmalarının tamamlanmasının planlandığıifade edildi.

2- Bu toplantılar kadar kurulacak Merkez ve İttifak da önem arz etmektedir. Ancak Trump için asıl can alıcı nokta, Suudi Arabistan ile imzalanan ekonomik anlaşmadır. Çünkü Amerikan ekonomisi, dünyadaki küresel konumunu korusa da, yaşadığı bir dizi kriz ve şokların ardından can çekişmektedir. Özellikle Çin ekonomisinin sürekli büyüdüğü bir ortamda astronomik borcu ödemek ve ekonomik büyüme sağlamak, Amerika için ekstra hayati mesele haline gelmiştir. Bu yüzden ekonomik meseleler, ABD başkanlarının en öncelikli gündemleri olmuş ve özellikle ekonomik dış politikalarında daha önce hiç olmadığı kadar hızla büyüyen bir motivasyon halini almıştır. ABD Başkanı Donald Trump, 2016 ABD başkanlık seçimlerini, Amerikalılara iş olanağı sağlamak, Amerikan şirketlerinin ülkeye dönmelerine sağlayarak yeniden ABD ekonomisini canlandırmak ve Amerika’nın dünya ülkelerine sağladığı koruma kalkanının masraflarını “haraç”bu ülkelere ödetmek gibi büyük çoğunluğu ekonomik temele dayanan sloganlar sayesinde kazanmıştır. Adaylığını Cumhuriyetçi Partinin onaylaması bile karlı anlaşmalarda sergilediği üstün beceriden kaynaklanıyor. Bu politika uyarınca Trump, 17 Mart 2017’de Merkel’i Beyaz Saray’daki kabulünde ABD’ye, İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya’ya sağladığı güçlü ve oldukça pahalı savunma için geriye dönük olmak üzere büyük meblağlarda para ödenmek zorunda diye konuştu. 28 Nisan 2017 günkü yaptığı açıklamada ise, Güney Kore’ye “Thaad”(Bölge Yüksek İrtifa Hava Savunma) füze savunma sistemi yerleştirilmesinin faturasını Güney Kore’ye keseceğini söyledi. ABD Ordusu, Kuzey Kore tarafından gerçekleştirilen füze denemeleri ve ardından yaşanan gerilim sonrası Güney Kore’ye Thaad füzesi yerleştirmişti... Buna karşılık Almanya, ülkedeki ABD askeri varlığı nedeniyle Amerika’ya borcu olduğu düşüncesini şiddetle reddetti. Keza Güney Kore de yerleştirilen “Thaad”füze savunma sistemi masraflarını üstlenmeyi kabul etmedi. Amerika’nın dünya ülkelerine “haraç”kesme çabası, dünyanın birçok bölgesinde fiyaskoyla sonuçlandı. Ama Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinde başarılı oldu. Trump ile Suudi Arabistan arasında imzalanan astronomik rakamlara varan anlaşmalar bunun göstergesidir.

Diğer bir deyişle Amerika, “haraç”kesme politikasının ilk meyvelerini Suudi Arabistan’da devşirmiştir. Amerika, tarihin en büyük silah anlaşmasını yapmıştır. 20 Mayıs 2017’de el-Cezire sitesinin bildirdiğine göre, Suudi Kral Selman bin Abdul Aziz ve ABD Başkanı Donald Trump, Cumartesi günü Suudi Arabistanın başkenti Riyadda bir dizi işbirliği anlaşması imzaladı. Beyaz Saraydan yapılan açıklamada, Riyad ile 460 milyar dolar tutarında askeri işbirliği anlaşması imzalandığı bildirildi. Suudi Ticaret Bakanı Macid El Kasabi de ülkesinin, Suudi Arabistanda yatırım yapmak için 23 büyük Amerikan şirketine izin verdiğini söyledi. El Cezire Riyad muhabiri, Suudi Arabistan ve ABDnin 460 milyar dolar değerinde savunma anlaşması imzaladıklarını söyledi. Bunun 110 milyar doları önceki askeri anlaşmalardır. Bu anlaşma gereğince Washington, silahları Suudilere en kısa zamanda teslim edecektir. Geri kalan 350 milyar dolar değerindeki savunma işbirliği anlaşmaları da 10 yıla yayılması planlanıyor.

İmzalanan bu devasa anlaşmalar nedeniyle Dow Jones, Nasdaq, Standard & Poors gibi ABD hisse senedi piyasası göstergeleri önemli ölçüde yükseldi. Çünkü Suudi Arabistan, Amerikan ekonomisine hayali para pompalayacak ve Trump’ın seçim kampanyası sırasında vaat ettiği gibi Amerikalılara iş olanağı sağlayacaktır. Bu anlaşmalara baktığımızda, her yıl ve on yıl boyunca Suudi Arabistan’ın Amerikan silah fabrikalarına devlet gelirlerinden büyük oranlarda para pompalayacağını görürüz. “2016 yılında Suudi Arabistan’ın net geliri, 528 milyar riyal yani yaklaşık 140 milyar dolardır.” [22.12.2016 El Arabiya] Böylece Trump yönetimi, yitik parayı Suudi hanedanında bulmuş oldu...

3- Kongrenin önerisine gelince, sadece siyasi bir polemiktir. Büyük olasılıkla anlaşmayı pek etkisi olmayacaktır hatta iyileştirebilir! Anlaşma, fabrikalara ekstra iş çıkaracağı ve geniş iş olanakları sunacağı için Amerikan ekonomisine canlılık getirecektir. Amerika, kurum ve kuruluşlarıyla bunu arzulamaktadır. Ancak dediğim gibi bu bir siyasi polemiktir. Trump, bu polemik sayesinde Rusya ilişkisi ve teması ile ilgili birçok skandalları örtbas etmek istemiştir. Damadı ve yakınları hakkında açılmış davalar var. İşte tüm bu skandalları, ekonomik başarı ve siyasi bir eylemle örtbas etmek istemiştir. Bu yüzden anlaşmalar imzalamış ve 55 devlet liderlerinden büyük bir kalabalığı bir arada toplamıştır. ABD medyası, Trump’ın ziyaret ve zirvelerini, Suudi Arabistan ile imzaladığı büyük silah anlaşmalarını canlı yayınladı. Trump’ın konuşmasında hazır bulunmak ve sadakat bildirmek için kral ve devlet başkanları dünyanın öbür ucundan geldiler. Bu sahneler, Başkan Trump ve yönetimi üzerindeki skandallar baskısını kısa bir süreliğine de olsa hafifletecek ve zafer gerçekleştirmiş kahraman edasında lanse edilecektir. Böylelikle sadece sızıntılar, skandallar ve zayıf siyasi performansından değil başarısından da söz edilecektir. Bu, şuan Trump için büyük önem taşımaktadır. Böylece ABD Başkanını karşılamak için alelacele Riyad’a akın eden kral ve devlet başkanlarının bu sevdası anlaşılabilir. Bu çapta böyle bir zirve ilk kez oluyor. “Suudi Arabistan, ABD Başkanı Donald Trump ile Riyad’a çağrılan 55 ülke liderleri arasında yapılması planlanan zirve için gözle görülür çaba sarf etmektedir. Zira ABD Başkanı Trump’ın Suudi Arabistan ziyareti medya ve basından büyük ilgi görmektedir. Gözlemcilere göre Suudi Arabistan, Arap ve Müslüman ülke lider ve devlet başkanlarını ilk kez böyle bir zirvede toplayarak dünyanın dikkatini bu ziyarete çekmeyi başarmıştır...” [19.05.2017 DW sitesi] Dolayısıyla bazı Kongre üyeleri özellikle Demokratlar siyasi polemik yapmaktadır...

4- Körfez ülkeleri yöneticilerine gelince, İngiliz ajanı oldukları bilgisine rağmen Amerika, silah anlaşmaları ve İran tehlikesi bahanesiyle bu ülkelere daha fazla müdahale ederek çevrelemek istiyor... Bu ülke liderlerine hitaben yaptığı konuşmada Trump, şunları söyledi: ABD Merkez Komutanlığına evsahipliği yapan Katar, çok önemli stratejik bir ortaktır. Kuveyt ve Bahreyn ile olan uzun vadeli ortaklığımız, bölgede güvenliği güçlendirmeye devam ediyor... Kalpler ve gönülleri kazanmak için BAE de bu mücadeleye katıldı. İnternette nefret söyleminin yayılması ile mücadelede ABD ile ortak bir merkez kurdu. Bahreyn ayrıca radikalizm ve adam devşirilmesini baltalamaya çalışıyor.” [21.05.2017 CNN Arapça]

ABD Başkanı Donald Trump, ABD ve Katarın yeni silah anlaşmasını görüşeceklerini söyledi. AP haber ajansına göre ABD Başkanı, Katar Emiri ile bir dizi güzel askeri teçhizatsatışını görüşeceğini söyledi.Trump ve Katar Emiri Şeyh Tamim, bu sabah Riyadda Amerikan-İslam zirvesi sonrası ikili görüşmelerde bir araya geldi. ABD Başkanı hiç kimse bunları ABD gibi yapamazdiye konuştu ve bu anlaşma ABD için yeni iş olanakları sağlarken Katarın da güvenlik gücünü artıracak dedi.” [21.05.2017 dotmsr]

İran’ın Körfez ülkelerine yönelik tehdidini azaltmak için Amerika, İran’a karşı bu yöneticilerin hoşuna giden bazı ballı sözler sarf ederek silah anlaşmaları, askeri üsler ve kolaylıklar yoluyla onları Amerikan ipine bağlıyor. Hem de bütün bunlar, Körfez ülkeleri tarafından finanse ediliyor. Amerika, İran’a karşı fiili tek bir adım dahi atmış değil. Suriye devriminde ve Obama döneminde olduğu gibi Husileri silahlandırmak, Irak ve Lübnan’daki nüfuzuna bir zeval gelmemesi için hâlâ İran’a güveniyor. Başkan Trump, Riyad’da yaptığı konuşmada Lübnan Hizbullah’ını terörist grup olarak niteledi. Ancak Hizbullah’ın Suriye müdahalesine tam destek veren ve Carud Arsal bölgesinde Suriyeli devrimcilere karşı Hizbullah yanında savaşan Lübnan ordusuna övgüler yağdırdı!

Tıpkı Suudi yöneticiler gibi Körfez yöneticileri de, Amerika’nın tahtlarını sarsmak için İran kozunu devreye sokabileceği endişesi taşıyorlar. Bu yüzden bu ülkeler, özellikle İran ve tehlikesi karşısında Amerika’dan güzel sözler duyduklarında, hemen Amerikan taleplerini boyun büküyorlar. Hatta bu söylemler, eyleme dökülmese bile. Riyad’da yaptığı konuşmada Trump, İran, Lübnandan Irak ve Yemene bütün bölgede yıkım ve kaosu yayan teröristleri, milisleri ve diğer aşırılıkçı grupları mali ve silah desteği sağlıyor ve eğitiyor. On yıllardır İran, mezhep savaşı ve terör ateşine benzin döküyor. İran rejimi açıkça toplu katliamlardan, İsrailin yok edilmesinden bahsediyor ve Amerikaya ölüm sloganları atıyor. Bugün İranın istikrar bozucu, trajik müdahalelerinden birini Suriyede görebilirsiniz. İranın desteklediği Esed rejimi korkunç suçlar işlemeye devam ediyor...diye konuştu. [21.05.2017 CNN Arapça] İran’a bu emri veren Amerika’dır. Sanki bundan bihabermiş gibi olan Körfez yöneticileri, İran’ı izole etmeye davet ettiler. Ama Amerika, İran’a baskı yapmak için şuana dek somut herhangi bir adım atmış değil. Amerika, seçim kampanyası sırasında açıkça karşı olduğunu söyleyen Trump’a rağmen İran ile imzalanan nükleer anlaşmaya bağlı kalmaktadır... Çünkü Amerika, Körfez ülkelerini İran hortlak ve öcüsü ile korkutuyor, bunu istismar ediyor. Bu sayede Körfez ülkelerini silah anlaşmaları, askeri üsler ve kolaylıklar yoluyla Amerikan ipine bağlıyor. Yukarıda da belirtildiği gibi hem de bunları Körfez parasıyla yapıyor.

5- Suudi Arabistan ziyareti sonrası Trump, 22 Mayıs 2017 günü işgal altındaki Filistin’i ziyaret etti. Yahudi varlığı ve siyasi çözüm ile ilgili herhangi bir projesi olup olmadığı sorusuna gelince, bunun cevabı şöyledir; Amerikan yönetiminin şuan ki öncelikleri göz önüne alındığında, Filistin sorunu bugün için Amerika nazarında ivedili konu değildir... Nitekim 12 Mayıs 2017 tarihinde yayınlanan bir soru cevapta şöyle geçmiştir: Arap ülkelerinde özellikle de Suriyede patlak veren olayların, Amerika ile Kuzey Kore arasında yaşanan sıcak gerginliklerin gölgesinde Filistin sorunu şuan ki Amerikan yönetimi tarafından önceliği olan bir sorun sayılmadı. Bu nedenle Amerika, bu mesele hakkında acele etmiyor... Filistin meselesinin çözümünde ufukları gözetliyor ve özellikle Filistinli Araplarla Yahudi varlığı arasında müzakereleri açma imkânlarını inceliyor. Böylelikle de olacaklara bakacak. BBCnin 11 Mart 2017de naklettiği şu haber de bunu teyit etmektedir: Reuterse göre Filistin başkanlık sözcüsü Ebu Radine, Trumpın müzakerelere yeniden başlama keyfiyetini araştırmak istediğini Abbasa söyledi. Ve barışçıl çalışmaların gerçek barışa öncülük edeceğini vurguladı.Beyaz Sarayda Abbas ile yapmış olduğu ortak basın toplantısında da şöyle dedi: Zaruri olan her şeyi yapacağımTaraflar arasında bir aracı veya yönlendirici veya hakem gibi çalışmak ve bunu gerçekleştirmek istiyorum[04.05.2017 Russia Today] Yani Amerika şuan için Filistin meselesinde belirli bir plan ortaya koymuyor. Suriye ve Kuzey Kore konusunda aşama kat edinceye veya durum sakinleşinceye kadar da bu böyle devam edecek. Şuan için Trumpta ne müzakerelere yeniden başlama keyfiyeti hakkında ne de arzu ettiği barış çalışmasının türü hakkında sınırlandırılmış bir şey bulunmamaktadır... Aynı zamanda o, istedikleri daha doğrusu Yahudi varlığının istediği çözüm üzerinde ittifak etmeleri için bu tarafların doğrudan buluşmalarını istiyor! Bu nedenle doğrudan görüşmelerin yapılmasını istedi. ABDnin BM Daimi Temsilcisi Nikki Haley, Filistin temsilcisi Riyad Mansur ile geçtiğimiz Çarşamba günü ilk görüşmeyi gerçekleştirdi... Bunu takip eden bir vakitte sosyal medya Twitter üzerinden fısıltılı bir tarzla, sonuç elde edebilmek için BM yerine doğrudan görüşmeler yapmak suretiyle Filistinlilerin İsraillilerle buluşacaklarını söyledi...[11.03.2017 BBC]

6- Sonuç olarak, çürük uygarlık ve bozuk değerleri sonucu kurtçuk tarafından içeriden kemirilen Amerika’nın, Müslüman ülkelerde istediği gibi at koşturması üzüntü vericidir. Sözde yönetici bozuntuları ise Amerikan çıkarlarına hizmet etmek için birbirleriyle kıyasıya yarışıyorlar! Sonra Amerika, bir parmağı ile işaret ediyor, hatta sadece bir göz kırpıyor, akabinde İslam’a karşı boğazına kadar suça gömülen mücrim devlete itaat ve sadakat bildirmek için 55 Ruveybida yönetici dünyanın dört bir tarafından Riyad’a akın ediyorlar... Ne acı vericidir ki Müslümanların zenginlikleri, çöken Amerikan ekonomisini ayağa kaldırmak, Amerikalılara hayat vermek ve işsizliği çözmek için kullanılıyor. Müslüman ülkelerde işsizlik diz boyu iken Amerikalıların cepleri bu zenginliklerle doluyor! Ajanlar, bu zenginlikleri Müslümanlardan gasp etmişlerdir. Zira bu servetler, kamu mülkiyetidir ve Allah’ın Şeriatına göre Müslümanlara aittir. Bu ajan yöneticiler, İslam ülkelerinde daha iyi katliamlar yapsın diye bu zenginlikleri Trump’ın önüne koyuyorlar! Nedeni maruf, daha önce söyledik, yineliyoruz... O da kendisiyle korunulan bir İmam ve Halifenin yokluğudur. Ebu Hurayra’dan rivayet edildiğine göre Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ، يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ، وَيُتَّقَى بِهِİmam bir kalkandır, arkasında savaşılır ve onunla korunulur. [Müslim] Allah’a halis, Peygambere sadık bir şekilde Raşidi Hilafet Devletini kurmak için özveri ve ciddiyetle çalışmak, Allah ve Rasûlü’nü seven herkes için ölüm kalım meselesi olmalıdır. Çünkü Peygamberin müjdesi, günümüzdeki ceberut saltanattan sonra gerçekleşecektir. Nitekim Ahmed ve Et Tayalisi tarafından rivayet edilen sahih bir hadise göre, Huzeyfe dedi ki SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

ثُمَّ تَكُونُ جَبْرِيَّةً، فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا، ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةٌ عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ  Daha sonra ceberut bir saltanat olacaktır. O da Allahın dilediği kadar devam edecektir. Ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldıracaktır. Sonra, Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır.Hilafet kurulunca Müslümanlar izzet bulacak, sömürgeci kâfirler de zillete maruz kalacaklardır. Müslüman ülkelerden ökçeleri üzerinde yurtlarına geri döneceklerdir, tabii ki yurtları kalırsa. 

H.01 Ramazan 1438
M.27 Mayıs 2017

Devamını oku...

Hamas’ın Yeni Siyaset Belgesi İmzaladığını İlan Etmesinin Etken ve Boyutları

Soru Cevap

Hamas’ın Yeni Siyaset Belgesi İmzaladığını İlan Etmesinin Etken ve Boyutları

Soru:

Hamas, 1 Mayıs 2017 Pazartesi günü Doha’dan yaptığı açıklamada “ortak ulusal uzlaşı formülü” dikkate alınarak, 67 sınırlarına göre Filistin devletini kabul ettiğini ilan etti. Açıkladığı belgede “İsrail’in yok edilmesi” ifadesini kaldırdı ve Müslüman Kardeşler’den bağımsızlığını ilan etti… Sorum iki şıktan meydana gelmektedir:

Birincisi: Hamas’ın yeni siyaset belgesini ilan etmesi yeni Amerikan yönetiminin taşıdığı barışçıl müzakere çözümüyle irtibatlı mıdır?

İkincisi: Veya Hamas’ın hedefindeki bu “inkılap” Amerikan siyasetinden bağımsız bir çizgide Avrupa etkisiyle midir?

Cevap:

Hamas’ın yeni siyaset belgesi ya da “Genel Siyasetler ve İlkeler Belgesi” diye isimlendirdiği şeyi ilan etmesinin etkenlerini, boyutlarını, aynı zamanda da Amerika ve Avrupa ile alakasını kavrayabilmek için aşağıdaki hususları sunuyoruz:

Birincisi: FKÖ’nün Verdiği Tavizlerin Neticeleri ve Sonra da Hamas’ın Buna Katılması:

1-    “Sözde Filistin temsilcisi “Filistin Kurtuluş Örgütü, 67’de işgal edilen topraklarda devletçiklerinin olacağı gerekçesiyle (48 işgali) Filistin topraklarının %80’ninden vazgeçti. Ancak Yahudiler, Filistin’den Filistinlilere kalanı (67 işgali) kabul etmek yerine Filistin Kurtuluş Örgütü’nün kabulünü önerdi. Bilakis Yahudi devleti ve genel olarak Avrupa, uğursuz Oslo Anlaşması’na göre hiç vakit kaybetmeden ve başarılı bir şekilde FKÖ’den “Filistin Otoritesine” dönüştürdüler. Barışı ihlal etme gerekçesiyle Filistin otoritesini Yahudi varlığının güvenliğine hizmet etmeye ve ihanet tavizleri zincirine dönüştürdüler. Amerika ve Avrupa, Yahudilerin ne kadar küçük olursa olsun güvenlik gerekçesiyle herhangi bir tavizi reddetmesinin barış diye isimlendirilen şeyin önündeki başlıca engel olacağını bilmektedir. Zira FKÖ büyük tavizler verdi ve “Filistin Devleti” diye isimlendirilen şeyin ilan edilmesi karşılığında silahtan arındırılma ve egemenliğin alınması pahasına olsa dahi yani ortada devlet isminden başka bir şey olmasa dahi daha fazla tavizler vermeye de hazırdır. Bununla birlikte Yahudi varlığı daha fazlasını istemektedir. Çünkü o ve herkes biliyor ki kim zayıflık gösterirse zillet, aşağılık ona kolay gelir.

2-    Hamas, 67 işgaline göre bir devletçik karşılığında Örgütün Yahudi devletine taviz vermesine karşı sıcak açıklamalarını devam ettirdi. Bu durum Oslo ittifakının ardından yapılan müzakerelerde Filistin otoritesini zayıf bir konuma düşürdü. Pis plan, işgalin gölgesinde yönetime taşımak için Hamas’ın Örgütün peşi sıra gitmesini sonra da onunla muameleye girmesini ve 67 sınırlarına göre kurulacak devletçiği kabul etmesini gerektiriyordu. Bu durum tabiatı haliyle Yahudi varlığını kabul etmeye de öncülük etti. Çünkü Örgüt, Filistin halkına boyun büktürmek ve Yahudi varlığını kabul etmeye zorlamak için başını Amerika’nın çektiği Batının projelerinin içine iliklerine kadar dalmış durumdadır. Örgüt, Hamas hareketini işgal gölgesindeki yönetime ulaştırmak için Batıyı oyunun içinde kattı… Perde arkasından veya perdesiz olarak örgüt buna ortak oldu. Çünkü işgalin gölgesindeki yönetim Hamas’ı da Fetih ve Örgütün ulaştığı yere ulaştıracağının farkındadır… İşte böylece Hamas hareketi, 2006 yasama seçimlerinde başarılı oldu ve diğer gruplar Hamas ile birlikte tek milli hükümetin oluşturulmasını reddettiler. Bunun nedeni ise, işgal altındaki bir yönetim tuzağına çekmekti. Bu esnada ise Katar, Hamas ile olan bağlantılarını yoğunlaştırdı ve onu desteklediğini ilan etti. Sonra da Hamas, Gazze’nin tümünü istila etti. Hamas hareketinin Gazze yönetimine dalması ve burada yalnız kalmasıyla tuzağa düşmesi de tamamlanmış oldu. Çünkü Yahudi varlığı, “terör” örgütü olduğu gerekçesiyle Gazze bölgesinde yaşayan iki milyona hizmet edilmesiyle ilgili meselelerde Hamas’la iş yapmayı reddetti. Mısır ise özellikle Sisi’nin yönetime gelmesinden sonra ambargoyu daha da artırdı. İşte böylece Gazze ve Hamas hareketi, Sisi yönetimi ile Yahudi varlığı tarafından oluşturulan iki kıskaçlı tuzak arasında kaldı. Ramallah’taki otorite ise Gazze bölgesi hakkında Yahudi varlığı ile iş yapan taraf olması münasebetiyle bu çemberi tamamladı. Sonra da Hamas, yönetimi altında inlemekte olan insanların temel hayati isteklerini temin edemez bir hale geldi. Bu vakıa ile Hamas, Katar’ın öğütlerine göre işgal altındaki Gazze yönetimi olarak kendisini en tatlısı dahi acı olan iki seçenek arasında buldu. Ya çöküş yaşanacak ve Abbas Gazze’ye dönecek ki bu Hamas’ın kabul etmediği husustur… Ya da kendisini destekleyenlerin özellikle de Katar tarafından kendisine öğütlediği üzere Yahudi varlığına karşı yumuşak bir tutum sergilemesi ve onunla bir tür ilişkiye girmesi ve ilan edildiği üzere 67 sınırlarına göre Filistin devletini kabul etmesi ve yerleşim projeleri gibi hususlara icabet edecekti. Uyanık olan herkes bilir ki işgal gölgesinde yönetimi teslim almak, işgalci ile muameleye öncülük etmek, Yahudi varlığı ile pazarlığı kabul etmek ve desteklemek demektir. 67 sınırları içerisinde kurulacak Filistin devletinin kurulmasıyla mukavemet hedeflerini küçültmek ve bunun gerektirdiği tüm tavizleri vermek demektir. Tabiatı haliyle de bu cehalet özrünün kabul edilmediği bir durumdur.

3-    Hamas hareketi liderliğinden yapılan tüm açıklamalara göre belgenin hedefi, devletlerarası toplumun kabul ettiklerinin iyileştirilmesi ve Gazze’de hükmün geçerli kılınması ve Filistin sorununun çözümünde denge unsuru olmasına muvafakat etmektir. Yani Hamas hareketinin pazarlıklarla Filistin’in tasfiye edilmesine karşı engel olduğunu çağrıştıran her hususun ortadan kaldırılması demektir. Hamas tarafından bu hususta yapılan açıklamalardan bazıları şunlardır:

A-   Halid Meşal: “Siyaset belgesinin değişikliklere ayak uydurduğunu, Hamas hareketinin düşünce, görüş ve faaliyetlerini yansıttığını, siyaset belgesinin hazırlanma kararının dört yıl önce alındığını ve şekillenme çalışmasının iki yıldan bu yana sürdüğünü” açıkladı. [1.5.2017 Nun Post]

Meşal şöyle dedi: “Hamas yeni bir metot seçti. Bu metot, hakları ve sabitleri ihlal etmeden gelişme ve esnekliktir.” [1.5.2017 el-Arabiyye.net.] Basın toplantısında ilaveten şunları söyledi: “Siyaset belgesinin konulması hususundaki muvafakatimiz, Hamas’ın siyasi görevlerini ve fikri gelişimini yansıtmaktadır… Savaşmaya çalışmıyoruz. Tam tersine işgalden kurtulmaya ve özgürlüğe çalışıyoruz… Son şekli verdikten sonra uluslararası hukukçularla 9 saat süren bir toplantı yaptık ve onların değerlendirmelerini aldık. Belgeye göre Hamas, direnişte olduğu gibi gelişime açık, yenilikçi, fikri ve siyasi gelişim gösteren bir harekettir.” [2.5.2017 Mean Ajansı]

B-    Hareket için bu belgenin dâhili ve harici önemi hakkındaki bir soruya ise cılız bir ses tonuyla şöyle cevap verdi: “Bu belge, hareket içinde esneklik, gelişmeyi, aydın düşünceyi ve değişimleri takip etme arayışı içindeki yeni nesil için büyük bir anlam ifade etmektedir. Bu belge yeni toplumla iş yapma hususunda yeni ufuklar açacak işaretleri ve düşmanca mücadelenin tabiatını sınırlayacak, diğerlerine karşı muamelenin şeklini iade edecek ve dünyaya kapı açacaktır.” Yine cılız bir ses tonuyla şunları söyledi: “Hamas’a kulak vermelisiniz. Hamas hakkında hasımlarına ve düşmanlarına kulak vermeyin ki Hamas’la yürüyeceğiniz yollarda muamelede pusulanız şaşmasın.” [02.05.2017 Nun Post]

4-    Ayrıca belgenin maddeleri de bunu ifade etmektedir:

-      Yeni belgenin sekizinci maddesi şöyledir: “Hamas hareketi İslâm’ı, her zaman ve mekân için yetkili olup ılımlı aracı ruhuyla hayatın tüm yönlerini kapsayan bir din olarak anlar. Hamas İslam’ın, diğer din ve şeriat müntesiplerinin gölgesinde güvenli bir şekilde yaşadığı barış ve hoşgörü dini olduğuna inanır, Filistin’i de halkların hoşgörü içerisinde yaşadığı ve yaşayacağı bir model olarak görür.” Din mensupları arasında hoşgörü içinde yaşamaktan kasıt Yahudilerdir. Yani eski dönemin kapatılması ve hoşgörü içerisinde yaşanacak yeni bir dönemin açılması demektir. Bu ifade küçülmenin derecesindeki büyüklüğü işaret ettiği gibi aynı zamanda belgenin ilan edilme hedefini de işaret etmektedir. Bununla Hamas, Avrupa ve Amerika’ya, Filistin denkleminde kendisini kabul etmeleri için büyük bir güzellik yapmaktadır…

-      Belgenin 34. Maddesi şöyledir: “Bu günün ve geleceğin inşasında ve siyasi sistemin bina edilmesinde Filistinli kadının rolü esastır…” Bu maddede İslâm’ın kadının konumunu yükseltmesi ile ilgili bir ifade konulmadı. Tam tersine “kadın hakları” denilen ve İslâm Hadâratı’na saldırıdan başka bir şeye aracılık etmeyen, kadının haklarını gerçek anlamda istemeyen Batı mefhumlarına yaklaşan bir ifade kullanıldı. Batının bizzat kendisi Irak, Suriye ve Filistin’de Müslüman kadının öldürülmemesini istemiyor. Tam tersine hayatın korunmasını bir hak olarak görmüyor. Sadece ve sadece İslam Hadâratını vurmak için kendi arzu ettiği şekilde özgürlük düşüncesinin olmasını istiyor.

5-    Bu açıklamalara ve belgede yer alan maddelere bakıldığında hedef açık ve net bir şekilde görülmektedir. Bu belge hareketi, kabuk olmaktan öteye geçmemesine rağmen Batıyı şüpheye düşüren ideolojik kabuklarından sıyırmakta ve İslam ideolojisinin herhangi bir boyutundan uzak pragmatik bir bakış açısı ortaya koymaktadır. Böylelikle barışçıl çözümlerin önünde engel şüphesine dahi yer bırakmayan, “ortak ulusal uzlaşı formülü” olduğu gerekçesiyle pazarlığa dayanan ve destekleyen çözümler için herhangi bir şekilde yol bırakmayan bir alana sıkışmaktadır. Tam tersine Hamas’ın yeni belgesi, Filistin otoritesi ile Yahudi varlığı arasındaki görüşmelerin açılması ihtimalinin bulunduğu bir zamana denk gelmektedir. Abbas’ın 02 Mayıs 2017 günü Washington ziyaretiyle aynı zamana denk gelecek şekilde 1 Mayıs 2017 günü ilan edilmiş olması da bunu göstermektedir. İslam ile ve Yahudi varlığının tanınmaması ile ilgili olarak kullanılan laf salatalarının ise hiçbir kıymeti yoktur. Zira bir taraftan 67 sınırları içerisinde Filistin devletini kurmayı kabul etmekle Yahudileri tanımamak nasıl mümkün olabilir? Hamas hareketinin 67 sınırlarını kabul etmesi ve bunu da Ortak Ulusal Uzlaşı Formülü olarak isimlendirilmesi, arkası gelecek olan tavizlerin başlamasından başka bir anlama gelmez. Bu sahne FKÖ’nün ortaya koyduğu planları ve ardından da vermiş olduğu tavizlerle Yahudi varlığının güvenliğine hizmet edecek şekle dönüşmesini hatırlatıyor… Aynı şekilde Gazze’deki Hamas “otoritesi”, 2006 seçimlerinin ardından Gazze’de yönetimi istila etmesinden bu yana, özellikle de Meşal’in 25 Haziran 2009’da Şam’da yaptığı konuşmada dile getirdiği 67 sınırlarında bir devlet istediğini ilan etmesinde olduğu gibi aşamalı adımlardan çoğu kez uzak durmadı. Nitekim biz 26 Haziran 2009 tarihinde yayınladığımız; “Hamas, Adım Adım Karış Karış Fetih Otoritesinin Yolunu Takip Ediyor” başlıklı yazımızda bunu belirtmiştik. Bu yazımızda şunları söyledik: “Geçtiğimiz yüz yıl altmışların ortalarında Fetih hareketi kurulduğunda, nehirden denize kadar Filistin’in kurtuluşu için direnişi benimsediğini ilan etmişti. Daha sonra dönüp dolaşıp ortada ne deniz ne nehir ne de arasındaki kaldı. Fetih otoritesi Filistin’in büyük bir bölümünde Yahudi varlığını tanıdı ve Amerikan’ın gözetiminde Filistin’den geriye kalan kısım üzerinde bir devletin kurulması pazarlıkları yapar hale geldi… Bununla birlikte günümüze kadar ve görüşmelerden uzun yıllar sonra da Fetih otoritesi hiçbir şey elde edemedi... Fetih hareketinin kurulmasının üzerinden yaklaşık yirmi yıl kadar bir süre geçtikten sonra Hamas kuruldu. Başından itibaren Fetih’in takip ettiği adımları takip etti. Nehirden denize kadar Filistin’i kurtarmak için mukavemeti benimsediğini ilan etti. Yahudi devletini tanıdığı, Amerika’nın atına bindiği ve 1967 sınırlarında bir devlet istediği için Fetih hareketini eleştirdi! Bütün bunların ardından Hamas yönetimi dönüp dolaştı aynı şekilde Filistin’in çok büyük bir kısmına hâkim olan Yahudi devletinin yanında sadece 1967 sınırlarında devlet kurmak istediği ve bunu gerçekleştirmek için de Amerika ile pazarlıklar yapmak üzere elini uzattı! 1967 sınırlarında devlet kurmak istediğini ilan etti. Halid Meşal, 25 Haziran 2009 tarihinde ağzı dolu dolu yaptığı büyük konuşmada şöyle dedi: “Hamas 1967 sınırlarında bir devlet istiyor ve bu maksatla Amerika ile pazarlık yapmak için elini uzatıyor.” İşte taviz adımları aşamalı olarak yaklaşık sekiz sene önce başladı. Yani Meşal’in şuan ki belgenin hazırlanma sürecinin başladığını ilan etmesinden tam iki katı kadar daha önce başladı. Şöyle demişti: “Siyaset belgesinin değişikliklere ayak uydurduğunu, Hamas hareketinin düşünce, görüş ve faaliyetlerini yansıttığını, siyaset belgesinin hazırlanma kararının dört yıl önce alındığını ve şekillenme çalışmasının iki yıldan bu yana sürdüğünü” [01.05.2017 Nun Post]

Taviz daha önce başladı. Fakat aradaki fark Meşal’in o zaman bunun küçük bir parçasını söylemiş olması şimdi ise diğer parçalarını da zikretmesidir. Daha önce 67 sınırlarını zikretti ve misakta Yahudi devletinin yıkılması korudu. Aynı şekilde Hamas’ın İhvan ile ilişkisini de korudu. Şimdi ise aşamalı bir şekilde tavizlerle uyumlu olması için her ikisinden de vazgeçti! Bir diğer fark ise, mesele hakkında sadece konuşma yapılırdı. Şimdi ise bu itimat edilir bir belge haline getirildi!

İkincisi: Hamas Belgesi ve Çözüm İçin Amerikan Projeleriyle Alakası:

1-    Arap ülkelerinde özellikle de Suriye’de patlak veren olayların, Amerika ile Kuzey Kore arasında yaşanan sıcak gerginliklerin gölgesinde Filistin sorunu şu andaki Amerikan yönetimi tarafından önceliği olan bir sorun sayılmadı. Bu nedenle Amerika, bu mesele hakkında acele etmiyor. Filistin meselesinin çözümünde ufukları gözetliyor ve özellikle Filistinli Araplarla Yahudi varlığı arasında müzakereleri açma imkânlarını inceliyor. Böylelikle de olacaklara bakacak. BBC’nin 11 Mart 2017’de naklettiği şu haber de bunu teyit etmektedir: “Reuters’e göre Filistin başkanlık sözcüsü Ebu Radine, Trump’ın müzakerelere yeniden başlama keyfiyetini araştırmak istediğini Abbas’a söyledi. Ve barışçıl çalışmaların gerçek barışa öncülük edeceğini vurguladı.” Beyaz Saray’da Abbas ile yapmış olduğu ortak basın toplantısında da şöyle dedi: “Zaruri olan her şeyi yapacağım… Taraflar arasında bir aracı veya yönlendirici veya hakem gibi çalışmak ve bunu gerçekleştirmek istiyorum…” [04.05.2017 Russia Today] Yani Amerika şu an için Filistin meselesinde belirli bir plan ortaya koymuyor. Suriye ve Kuzey Kore konusunda aşama kat edinceye veya durum sakinleşinceye kadar da bu böyle olacak. Şu an için Trump’ta ne müzakerelere yeniden başlama keyfiyeti hakkında ne de arzu ettiği barış çalışmasının türü hakkında sınırlandırılmış bir şey bulunmamaktadır. Sadece durumları gözetlemekte, Filistin’de çatışan taraflar hakkında bilgi toplamaktadır… Aynı zamanda o, istedikleri daha doğrusu Yahudi varlığının istediği çözüm üzerinde ittifak etmeleri için bu tarafların doğrudan buluşmalarını istiyor. Bu nedenle doğrudan görüşmelerin yapılmasını istedi. “ABD’nin BM Daimi Temsilcisi Nikki Haley, Filistin temsilcisi Riyad Mansur ile geçtiğimiz Çarşamba günü ilk görüşmeyi yaptı… Bunu takip eden bir vakitte sosyal medya Twitter üzerinden fısıltılı bir tarzla, sonuç elde edebilmek için BM yerine doğrudan görüşmeler yapmak suretiyle Filistinlilerin İsraillilerle buluşacaklarını söyledi.” [11.03.2017 BBC]

2-    Şu andaki Amerikan yönetimi Yahudi varlığını önceki yönetimden daha omurgalı bir şekilde destekliyor. Zira Amerika Ortadoğu’nun her yönüyle şu andaki durumu reddeden ayaklanma arzuları içinde domino etkisi gibi çalkalandığını gördü. Bu nedenledir ki Amerika, şu anda İslam dünyasında kurulu bulunan yönetim sistemleri çerçevesinde ayaklanmalara güç yetirebilmiş olsa da bu rejimlerdeki zafiyetin her geçen gün artması nedeniyle yakın gelecekte buna güç yetiremeyebilir. Hatta neredeyse bunların bir kısmı çökmenin eşiğindedir. Bu nedenledir ki Arap rejimlerinin zayıflamasından sonra Amerikan stratejisi açısından bakıldığında Yahudi varlığı Amerikan çıkarlarına hizmet etmede öncelikli yerini alacaktır. Bütün bunlar dikkate alındığında görünen o ki Trump yönetiminin iki devletli çözümden vazgeçip tek devletli çözüme dayanması ihtimal dâhilindedir. Hatta her ne kadar Amerika bundan kaçınıyormuş gibi olsa da Amerikan sefaretinin Kudüs’e taşınması örneği, Müslüman ayaklanmalar karşısında Amerikan çıkarları hakkında hissettiği tehlike boyutunun göstergesidir. Bölgedeki uşaklarının tahtlarının sallanmasının ardından da Amerikan çıkarlarının koruma gücüne sahip olacağı zannıyla Yahudi varlığına destek vermekte yoğunlaşacaktır.

3-    Bu önem ve Yahudi varlığının desteklenmesi babından Başkan Trump, 3 Mayıs Çarşamba günü Abbas’la yaptığı ilk görüşmede Filistinlilerden kışkırtıcılığı durdurmalarını istedi. Trump, Filistinli liderleri, “İsraillilere karşı şiddetin teşvik edilmesine karşı tek sesle konuşmaya” çağırdı. [04.05.2017 Reuters Arapça] Buna ilave olarak Trump, iki devletli çözümü isteyecek olmaları halinde Filistinlilerden adil olmayan acımasız şartlar istemektedir. 02 Mayıs 2017 tarihinde El Monitor sitesinde yer alan habere göre, “Barış görüşmelerinin yeniden başlaması için Mart ayında Filistinli ve Arap liderlerle yaptığı görüşmede Trump’ın özel temsilcisi Jason Greenblatt tarafından sunulan Amerikan şartları, Filistinli görüşmecileri fazlasıyla endişelendirmektedir. İki devletli çözümün kabul edilmesi için ABD planı dokuz şartı içermektedir. Bunlardan birisi (İsrail) ile uyumlu olacak şekilde Filistin güvenliğinin reform edilmesi ve Gazze’ye gönderilen açık çeklere bir sınır koyuldu ve pratik yollarla Filistinlilerin teröre karşı olduğu gösterildi.”

Üçüncüsü: Avrupa’nın Belgeyle Alakası Amerika’dan Ayrı Bir Çizgide Midir?

İngiltere’ye dost olan Katar’ın etkin bir rolünün bulunmasına rağmen şu andaki durumu itibariyle Avrupa devletleri, Amerika’dan bağımsız projeler koyma gücüne sahip değildir. Ancak bu durum Avrupa’nın Amerika’dan soyutlanmış bir şekilde Filistin meselesine çözüm bulabileceği anlamına gelmez… Her halde Yahudi varlığının kabul edilmesi ve onunla müzakere yapılması tüm Batının isteği olup Avrupa ve Amerika bunda müttefiktir… Aynı şekilde özellikle de Avrupa Birliği’nden ayrılma sürecine girdikten sonra İngiltere, Filistin meselesinin çözülmesinde ve önüne engeller konulmamasında adım adım Amerika’nın yanında yürümeye daha fazla hazırdır. Trump yönetimi de İngiltere’nin bazı çıkarlarını kabul edip ona ganimetten küçük bir payı boğazına tıkmaya da hazırdır. Özellikle Amerika ve Avrupa tarafı yığın haldeki İslami tehlikelerin önünde durmakta ve Arap İslam bölgesinde yaşanan ayaklanmaları yakından gözetlemekte olup bölgenin Batının egemenliğinden çıkmasının her an için mümkün olduğunu görmektedirler.

Dördüncüsü: Daima Söylediklerimizi Tekrarlıyoruz:

Fetih ve Hamas hareketinin Filistin’de iki devletli çözümü kabul etmesi Yahudi varlığını İslam’a göre kesinlikle meşru kılmaz. Bilakis ikisi de yoldan çıkmış kafile içindeki önemsiz varlıktır. Filistin ise mübarek İslam toprağıdır. İslam ümmetinin mülküdür. Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın İsra ve Miraç olayının gerçekleştiği Mescidi Aksa’yı Beytül Haram ile irtibatlandırdığı günden bu yana Filistin ümmetin aklında ve kalbindedir.

سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَىٰ بِعَبْدِهِ لَيْلًا مِّنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ“Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescidi Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa’ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir.” [İsra 1]

Filistin sorunu, iki devletli çözüm çerçevesinde yapılacak görüşmelere göre ne Amerika’ya uzatılan elle ne de Yahudi varlığıyla müzakere yapmakla kesinlikle çözülmez. Hatta fiili olarak 1967’de işgal ettiği yerlerden fiili olarak çekilmiş olsa dahi. 1948 yılında işgal edilen Filistin’in herhangi bir karışı da 1967’de işgal edilen Filistin’deki herhangi bir karış da İslam nazarında aynıdır. Mübarek topraklar İslam Hilâfeti asrı boyunca İslam ordusu şehitlerinin kanlarıyla sulanmıştır. Hatta Filistin’in her bir karışında dahi bir şehit kanının veya mücahidin atının tozu vardır.

İsra olayından beri Filistin Müslümanların boynunda bir emanetti ve halen daha da emanettir. Herhangi bir hür Müslüman bu emanete ihanet etme hakkına sahip değildir. Aziz ve güçlü olan Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا لَا تَخُونُوا اللَّهَ وَالرَّسُولَ وَتَخُونُوا أَمَانَاتِكُمْ وَأَنْتُمْ تَعْلَمُونَ“Ey iman edenler! Allah’a ve Peygamber e hainlik etmeyin; (sonra) bile bile kendi emanetlerinize hainlik etmiş olursunuz” [Enfal 27]

H.15 Şa’bân 1438
M.12 Mayıs 2017

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER