Pazar, 28 Dhu al-Qi'dah 1438 | 2017/08/20
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Amerika-Fransa Yakınlaşmasının Göstergeleri

Soru Cevap

Amerika-Fransa Yakınlaşmasının Göstergeleri

Soru:

Perşembe günü yeniden ABD Başkanı Donald Trump, Fransa’ya yaptığı son ziyareti anlattı... Trump, New York Times gazetesine verdiği röportajda Macron, harika bir insan. Akıllı. Güçlü. Elimi sıkmayı seviyor. İnsanlar onun elimi sıkmayı sevdiğini anlayamıyor, dedi...[19.07.2017 El Arabiya, Washington France Press] Fransa Cumhurbaşkanı Macron, 13 Temmuz 2017 günü Parisi ziyaret eden Trumpı sıcak karşıladı. Oysa eski Fransa Cumhurbaşkanı Hollande, ABD Başkanı Trumpa karşı hoşnutsuzluğunu göstermişti. Ayrıca Avrupalı liderler de Başkan Trumpa yoğun suçlamalar yöneltmişti! Amerika-Fransa yakınlaşmasının nişaneleri ve Trumpın Paris ziyaretinin amacı nelerdir? Sonra bu ziyaretin Suriye yansıması var mıdır? Özellikle de Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Suriyede yeni bir ABD-Fransa stratejisinden bahsetmişken.

Cevap:

Trump’ın uluslararası politikada gelişigüzel hareket etmesinin, doğal olarak kayda değer rahatsız edici sonuçları oluyor. Örneğin NATO’nun miadını doldurduğu ve anlamsız olduğu ile ilgili yaptığı şoke edici açıklamalar, Amerikan politikasına karşı sert tepkilere yol açmıştır. Bu sert tepkilerin en dikkat çekeni de Berlin tarafından yapılan açıklamalardır... Sonra Trump, gerek seçim kampanyası sırasında, gerekse 20 Ocak 2017’de başkanlık görevini devraldıktan sonra Avrupa Birliği’ne öfke kusmuştur. Bu öfkesini hiçbir zaman gizleme gereği duymamıştır. İngiltere’nin Brexit referandumuna övgüler yağdırmış, ABD’nin Brüksel Büyükelçisi de Avrupa Birliği’nin yakında parçalanacağını söylemiştir. Amerika, Fransa ve Hollanda’da yapılan seçimlerden AB karşıtlarının zaferle çıkacağını ve dolayısıyla 2017 yılında birliğin parçalanacağı beklentisi içerisindeydi. Kendisine karşı yapılanları yakından gözlemleyen Avrupa, İngiltere referandumunun Hollanda ve Fransa üzerinde domino etkisi yaratmasını önledi. Böylelikle birliğin parçalanma kâbusunu bertaraf etti... Sonra Trump’ın aldığı kararlardan geri adım atması, uluslararası politikada keşmekeşliğini iyice artırmıştır. Örneğin NATO’yu önce ömrünü doldurmuş bir ittifak olarak niteleyen Trump, ardından açıkça bu pozisyonundan geri adım attı. Paris İklim Anlaşması’ndan çekildiğini açıklayan Trump, sonra anlaşmayı yeniden müzakereye açabileceğini bildirdi. Kuzey Kore ile savaşın eşiğine gelmişken, bundan geri adım attı. Çin’e olumsuz bakış sergiliyorken, Çin ile birlikte Kuzey Kore dosyasında elde edilecek sonucu beklemeye başladı. Suriye krizine ilişkin sert açıklamalar yapmışken, ardından Astana ve Cenevre’de dizginleri oluruna bıraktı...

Yanı sıra Amerika içinde de durumu pek iç açıcı değildir. Özellikle de seçimlerde Rusya’nın kendisini desteklediği konusunda politikasına yönelik aşırı muhalefet söz konusudur... Bu sorunlar ve muhalefet nedeniyle başkan ve idaresindekilerin, Rusya ile olan temasları Amerika’da çok hassas bir mesele halini almıştır. Bu hassasiyet yüzünden başkan, Amerika-Rusya anlaşmasını yapamamaktadır. Anlaşma gecikmiştir. Trump, Rusya Devlet Başkanı ile 7 Temmuz 2017’de Hamburg’da düzenlenen G20 zirvesinde ancak bir araya gelebilmiştir. Hatta Kongrenin Rusya’ya ek yaptırımlar uygulamak istediği bir vakitte ABD-Rusya ilişkileri daha sofistike bir hale gelmiştir. Ayrıca Rusya’nın seçimlere müdahalesi ile ilgili Amerika’da yayınlanan raporlar, içeride başkanın başını giderek daha fazla ağrıtmaktadır. Moskova ile ilişkileri onarmada başkanın içine düştüğü sıkıntı da cabası...

Bütün bunlar, Amerika ile Avrupa Birliği ülkeleri arasında uluslararası politikada deprem etkisi yaratmıştır. Bu ülkelerin çıkarları ve Amerikan siyasetindeki bu yeni durumu istismar kapasitelerine göre bu deprem etkisi artı ile eksi arasında gidip gelmektedir. İlgili ülkelerin Trump politikasına karşın duruşlarına bir göz atacağız. Sonra da Trump’ı Paris’e davet eden ve onu sıcak karşılayan Fransa’nın pozisyonuna değineceğiz:

1- İngiltere’ye gelince, Başbakan Theresa May, 26 Ocak 2017’de Washington’a bir ziyaret gerçekleştirdi ve Washington ile birliğin diğer ülkelerine birlikten çıkışlarına teşvik için bir model olacak ticaret anlaşması imzalamak için canhıraş çalıştı. Yeniden Amerika’nın kuyruğuna takılan İngiltere, Trump yönetiminden oldukça memnundu. Ancak Avrupa Birliği yanlılarının, Fransa ve Hollanda seçimlerinden zaferle çıkmalarının ardından ABD’nin Avrupa Birliği’ni parçalama umudu dumura uğrayınca, Avrupa Birliği’ni parçalama gidişatına İngiltere’nin öncülük etmesini isteyen Trump, İngiltere’ye bu olumlu bakışından geri adım attı. Amerika, Paris ve Amsterdam’da Brexit’in tekerrür etmediğini görünce, İngiltere’nin uluslararası çıkarlarını kemiren ve Londra’yı şoke eden eski günlerine geri döndü. Bu bağlamda Amerika, Libya’da İngiliz çıkarlarını dikkate almaksızın ajanı Sisi’nin Hafter’e verdiği desteği artırmasını istedi. Amerika’nın teşvikiyle ajanları, İngiltere’nin İslam ve Arap dünyasında mızrak başı konumundaki Katar’a benzeri şok edici baskı uyguladılar. Bu ve benzeri diğer nedenlerden dolayı İngiliz politikası derinden yara aldı ve Trump Amerika’sına olan güvenini yitirdi. Kendisini Amerikan örsü ile AB’den ayrılış müzakeresi yaptığı Avrupa çekici arasında buldu. Böyle yaygın şüphecilik karşısında İngiltere Başbakanı, erken seçim kararı aldı. Erken seçim kararı hükümet üyeleri için bile sürpriz oldu. 8 Haziran 2017 seçimlerinde çıkan sonuca göre İngiltere, Avrupa Birliği’nden ayrılmak ile birlikte kalmak arasında bocalayıp durdu. Çünkü seçimler, Brüksel ile yapılan müzakerelerde bir anlaşmaya varılamadığı takdirde birlikten ayrılış yanlılarının giderek zayıfladığını göstermiştir. Buna göre ABD’nin yeni İngiltere politikasının nasıl keşmekeşliğe düştüğü açıktır.

2- Daha önemlisi ise Rusya’dır. 2014 yılında Kırım’ın Rusya tarafından ilhakından ve Doğu Ukrayna’da patlak veren yangından bu yana Rusya’ya yönelik Avrupa ile Amerikan yaklaşımları örtüşmektedir. Amerika ve Avrupa’nın Rusya’ya uyguladığı yaptırımlar, aralarında görüş birliği olduğunu yansıtmaktadır. Özellikle de Avrupalılar, Putin’in Doğu Avrupa sınırlarını yıkmasından endişe ediyorlar. Ancak seçim kampanyasından bu yana Trump, Rusya’ya uygulanan yaptırımları eleştirmiş ve Rusya ile samimi ilişkiler kuracağı vaadinde bulunmuştur. Trump’ın bu tavrı, Rusya’nın yeniden yükselişi karşısında yalnız kalan Avrupa’da kafa karışıklığına neden olmuştur. Avrupalı liderler, Obama Amerika’sının özellikle Suriye krizine müdahalesinden sonra Rusya’nın yükselişine kapı araladığının farkındalar. Trump ise uluslararası konularda Rusya ile varılan ikili anlaşmaları, Avrupa’nın uluslararası krizlerde rol kapma umudunu bitirmek için daha da ilerilere taşımakla tehdit etmiştir.

3- Almanya’ya gelince, yeni Amerikan politikası karşısında daha keskin yaklaşımlar sergileyen Almanya, ABD’nin Avrupa NATO ülkelerine yönelik eleştirilerini şiddetle reddederek savunma konularında Almanya ve Avrupa’nın bir ABD kenti olmasını uygun görmemiştir. Amerika’nın Paris İklim Anlaşması’ndan çekilmesini kınayan Almanya, herhangi yeni bir müzakere olgusunu reddetmiştir. Trump’ın Suudi Arabistan ile imzaladığı silah anlaşmasını eleştirerek, anlaşmayı ateşli bölgelerde yangına benzin dökmek olarak kabul etmiştir. Fransa’nın pozisyon değişikliğine rağmen tutumunda hiçbir değişiklik olmamıştır. Deutsche Welle’ye göre Almanyadaki G20 zirvesi sırasında Almanya Başbakanı Merkel, Trumpı kızdırmamaya özen gösteren Fransa Cumhurbaşkanının aksine ABD Başkanına karşı acımasız ve sert bir tavır sergilemiştir...[14.7.2017 Deutsche Welle] Özetle yeni ABD politikalarını etkilemek amacıyla Almanya’nın, yeniden süper güç olma umuduyla önemli ölçüde girişimlerini artırdığı söylenebilir.

4- Şimdi de Trump’ın Fransa ziyareti ve ABD-Fransa yakınlaşmasının işaretlerini ele alacağız... Ayrıca Fransa Cumhurbaşkanının, ABD Başkanını Fransa’ya davet etmesinin arka planına ve 14 Temmuz 2017 Ulusal Bayram kutlamalarına onur konuğu olarak katılmasının nedenlerine değineceğiz. Fransa, bu kutlamaları bundan 100 yıl önce ABD’nin Birinci Dünya Savaşı’na girmesinin anısına düzenliyor. Bu, eski bir gelenektir ve nadiren belirli hedefler için kutlamalar düzenlenir. ABD Başkanı Trump’ın bütün Avrupa ile ilişkilerde gerginlik yarattığı bir zamanda Fransa, Ulusal Bayram kutlamalarına katılmak için onu bir davetiye yöneltmiştir! Elaph sitesine göre Macron, Salı günü Trump ile yaptığı telefon görüşmesinde Fransayı ziyaret etmesi ve Ulusal Bayram etkinliklerine katılması için Trump’a yaptığı davetini yeniledi. Macron, geçtiğimiz Mayıs sonunda Brükselde düzenlenen NATO zirvesi sırasında ilk kez Trumpı Fransaya davet etmişti...[28.6.2017 Elaph sitesi] 7 Temmuz 2017’de Almanya’da düzenlenen son G20 zirvesinde Fransa Cumhurbaşkanı Macron, İklim Anlaşması’ndan çekilmesi nedeniyle Amerika’yı sert bir dille eleştiren özellikle Avrupalı liderler arasında yalnız kalan Trump’a çok sıcaklık göstermişti. Hatta Trump bile böyle bir zamanda Macron tarafından yapılan davete şaşırmıştı. Trump, 2014 yılında 195 ülkenin imzaladığı Paris İklim Anlaşmasından çekilme kararı sonrasında böyle bir davet aldığı için şaşırdığını söyledi...[20.07.2017 el-Arabiya.net]

5- Fransa’nın sergilediği bu yeni yaklaşımın amacına gelince, Avrupa Birliği’nin omurgasını oluşturan Fransa, izlenen politikanın Amerika-Avrupa ilişkilerini olumsuz etkileyeceği korkusuyla Trump’ı sert bir dille eleştiren Avrupa ülkelerinin başında gelmekteydi. Trump sadece eski Fransa Cumhurbaşkanı Hollande tarafından eleştirilmekle kalmamış şimdiki Fransa Cumhurbaşkanı Macron da seçim kampanyasından yakın zamanımıza kadar Trump’a şiddetli eleştiriler yöneltmişti. Birkaç haftadan beri Fransa’nın, Amerika’ya karşı u dönüşü sergilediği görülmektedir. ABD Başkanı Trump’ın Fransa’ya davet edilmesinde, oldukça samimi karşılanmasında, yoğun ilgi ve alaka görmesinde Fransa’nın bu u dönüşü açıkça görülüyor... Fransa’nın bu u dönüşü incelendiğinde, büyük olasılıkla iki amaca matuf olduğu, birinin diğerinden daha az önemli olmadığı görülür:

- Bu u dönüşünün birinci amacı, Suriye boyutu ile ilgilidir. Macron, Beşşar Esedin yerine geçecek meşru bir halef görmediğini ve Beşşar Esedin görevden ayrılmasını ülkedeki krizin çözümü için ön koşul olarak görmediğinibelirttikten kısa bir süre sonra ve ABD Başkanı ile görüşmesi öncesinde Geniş kapsamlı bir siyasi çözüm oluşturmalıyız. Bunun için Fransa Suriyeye ilişkin doktrinini değiştirdi. Dolayısıyla Beşşar Esedin görevden uzaklaştırılmasının Fransanın ön koşulu olmadığını...söyledi. [13.07.2017 Şarku’l Avsat] Böylece Fransa, Suriye rejimi ve birçok muhalif grubun dizginlerini elinde tutan Amerika’ya karşı yakınlık göstermeye başladı. Bu yakınlığın amacı, Suriye’de rol kapma çabasıdır. Fransa, uzun süredir bunun özlemini çekiyor... Bu rolün kokusunu koklamanın da Amerika’dan geçtiğini biliyor... Öyle de oldu. Fransa, Trump’a gösterilen bu sıcaklık ve Beşşar Esed’in görevden ayrılması konusunda ısrarcı olmamasının nedeninin Amerika olduğunu biliyor. Amerika, şuan Esed’in gitmesini istemiyor. Amerika, hâlihazırdaki ajana alternatif bir ajan buluncaya dek mevcut ajanın görevden ayrılmasını istemiyor. Amerika ise henüz böyle bir ajan bulmuş değil... Dolayısıyla Fransa, Suriye sahasına girmenin önünde engel olarak gördüğü önceki pozisyonlarından kurtulmaya başlamıştır. Ayrıca Trump benzeri “terörle mücadele” şarkıları söylemektedir... Bu yüzden Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, ABD’li mevkidaşı Donald Trump ile düzenlediği ortak basın toplantısında, Irak ve Suriye konusunda ABD ile savaş sonrası yol haritasını çıkartmak için uzlaştıklarını söyledi. Perşembe günü Fransanın başkentinde konuşan Macron, (terörle) mücadelede her türlü çabayı sarf etmek üzere ABD Başkanı ile anlaştıklarını sözlerine ekledi...[13.07.2017 Russia Today]

- İkinci amaca gelince, Fransa, Almanya’nın rolünün gittikçe büyümesinden endişe ediyor. Bu endişe nedeniyle Fransa, Almanya’dan rahatsızdır. Almanya’nın Trump’a yönelik eleştirilerinin dozajı artarken, Fransa, Trump’ın gözüne girmek için gayret sarf etmektedir! Hatta ABD Başkanının Paris’e yaptığı ziyaretten kısa bir süre sonra Fransa’nın BM Daimi Temsilcisi François Delattre, Paris’in Suriye krizi konusunda oluşturulmasını önerdiği temas grubuna, BM Güvenlik Konseyi üyesi ülkelerin yanı sıra bölgesel aktörlerin de katılması gerektiğini söyledi. Fransız diplomat, Cuma akşamı Güvenlik Konseyi’nin düzenlenen kapalı oturumu öncesinde gazetecilere yaptığı açıklamada, Söz konusu temas grubu, barışı tesis etmek ve yol haritası hazırlığı yapmak için çalışmalıdır.diye konuştu. Şu an daha önemli olanın uluslararası toplumun görüş birliği olduğunu söyleyen Fransa’nın BM Daimi Temsilcisi, “BM Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Misturanın çabalarını desteklemek için yeni girişimler ortaya koymak gerektiğini belirtti...[14.07.2017 Russia Today] Böylece Fransa, “BM Güvenlik Konseyi üyesi ülkelerin yanı sıra bölgesel aktörlerin de katılımı” ve “ele almak üzere BM’nin beş daimi üyesine somut girişim sunulması” koşuluyla “Suriye krizi konusunda temas grubu oluşturulmasını” istiyor. Diğer bir deyişle Güvenlik Konseyi üyesi olmaması nedeniyle Almanya, bu rolün dışında tutuluyor. Bu, Almanya’nın yükselişi karşısında Fransa’nın kaygılarını ortaya koyuyor. Çünkü Fransa, uluslararası politikada Almanya’nın bir rolünün olmasını istemiyor...

6- Dolayısıyla Trump politikasının keşmekeşliği, özellikle Fransa ziyareti, Amerika ve Avrupa Birliği arasında uluslararası politikada bir değişim yaratmıştır. O derece ki bazı medya organları, bu ziyareti yeni dünya düzeninin bir başlangıcı olarak kabul etmişlerdir: “İngiliz Times gazetesi, ABD Başkanı Donald Trump’ın Fransa’nın başkenti Paris’e gerçekleştirdiği ziyareti, yeni dünya düzeninin başlangıcı olarak kabul etmiştir. Öyle ki Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Amerika ve Almanya ile yeni bir ilişkiye doğru yelken açmıştır. Gazete, Macron’un İngiltere’nin birlikten ayrılışından sonra emrivaki bir lider olarak kendisini Avrupa Birliği’ne sunduğunu düşünüyor. Gazeteye göre İngiltere birlikten ayrıldıktan sonra Avrupa’nın oyun kartları yeniden karılacak. Gazete editoryası şu sonuca varıyor; Avrupa Birliği, öyle bir yöntem inşa etmiştir ki bu yöntem, birlik içinde Almanya ve Fransa’nın tek egemen güç olarak kalmasına izin vermiyor. İki ülkenin aralarında yüzyıllarca süren husumetin üstesinden geldikleri belirtilen başyazıda, iki ülkenin İngiltere ile veya İngiltere’siz Avrupa kıtasına önderlik etmek için çalıştığını kaydetti. Ancak şuan farklı kulvarlarda hareket ediyorlar. Macron liderliğinde Fransa, Avrupa liderliğini arzularken, Merkel liderliğindeki Almanya da Avrupa’nın sağlam ve bir bütün olarak kalmasını arzuluyor... [14.7.2017 Vefd sitesi]

7- Cevabı şöyle diyerek sonlandırmak istiyoruz. Fransa’nın Suriye sahnesinde yükselme hayalleri pek uzun sürmeyecek. Fransa’nın bu hayali, Suriye krizinde eşsiz olmayı yeğleyen ABD’nin gerçek pozisyonu ile çatışacaktır. Amerika’nın, Fransa’nın Suriye’ye yönelik yaklaşımlarına gösterdiği bazı esneklik, Fransa-Almanya çatışmasına odun taşımaktan başka bir şey değildir. Bu, parçalamak için Avrupa Birliği içinde anlaşmazlık ve uyumsuzluğu artıracaktır.

Fransa’nın Almanya’nın yükselişinden endişe etmesinin bir realitesi var. Çünkü Almanya’nın devlet dinamikleri, Fransa’nın devlet dinamiklerinden üstündür. Bu üstünlük tarihsel ve coğrafi olarak da maruftur. Almanya, İkinci Dünya Savaşı Anlaşmalarının dayattığı mevcut “etik” yükümlülüklerden kurtuluyor. İkinci Dünya Savaşı Anlaşmaları, Almanya’nın aktif küresel askeri rol üstlenmesine engel teşkil ediyor ve askeri rol üstlenmesine değil de ekonomik ve endüstriyel nüfuza odaklanmasını öngörüyor. Bu yükümlülüklerden kurtulan Almanya, büyük olasılıkla Avrupa’da yeniden ön plana çıkacak, Amerika’ya yakınlaşsa da yine de Fransa’ya üstün gelecektir.

Umarız Allah, aralarındaki anlaşmazlığın şiddetini artırır da bünyeleri çöker.

فَأَتَى اللَّهُ بُنْيَانَهُم مِّنَ الْقَوَاعِدِ فَخَرَّ عَلَيْهِمُ السَّقْفُ مِن فَوْقِهِمْ وَأَتَاهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَBunun üzerine Allah, binalarının temelini çökertti de tavanları başlarına yıkıldı. Azap, onlara fark etmedikleri yerden geldi.[Nahl 26] İslam Devleti yakında onların yurtlarını çökertecek ve dünyanın dört bir yanına iyiliği yayacaktır. Böylelikle hadiste geçen Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sözü gerçekleşecektir. Ahmed, Müsned’de Temim Ed Dâri’den rivayet ettiğine göre, “Ben Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i şöyle buyururken işittim:

لَيَبْلُغَنَّ هَذَا الْأَمْرُ مَا بَلَغَ اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ وَلَا يَتْرُكُ اللَّهُ بَيْتَ مَدَرٍ وَلَا وَبَرٍ إِلَّا أَدْخَلَهُ اللَّهُ هَذَا الدِّينَ بِعِزِّ عَزِيزٍ أَوْ بِذُلِّ ذَلِيلٍ عِزًّا يُعِزُّ اللَّهُ بِهِ الْإِسْلَامَ وَذُلًّا يُذِلُّ اللَّهُ بِهِ الْكُفْرَBu din, gece ve gündüzün ulaştığı her yere ulaşacaktır. Allah, bu dini sokmadığı hiçbir ev bırakmayacaktır. Çadırlara bile girecektir. Kimi onuruyla kimi de zilletiyle... Ya İslâmla izzet bulacak veya küfürle zelil olacaktır.el-Beyhaki Sünen’ul Kübra’da, keza El Hâkim de Müstedreki’nde benzerini rivayet etmiştir. Allah’ın yardım ve inayetiyle bu kesinlikle gerçekleşecektir. Bu, Allah’a zor değildir.

H. 29 Şevvâl 1438
M. 23 Temmuz 2017

Devamını oku...

Suudi Arabistan-Katar Krizinin Hakikati Nedir?

Soru Cevap

Suudi Arabistan-Katar Krizinin Hakikati Nedir?

Soru:

09 Haziran 2017 günü Beyaz Sarayda Romanyalı mevkidaşı ile düzenlediği basın toplantısında konuşan Trump, Ortadoğu ülkelerine yaptığı ziyaret sırasında görüştüğü kilit ülke liderlerinin terörü maddi, askeri ya da moral açıdan desteklemeyi durdurma sözü verdiğini söyledi ve ancak Katar, ne yazık ki tarihsel olarak çok yüksek düzeyde terörün destekçisi olmuştur. Bunun ışığında, bölge ülkelerinin liderleri bu davranış karşısında Katara yaptırım uygulama konusunu benle konuştular. Terörizme desteği kesmek zorundaydık. Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, üst düzey askeri yetkililerimiz ile birlikte Katarın teröre verdiği desteği durdurmak zorunda olduğunu söylemek kararı aldık dedi.[09.06.2017 www.youm7] Bu açıklama, Suudi Arabistan ile Katar arasındaki krizi provoke edenin Trump olduğu anlamına gelir mi? Eğer bu doğruysa, bölgedeki en büyük hava üssü Katarda olduğu bilinen Trump’lı Amerika niye böyle bir şey yapsın ki? Sonra medya, Suudi Arabistan ile Katar arasında siyasi anlaşmazlığa neden olan unsurun, Katarın İran, Müslüman Kardeşler veya Hamasa ilişkin tutumu olduğunu söylüyor... O halde Trumpın yukarıdaki açıklaması ile medyada yer alan bu haberleri nasıl anlamalıyız? Peki, bu kriz nereye doğru gider? Katarın Körfez İşbirliği Konseyinden çekilmesine ya da kovulmasına yol açar mı? Teşekkür ederim.

Cevap:

Birincisi: Evet, meydana gelen krizin baş aktörü, Amerika’dır. Diğer bir deyişle ABD Başkanı Trump’tır. Detaylara geçmeden önce yanıta son soruda yer alan hususla başlamak istiyorum. Nitekim medyada da yer aldığı gibi ya da medya tarafından pompalandığı gibi bazıları, Körfez’de yaşanan Katar krizinin Katar’ın Müslüman Kardeşler’e verdiği destekten veya İran ile kurduğu stratejik ittifaktan kaynaklandığını sanıyor... Bazıları da krizin gerçek sebebinin 1970’lerde BAE’nin kuruluşu sırasında Hamd Hanedanı ile Zayed Hanedanı arasında yaşanan eski bir husumetten mütevellit olduğunu düşünüyor. Bu husumet nedeniyle Suudi Arabistan, Katar’a karşın müttefiki BAE safında yer almıştır... Bazı yazarlar da Katar’a uygulanan abluka krizinin İsrailile bir bağlantısı olduğunu iddia ediyor. Örneğin CNBC televizyonunda konuşan Jake Novak, Görünüşe göre Suudi Arabistan ve Katar arasında patlak veren krizin başlıca nedeni İrandır. Çünkü İranın Orta Doğudaki nüfuzuna ket vurmak Suudilerde saplantı haline gelmiştir. Biraz derinlemesine bakıldığında böyle bir anda Katarın hedef alınmasının başka bir devletle, İsrailile olan ilişkisinden kaynaklandığı görülür.[07.06.2017 Arabi 21]

Ancak krizin gelişim sürecine derinlemesine bakılıp etraflıca düşünüldüğünde, o zaman yukarıda geçen iddiaların olasılık dışı olduğu anlaşılır. Çünkü bu iddialar yeni değil, aksine uzun zamandır Katar bu doğrultuda politika izliyor. Katar’ın İran yakınlaşması maruf, Hamas ile olan ilişkisi de meşhurdur. Katar ile Filistin gaspçısı Yahudi devleti arasında, Yahudi devleti ile Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri arasında ilişkiler olduğu bir sır değil. Hatta aşiret ilişkileri bu boyutta değil... Bütün bunların kriz öncesinde olduğu biliniyor ve krizden sonra da devam ediyor. Bu yüzden bunlar, gerçek nedenler değildir.

İkincisi: Asıl sebebe gelince, başta da belirttiğim gibi Amerika veya Trump’tır. Bu durumu kavramak için aşağıdakileri hususlara bir göz atacağız:

1- Bu yüzyılın başlarından itibaren küçücük devlet Katar, Ortadoğu’da İngiliz politikalarının ana mutfağı olmuştur. Bu yüzden El Cezire kanalı, Amerikan politikalarına parazitlik yapmak ve bölgedeki Amerikan ajanlarını karalamak amacıyla dev bir medya platformu haline gelmiştir... Buna başka bir faktör daha eklendi, politik para. Para, dev politik bir mıknatıs gibi siyasi güçleri kendisine çekti... Katar, bu iki enstrümanı kullanarak özellikle Filistin, Mısır, Libya, Tunus ve diğer ülkelerde “ılımlı” olarak bilinen İslami hareketler düzeyinde büyük başarılar elde etti. Katar’ın başkenti Doha, ılımlı İslami hareket liderleri için güvenli bir liman, Amerikan politikasını karıştırmak ve ajanlarına çamur atmak için de planlama üssü haline geldi... Âdeti üzere İngiltere, Amerika ile birlikte olduğu görüntüsü altında parazitlik yapıyordu. İşte Katar da bu İngiliz oyununu çok güzel eda etti ve 1991’den bu yana ABD Merkez Komutanlığı’nın merkezi olarak kabul edilen devasa bir Amerikan üssüne ev sahipliği yaptı. Ayrıca bu üs, stratejik bir hava üssüdür. Zira Irak, Afganistan, Suriye ve Yemen Müslümanları arasında bozgunculuk çıkarmak, katliam ve yıkım yapmak için Amerikan uçakları bu hava üssünden kalkıyor. İngiltere, Katar’da siyasi mutfak inşa etmiş, tamamlayıp bu yüzyılın başlarında da piyasaya sunmuştu. Ardından İngiliz hizmetkârı Katar devleti için belirlenen rol plan doğrultusunda pürüzsüz şekilde evrimleşti... Bu Katar rolünden darlanan Amerika, oğul George Bush döneminde El Cezire kanalını bombalamayı düşünmüştü. 22 Kasım 2005’te DW’nin bildirdiğine göre, “İngiliz Daily Mirror gazetesi, Downing Street’in “çok gizli” bir konuşmasından aktardığı bir haberde, ABD Başkanı George Bush’un, 2004 yılında uydudan yayın yapan El Cezire televizyonunu bombalamak istediğini” yazmıştı...” [22.11.2005 DW] Kral Selman, tahta çıkıp Suudi Arabistan Amerika ile birlikte olana değin Körfez’de durum bu minvalde seyretti. Ardından Obama yönetimi, ajanı Selman’a bölgede önemli bir rol tevdi etmek istedi. Bu rol gereği Selman, Katar rolü karşısında duracak, baskın gelecek, diğer taraftan da yeni Amerikan planları ile uyumlu hareket edecekti… Sonra Amerikan ajanlarının rolü güçlendi. Suudi Arabistan ile Katar arasındaki anlaşmazlık büsbütün Katar rolünü tehdit eder bir yönde seyretmeye başladı... Yeni Amerikan Başkanı Donald Trump, bu yılın başlarında görevi devraldıktan sonra ABD politikası, Katar dâhil olmak üzere pek çok uluslararası konulara daha densiz ve huysuz bir yaklaşım sergiler oldu. 

2- Trump, 20-21 Mayıs 2017 tarihlerinde Riyad’da Kral Selman ve elli devlet ve hükümet başkanları ile görüşmesi sırasında Katar’ın teröre finansman sağladığına dair açıklamalar yaptı. Bunun üzerine İngilizlerin kulağına fısıldaması ile Katar, Amerika’nın Körfez’de Suudi rolünün yıldızını parlatmak, Katar ve dolayısıyla İngiliz rolünün yıldızını da söndürmek için ciddi adımlar atmaya başladığını fark etti. Buna tepki ve reaksiyon olarak Katar Emiri, Riyad zirvesinden iki gün sonra gündeme oturan açıklamalar yaptı. Katar Haber Ajansı’nın 23 Mayıs 2017 günü geçtiği bir alt yazıda Katar Emiri Şeyh Tamim Bin Hamad El Tani şunları söyledi: Katar, Trumpın bölgeye yaptığı ziyaret ile aynı zamana denk gelen haksız bir kampanya ile karşı karşıyadır. Kampanya Katarı terörizmle özdeşleştiriyor... Biz, bizim teröre finansal kaynak sağladığımız iddialarını kınıyoruz... Müslüman Kardeşleri kara listeye aldılar diye hiç kimsenin bizi terörizmle suçlama hakkı yoktur... Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn, Katar ile ilgili tutumlarını gözden geçirmelidir... Şuan ki Amerikan yönetiminin olumsuz yaklaşımlarına rağmen Amerika ile güçlü ve sağlam bir ilişkimiz var. ABD Başkanına karşı açılan usulsüzlük ve ihlal soruşturmaları nedeniyle mevcut durumun uzun sürmeyeceğine inanıyoruz. Udeyd Hava Üssü, Katarı komşu ülkelerden koruyor ve bölgede askeri nüfuza sahip olmak için ABDnin tek şansıdır. Katar, terör ve aşırılığı tanımaz. Taraflar ile sürdürülen iletişim sayesinde Filistin halkının meşru temsilcisi Hamas ve İsrailarasında adil bir barışa ulaşılmasına katkıda bulunmak istiyor... Katar, aynı anda hem Amerika hem de İran ile güçlü bir ilişki kurmayı başardı. İran, bölgesel İslami bir güçtür. Görmezden gelinemez. İrana karşı düşmanlık yapmak akıl kârı değildir...Bu açıklamalardan da anlaşılacağı gibi Katar, teröre mali kaynak sağladığı ve desteklediği suçlamaları ile ilgili yürütülen kampanyanın arkasında Trump’ın olduğunu iddia ediyor. Zira Katar Emiri’nin bu açıklamaları, Trump’ın İslam dünyasındaki mevcut rejimlerin temsilcileri ile yaptığı, onları Amerikan hedeflerine doğru ittiği, onları Amerikan kul ve kölesi yaparak başarılı olduğunu gösterdiği zirve sonrasına rastlamaktadır. Trump, zirvedeki bazı ülkelerin Katar’ın teröre finansman sağladığı yönünde imada bulunduklarını söyledi. Böylece Katar Emiri’nin yaptığı bu açıklamalar, Trump’a yanıt niteliğindedir. Nitekim Katar, dolaylı olarak bunu ima etmiş ve hakkında açılan soruşturmalar nedeniyle görevi bırakacağı dileğinde bulunmuştur.

3- İran tehdidi savurarak petrol ülkelerinin hazinelerini inisiyatifi altına almak, Suudi liderliğini ön plana çıkararak Körfez ülkeleri arasında İngiliz nüfuzunun ateşini söndürmek ve diğer Körfez ülkelerini de Suudilerin yani Amerikan politikasının peşinden sürüklemek isteyen Washington’un telkin ve göz kırpmasıyla Suudi Arabistan, İslam ve Arap dünyasının 55 Ruveybida devlet ve hükümet başkanlarını Riyad’da topladı. Aslında bu, bölgede Suudi liderliğini ön plana çıkarmak isteyen Amerikan planları doğrultusunda atılmış bir Suudi adımdı. Bu nedenle Suudi Arabistan, bölgede liderliğine aykırı sese tahammül edemezdi. Gözünü Katar’a dikmiş ve ateş hattına sokmak için uygun bir olayın olmasını bekliyordu. Bu yüzden Suudi Arabistan, Katar Haber Ajansı’nın 23 Mayıs 2017 günü geçtiği alt yazıda El Sani’nin Suudi Arabistan ve Amerika karşıtı açıklamalarına sert tepki verdi. Oysa Katar, Katar Haber Ajansı’nın heklemeye maruz kaldığını söyleyerek özür dilemişti. Katar’ın siber saldırı açıklamalarını kayda değer bulmayan Suudi Arabistan, açıklamalarda Katar’ın Suudi politikasına ve Amerika’nın Selman için biçtiği role bir serzenişin olduğunu düşündü. Ardından da kriz patlak verdi. Bütün hilesini derleyip toplayan Suudi Arabistan, Katar ile ilişkileri kestiğini açıkladı. Yani Suudilerin Körfez ülkelerine liderliğine aykırı davranan Katar’a karşı kararlılık gösterdi. Suudi Arabistan’ın Katar’a karşı attığı kararlı ve sert adımlar, aslında Trump yönetiminin kararlı tutumunun bir yansımasıdır. Suudilerin attığı bu adım, 05 Mart 2014 günü büyükelçileri Katar’dan çekme seviyesinden daha sert oldu. Neredeyse Katar, yarı abluka altına alındı. Amerikan tarzı üzere hareket ederek Suudi Arabistan, daha fazla baskı oluşturmak için şok etkisi yaratan adımlar attı. Katarlı diplomatlara ülkeden ayrılmaları için 48 saat süre tanıdı. Mısır da şok etkisi yaratmakta Amerikan yöntemi ile uyumlu ve Suudi adımlar ile eş zamanlı ve paralel olarak ikinci bir emre kadar Katar uçaklarına hava sahasını kapattı. Diğer ülkeler de Suudiler ile dayanışma içinde Katar’a karşı benzer adımlar attılar.

Öyle görünüyor ki Katar, boykot kararını beklemediği için şok olup şaşırmıştır. Katar Dışişleri Bakanı Muhammed Bin Abdurrahman El Sani, 06 Haziran 2016 günü BBC’ye verdiği röportajda Ülkesine karşı atılan adımlar şok edicidir ve Katar halkı diğer ülkelerin kolektif cezalandırmalarının kurbanıdır. Katar halkını abluka altına almaya çalıştılar...diye konuştu. Katar, kendisini destekleyen, arkasında duran ve böyle yapmaya teşvik eden arkasında İngiltere gibi büyük bir devlet olmasa, Amerika ya da Suudi Arabistan gibi Amerikan ajanlarına meydan okuma cesareti gösteremez. Gizlice hatta alenen İngiltere, Katar ve politikasına yön vermektedir! İngiltere’nin amacı, Amerika’ya parazitlik yapmak, Ortadoğu’da özellikle Körfez’de hegemonyasını sağlamlaştırma planlarını başarısızlığa uğratmaktır. Onun için İngiltere, ajanı Katar’a bu yönde telkin ve tavsiyede bulundu. Ancak reaksiyonun bu kadar şok edici olacağını beklemiyordu. Öyle anlaşılıyor ki 2014 yılında büyükelçilerin geri çekilmesinde olduğu gibi bir tepki bekliyordu. Ardından büyük bir gürültü koparılmadan krizin sonlandırılacağını düşünüyordu. Özellikle de Katar, büyük bir Amerikan Hava Üssü’ne evsahipliği yapıyorsa. Bu yüzden Katar Haber Ajansı’nın 23 Mayıs 2017 günü alt yazı olarak geçtiği, daha sonra kaldırıp siber saldırıya uğradığını iddia ettiği Katar Emiri’nin açıklamalarında şöyle geçmektedir: Udeyd Hava Üssü, Dohayı bazı komşu ülkelerden korumaktadır ve bölgede askeri nüfuza sahip olmak için ABDnin tek şansıdır.Yani Katar, hem El Cezire kanalı aracılığıyla Amerika ve bölgedeki ajanlarına karşı parazitlik yapıp karışıklık çıkarıyor hem de bölgede Amerika’nın en büyük hava üssüne evsahipliği yapmaktan dem vuruyor. Amaç, Amerika’nın sessiz kalmasını sağlamak! Bu yüzden Katar, bu sert önlemlere şaşırıp kalmıştır.

4- Böylece krizin gerçek nedeni, Trump’ın Selman için belirlediği yeni roldür. Bu yeni role göre Selman, Körfez bölgesinin Sultanı olacak, ABD politikasını yürütecek, herhangi bir İngiliz ajanının hır gür çıkarmasına ve parazitlik yapmasına izin vermeyecektir. İngiltere, bölgede Amerikan planlarına karşı hır gür çıkarma, parazitlik yapma ve İngiliz planlarını uygulama gibi İngiliz misyonunu Katar’a yüklediği için Katar ile eşi benzeri görülmemiş sıcak bir gerilim yaşanmıştır. Bu krizde Selman’ın arkasındaki motivasyon ABD’dir. Amerikalılar bunu gizlemiyorlar, hatta yaşananlar ve yaşanmakta olanların arkasında kendilerinin olduğunu adım adım ifşa ettiler:

- 06 Haziran 2017 günü El Arabiya sitesi, Reuters’e konuşan üst düzey bir ABD yönetimi yetkilisinden aktardığına göre “Katar’ın pek çok eylemi, Körfez komşuları ve ABD’de rahatsızlık yaratmaktadır. Ajansın Pazartesi günü üst düzey bir ABD’li yetkiliden bildirdiğine göre “ABD, İslamcılar ve İran’a destek verdiği gerekçesiyle bazı Körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan’ın Katar ile ilişkilerini kesmelerinin ardından Körfez ülkeleri arasında “kalıcı bir husumetin” oluşmasını istemiyor. Ancak yetkili, Kabul etmek gerekir ki Katarın pek çok eylemi, sadece Körfez komşularına değil, aynı zamanda ABD için de bütünüyle rahatsız edicidirdedi ve Yeniden doğru yönde olmalarını istiyoruz.diye de ekledi.” 

- 06 Haziran 2017’de BBC’nin aktardığına göre “ABD Başkanı Donald Trump, Körfez’e yaptığı son ziyaretin Katar ile ilişkilerin kesilmesinde etkisi olduğunu ima etti. Trump, Yaptığım bu ziyarette, Dohanın radikal ideolojikhareketlere finansman sağladığına dair bazı bilgiler aldım.dedi. Twitter hesabından paylaştığı mesajda Trump, Orta Doğuya yaptığım ziyarette, radikal ideolojiye artık finansman sağlanmamalı dedim. Liderler Katarı işaret etti - bakın!dedi. Trump daha sonraki Twitter mesajlarındaysa Suudi Arabistan Kralı ve 50 ülkeyle yapılan görüşmelerin işe yaradığını görmek çok güzel. Radikal örgütlerin finansmanına karşı katı bir tutum takınacaklarını söylediler ve tüm oklar Katarı işaret ediyordu. Belki de bu, terörizm felaketi için sonun başlangıcı olurdedi.”

- Sonra Trump’ın 09 Haziran 2017 günü yaptığı açıklamalar, Suudi-Katar geriliminin arkasında ABD’nin olduğunu ortaya koyuyor, destekliyor.

ABD Başkanı Donald Trump, Cuma günü Katarın terörizme sağladığı finansal desteği en kısa sürede sona erdirmesi gerektiğini söyledi. Terörizmin finansmanının sona erdirilmesi için geçen ay Riyadda katıldığı zirvenin başlangıç olmasını umduğunu belirtti. Beyaz Sarayda Romanyalı mevkidaşı ile düzenlediği basın toplantısında Trump, Katar, tarihsel olarak çok üst düzeyde teröre destek vermektedir.” dedi.[09.06.2017 Skynews Arapça]

ABD Donald Trump, Ortadoğu ülkelerine yaptığı ziyaret sırasında görüştüğü kilit ülke liderlerinin terörü maddi, askeri ya da moral açıdan desteklemeyi durdurma sözü verdiğini söyledi ve ancak Katar, ne yazık ki tarihsel olarak çok yüksek düzeyde terörün destekçisi olmuştur. Bunun ışığında, bölge ülkelerinin liderleri bu davranış karşısında Katara yaptırım uygulama konusunu benle konuştular. Terörizme desteği kesmek zorundaydık. Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, üst düzey askeri yetkililerimiz ile birlikte Katarın teröre verdiği desteği durdurmak zorunda olduğunu söylemek kararı aldıkdedi.[09.06.2017 www.youm7]

5- Giderek tırmanan “Katar krizi” nereye gider sorusuna gelince, Katar, Amerikan ajanları Suudi Arabistan ve Mısır’ın yanı sıra 09 Nisan 2017 tarihli soru cevapta da geçtiği İngilizlerin rol dağılımı kapsamında Amerikan ajanları ile birlikte hareket eden BAE, Bahreyn gibi bazı İngiliz ajanlarının aldığı sert tutumla şoke oldu. 09 Nisan 2017 tarihli soru cevapta şöyle demiştik: Böylelikle açığa çıkıyor ki İngiltere, ajanları arasında rol paylaşımı yapıyor. Bu rol paylaşımı çelişkili gibi görünebilir. Ama sonuçta İngiliz amaçlarını gerçekleştiriyor. İngiltere, farklı kozlara sahip olduğu ülkelerde bütün ajanlarını tek bir sepete koymuyor...Şüphesiz Katar, dediğimiz gibi, gerilimin bu boyutta ve bu sertlikte olacağını beklemiyordu... Çünkü Suudi Arabistan’ın attığı adımlar şoke ediciydi. Katarlı diplomatlara ülkeden ayrılmaları için 48 saat süre tanıdı. Mısır da şoke etkisi yaratan Amerikan yöntemi ile uyumlu ve Suudilerin adımları ile eş zamanlı ve paralel olarak ikinci bir emre kadar Katar uçaklarına hava sahasını kapattı. Diğer ülkeler de Suudiler ile dayanışma içinde Katar’a karşı benzer adımlar attılar.

6- Kriz, Katar’ın Körfez İşbirliği Konseyi’nden çekilmesine yol açar mı meselesine gelince, “en son çare” olarak olabilir. Ancak olası hâlâ başka çözümler var... İlgili uluslararası güç Amerika ve İngiltere’nin amaçladığı hedef farklı olsa da Katar’ın Körfez İşbirliği Konseyi’nde kalmasını yeğlerler. Amerika, yukarıda da belirtildiği gibi Katar’ın Suudilerin kanatları altında olmasını istiyor. Diğer bir deyişle farklı nedenler için parazitlik yapmadan veya hırgür çıkarmadan Amerikan çıkarlarını uygulamasını istiyor. Amerika, hiç bir baskıya maruz kalmadan operasyonlarını yürütmek için Hava Üssü’nün Katar’da yerleşik kalmasını istiyor. Katar’ın arkasında İngiltere’nin olduğunu biliyor. Katar, Körfez İşbirliği Konseyi’nden çıkarsa İngiltere, çeşitli habis yöntemlerle Amerikan üssü için sorunlar yaratabilir. Bu yüzden Amerika, Katar’dan planlarını uygulamasını ve Suudi yaklaşımı içinde olup Körfez İşbirliği Konseyi’nde kalmasını istiyor...

Aynı şekilde İngiltere de Katar’ın Körfez İşbirliği Konseyi’nde kalmasını istiyor. Çünkü Körfez İşbirliği içinde kalırsa, perde gerisinden iş yapacak ve böylece yüzüne karşı sevgi gösterisinde bulunmak, arkasından ise kuyusunu kazmak şeklindeki ikiyüzlü İngiliz yaklaşımı doğrultusunda planlarını uygulayacaktır... Bu nedenle yukarıda da belirtildiği gibi büyük olasılıkla çözüm, Katar ile Körfez ülkeleri arasında nihai olarak ilişkileri koparmama etrafında dönüp dolaşacaktır. Tabii “En son çare” olarak ilişkileri koparma durumu müstesna. En azından öngörülebilir gelecekte krizin en son çare olarak görülen aşamaya geçmesi aşağıdaki nedenlerden ötürü olası değildir:

A- Trump’ın yukarıda geçen 09 Haziran 2017 tarihli yaptığı konuşma, Katar’a orta yollu çözüm için bir alan bırakmıyor. Konuşmasında Trump ...Ve ancak Katar, ne yazık ki tarihsel olarak çok yüksek düzeyde terörün destekçisi olmuştur. Bunun ışığında, bölge ülkelerinin liderleri bu davranış karşısında Katara yaptırım uygulama konusunu benle konuştular. Terörizme desteği kesmek zorundaydık. Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, üst düzey askeri yetkililerimiz ile birlikte Katarın teröre verdiği desteği durdurmak zorunda olduğunu söylemek kararı aldık.dedi” [09.06.2017 www.youm7] Bilindiği gibi Katar, politika belirleyemez, onun için politikaları İngiltere belirler. Şuan ki politikasına göre İngiltere, özellikle Avrupa Birliği’nden çıkış aşamasında alenen Amerika ile karşı karşıya gelemez. Görünüşte olsa da Amerika ile yakınlaşmaya çalışıyor...

B- Trump, tüccar zihniyetine sahiptir. Finansal yön, ağır basmaktadır. Eğer Katar, cezbedici bir rüşvet verirse, o zaman Trump, Selman’a orta yollu çözüme razı olmasını emredebilir. CNN’ne göre Dünya Politika Enstitüsü (World Policy Institute) adlı düşünce kuruluşunda görevli Amerikalı araştırmacı Jonathan Cristol, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreynin Katar ile ilişkileri kesmelerine etki eden temel unsur, para ve Donald Trumptır” dedi. Cristol yazısında, “Katarın Suudilerin diplomatik ve ekonomik baskılarını bertaraf etmesinin yegâne yolu, paradır. Para ile Amerika, Suudi müttefikine müdahale edebilir... ifadelerini kullandı. [06.06.2017 Arabi 21]

Tercihe şayan görüşe göre Katar parası ya da itaati ile bir çözüme varılabilir! Tercihe şayan görüş göre diyoruz, çünkü Katar politikası Katar tarafından yürütülmüyor, aksine İngiltere tarafından yürütülüyor. Eğer her an çıkarı gereği İngiltere, Katar’ın Körfez İşbirliği Konseyi’nden çıkmasını gerektiriyorsa, çıkar, kalmasını gerektiriyorsa kalır!

7- Sonuç olarak Suudi Arabistan ve Mısır’daki Amerikan ajanları ile abluka konusunda onlarla birlikte hareket edenlerden hayır beklenmez. Bunlar, bugün ya da yarın her an kırılabilir imbik koltuklarını koruma karşılığında ülke ve halkı İslam ve Müslüman düşmanlarının kollarına atıyorlar... Aynı şekilde kabararak aslan gibi kükreyen kedi olarakkalmak, Müslümanlara zararlı ve zarar verici projeleri havale etmek için İngiltere’nin peşinden koşan Katar’dan da hayır beklenmez. Zira Katar, Suriye ve Irak’ta Müslüman evlatlarını öldüren ve evlerini yakıp yıkan ABD’nin ölüm ve yıkım uçakları için en büyük hava üssü sağlamıştır... Sonra Yahudi varlığı ile sulhu pazarlıyor. Ödün vermekte Fetih Örgütü gibi olsun diye Hamas’ı uysallaştırdı... Ayrıca mücrim Suriye rejimi ile müzakerelere tutuşmak için bazı Suriyeli grupları zehirli para ile zehirledi... İslami eğilimleri olanları kandırıyor, uysallaştırmak için rüşvet ve oturma izni ile onların akıllarını çeliyor. Ödün vermelerini, eğilim ve düşüncelerini değiştirmelerini sağlıyor... Bütün bunları İngiltere’nin kendisi için biçtiği habis rol çerçevesinde yapıyor... Bu nedenle bir kimsenin, kötü ve daha az kötü olduğu gerekçesiyle şu veya bu rejime empati duyup ihanete yakınlaşması safdilliktir. Zira ümmetin sorunları, kötü ve daha az kötü mizanına göre ölçülmez. Bilakis hak ve batıl mizanına göre ölçülür... Ümmetin evlatları, Allah ve Rasûlü’ne ve müminlere ihanet eden bu rejimleri reddetmeli, onları devirmek ve Rasûl’ün müjdelediği Raşidi Hilafet Devletini kurmak için çalışan samimi insanlarla birlikte çalışmalıdır. Raşidi Hilafet, denizde, karada ve seyahatte güven ve emniyet içinde onların işlerini güdecektir. İslam ve Müslümanlar Hilafetle izzet bulacak, sömürgeci kâfirler de zillete düşeceklerdir. Sonra da hem Trump ve dostları ve ajanlarına hem de yurtlarına felaket dokunacaktır.

وَاللَّهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ “Allah, emrini yerine getirmeye kadirdir. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler.[Yusuf 21]

H.16 Ramazan 1438
M.11 Haziran 2017

Devamını oku...

Trump ve Avrupa Özellikle Almanya Arasında Yaşanan Ekonomik ve Siyasi Kriz

Soru Cevap

Trump ve Avrupa Özellikle Almanya Arasında Yaşanan Ekonomik ve Siyasi Kriz

Soru:

Trump ile Avrupa özellikle Almanya arasında patlak veren ekonomik ve siyasi kriz son günlerde giderek tırmanıyor... Trump’ın tırmandırdığı bu krizin seçim süreci ile sınırlı olması bekleniyordu. Bu, Batıdaki adaylardan alışık olduğumuz bir durumdur... Ancak Trump, yönetimi geldikten sonra da krizi tırmandırmaya devam etti. Sizce bunun nedeni ne olabilir? Sonra niye Almanya ile bu boyutta bir kriz yaşanıyor? Size göre Trump ile Avrupa özellikle Almanya arasında yaşanan gerginlik nasıl sonuçlanabilir? Allah mükâfatınızı artırsın.

Cevap:

Birincisi: Tırmanan siyasi ve ekonomik krizin nedeni, Trump’ın seçim süreci ve sonrası, ajanlar şöyle dursun, müttefiklerine yönelik anlık yaptığı kışkırtıcı açıklamalarıdır:

1- 2016 seçim kampanyası sırasında dile getirdiği düşünceleri doğrultusunda ısrarla ABD Başkanı, NATO ülkelerinin, ittifakın bütçesine sağladığı önemli katkı nedeniyle ABD’ye borçlu olduklarını, on yıllardır onları koruduğu için de Amerika’ya para ödemek zorunda olduklarını belirtti. 20 Ocak 2017’de görevi devralmasının ardından ABD Başkanı, bu düşüncelerini hayata geçirmek ve ABD müesses nizamının tutumu haline dönüştürmek için harekete geçti. Bunun için Avrupalılar özellikle Almanlardan demode olarak nitelediği NATO bütçesine daha fazla katkıda bulunmalarını istedi. ABD’nin Almanya ile olan ticaret açığından hayıflandı. Washington’da Almanya Başbakanı Merkel ile ilk kez bir araya gelen Amerikan Başkanı Donald Trump, Cuma günü Beyaz Sarayda Almanya Başbakanı Angela Merkeli ağırladı. Belli ki görüşmede özellikle serbest ticaret anlaşması ve göç konularında gerginlik ve anlaşmazlıklar yaşandı.” [17.03. 17 France 24] Almanya Başbakanı Angela Merkel ile görüşme öncesi sabah erken saatlerde bir açıklama yapan ABD Başkanı Donald Trump, Almanya’nın savunması nedeniyle NATO ve ABD’ye büyük meblağlarda para borcu olduğunu söyledi. Trump, Twitter’daki açıklamasında Bununla birlikte, Almanya’ya sağladığı güçlü ve oldukça pahalı savunma için NATO ve ABD’ye büyük meblağlarda para ödenmek zorunda!” dedi. [18.03.2017 www.youm7] Almanya’nın, haraççı mafya mantığı ile hareket eden ABD Başkanına tepkisi gecikmedi. Pazar günü Almanya Savunma Bakanı, Almanya’nın askeri harcamalar nedeniyle NATO ve ABD’ye büyük meblağlarda para borcu olduğu söyleyen ABD Başkanına yanıt verdi. Başbakan Angela Merkel’e yakınlığı ile bilinen Savunma Bakanı Ursula von der Leyen yaptığı açıklamada, NATOda borçların kayıtlı olduğu bir hesap yok. Önümüzdeki 10 yılın ortasında ulaşmak istediğimiz yüzde ikilik savunma harcamaları hedefini sadece NATO ile ilişkilendirmek yanlışdedi. [19.03. 19 France 24]

2- 25 Mayıs 2017’de Brüksel’deki NATO zirvesinde bir konuşma yapan ve konuşmasının tonunu artıran ABD Başkanı Trump, NATO’ya gerekli katkıyı yapmadıkları gerekçesiyle Avrupalı dostlarını eleştirdi. “ABD Başkanı Donald Trump, NATO üyesi ülkelerin liderlerine hitaben bir konuşma yaptı. Trump, ABD’nin savunma alanında yaptığı harcamalar ve NATO’ya verdiği destekten söz etti. Trump kürsüde bu sözleri sarf ettiği sırada, onu dinleyen diğer liderlerin kendi aralarında tebessüm etmesi ve fısıldaşması kameralara yansıdı. Basına yansıyan bir videoda Trump, NATO üyesi ülkelerin liderlerini paylayarak ders veriyordu. Bu durum karşısında özellikle Almanya Başbakanı Angela Merkel ve yeni Fransız Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron şaşkınlıklarını gizleyemediler. “Arabi 21” sitesi tarafından tercüme edilen bu videoda Trump, NATO üyesi ülkelerin liderlerine NATO üyesi ülkeler, kendi paylarına düşen katkıyı sağlamalı ve mali yükümlülüklerini yerine getirmelidir.diye seslendi. Sitemkâr konuşmasında Trump, 28 NATO üyesinin 23ü hala savunma alanında yapması gereken katkıyı yapmıyor.diye gürledi. Bu, Amerikan halkı ve vergi mükelleflerine büyük haksızlıktı... Trump ardından Birçok üye devletin ittifaka önceki yıllardan büyük meblağlarda borcu var. Henüz bunları ödemiş değiller...iddiasını yineledi. NATO liderlerine yönelik azarının dozajını artıran Trump, Son sekiz yıl içinde ABDnin savunma alanında yaptığı harcamaların, tüm NATO müttefiklerinin toplam harcamasından daha fazla olduğunu savundu.Trumpın bu sözleri karşısında şoke olup şaşkına dönen NATO üyesi ülkelerin liderleri, etraflarına bakmaya başladılar. Görülmemiş ve beklenmeyen konuşması yüzünden baskı altında kaldıkları görülüyor. Trump, şu sözleriyle de adeta NATO üyesi ülkelerin liderleri ile dalga geçti: Bir kere olsun bile sizden NATOnun yeni tesisinin ne kadara mal olduğunu sormadım! Sormam da... [27.05.2017 Arabi 21]

• Bütün bu açıklamalar ve Trump’ın küstah tavırları, Avrupa ile kriz yaşanmasına ve krizin tırmanmasına neden olmaktadır. 

İkincisi: Diğer Avrupa ülkelerine kıyasla neden Almanya ile daha fazla kriz yaşanıyor konusuna gelince, bu aşağıdaki nedenlerden kaynaklanıyor:

1- Almanya, Avrupa’nın en büyük finans merkezidir ve Amerika, Çin ve Japonya’dan sonra dünyanın dördüncü ekonomik gücüdür. Bu yüzden Trump, ABD için büyük paralar toplama çabasının bir sonucu olarak gözünü Almanya’ya dikmiştir. Almanya’nın NATO katkısını ve katılım payını artırmak için özellikle Alman tarafına artan Rus tehditlerinden dem vurmaktadır. Amerika, kendisine olan askeri bağımlılığı artırmak için Avrupa, özellikle Doğu Avrupa ülkelerine karşı Rus sopasını kullanıyor.

2- Almanya’nın yetersiz NATO harcamaları açısından durum böyle. Zira Almanya’nın savunma harcamaları yıllardır GSYİH’nın yüzde 1,2’sinde (42 milyar dolar) seyrediyor. Bununla Berlin, savunma harcamaları GSYİH’nın yüzde 1,79’sinde (44 milyar dolar) seyreden Fransa’dan bile daha az harcamalarda bulunuyor. NATO ülkeleri, savunma harcamalarının GSYİH’nın yüzde 2’si düzeyine yükseltilmesi kararı almıştı. İngiltere’nin yanı sıra Avrupa’daki diğer birkaç kıytırık ülke, alınan bu kararın arkasında dururken, kıtadaki diğer büyük güçler yan çizdiler. Hâlbuki Amerika’nın savunma harcamalarının GSYİH’nın yüzde 3,61’inde (664 milyar dolar) seyrettiği bilinmektedir. Böylece ABD, NATO’nun savunma harcamalarının üçte ikisinden fazlasını tek başına yapmaktadır. (Yukarıda savunma harcamaları ile ilgili geçen rakamlar, 2016 yılına ait rakamlardır. Bu rakamlar, 27 Mayıs 2017 tarihli Arap El Cedid sitesinde yayınlanmıştır)

3- Amerika ile Almanya arasındaki ticaret dengesi, yaklaşık 60 milyar ile önemli ölçüde Almanya yararına seyrediyor. 2016 yılında Amerika ve Almanya arasındaki ticaret hacmi, 165 milyar Avro’ya ulaştı. Almanya, Amerika’ya 107 milyar Avro ihracat yaptı. [24.02.2017 Arabi 21] Buna göre Amerika ile Almanya arasındaki ticaret açığı, 58 milyar dolardır! Bu yüzden asabileşen Trump, Almanya’ya karşı giderek sertleşen açıklamalarda bulundu: Alman gazetesi Der Spiegel’in zirvedeki “bir katılımcı çemberini” alıntılayarak yaptığı açıklamaya göre, ABD Başkanı Trump, Brüksel’de Avrupa Birliği liderleri ile görüşmesi sırasında Almanya’nın ticaret politikasından hayıflandı. Söylenenlere göre Trump’ın kurduğu cümlelerden biri “Almanlar kötü, çok kötü. ABDde sattıkları milyonlarca arabaya bakın. Korkunç, Biz bunu durduracağızidi. [26.05.2017 Russia Today] Ayrıca “ABD Başkanı Donald Trump, Twitter hesabından attığı kısa Tweetlerde, Almanya ile devasa ticaret açığımız var. Ayrıca NATO ve orduya harcamaları gerekenden çok daha azını harcıyorlar. ABD için çok kötü, bu değişecekdiye yazdı. [30.05.2017 DW]

4- NATO ve İtalya’daki G7 zirvelerinde özellikle iklim değişikliği konusunda yaşanan gerilimin ardından Almanya palas pandıras Avrupa’yı savunmaya kalktı ve Avrupa pozisyonunun öncülüğünü yaptı. 29 Mayıs 2017 tarihinde El Cezire sitesinin aktardığına göre, “Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel, ABD yönetimine karşı sert ifadeler kullandı. Başkan Trump’ın “dar görüşlü politikalarıyla Batı’yı zayıflattığı ve Donald Trump liderliğindeki ABD’nin dünya sahnesinden eksildiğini savundu. Avrupalılar olarak iklimin korunması, silahların azaltılması ve dini fanatizme karşı daha güçlü bir savaş vermeleri gerektiğini belirtti. Aksi takdirde Avrupa’da barışın riske gireceği uyarısında bulundu. “Amerikan yönetiminin dar görüşlü politikaları Avrupa Birliğinin çıkarlarına tezat oluşturmaktadır.diye konuştu.” Merkel’in ABD’ye yönelik eleştirel sözlerinin hemen ertesi günü Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel’den de benzer sertlikte açıklamalar geldi. Angela Merkel, başkalarına tümüyle güvenebileceğimiz zamanlar bir parça geride kaldı. Son günlerde bunu deneyimledim ifadelerini kullandı. Merkelin, bu sözleriyle son günlerde müttefiklerinden kazanımlar elde etmek için büyük baskı uygulayan Washington yönetimini kastettiği ifade ediliyor. Alman Bild gazetesine konuşan Merkel, Başkalarına tümüyle güvenebileceğimiz zamanlar bir parça geride kaldı. Son günlerde bunu deneyimledim... Biz Avrupalılar kendi kaderimizi gerçekten elimize almalıyızdiye konuştu.[28.05.2017 Russia Today]

5- Trump, Amerika ile kıyasıya mücadele eden, özellikle birçok Avrupa tutumuna öncülük yapan, nükleer silaha sahip olmadan bile kendisini küresel güç olarak dayatmanın yollarını arayan Almanya’nın Amerika karşısında yarı direnişine tanık olmaktadır. Almanya, ön plana çıkmak için uluslararası ortamı bir fırsat olarak kollamaktadır. Bugün Almanya, Avrupa ve dünyada var olan konjonktürün ivedilikle eski azametini yeniden elde etmek için uygun bir fırsat olduğunu düşünüyor. Bu yüzden Amerikan politikaları ve Rusya karşısında Avrupa ülkelerine liderlik etmekten gocunmuyor. Almanya lehine hızla gelişen bu konjonktüre gelince:

A- İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden çıkış sürecinin başlaması ile Almanya, İngiltere ve Fransa ikilisinin Avrupa Birliği aracılığıyla uluslararası hareketliliğe ket vurdukları kısıtlamalardan kurtuldu. Avrupa konsensüsleri uluslararası açıdan genellikle İngiltere ve Fransa’ya hizmet etmektedir...

B- Yeni Başkan Trump’ın “önce Amerika” politikasını benimsemesi ile ABD politikasında iyice belirginleşen zafiyet sayesinde Almanya’nın ABD kısıtlamalarından kurtulması daha kolay hale gelmiştir. Zira Almanya, Batının ortak çıkarları gereğince Amerikan devletine boyun eğmişti. Bugün ise Amerika, müttefiklerinin ortak çıkarlarını gözetmeksizin alenen kendi çıkarları doğrultusunda başına buyruk hareket etmek istiyor. Bu sayede Almanya, Amerikan siyasetini dikkate almadan kendine özgü politika geliştirmek için yeterli gerekçeler elde etmiştir. Trump’ın bu politikası, yeniden devleşmek için Almanya’ya güzel bir ortam hazırlıyor. Almanya ve diğer Avrupa ülkeleri, önceki Obama yönetimi tarafından Suriye krizinden bertaraf edildiklerine tanık oldular. Bunun için Amerika, ta uzaklardan getirdiği Rusya’yı sahaya sürdü. Ancak ne var ki Obama yönetimi, Batı dünyasına liderlik etme yükümlülüklerini umursamazlık yapamadı. Fakat bugün Trump yönetimi, biraz küstahça da olsa, Avrupalı müttefiklerini açıkça takmıyor, umursamıyor. Gözünü azametinin tek bir noktasına dikmiş durumda. O da Amerikan ekonomisi ve dünya liderliği için ABD’nin omuzlandığı finansal yükümlülükler. Bu, bir dar görüşlülüktür ve Amerika, bunun sıkıntısını ve yankılarını yaşıyor.

C- Fransa’daki köklü değişiklikler. Fransa’da yapılan son Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Fransız politik hayatında köklü değişiklikler zuhur etti. İkinci Dünya Savaşı sonrası Fransa’yı yöneten sosyalist ve sağcı partilerin politik hayattaki etkileri tırpanlandı. 2017 seçimleri, büsbütün bu partilerin ikon ve simgelerini yerle bir etti. Siyasette köklü herhangi bir parti üyesi olmayan genç bir cumhurbaşkanı iktidara geldi. Bu da Almanya’yı Avrupa’ya siyaseten liderlik etmek için Fransa ile yarışa sürüklemektedir. 

Bütün bunlardan ötürü seçim oyunlarından yoksun Almanya’nın Trump politikasına verdiği reaksiyonlar, Avrupa’nın en belirgin ve göze çarpanı haline gelmiştir. Başbakan Angela Merkel’in önümüzdeki Eylül ayında düzenlenecek seçimlerdeki rakipleri bile Amerikan politikasına karşı Merkel safında yer aldılar. “Almanya Başbakanı Angela Merkel’in en büyük rakibi olarak gösterilen başbakan adayı Sosyal Demokrat Parti Genel Başkanı Martin Schulz, ABD Başkanı Donald Trump karşısında güçlü bir Avrupa için Başbakan Merkel’e beş maddelik önerge sundu. “Çarşamba günü Berlin’de Sosyalist Parti meclis grubunun işadamlarına verdiği resepsiyonda konuşan Sosyal Demokrat Parti Genel Başkanı ve başbakan adayı Schulz, Barış, huzur ve güvenliğimiz için güçlü bir Avrupa çok önemlidir...diye konuştu. [31.05. 2017 www.raialyoum.com] Almanya Başbakanı Angela Merkel’in en büyük rakibi olarak görülen başbakan adayı Martin Schulz, “Avrupalı tüm demokratları ABD Başkanı Donald Trump’a haddini bildirmeye” davet etti. Pazartesi akşamı Berlin’de konuşan Sosyal Demokrat Parti Genel Başkanı Schulz, Bu saatten itibaren elimizden geldiğince tüm imkânlarımızla bu adama ve bizi çekmek istediği silahlanma politikasına karşı koymalıyız. ifadelerini kullandı. [29.05.2017 Arabi 21]

  • İşte Alman gerçeği budur. Trump, bunu görüyor ve duyuyor ve bu yüzden Almanya’ya daha çok saldırıyor.

Üçüncüsü: Bu uluslararası politik değişikliklerin bir sonucu olarak büyük olasılıkla:

- Şayet Amerika, Trump’ın görev süresi dolmadan önce pozisyon telafisine gitmezse, o zaman ABD-Avrupa arasındaki çatlak kapatılamayacak kadar büyüyecektir... 02 Haziran 2017’de Trump yönetiminin, Paris İklim Anlaşması’ndan çekilme kararı bu dediğimizin doğruluğunu gösterir ve teyit eder. Amerika’nın anlaşmadan çekilme kararı, Avrupa’nın eleştirel oklarına maruz kaldı. Amerikan adımını yanlış ve tehlikeli olarak nitelediler. İklim değişikliği ile mücadelede dünyayı Avrupa gibi pozisyon almaya davet ettiler. Dün Romada Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Almanya Başbakanı Angela Merkel ve İtalya Başbakanı Paolo Gentiloni imzalı yayınlanan ortak açıklamada, ABDnin Paris Anlaşmasından çekilme kararını esefle karşıladıklarını ifade ettiler ve aynı zamanda Pariste varılan bu uzlaşmayı Geri dönülemezolarak tanımladılar... Pariste Macron, ABD Başkanı Trumpın Paris İklim Anlaşmasından çekilmesiyle tarihi bir hata yaptığını belirtti... Dün erken saatlerde AB Komisyonu İklim ve Enerjiden Sorumlu Üyesi Miguel Aries Canete de Küresel iklim değişimine ana ortaklardan bir tanesi sırtını döndüğü için küresel toplum için üzücü bir gün. AB, Trump yönetiminin ABDyi Paris İklim Anlaşmasından tek taraflı olarak çekeceğini açıkladığı karardan ötürü derin üzüntü duyuyorifadesini kullandı.[02.06.2017 el-Cezire] Bu çatlak ve yarık, yılan gibi süzülen İngiltere hariç, belli başlı Avrupa devletlerini kapsıyor. Her zamanki gibi İngiltere, dünyada daha önemli bir yere sahip olmak umuduyla Amerika’ya tutkal gibi yapışmaktadır.

-İleride Avrupa sahnesinde siyasi ve ekonomik düzeyde Alman liderliği daha fazla ön plana çıkacaktır. Alman yetkililerinin ABD politikalarına hemen tepki vermeleri ve Almanya-ABD anlaşmazlığını dışa vurum arzuları bunun göstergesi ve argümanıdır... Eğer bu, daha çok artarsa, Avrupa büyük ölçüde sarsılacak, belki bu sonunda Almanya’nın hızlı ve ağır silahlarla silahlanmasına neden olacaktır.

• Bu iki husus dikkatlice izlenmelidir. Çünkü bu ikisinden doğacak sonuç, uluslararası politika ve devletlerarası durumda yeni bir aşamanın başlamasına neden olacaktır.

Dördüncüsü: Dünyada meydana gelen bu büyük değişiklikler ve yeni uluslararası konjonktürün İslam Hilafet Devletinin yokluğunda cereyan etmesi hazin vericidir. Onun için Müslümanlar, bu konjonktür ve değişikliklerden istifade edemeyecekler. Aksine Müslüman ülkelerin ajan yöneticileri, İslam’ın doğuşunu ve dünya politikasına etkisini bertaraf etmek için uykusuz sabahlıyorlar. Daha da kötüsü, ümmetin ekonomik potansiyelini, helak etmek yerine Amerika’yı kurtarmak için seferber ediyorlar! Ancak bunlar ve efendileri, uzun süre akıntıya karşı kürek çekemeyeceklerdir. Zira kurt, efendilerini kemiriyor. Rabbin Şeriatını hakim kılmak ve Nübüvvet metodu üzere Hilafet yoluyla dini ikame etmek için çalışan sadıklar ve milyonlarca Müslümandan oluşan ümmet akımı, giderek büyüyen stabil bir akımdır. Bu akım, Aziz ve Hâkim olan Allah’ın izniyle yakında yemişini verecektir.

إِنَّ اللَّهَ بَالِغُ أَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْرًاŞüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah, her şeye bir ölçü koymuştur.” [Talak 3]

H.12 Ramazan 1438
M.07 Haziran 2017

Devamını oku...

Trump’ın Suudi Arabistan ve İşgal Altındaki Filistin Ziyaretinin Yansımaları

Soru Cevap

Trump’ın Suudi Arabistan ve İşgal Altındaki Filistin Ziyaretinin Yansımaları

Soru:

26 Mayıs 2017’de Russia Today sitesi, Reutersten aktardığına göre ABD Senatosu, Trumpın Suudi Arabistan’la imzaladığı 460 milyar dolar tutarındaki anlaşmayı veto etmek istiyor. “Bazı ABD Senatosu üyeleri, Senatoyu Başkan Donald Trump’ın Suudi Arabistan ile imzaladığı silah anlaşmasını oylamaya zorlamak için bir veto önergesi sundular...” [26.05.2017 Russia Today] Bu mümkün mü? Oysa bilindiği üzere bu anlaşma, özellikle de Amerikan ekonomisinin krizde olduğu bir dönemde Amerika’nın hayal ettiği bir rüyadır. Dolayısıyla Kongrenin veto gerekçesi nedir? Bu arada Trumpın Suudi Arabistan ziyareti geniş yankı uyandırdı. Trump, Körfez ülkeleri ve 55 Müslüman ülkenin devlet ve hükümet başkanları ile bir araya geldi. Ardından işgal altındaki Filistine gitti. Filistin ziyareti, Filistin sorunu ile ilgili bir projesi olduğu anlamına gelir mi? Allah sizi korusun.

Cevap:

Kongrenin veto önergesi, siyasi polemiktir. Büyük olasılıkla anlaşmaya pek etkisi olmayacak hatta iyileştirebilir! Anlaşma, fabrikalara ekstra iş çıkaracağı ve geniş iş imkânları sunacağı için Amerikan ekonomisini canlandıracaktır. Amerika, bütün kurum ve partileriyle bunu arzulamaktadır. Kongrenin vetosu veya veto girişimi ile ilgili portrenin netleşmesi adına aşağıdaki hususlara bir göz atacağız:

1- Amerikan Başkanı Trump, Amerikan medyasının yoğun ilgi ve alakası altında 20 Mayıs 2017 günü Suudi hanedanının başkenti Riyad’a ulaştı. Suudi Arabistan ziyaretini İslam dünyası ile barışma olarak niteleyen Arapça yayın yapan ABD medyası, Suudilerle yaptığı görüşmenin büyük bir samimiyet içinde geçtiğini ve önceki başkan Barack Obama’nın bundan yoksun olduğunu kaydettiler. Trump, Suudi Arabistan, Suudi kral ve liderlerine önceki herhangi bir ABD başkanından duymaya alışık olmadığımız hayranlık ve övgü ifade eden sözler sarf etti. Trump, ilk önce Suudi Kral Selman ile bir görüşme yaptı. Ardından 21 Mayıs 2017 günü altı Körfez ülkesinin kral ve prensleriyle, sonraki saatlerde de 55 İslam ülkesinin liderleri ile bir zirve gerçekleştirdi. Zirveden daha ziyade bir dersi andırıyordu. Trump, onlara hitaben bir konuşma yaptı. Ayrıca bazı ülke liderleri ile de ikili görüşmeler gerçekleştirdi... Riyad Deklarasyonu olarak adlandırılan zirvenin sonuç bildirgesinde, stratejik ortaklık kapsamında Riyad’da Uluslararası Radikal Düşünceyle Mücadele Merkezi kurulmasına karar verildi. Buna göre Batının terör, Trump’ın da radikal İslami terörizm safsatası ile mücadele için harcanan paralar Suudi Arabistan tarafından karşılanacak... “Riyad Deklarasyonu” ayrıca Riyad’da “Stratejik Ortadoğu İttifakı”kurulması ile ilgili niyet bildirgesi de içeriyor. Bildiride, “Ortadoğu ve dünyada barış ve güven sağlanması için Stratejik Ortadoğu İttifakıkurulması ile ilgili çabalara sıcak bakıldığı, ittifakın 2018e kadar kuruluş çalışmalarının tamamlanmasının planlandığıifade edildi.

2- Bu toplantılar kadar kurulacak Merkez ve İttifak da önem arz etmektedir. Ancak Trump için asıl can alıcı nokta, Suudi Arabistan ile imzalanan ekonomik anlaşmadır. Çünkü Amerikan ekonomisi, dünyadaki küresel konumunu korusa da, yaşadığı bir dizi kriz ve şokların ardından can çekişmektedir. Özellikle Çin ekonomisinin sürekli büyüdüğü bir ortamda astronomik borcu ödemek ve ekonomik büyüme sağlamak, Amerika için ekstra hayati mesele haline gelmiştir. Bu yüzden ekonomik meseleler, ABD başkanlarının en öncelikli gündemleri olmuş ve özellikle ekonomik dış politikalarında daha önce hiç olmadığı kadar hızla büyüyen bir motivasyon halini almıştır. ABD Başkanı Donald Trump, 2016 ABD başkanlık seçimlerini, Amerikalılara iş olanağı sağlamak, Amerikan şirketlerinin ülkeye dönmelerine sağlayarak yeniden ABD ekonomisini canlandırmak ve Amerika’nın dünya ülkelerine sağladığı koruma kalkanının masraflarını “haraç”bu ülkelere ödetmek gibi büyük çoğunluğu ekonomik temele dayanan sloganlar sayesinde kazanmıştır. Adaylığını Cumhuriyetçi Partinin onaylaması bile karlı anlaşmalarda sergilediği üstün beceriden kaynaklanıyor. Bu politika uyarınca Trump, 17 Mart 2017’de Merkel’i Beyaz Saray’daki kabulünde ABD’ye, İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya’ya sağladığı güçlü ve oldukça pahalı savunma için geriye dönük olmak üzere büyük meblağlarda para ödenmek zorunda diye konuştu. 28 Nisan 2017 günkü yaptığı açıklamada ise, Güney Kore’ye “Thaad”(Bölge Yüksek İrtifa Hava Savunma) füze savunma sistemi yerleştirilmesinin faturasını Güney Kore’ye keseceğini söyledi. ABD Ordusu, Kuzey Kore tarafından gerçekleştirilen füze denemeleri ve ardından yaşanan gerilim sonrası Güney Kore’ye Thaad füzesi yerleştirmişti... Buna karşılık Almanya, ülkedeki ABD askeri varlığı nedeniyle Amerika’ya borcu olduğu düşüncesini şiddetle reddetti. Keza Güney Kore de yerleştirilen “Thaad”füze savunma sistemi masraflarını üstlenmeyi kabul etmedi. Amerika’nın dünya ülkelerine “haraç”kesme çabası, dünyanın birçok bölgesinde fiyaskoyla sonuçlandı. Ama Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinde başarılı oldu. Trump ile Suudi Arabistan arasında imzalanan astronomik rakamlara varan anlaşmalar bunun göstergesidir.

Diğer bir deyişle Amerika, “haraç”kesme politikasının ilk meyvelerini Suudi Arabistan’da devşirmiştir. Amerika, tarihin en büyük silah anlaşmasını yapmıştır. 20 Mayıs 2017’de el-Cezire sitesinin bildirdiğine göre, Suudi Kral Selman bin Abdul Aziz ve ABD Başkanı Donald Trump, Cumartesi günü Suudi Arabistanın başkenti Riyadda bir dizi işbirliği anlaşması imzaladı. Beyaz Saraydan yapılan açıklamada, Riyad ile 460 milyar dolar tutarında askeri işbirliği anlaşması imzalandığı bildirildi. Suudi Ticaret Bakanı Macid El Kasabi de ülkesinin, Suudi Arabistanda yatırım yapmak için 23 büyük Amerikan şirketine izin verdiğini söyledi. El Cezire Riyad muhabiri, Suudi Arabistan ve ABDnin 460 milyar dolar değerinde savunma anlaşması imzaladıklarını söyledi. Bunun 110 milyar doları önceki askeri anlaşmalardır. Bu anlaşma gereğince Washington, silahları Suudilere en kısa zamanda teslim edecektir. Geri kalan 350 milyar dolar değerindeki savunma işbirliği anlaşmaları da 10 yıla yayılması planlanıyor.

İmzalanan bu devasa anlaşmalar nedeniyle Dow Jones, Nasdaq, Standard & Poors gibi ABD hisse senedi piyasası göstergeleri önemli ölçüde yükseldi. Çünkü Suudi Arabistan, Amerikan ekonomisine hayali para pompalayacak ve Trump’ın seçim kampanyası sırasında vaat ettiği gibi Amerikalılara iş olanağı sağlayacaktır. Bu anlaşmalara baktığımızda, her yıl ve on yıl boyunca Suudi Arabistan’ın Amerikan silah fabrikalarına devlet gelirlerinden büyük oranlarda para pompalayacağını görürüz. “2016 yılında Suudi Arabistan’ın net geliri, 528 milyar riyal yani yaklaşık 140 milyar dolardır.” [22.12.2016 El Arabiya] Böylece Trump yönetimi, yitik parayı Suudi hanedanında bulmuş oldu...

3- Kongrenin önerisine gelince, sadece siyasi bir polemiktir. Büyük olasılıkla anlaşmayı pek etkisi olmayacaktır hatta iyileştirebilir! Anlaşma, fabrikalara ekstra iş çıkaracağı ve geniş iş olanakları sunacağı için Amerikan ekonomisine canlılık getirecektir. Amerika, kurum ve kuruluşlarıyla bunu arzulamaktadır. Ancak dediğim gibi bu bir siyasi polemiktir. Trump, bu polemik sayesinde Rusya ilişkisi ve teması ile ilgili birçok skandalları örtbas etmek istemiştir. Damadı ve yakınları hakkında açılmış davalar var. İşte tüm bu skandalları, ekonomik başarı ve siyasi bir eylemle örtbas etmek istemiştir. Bu yüzden anlaşmalar imzalamış ve 55 devlet liderlerinden büyük bir kalabalığı bir arada toplamıştır. ABD medyası, Trump’ın ziyaret ve zirvelerini, Suudi Arabistan ile imzaladığı büyük silah anlaşmalarını canlı yayınladı. Trump’ın konuşmasında hazır bulunmak ve sadakat bildirmek için kral ve devlet başkanları dünyanın öbür ucundan geldiler. Bu sahneler, Başkan Trump ve yönetimi üzerindeki skandallar baskısını kısa bir süreliğine de olsa hafifletecek ve zafer gerçekleştirmiş kahraman edasında lanse edilecektir. Böylelikle sadece sızıntılar, skandallar ve zayıf siyasi performansından değil başarısından da söz edilecektir. Bu, şuan Trump için büyük önem taşımaktadır. Böylece ABD Başkanını karşılamak için alelacele Riyad’a akın eden kral ve devlet başkanlarının bu sevdası anlaşılabilir. Bu çapta böyle bir zirve ilk kez oluyor. “Suudi Arabistan, ABD Başkanı Donald Trump ile Riyad’a çağrılan 55 ülke liderleri arasında yapılması planlanan zirve için gözle görülür çaba sarf etmektedir. Zira ABD Başkanı Trump’ın Suudi Arabistan ziyareti medya ve basından büyük ilgi görmektedir. Gözlemcilere göre Suudi Arabistan, Arap ve Müslüman ülke lider ve devlet başkanlarını ilk kez böyle bir zirvede toplayarak dünyanın dikkatini bu ziyarete çekmeyi başarmıştır...” [19.05.2017 DW sitesi] Dolayısıyla bazı Kongre üyeleri özellikle Demokratlar siyasi polemik yapmaktadır...

4- Körfez ülkeleri yöneticilerine gelince, İngiliz ajanı oldukları bilgisine rağmen Amerika, silah anlaşmaları ve İran tehlikesi bahanesiyle bu ülkelere daha fazla müdahale ederek çevrelemek istiyor... Bu ülke liderlerine hitaben yaptığı konuşmada Trump, şunları söyledi: ABD Merkez Komutanlığına evsahipliği yapan Katar, çok önemli stratejik bir ortaktır. Kuveyt ve Bahreyn ile olan uzun vadeli ortaklığımız, bölgede güvenliği güçlendirmeye devam ediyor... Kalpler ve gönülleri kazanmak için BAE de bu mücadeleye katıldı. İnternette nefret söyleminin yayılması ile mücadelede ABD ile ortak bir merkez kurdu. Bahreyn ayrıca radikalizm ve adam devşirilmesini baltalamaya çalışıyor.” [21.05.2017 CNN Arapça]

ABD Başkanı Donald Trump, ABD ve Katarın yeni silah anlaşmasını görüşeceklerini söyledi. AP haber ajansına göre ABD Başkanı, Katar Emiri ile bir dizi güzel askeri teçhizatsatışını görüşeceğini söyledi.Trump ve Katar Emiri Şeyh Tamim, bu sabah Riyadda Amerikan-İslam zirvesi sonrası ikili görüşmelerde bir araya geldi. ABD Başkanı hiç kimse bunları ABD gibi yapamazdiye konuştu ve bu anlaşma ABD için yeni iş olanakları sağlarken Katarın da güvenlik gücünü artıracak dedi.” [21.05.2017 dotmsr]

İran’ın Körfez ülkelerine yönelik tehdidini azaltmak için Amerika, İran’a karşı bu yöneticilerin hoşuna giden bazı ballı sözler sarf ederek silah anlaşmaları, askeri üsler ve kolaylıklar yoluyla onları Amerikan ipine bağlıyor. Hem de bütün bunlar, Körfez ülkeleri tarafından finanse ediliyor. Amerika, İran’a karşı fiili tek bir adım dahi atmış değil. Suriye devriminde ve Obama döneminde olduğu gibi Husileri silahlandırmak, Irak ve Lübnan’daki nüfuzuna bir zeval gelmemesi için hâlâ İran’a güveniyor. Başkan Trump, Riyad’da yaptığı konuşmada Lübnan Hizbullah’ını terörist grup olarak niteledi. Ancak Hizbullah’ın Suriye müdahalesine tam destek veren ve Carud Arsal bölgesinde Suriyeli devrimcilere karşı Hizbullah yanında savaşan Lübnan ordusuna övgüler yağdırdı!

Tıpkı Suudi yöneticiler gibi Körfez yöneticileri de, Amerika’nın tahtlarını sarsmak için İran kozunu devreye sokabileceği endişesi taşıyorlar. Bu yüzden bu ülkeler, özellikle İran ve tehlikesi karşısında Amerika’dan güzel sözler duyduklarında, hemen Amerikan taleplerini boyun büküyorlar. Hatta bu söylemler, eyleme dökülmese bile. Riyad’da yaptığı konuşmada Trump, İran, Lübnandan Irak ve Yemene bütün bölgede yıkım ve kaosu yayan teröristleri, milisleri ve diğer aşırılıkçı grupları mali ve silah desteği sağlıyor ve eğitiyor. On yıllardır İran, mezhep savaşı ve terör ateşine benzin döküyor. İran rejimi açıkça toplu katliamlardan, İsrailin yok edilmesinden bahsediyor ve Amerikaya ölüm sloganları atıyor. Bugün İranın istikrar bozucu, trajik müdahalelerinden birini Suriyede görebilirsiniz. İranın desteklediği Esed rejimi korkunç suçlar işlemeye devam ediyor...diye konuştu. [21.05.2017 CNN Arapça] İran’a bu emri veren Amerika’dır. Sanki bundan bihabermiş gibi olan Körfez yöneticileri, İran’ı izole etmeye davet ettiler. Ama Amerika, İran’a baskı yapmak için şuana dek somut herhangi bir adım atmış değil. Amerika, seçim kampanyası sırasında açıkça karşı olduğunu söyleyen Trump’a rağmen İran ile imzalanan nükleer anlaşmaya bağlı kalmaktadır... Çünkü Amerika, Körfez ülkelerini İran hortlak ve öcüsü ile korkutuyor, bunu istismar ediyor. Bu sayede Körfez ülkelerini silah anlaşmaları, askeri üsler ve kolaylıklar yoluyla Amerikan ipine bağlıyor. Yukarıda da belirtildiği gibi hem de bunları Körfez parasıyla yapıyor.

5- Suudi Arabistan ziyareti sonrası Trump, 22 Mayıs 2017 günü işgal altındaki Filistin’i ziyaret etti. Yahudi varlığı ve siyasi çözüm ile ilgili herhangi bir projesi olup olmadığı sorusuna gelince, bunun cevabı şöyledir; Amerikan yönetiminin şuan ki öncelikleri göz önüne alındığında, Filistin sorunu bugün için Amerika nazarında ivedili konu değildir... Nitekim 12 Mayıs 2017 tarihinde yayınlanan bir soru cevapta şöyle geçmiştir: Arap ülkelerinde özellikle de Suriyede patlak veren olayların, Amerika ile Kuzey Kore arasında yaşanan sıcak gerginliklerin gölgesinde Filistin sorunu şuan ki Amerikan yönetimi tarafından önceliği olan bir sorun sayılmadı. Bu nedenle Amerika, bu mesele hakkında acele etmiyor... Filistin meselesinin çözümünde ufukları gözetliyor ve özellikle Filistinli Araplarla Yahudi varlığı arasında müzakereleri açma imkânlarını inceliyor. Böylelikle de olacaklara bakacak. BBCnin 11 Mart 2017de naklettiği şu haber de bunu teyit etmektedir: Reuterse göre Filistin başkanlık sözcüsü Ebu Radine, Trumpın müzakerelere yeniden başlama keyfiyetini araştırmak istediğini Abbasa söyledi. Ve barışçıl çalışmaların gerçek barışa öncülük edeceğini vurguladı.Beyaz Sarayda Abbas ile yapmış olduğu ortak basın toplantısında da şöyle dedi: Zaruri olan her şeyi yapacağımTaraflar arasında bir aracı veya yönlendirici veya hakem gibi çalışmak ve bunu gerçekleştirmek istiyorum[04.05.2017 Russia Today] Yani Amerika şuan için Filistin meselesinde belirli bir plan ortaya koymuyor. Suriye ve Kuzey Kore konusunda aşama kat edinceye veya durum sakinleşinceye kadar da bu böyle devam edecek. Şuan için Trumpta ne müzakerelere yeniden başlama keyfiyeti hakkında ne de arzu ettiği barış çalışmasının türü hakkında sınırlandırılmış bir şey bulunmamaktadır... Aynı zamanda o, istedikleri daha doğrusu Yahudi varlığının istediği çözüm üzerinde ittifak etmeleri için bu tarafların doğrudan buluşmalarını istiyor! Bu nedenle doğrudan görüşmelerin yapılmasını istedi. ABDnin BM Daimi Temsilcisi Nikki Haley, Filistin temsilcisi Riyad Mansur ile geçtiğimiz Çarşamba günü ilk görüşmeyi gerçekleştirdi... Bunu takip eden bir vakitte sosyal medya Twitter üzerinden fısıltılı bir tarzla, sonuç elde edebilmek için BM yerine doğrudan görüşmeler yapmak suretiyle Filistinlilerin İsraillilerle buluşacaklarını söyledi...[11.03.2017 BBC]

6- Sonuç olarak, çürük uygarlık ve bozuk değerleri sonucu kurtçuk tarafından içeriden kemirilen Amerika’nın, Müslüman ülkelerde istediği gibi at koşturması üzüntü vericidir. Sözde yönetici bozuntuları ise Amerikan çıkarlarına hizmet etmek için birbirleriyle kıyasıya yarışıyorlar! Sonra Amerika, bir parmağı ile işaret ediyor, hatta sadece bir göz kırpıyor, akabinde İslam’a karşı boğazına kadar suça gömülen mücrim devlete itaat ve sadakat bildirmek için 55 Ruveybida yönetici dünyanın dört bir tarafından Riyad’a akın ediyorlar... Ne acı vericidir ki Müslümanların zenginlikleri, çöken Amerikan ekonomisini ayağa kaldırmak, Amerikalılara hayat vermek ve işsizliği çözmek için kullanılıyor. Müslüman ülkelerde işsizlik diz boyu iken Amerikalıların cepleri bu zenginliklerle doluyor! Ajanlar, bu zenginlikleri Müslümanlardan gasp etmişlerdir. Zira bu servetler, kamu mülkiyetidir ve Allah’ın Şeriatına göre Müslümanlara aittir. Bu ajan yöneticiler, İslam ülkelerinde daha iyi katliamlar yapsın diye bu zenginlikleri Trump’ın önüne koyuyorlar! Nedeni maruf, daha önce söyledik, yineliyoruz... O da kendisiyle korunulan bir İmam ve Halifenin yokluğudur. Ebu Hurayra’dan rivayet edildiğine göre Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ، يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ، وَيُتَّقَى بِهِİmam bir kalkandır, arkasında savaşılır ve onunla korunulur. [Müslim] Allah’a halis, Peygambere sadık bir şekilde Raşidi Hilafet Devletini kurmak için özveri ve ciddiyetle çalışmak, Allah ve Rasûlü’nü seven herkes için ölüm kalım meselesi olmalıdır. Çünkü Peygamberin müjdesi, günümüzdeki ceberut saltanattan sonra gerçekleşecektir. Nitekim Ahmed ve Et Tayalisi tarafından rivayet edilen sahih bir hadise göre, Huzeyfe dedi ki SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

ثُمَّ تَكُونُ جَبْرِيَّةً، فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا، ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةٌ عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ  Daha sonra ceberut bir saltanat olacaktır. O da Allahın dilediği kadar devam edecektir. Ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldıracaktır. Sonra, Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır.Hilafet kurulunca Müslümanlar izzet bulacak, sömürgeci kâfirler de zillete maruz kalacaklardır. Müslüman ülkelerden ökçeleri üzerinde yurtlarına geri döneceklerdir, tabii ki yurtları kalırsa. 

H.01 Ramazan 1438
M.27 Mayıs 2017

Devamını oku...

Hamas’ın Yeni Siyaset Belgesi İmzaladığını İlan Etmesinin Etken ve Boyutları

Soru Cevap

Hamas’ın Yeni Siyaset Belgesi İmzaladığını İlan Etmesinin Etken ve Boyutları

Soru:

Hamas, 1 Mayıs 2017 Pazartesi günü Doha’dan yaptığı açıklamada “ortak ulusal uzlaşı formülü” dikkate alınarak, 67 sınırlarına göre Filistin devletini kabul ettiğini ilan etti. Açıkladığı belgede “İsrail’in yok edilmesi” ifadesini kaldırdı ve Müslüman Kardeşler’den bağımsızlığını ilan etti… Sorum iki şıktan meydana gelmektedir:

Birincisi: Hamas’ın yeni siyaset belgesini ilan etmesi yeni Amerikan yönetiminin taşıdığı barışçıl müzakere çözümüyle irtibatlı mıdır?

İkincisi: Veya Hamas’ın hedefindeki bu “inkılap” Amerikan siyasetinden bağımsız bir çizgide Avrupa etkisiyle midir?

Cevap:

Hamas’ın yeni siyaset belgesi ya da “Genel Siyasetler ve İlkeler Belgesi” diye isimlendirdiği şeyi ilan etmesinin etkenlerini, boyutlarını, aynı zamanda da Amerika ve Avrupa ile alakasını kavrayabilmek için aşağıdaki hususları sunuyoruz:

Birincisi: FKÖ’nün Verdiği Tavizlerin Neticeleri ve Sonra da Hamas’ın Buna Katılması:

1-    “Sözde Filistin temsilcisi “Filistin Kurtuluş Örgütü, 67’de işgal edilen topraklarda devletçiklerinin olacağı gerekçesiyle (48 işgali) Filistin topraklarının %80’ninden vazgeçti. Ancak Yahudiler, Filistin’den Filistinlilere kalanı (67 işgali) kabul etmek yerine Filistin Kurtuluş Örgütü’nün kabulünü önerdi. Bilakis Yahudi devleti ve genel olarak Avrupa, uğursuz Oslo Anlaşması’na göre hiç vakit kaybetmeden ve başarılı bir şekilde FKÖ’den “Filistin Otoritesine” dönüştürdüler. Barışı ihlal etme gerekçesiyle Filistin otoritesini Yahudi varlığının güvenliğine hizmet etmeye ve ihanet tavizleri zincirine dönüştürdüler. Amerika ve Avrupa, Yahudilerin ne kadar küçük olursa olsun güvenlik gerekçesiyle herhangi bir tavizi reddetmesinin barış diye isimlendirilen şeyin önündeki başlıca engel olacağını bilmektedir. Zira FKÖ büyük tavizler verdi ve “Filistin Devleti” diye isimlendirilen şeyin ilan edilmesi karşılığında silahtan arındırılma ve egemenliğin alınması pahasına olsa dahi yani ortada devlet isminden başka bir şey olmasa dahi daha fazla tavizler vermeye de hazırdır. Bununla birlikte Yahudi varlığı daha fazlasını istemektedir. Çünkü o ve herkes biliyor ki kim zayıflık gösterirse zillet, aşağılık ona kolay gelir.

2-    Hamas, 67 işgaline göre bir devletçik karşılığında Örgütün Yahudi devletine taviz vermesine karşı sıcak açıklamalarını devam ettirdi. Bu durum Oslo ittifakının ardından yapılan müzakerelerde Filistin otoritesini zayıf bir konuma düşürdü. Pis plan, işgalin gölgesinde yönetime taşımak için Hamas’ın Örgütün peşi sıra gitmesini sonra da onunla muameleye girmesini ve 67 sınırlarına göre kurulacak devletçiği kabul etmesini gerektiriyordu. Bu durum tabiatı haliyle Yahudi varlığını kabul etmeye de öncülük etti. Çünkü Örgüt, Filistin halkına boyun büktürmek ve Yahudi varlığını kabul etmeye zorlamak için başını Amerika’nın çektiği Batının projelerinin içine iliklerine kadar dalmış durumdadır. Örgüt, Hamas hareketini işgal gölgesindeki yönetime ulaştırmak için Batıyı oyunun içinde kattı… Perde arkasından veya perdesiz olarak örgüt buna ortak oldu. Çünkü işgalin gölgesindeki yönetim Hamas’ı da Fetih ve Örgütün ulaştığı yere ulaştıracağının farkındadır… İşte böylece Hamas hareketi, 2006 yasama seçimlerinde başarılı oldu ve diğer gruplar Hamas ile birlikte tek milli hükümetin oluşturulmasını reddettiler. Bunun nedeni ise, işgal altındaki bir yönetim tuzağına çekmekti. Bu esnada ise Katar, Hamas ile olan bağlantılarını yoğunlaştırdı ve onu desteklediğini ilan etti. Sonra da Hamas, Gazze’nin tümünü istila etti. Hamas hareketinin Gazze yönetimine dalması ve burada yalnız kalmasıyla tuzağa düşmesi de tamamlanmış oldu. Çünkü Yahudi varlığı, “terör” örgütü olduğu gerekçesiyle Gazze bölgesinde yaşayan iki milyona hizmet edilmesiyle ilgili meselelerde Hamas’la iş yapmayı reddetti. Mısır ise özellikle Sisi’nin yönetime gelmesinden sonra ambargoyu daha da artırdı. İşte böylece Gazze ve Hamas hareketi, Sisi yönetimi ile Yahudi varlığı tarafından oluşturulan iki kıskaçlı tuzak arasında kaldı. Ramallah’taki otorite ise Gazze bölgesi hakkında Yahudi varlığı ile iş yapan taraf olması münasebetiyle bu çemberi tamamladı. Sonra da Hamas, yönetimi altında inlemekte olan insanların temel hayati isteklerini temin edemez bir hale geldi. Bu vakıa ile Hamas, Katar’ın öğütlerine göre işgal altındaki Gazze yönetimi olarak kendisini en tatlısı dahi acı olan iki seçenek arasında buldu. Ya çöküş yaşanacak ve Abbas Gazze’ye dönecek ki bu Hamas’ın kabul etmediği husustur… Ya da kendisini destekleyenlerin özellikle de Katar tarafından kendisine öğütlediği üzere Yahudi varlığına karşı yumuşak bir tutum sergilemesi ve onunla bir tür ilişkiye girmesi ve ilan edildiği üzere 67 sınırlarına göre Filistin devletini kabul etmesi ve yerleşim projeleri gibi hususlara icabet edecekti. Uyanık olan herkes bilir ki işgal gölgesinde yönetimi teslim almak, işgalci ile muameleye öncülük etmek, Yahudi varlığı ile pazarlığı kabul etmek ve desteklemek demektir. 67 sınırları içerisinde kurulacak Filistin devletinin kurulmasıyla mukavemet hedeflerini küçültmek ve bunun gerektirdiği tüm tavizleri vermek demektir. Tabiatı haliyle de bu cehalet özrünün kabul edilmediği bir durumdur.

3-    Hamas hareketi liderliğinden yapılan tüm açıklamalara göre belgenin hedefi, devletlerarası toplumun kabul ettiklerinin iyileştirilmesi ve Gazze’de hükmün geçerli kılınması ve Filistin sorununun çözümünde denge unsuru olmasına muvafakat etmektir. Yani Hamas hareketinin pazarlıklarla Filistin’in tasfiye edilmesine karşı engel olduğunu çağrıştıran her hususun ortadan kaldırılması demektir. Hamas tarafından bu hususta yapılan açıklamalardan bazıları şunlardır:

A-   Halid Meşal: “Siyaset belgesinin değişikliklere ayak uydurduğunu, Hamas hareketinin düşünce, görüş ve faaliyetlerini yansıttığını, siyaset belgesinin hazırlanma kararının dört yıl önce alındığını ve şekillenme çalışmasının iki yıldan bu yana sürdüğünü” açıkladı. [1.5.2017 Nun Post]

Meşal şöyle dedi: “Hamas yeni bir metot seçti. Bu metot, hakları ve sabitleri ihlal etmeden gelişme ve esnekliktir.” [1.5.2017 el-Arabiyye.net.] Basın toplantısında ilaveten şunları söyledi: “Siyaset belgesinin konulması hususundaki muvafakatimiz, Hamas’ın siyasi görevlerini ve fikri gelişimini yansıtmaktadır… Savaşmaya çalışmıyoruz. Tam tersine işgalden kurtulmaya ve özgürlüğe çalışıyoruz… Son şekli verdikten sonra uluslararası hukukçularla 9 saat süren bir toplantı yaptık ve onların değerlendirmelerini aldık. Belgeye göre Hamas, direnişte olduğu gibi gelişime açık, yenilikçi, fikri ve siyasi gelişim gösteren bir harekettir.” [2.5.2017 Mean Ajansı]

B-    Hareket için bu belgenin dâhili ve harici önemi hakkındaki bir soruya ise cılız bir ses tonuyla şöyle cevap verdi: “Bu belge, hareket içinde esneklik, gelişmeyi, aydın düşünceyi ve değişimleri takip etme arayışı içindeki yeni nesil için büyük bir anlam ifade etmektedir. Bu belge yeni toplumla iş yapma hususunda yeni ufuklar açacak işaretleri ve düşmanca mücadelenin tabiatını sınırlayacak, diğerlerine karşı muamelenin şeklini iade edecek ve dünyaya kapı açacaktır.” Yine cılız bir ses tonuyla şunları söyledi: “Hamas’a kulak vermelisiniz. Hamas hakkında hasımlarına ve düşmanlarına kulak vermeyin ki Hamas’la yürüyeceğiniz yollarda muamelede pusulanız şaşmasın.” [02.05.2017 Nun Post]

4-    Ayrıca belgenin maddeleri de bunu ifade etmektedir:

-      Yeni belgenin sekizinci maddesi şöyledir: “Hamas hareketi İslâm’ı, her zaman ve mekân için yetkili olup ılımlı aracı ruhuyla hayatın tüm yönlerini kapsayan bir din olarak anlar. Hamas İslam’ın, diğer din ve şeriat müntesiplerinin gölgesinde güvenli bir şekilde yaşadığı barış ve hoşgörü dini olduğuna inanır, Filistin’i de halkların hoşgörü içerisinde yaşadığı ve yaşayacağı bir model olarak görür.” Din mensupları arasında hoşgörü içinde yaşamaktan kasıt Yahudilerdir. Yani eski dönemin kapatılması ve hoşgörü içerisinde yaşanacak yeni bir dönemin açılması demektir. Bu ifade küçülmenin derecesindeki büyüklüğü işaret ettiği gibi aynı zamanda belgenin ilan edilme hedefini de işaret etmektedir. Bununla Hamas, Avrupa ve Amerika’ya, Filistin denkleminde kendisini kabul etmeleri için büyük bir güzellik yapmaktadır…

-      Belgenin 34. Maddesi şöyledir: “Bu günün ve geleceğin inşasında ve siyasi sistemin bina edilmesinde Filistinli kadının rolü esastır…” Bu maddede İslâm’ın kadının konumunu yükseltmesi ile ilgili bir ifade konulmadı. Tam tersine “kadın hakları” denilen ve İslâm Hadâratı’na saldırıdan başka bir şeye aracılık etmeyen, kadının haklarını gerçek anlamda istemeyen Batı mefhumlarına yaklaşan bir ifade kullanıldı. Batının bizzat kendisi Irak, Suriye ve Filistin’de Müslüman kadının öldürülmemesini istemiyor. Tam tersine hayatın korunmasını bir hak olarak görmüyor. Sadece ve sadece İslam Hadâratını vurmak için kendi arzu ettiği şekilde özgürlük düşüncesinin olmasını istiyor.

5-    Bu açıklamalara ve belgede yer alan maddelere bakıldığında hedef açık ve net bir şekilde görülmektedir. Bu belge hareketi, kabuk olmaktan öteye geçmemesine rağmen Batıyı şüpheye düşüren ideolojik kabuklarından sıyırmakta ve İslam ideolojisinin herhangi bir boyutundan uzak pragmatik bir bakış açısı ortaya koymaktadır. Böylelikle barışçıl çözümlerin önünde engel şüphesine dahi yer bırakmayan, “ortak ulusal uzlaşı formülü” olduğu gerekçesiyle pazarlığa dayanan ve destekleyen çözümler için herhangi bir şekilde yol bırakmayan bir alana sıkışmaktadır. Tam tersine Hamas’ın yeni belgesi, Filistin otoritesi ile Yahudi varlığı arasındaki görüşmelerin açılması ihtimalinin bulunduğu bir zamana denk gelmektedir. Abbas’ın 02 Mayıs 2017 günü Washington ziyaretiyle aynı zamana denk gelecek şekilde 1 Mayıs 2017 günü ilan edilmiş olması da bunu göstermektedir. İslam ile ve Yahudi varlığının tanınmaması ile ilgili olarak kullanılan laf salatalarının ise hiçbir kıymeti yoktur. Zira bir taraftan 67 sınırları içerisinde Filistin devletini kurmayı kabul etmekle Yahudileri tanımamak nasıl mümkün olabilir? Hamas hareketinin 67 sınırlarını kabul etmesi ve bunu da Ortak Ulusal Uzlaşı Formülü olarak isimlendirilmesi, arkası gelecek olan tavizlerin başlamasından başka bir anlama gelmez. Bu sahne FKÖ’nün ortaya koyduğu planları ve ardından da vermiş olduğu tavizlerle Yahudi varlığının güvenliğine hizmet edecek şekle dönüşmesini hatırlatıyor… Aynı şekilde Gazze’deki Hamas “otoritesi”, 2006 seçimlerinin ardından Gazze’de yönetimi istila etmesinden bu yana, özellikle de Meşal’in 25 Haziran 2009’da Şam’da yaptığı konuşmada dile getirdiği 67 sınırlarında bir devlet istediğini ilan etmesinde olduğu gibi aşamalı adımlardan çoğu kez uzak durmadı. Nitekim biz 26 Haziran 2009 tarihinde yayınladığımız; “Hamas, Adım Adım Karış Karış Fetih Otoritesinin Yolunu Takip Ediyor” başlıklı yazımızda bunu belirtmiştik. Bu yazımızda şunları söyledik: “Geçtiğimiz yüz yıl altmışların ortalarında Fetih hareketi kurulduğunda, nehirden denize kadar Filistin’in kurtuluşu için direnişi benimsediğini ilan etmişti. Daha sonra dönüp dolaşıp ortada ne deniz ne nehir ne de arasındaki kaldı. Fetih otoritesi Filistin’in büyük bir bölümünde Yahudi varlığını tanıdı ve Amerikan’ın gözetiminde Filistin’den geriye kalan kısım üzerinde bir devletin kurulması pazarlıkları yapar hale geldi… Bununla birlikte günümüze kadar ve görüşmelerden uzun yıllar sonra da Fetih otoritesi hiçbir şey elde edemedi... Fetih hareketinin kurulmasının üzerinden yaklaşık yirmi yıl kadar bir süre geçtikten sonra Hamas kuruldu. Başından itibaren Fetih’in takip ettiği adımları takip etti. Nehirden denize kadar Filistin’i kurtarmak için mukavemeti benimsediğini ilan etti. Yahudi devletini tanıdığı, Amerika’nın atına bindiği ve 1967 sınırlarında bir devlet istediği için Fetih hareketini eleştirdi! Bütün bunların ardından Hamas yönetimi dönüp dolaştı aynı şekilde Filistin’in çok büyük bir kısmına hâkim olan Yahudi devletinin yanında sadece 1967 sınırlarında devlet kurmak istediği ve bunu gerçekleştirmek için de Amerika ile pazarlıklar yapmak üzere elini uzattı! 1967 sınırlarında devlet kurmak istediğini ilan etti. Halid Meşal, 25 Haziran 2009 tarihinde ağzı dolu dolu yaptığı büyük konuşmada şöyle dedi: “Hamas 1967 sınırlarında bir devlet istiyor ve bu maksatla Amerika ile pazarlık yapmak için elini uzatıyor.” İşte taviz adımları aşamalı olarak yaklaşık sekiz sene önce başladı. Yani Meşal’in şuan ki belgenin hazırlanma sürecinin başladığını ilan etmesinden tam iki katı kadar daha önce başladı. Şöyle demişti: “Siyaset belgesinin değişikliklere ayak uydurduğunu, Hamas hareketinin düşünce, görüş ve faaliyetlerini yansıttığını, siyaset belgesinin hazırlanma kararının dört yıl önce alındığını ve şekillenme çalışmasının iki yıldan bu yana sürdüğünü” [01.05.2017 Nun Post]

Taviz daha önce başladı. Fakat aradaki fark Meşal’in o zaman bunun küçük bir parçasını söylemiş olması şimdi ise diğer parçalarını da zikretmesidir. Daha önce 67 sınırlarını zikretti ve misakta Yahudi devletinin yıkılması korudu. Aynı şekilde Hamas’ın İhvan ile ilişkisini de korudu. Şimdi ise aşamalı bir şekilde tavizlerle uyumlu olması için her ikisinden de vazgeçti! Bir diğer fark ise, mesele hakkında sadece konuşma yapılırdı. Şimdi ise bu itimat edilir bir belge haline getirildi!

İkincisi: Hamas Belgesi ve Çözüm İçin Amerikan Projeleriyle Alakası:

1-    Arap ülkelerinde özellikle de Suriye’de patlak veren olayların, Amerika ile Kuzey Kore arasında yaşanan sıcak gerginliklerin gölgesinde Filistin sorunu şu andaki Amerikan yönetimi tarafından önceliği olan bir sorun sayılmadı. Bu nedenle Amerika, bu mesele hakkında acele etmiyor. Filistin meselesinin çözümünde ufukları gözetliyor ve özellikle Filistinli Araplarla Yahudi varlığı arasında müzakereleri açma imkânlarını inceliyor. Böylelikle de olacaklara bakacak. BBC’nin 11 Mart 2017’de naklettiği şu haber de bunu teyit etmektedir: “Reuters’e göre Filistin başkanlık sözcüsü Ebu Radine, Trump’ın müzakerelere yeniden başlama keyfiyetini araştırmak istediğini Abbas’a söyledi. Ve barışçıl çalışmaların gerçek barışa öncülük edeceğini vurguladı.” Beyaz Saray’da Abbas ile yapmış olduğu ortak basın toplantısında da şöyle dedi: “Zaruri olan her şeyi yapacağım… Taraflar arasında bir aracı veya yönlendirici veya hakem gibi çalışmak ve bunu gerçekleştirmek istiyorum…” [04.05.2017 Russia Today] Yani Amerika şu an için Filistin meselesinde belirli bir plan ortaya koymuyor. Suriye ve Kuzey Kore konusunda aşama kat edinceye veya durum sakinleşinceye kadar da bu böyle olacak. Şu an için Trump’ta ne müzakerelere yeniden başlama keyfiyeti hakkında ne de arzu ettiği barış çalışmasının türü hakkında sınırlandırılmış bir şey bulunmamaktadır. Sadece durumları gözetlemekte, Filistin’de çatışan taraflar hakkında bilgi toplamaktadır… Aynı zamanda o, istedikleri daha doğrusu Yahudi varlığının istediği çözüm üzerinde ittifak etmeleri için bu tarafların doğrudan buluşmalarını istiyor. Bu nedenle doğrudan görüşmelerin yapılmasını istedi. “ABD’nin BM Daimi Temsilcisi Nikki Haley, Filistin temsilcisi Riyad Mansur ile geçtiğimiz Çarşamba günü ilk görüşmeyi yaptı… Bunu takip eden bir vakitte sosyal medya Twitter üzerinden fısıltılı bir tarzla, sonuç elde edebilmek için BM yerine doğrudan görüşmeler yapmak suretiyle Filistinlilerin İsraillilerle buluşacaklarını söyledi.” [11.03.2017 BBC]

2-    Şu andaki Amerikan yönetimi Yahudi varlığını önceki yönetimden daha omurgalı bir şekilde destekliyor. Zira Amerika Ortadoğu’nun her yönüyle şu andaki durumu reddeden ayaklanma arzuları içinde domino etkisi gibi çalkalandığını gördü. Bu nedenledir ki Amerika, şu anda İslam dünyasında kurulu bulunan yönetim sistemleri çerçevesinde ayaklanmalara güç yetirebilmiş olsa da bu rejimlerdeki zafiyetin her geçen gün artması nedeniyle yakın gelecekte buna güç yetiremeyebilir. Hatta neredeyse bunların bir kısmı çökmenin eşiğindedir. Bu nedenledir ki Arap rejimlerinin zayıflamasından sonra Amerikan stratejisi açısından bakıldığında Yahudi varlığı Amerikan çıkarlarına hizmet etmede öncelikli yerini alacaktır. Bütün bunlar dikkate alındığında görünen o ki Trump yönetiminin iki devletli çözümden vazgeçip tek devletli çözüme dayanması ihtimal dâhilindedir. Hatta her ne kadar Amerika bundan kaçınıyormuş gibi olsa da Amerikan sefaretinin Kudüs’e taşınması örneği, Müslüman ayaklanmalar karşısında Amerikan çıkarları hakkında hissettiği tehlike boyutunun göstergesidir. Bölgedeki uşaklarının tahtlarının sallanmasının ardından da Amerikan çıkarlarının koruma gücüne sahip olacağı zannıyla Yahudi varlığına destek vermekte yoğunlaşacaktır.

3-    Bu önem ve Yahudi varlığının desteklenmesi babından Başkan Trump, 3 Mayıs Çarşamba günü Abbas’la yaptığı ilk görüşmede Filistinlilerden kışkırtıcılığı durdurmalarını istedi. Trump, Filistinli liderleri, “İsraillilere karşı şiddetin teşvik edilmesine karşı tek sesle konuşmaya” çağırdı. [04.05.2017 Reuters Arapça] Buna ilave olarak Trump, iki devletli çözümü isteyecek olmaları halinde Filistinlilerden adil olmayan acımasız şartlar istemektedir. 02 Mayıs 2017 tarihinde El Monitor sitesinde yer alan habere göre, “Barış görüşmelerinin yeniden başlaması için Mart ayında Filistinli ve Arap liderlerle yaptığı görüşmede Trump’ın özel temsilcisi Jason Greenblatt tarafından sunulan Amerikan şartları, Filistinli görüşmecileri fazlasıyla endişelendirmektedir. İki devletli çözümün kabul edilmesi için ABD planı dokuz şartı içermektedir. Bunlardan birisi (İsrail) ile uyumlu olacak şekilde Filistin güvenliğinin reform edilmesi ve Gazze’ye gönderilen açık çeklere bir sınır koyuldu ve pratik yollarla Filistinlilerin teröre karşı olduğu gösterildi.”

Üçüncüsü: Avrupa’nın Belgeyle Alakası Amerika’dan Ayrı Bir Çizgide Midir?

İngiltere’ye dost olan Katar’ın etkin bir rolünün bulunmasına rağmen şu andaki durumu itibariyle Avrupa devletleri, Amerika’dan bağımsız projeler koyma gücüne sahip değildir. Ancak bu durum Avrupa’nın Amerika’dan soyutlanmış bir şekilde Filistin meselesine çözüm bulabileceği anlamına gelmez… Her halde Yahudi varlığının kabul edilmesi ve onunla müzakere yapılması tüm Batının isteği olup Avrupa ve Amerika bunda müttefiktir… Aynı şekilde özellikle de Avrupa Birliği’nden ayrılma sürecine girdikten sonra İngiltere, Filistin meselesinin çözülmesinde ve önüne engeller konulmamasında adım adım Amerika’nın yanında yürümeye daha fazla hazırdır. Trump yönetimi de İngiltere’nin bazı çıkarlarını kabul edip ona ganimetten küçük bir payı boğazına tıkmaya da hazırdır. Özellikle Amerika ve Avrupa tarafı yığın haldeki İslami tehlikelerin önünde durmakta ve Arap İslam bölgesinde yaşanan ayaklanmaları yakından gözetlemekte olup bölgenin Batının egemenliğinden çıkmasının her an için mümkün olduğunu görmektedirler.

Dördüncüsü: Daima Söylediklerimizi Tekrarlıyoruz:

Fetih ve Hamas hareketinin Filistin’de iki devletli çözümü kabul etmesi Yahudi varlığını İslam’a göre kesinlikle meşru kılmaz. Bilakis ikisi de yoldan çıkmış kafile içindeki önemsiz varlıktır. Filistin ise mübarek İslam toprağıdır. İslam ümmetinin mülküdür. Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın İsra ve Miraç olayının gerçekleştiği Mescidi Aksa’yı Beytül Haram ile irtibatlandırdığı günden bu yana Filistin ümmetin aklında ve kalbindedir.

سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَىٰ بِعَبْدِهِ لَيْلًا مِّنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ“Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescidi Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa’ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir.” [İsra 1]

Filistin sorunu, iki devletli çözüm çerçevesinde yapılacak görüşmelere göre ne Amerika’ya uzatılan elle ne de Yahudi varlığıyla müzakere yapmakla kesinlikle çözülmez. Hatta fiili olarak 1967’de işgal ettiği yerlerden fiili olarak çekilmiş olsa dahi. 1948 yılında işgal edilen Filistin’in herhangi bir karışı da 1967’de işgal edilen Filistin’deki herhangi bir karış da İslam nazarında aynıdır. Mübarek topraklar İslam Hilâfeti asrı boyunca İslam ordusu şehitlerinin kanlarıyla sulanmıştır. Hatta Filistin’in her bir karışında dahi bir şehit kanının veya mücahidin atının tozu vardır.

İsra olayından beri Filistin Müslümanların boynunda bir emanetti ve halen daha da emanettir. Herhangi bir hür Müslüman bu emanete ihanet etme hakkına sahip değildir. Aziz ve güçlü olan Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا لَا تَخُونُوا اللَّهَ وَالرَّسُولَ وَتَخُونُوا أَمَانَاتِكُمْ وَأَنْتُمْ تَعْلَمُونَ“Ey iman edenler! Allah’a ve Peygamber e hainlik etmeyin; (sonra) bile bile kendi emanetlerinize hainlik etmiş olursunuz” [Enfal 27]

H.15 Şa’bân 1438
M.12 Mayıs 2017

Devamını oku...

Amerika ve Kuzey Kore Arasında Tırmanan Gerginlik

Amerika ve Kuzey Kore Arasında Tırmanan Gerginlik

Soru:

Amerika ve Kuzey Kore arasında gerilim giderek artmakta, Amerika Güney Kore’de büyük bir askeri tatbikat gerçekleştirmekte, söz konusu gerginlik nedeniyle Amerika Kuzey Kore’yi nükleer bir savaştan alı koymak adına içinde uçakları taşıyan bir firkateyn de olmak üzere bir savaş filosunu göndermiş bulunmaktadır. Nitekim BBC 15 Nisan 2017’de Kuzey Kore’nin ABD’yi bölgede kışkırtıcı herhangi bir tasarrufta bulunmaması yönünde uyararak; “Kuzey Kore nükleer bir saldırıya cevap vermeye hazırdır.” dediğini belirtti. Bu gerginliğin aslı nedir? Bu iki ülke arasında bir savaşın patlak vermesi mümkün müdür? Ayrıca, özellikle Kuzey Kore kendi blokundan olması hasebiyle Çin’in bu gerginlikteki konumu nedir?

Cevap:

Evet, Trump Amerika’da yönetimi ele alıp göreve başladıktan sonra Amerika ve Kuzey Kore arasındaki gerilimde büyük bir tırmanış meydana geldi. Kuzey Kore’nin füze denemeleri Amerika’yı tehdit etme olarak algılanıyordu. Trump’ın yönetimi ele almasıyla bu gerginlik yerini hiddet ve öfkeye bıraktı. Yeni yönetim gelir gelmez Kuzey Kore tehdidini Asya’da Amerika ve müttefiklerinin maslahatlarını zora sokan en öncelikli mesele olarak görmeye başladı. Buna işaret eden göstergeler şunlardır:

1- Amerika stratejisinde Kuzey Kore meselesi; Amerika’nın güdümünde olan Evrensel Dünya Düzenine boyun eğmeyen, Sosyalist bir sisteme sahip düşmanca bir askeri güç meselesi değildir sadece! Ufak bir Kuzey Kore ve sahip olduğu askeri güç bu varlığıyla Amerika’nın öncelikli meselesi olacak boyutta değildir. Ancak bütün kuşatıcılığıyla Çin meselesiyle birlikte ele alındığında Amerika’nın birinci derecede öncelikli meselesi olabilmektedir.

Amerika, Çin’in nükleer kapasitesinin yükselişini büyük bir dikkatle izlemektedir. Çin’in gücünü ölçmek için bütün seçenekleri değerlendirip etüt etmektedir. Bu seçeneklerden biri de Çin’in sınırlarında gerginliği tırmandırmaktır. Ne yazık ki Kuzey Kore de Çin’in sınırında gerginliği tırmandırmaya müsait bir konumdadır.

Bu görüşü destekleyen icraatları sıralamak gerekirse; Amerika, Obama döneminde Çin’in çevresini teşkil eden ülkelerle anlaşmalar yapmaktaydı. Nitekim Hindistan, Japonya, Vietnam, Filipin ve bunlara ek olarak Güney Kore ile somut ilişkiler geliştirmişti. Böylece Çin’in Güney Çin Denizi’ni istismar ederek geliştirdiği savunma stratejisini sınırlandırıp Çin’i çevrelemek istiyordu. Bu yüzden dünya ile yaptığı büyük ticaretin yollarını tahkim etmekteydi.

Amerika’nın Kuzey Kore ile arasında gergin bir atmosfer oluşturması, onun Çin’in çevresini etkisi altına almak için ihdas ettiği Çin ve Hindistan arasındaki sınır anlaşmazlığı, Japonya, Filipin, Malezya ve Çin arasındaki adalar meselesi, vb. gerginliklerden biridir. Nitekim Çin ile karşı karşıya gelmesi için Japonya’yı bütün askeri engellemelerden azade kılmıştır.

Bugün Amerika, Kuzey Kore tehdidini önceliklerinin başına koymuş ise Çin’e karşı yürüttüğü stratejinin bir parçası olması dolayısıyladır. Şu anda sular ısınmış olsa da Amerika’nın Kuzey Kore üzerindeki baskısı yeni değildir.

Amerika’nın bu stratejisi baskıcı söylemlerle başladı. Bu baskıcı söylemler, Kuzey Kore’nin Pyongyang yönetimi döneminde 1994’te nükleer programını durdurması, 2008’de altılı çerçevede Yongbyon reaktörünün kapatılması ve 2012’de nükleer programını askıya alması ve müfettişlerin incelemesine izin vermesi şeklinde meyvesini vermiştir. Amerika’nın ışık– su reaktörleri sağlamak, yakıt olarak desteklemesi vb. alternatif yardımlara dair verdiği söze bağlı kalmaması nedeniyle Kuzey Kore her defasında nükleer programını geliştirmeye devam etmiştir. Aynı Amerika Pyongyang’ı gerginlik çemberine sürüklemiştir. Ardından Amerika bu konuda yeni bir üslup benimsemiş ve bu üslubun bir gereği olarak deniz kuvvetlerinin %60’nı uzak doğuya nakletmiştir. Amerika bütün bunları küçük bir Kuzey Kore’ye karşı yapmış değil. Aksine Çin gücünü test edip ölçmek içindir. İşte bugün çıkarılan gerginlik bu ölçme ve değerlendirmeyi ikmal etmek içindir.

2- ABD Dışişleri Bakanı Tillerson, Amerika’nın Kuzey Kore’ye karşı yürüttüğü sabır stratejisi siyasetinin bittiğini ilan etti. Nitekim mevkidaşı Güney Kore Dışişleri Bakanı Yoon Byung-Se ile beraber yaptığı basın açıklamasında şöyle dedi: “Açık olmama izin verin ki, Amerika’nın Kuzey Kore’ye karşı yürüttüğü sabır stratejisi siyaseti son bulmuştur. Güvenlik ve diplomasiye dair yeni icraatlar manzumesini araştırmaktayız. Bütün ihtimaller masadadır. [17.03.2017 Reuters] Bunu destekleyen diğer bir husus ta Halep kentini rejime teslim etmeleri konusunda Türkiye’nin Suriye devrimini yürüten güçler üzerinde etkisini ispat etmesidir. Buna şahit olan Amerika, bu konuda tatmin olmuş, Suriye devrim güçlerine duyduğu hiddeti azalmış ve tehdidin boyutu düşmüştür. Bu sayede Kuzey Kore meselesi üzerinde yoğunlaşma imkânını elde etmiştir. İşte bu şekilde Obama döneminde öncelikli mesele Suriye iken Kuzey Kore konusu Başkan Trump’ın masasında bir numaralı mesele oldu. Amerika, Çin’e yönelik planını hazırladıktan sonra boş duracak değildi. Seçeneklerini etüt edip anlaşmalarını hazırladı. Bu yüzden Kuzey Kore gerginliği Washington’da yankılandı. Sabır stratejisi siyasetinin sona erdiğinin ilan edilmesi Amerika’nın askeri çözüme meyletme ihtimaline bir işaret oldu. Sonuç olarak Amerika, Kuzey Kore’nin yaptığı askeri tatbikata yönelik attığı/atacağı adımlar ve kışkırtıcı açıklamalarla cevabını ilan etmiş olmaktadır. Atılan adımlar ve kışkırtıcı ifadelerden bazıları şunlardır:

A- ABD Dışişleri Bakanı Tillerson Kuzey Kore’yi nükleer silahla tehdit etmesi: Pyongyang’ın yaptığı son ölümcül füze denemesinin ardından ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, Güney Kore ve Japonya’yı korumak için “Nükleer Zırh” stratejisini kullanmakla Kuzey Kore’yi tehdit etti. Bakan Tillerson mevkidaşı Güney Kore ve Japonya Dışişleri bakanları ile ortak yaptığı basın açıklamasında Amerika’nın “Nükleer Zırh” Kullanarak Tokyo ve Seul’u korumakta kararlı olduğunu açıkladı. [17.02.2017 Sputnik]

B- Amerika’nın Güney Kore ve Japonya’yı nükleer silahlarla desteklemek konusunda Kuzey Kore’yi tehdit etmesi: ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson günün erken saatlerinde şu açıklamayı yaptı: “Bir çözüm olarak Güney Kore ve Japonya’nın nükleer silahlarla desteklemesi uzak bir ihtimal olarak görülemez.” Bakan, Amerikan nükleer silahlarının bölgede dağıtılmasını mı yoksa bu silahların söz konusu ülkeler olan Güney Kore ve Japonya’ya ait olacağını mı kastettiğini belirtmedi.” [18.03.2017 Sputnik]

C- Trump’ın, Amerika’nın elinde Kuzey Kore’yi vurabilecek çok değişik silahların olduğunu kışkırtıcı bir dille ifade etmesi: Amerika Başkanı Trump, dün Çin Devlet Başkanı Şi Jinping’e ulaştığını, yaklaşık bir saat boyunca kendisiyle konuştuğunu söyledi. Ayrıca Kuzey Kore Devlet Balkanı Kim Jong-un’a ulaşıp Amerika’nın elinde yalnızca uçak filolarının olmadığını, bilakis nükleer denizaltılarının da bulunduğunu hatırlatmasını istediğini açıkladı. Ayrıca şunu şiddetle vurguladı: “Kuzey Kore’nin nükleer silaha sahip olmasına izin verilmesi mümkün değildir. Bu güne kadar nükleer silaha sahip olma araçları elinde yoktu. Fakat onlara sahip olacak gibi görünüyor…” [13.04.2017 Russia Today, Wall Street Journal gazetesinden alıntı]

D- Amerika ve Kuzey Kore arasındaki bu son gerginliğin sebebi; Pyongyang’ın yeni bir füze denemesi yaptıklarını açıklaması üzerine Amerika’nın Kuzey Kore’nin altıncı nükleer deneme için yaptığı hazırlığın tamamlandığına dair endişeye kapılması ve bu yüzden büyük kitlesel silahlarını ve uçak filolarını Kuzey Kore’nin yakınlarına göndermesidir. Pasifik Okyanusu’ndaki Amerikan güçlerinin komutanı adıyla yapılan bir açıklama ile Avusturalya’da demirlemiş olan Amerikan Carl Vinson Uçak filosu ve Hava filosu ve ek olarak iki füze bombardıman destroyerinin ve Cruise füze fırlatıcısının Kore Yarımadası’na doğru yöneldiği teyit edildi. Artı önlem olarak tasarrufu altına verildiği, bölgesinde füze programı dolayısıyla Kuzey Kore’nin öncelikli tehdit oluşturduğu eklendi. [09.04.2017 France 24] Ayrıca ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence de 22 Nisan 2017 Cumartesi günü bunu teyit etmiştir. Nitekim basın açıklamasında şöyle demiştir: “Kuşkusuz bu ay sona ermeden birkaç gün içinde destroyerler ve füze rampaları ile birlikte Uçak filosu Japon denizinde olacaktır.” Sözlerine şunu da eklemiştir: “Kuzey Kore’ye düşen hata yapmamaktır. ABD’nin elinde kaynaklar ve onları kullanacak görevliler mevcuttur. Dünyanın bu bölgesindeki maslahatlarımızı ve müttefiklerimizin maslahatlarını koruyacak varlığımız mevcuttur.” Mike Pence, Kuzey Kore herhangi bir saldırıda bulunması halinde “Ezici bir şekilde karşılık verilecektir.” diyerek vaatte bulundu. Bu ülkenin Pasifik Okyanusu’nun barış ve güvenliği için en tehlikeli tehdit oluşturduğunu sözlerine ekledi. [22.04.2017 AFP]

E- Amerika’nın Kuzey Kore’de gerçekleştirdiği askeri tatbikat: Güney Kore ve ABD kuvvetleri Çarşamba günü itibarıyla Kuzey Kore’nin bölge için teşkil ettiği tehdide yapılan hazırlığı yıllık olarak test eden büyük bir askeri tatbikata başladılar… Öyle ki bu tatbikat, Kuzey Kore’nin 12 Şubat’ta balistik füze denemesini gerçekleştirmesinin akabinde tırmanan gerginliğin gölgesinde gerçekleştirilmektedir. [01.03.2017 Reuters] Unutulmamalıdır ki, Amerika ordusunun 28.500 askerden oluşan büyük bir gücü Güney Kore’de mevcuttur. Kaldı ki bu askerler, Çin havzasında ve Pasifik Okyanusu adalarında bulunan ülkelerdeki çeyrek milyonu geçen ABD gücünden bir bölümünü teşkil etmektedir. Denizlerde devriye gezen ABD donanma kuvvetleri daha bunun dışındadır.

3- Görüldüğü üzere Trump sanki savaş kapıdaymış gibi tehdit üstüne tehdit yağdırmaktadır. Şu var ki; göstergeler Amerika’nın savaş istemediği yönündedir. Bu göstergelerden bazıları şunlardır:

A- Amerika tehdit etti, vadetti ve Kuzey Kore’nin yapacağı yeni bir denemeye güçlü bir cevap vermek için yaptığı hazırlığı açığa vurdu. Kuzey Kore de 15 Nisan 2017’de büyük bir askeri gösteri ve televizyonda Pyongyang’ın görüntülerini yayınlamakla cevap verdi. Denizaltıdan balistik füze fırlatacak gücü olduğunu ve kıtalararası füzelere sahip olabileceğini ortaya koydu. Yani Amerikan topraklarını vurabilme ihtimalinin olduğunu gösterdi. Kuzey Kore’de bu gücün varlığı sabit olması Amerika’nın başına dert oldu. Amerika kendisine önemli bir zarar vermeyecek veya topraklarına sıçramayacak bir savaş planlamak istiyor. Kuzey Kore’nin gücünün aslı ortaya çıkınca, söz konusu tehdit Amerika’nın güvenirliği ve inandırıcılığını zora sokan bir bela oldu. Pyongyang askeri gücü teşhir etmek, televizyonda yayınlamak ve denizaltılarının balistik füze taşıyıp fırlatabileceklerini açıklamakla kalmadı. Artı 16 Nisan 2017’de buna sanki bu füzeler kıtalararasıymış gibi bir deneme gerçekleştirmeyi de ekledi. Neyse ki başarısız oldu. Aksi takdirde Amerika’yı daha da hiddetlendirecekti. Ayrıca Amerika’nın savurduğu tehditlerin yerini bulmadığı ve şu anda bunları gerçekleştiremeyeceği açığa çıkmıştır. Yani Amerika henüz savaşa hazır değildir…

B- Şimdiye kadar Güney Kore’de füze kalkanı sistemi “THAAD” kurulmuş değildir. Anlaşmanın üzerinden bir yıla yakın zaman geçmiş olmasına rağmen sadece hazırlıklar devam etmektedir. “Pasifik ve Doğu Asya işlerinden sorumlu Amerika Dışişleri yardımcısı Susan Thornton da bunu teyit ederek şöyle dedi: “Güney Kore’ye füze kalkanı sistemi “THAAD”ın kurulması ile ilgili mevzuat tamamlanmıştır.” Belirtmek gerekir ki Amerika, Güney Kore’ye füze kalkanının kurulmasını bu yılın Haziran veya Temmuz ayında kurmayı kararlaştırmıştır. Fakat Kuzey Kore’nin yaptığı bu denemeler üzerine iki ülke bunu hızlandırma konusunda anlaştılar. Güney Kore’ye füze kalkanı “THAAD”ın kurulması konusunda 2016’da Washington ve Seul’un anlaştığı belirtildi. Kore yarımadasına füze kalkanı sistemi “THAAD”ın kurulması planı, Rusya ve Çin’de endişe uyandırdı. Ancak Japonya, bölge güvenliğinin arttığı şeklinde değerlendirmektedir.”[17.04.2017 Sputnik]

C- Amerika, Çin Devlet Başkanı ile yaptığı ittifak üzere iki ülke arasında ticari ilişkilerin iyi yönde gelişmesi için 100 günü tamamlamadan Kuzey Kore ile bir savaşa girişmesi uzak bir ihtimal görünüyor. Seçim propagandası sırasında Trump’ın Çin mallarına %45 vergi koyacağını söylemesinin aksine Amerika, Çin ile ticaret konusunda bazı esneklikler göstermek istiyor. Yani Çin’i cezbedip onu Pyongyang’a büyük bir baskı kurmaya sevk etmek istemektedir. Böylece Çin’in Kuzey Kore’yi terk etmesi, Amerika ve müttefiklerine karşı yalnız bırakması için bir gerekçesi olacaktır. Amerika iki amaçtan dolayı bunu gerçekleştirmek istiyor:

Birincisi: Eğer Amerika bunu başarırsa onu müttefiklerinden kopararak konumunu düşürmüş olacaktır. Nitekim Başkan Trump, 07 Nisan 2017’de Florida’da Çin Devlet Başkanı Şi Jinping ile yaptığı görüşmeye yemek molası verdiği sırada füzelerle Suriye’ye saldırı emrini verdiği zaman Çin’in konumunu düşürüp yerle bir etmişti. Zira bazıları bunu Çin’e hakaret olarak değerlendirmişlerdi. Gerçek şu ki 08 Nisan 2017’de Arabiya Net bunu şöyle zikretti: “Genelkurmay Eski Yardımcısı Emekli General Jack Keane sitesinden ve Fox News sitesinden naklen Trump’ın bu tasarrufuna şu yorumu aktardı: “O dediğini yapıyor! O Çin’e bir mesaj veriyor.”  Yani Kuzey Kore’ye savaş açma kararlılığında olduğunu ve Çin’in Kuzey Kore üzerine baskı kurarak ondan onu yalnız bırakması gerektiği konusunda mesaj vermektedir. Eğer Çin böyle yaparsa kendisiyle ticaret anlaşmaları yapmasının kolay olacağını ima etmiş olmaktadır.

İkincisi: Amerika, Kuzey Kore’de durumun tehlike arz etmesi nedeniyle Çin ile vardığı mutabakatları çokça seslendirerek Çin kartını Kuzey Kore’ye karşı kullanmak istiyor. Aynı şekilde Amerika ve Rusya ile anlaşmasını başarıyla sonuçlandırmak için hızlı davranmaktadır. Böylece Amerika Kore kartını Çin ve Rusya arasında bir yarışma konusu yapmaktadır. Bu açıklamaları yayarak dikkatleri konuya çekmektedir. ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, Avustralya Başbakanı Malcolm Turnbull ile yaptığı basın açıklamasında şöyle dedi: “Çin’in bu güne kadar attığı adımlar bizi gayrete getirmiştir…” Ayrıca geçen hafta Trump, Kuzey Kore’nin medya organlarını Amerika’nın önleyici darbeleri hususunda uyardıktan sonra Çin’in Kuzey Kore’ye gem vurma konusundaki çalışmasını övdü. [22.04.2017 El Hayat - Sydney Reuters]

D- Amerika Pyongyang’ın dişlerini sökebilecek güçlü bir pozisyonda Kuzey Kore ile karşı karşıya gelmek istiyor. Bu da Rusya’yı askeri olarak yanına alarak elde edeceği pozisyona karşılık gelmektedir. Hatta Suriye’de olduğu gibi onu mızrak ucu yapmak istiyor. Bundan dolayı Rusya’yı Amerika’ya denk ve rakip tutan Kuzey Kore’nin hesabı tutmayacaktır. Obama döneminde Kissinger’ın eski ve yeni stratejisi Rusya’ya yaptırımlar çevresinde dönüp dolaşıyordu. Trump yönetiminin Rusya’ya olan ilgisi yaptırımların geciktirilmesini sonuç verdi. Nitekim mesele önemli idi. Yani ABD Dışişleri Bakanı Tillerson’un 11 Nisan 2017’de Moskova’daki gündeminde Kuzey Kore’ye karşı ittifak yapmak vardı. Nitekim 16 Nisan 2017’de Russia Today sitesinin Rusya’nın Kommersant Gazetesi’nden naklettikleri bunu teyit etmektedir. Şöyle ki; “Amerika açısından Moskova’daki görüşmelerden Kuzey Kore sorununun tartışılması bir başarı olarak değerlendirilebilir. Basın kaynaklarına göre Tillerson’un Moskova’ya yaptığı ziyaretin öncelikli konularındandı.” Eğer Amerika ve Rusya arasında antlaşma sağlanmadan savaş patlak verirse, Amerika büyük bir zara uğrayabilir. Tıpkı bunun gibi Amerika tehdidi tırmandırarak nükleer savaş endişesiyle Çin’in de Kuzey Kore’ye etki etmeye yönelik işe müdahil olmasını istemektedir.

4- Bütün bu sebeplerden dolayı Amerika şu anda Kuzey Kore ile savaşa girmeye hazır değildir. Elinde bundan başka çözüm de yoktur. Çin’in Kuzey Kore üzerinde baskı kurmasını bekliyor. Bunu hızlandırmak için uğraşmaktadır. Birçok açıklama yaparak Amerika’nın tek başına bunu çözmeye muktedir olduğunu göstermeye çalışmaktadır. Yani Çin olmadan da bunu çözebilecekmiş gibi yapıyor. Sanki Pyongyang üzerine baskı kurarak nükleer silahlarından soyutlamak konusunda Amerika’ya boyun eğme yönünde Çin’i tehdit etmektedir. Tıpkı bunun gibi Amerika, Kuzey Kore sorununu çözmek için Rusya ile anlaşmayı beklemektedir. Gerçek şu ki, Kuzey Kore nükleer füze denemelerinden, nükleer bir savaştan korkmadığını açığa vurmaktan ve Amerika topraklarına uzanacak bir nükleer savaş tehdidinden vazgeçmemesine rağmen Amerika şartları tamamlanmamış bir savaşın eşiğinde iken tehditlerinden vazgeçebilir. Bunun göstergesi Amerika’nın yaptığı son açıklamadaki üslubudur. Şöyle ki, Associated Press 15 Nisan 2017’de isminin açıklanmasını istemeyen bir Amerikan askeri kaynaktan şunu nakletmektedir: “Kuzey Kore denemelerine devam etse bile Amerika şu anda Kuzey Kore’yi vurma konusunda gerçek bir niyete sahip değildir.” Adı geçen kaynak şunu da eklemektedir: “Pyongyang, Güney Kore, Japonya ve Amerika hedeflerine yönelmedikçe Amerikan planı değişmeyecektir.” Amerika’nın mevcut askeri liderliği hali hazırda ihtiyatlı davranmak ve gerginliği tırmandırmamak üzere birleşmiştir. Amerika düşüncesizce oluşturulan bu gerginliği hafifletmeye çalışmaktadır. ABD Dışişleri Bakanlığı Doğu ve Pasifik bölgesinden sorumlu bakan yardımcısı Susan Thornton, ülkesinin Kuzey Kore ile tartışma çıkartmak ve sistemini değiştirmek için uğraşmadığını açıkladı. Nitekim Thornton basına yaptığı açıklamasında şunları ifade etti: “ABD, Kuzey Kore sorununu nükleer silahlarını Kore Yarımadası’ndan barışçıl bir şekilde ayıklayarak çözmek istemektedir. Biz gerçekten anlaşmazlık çıkarmak veya Kuzey Kore rejimini değiştirmek için uğraşmıyoruz.” [17.04.2017 Russia Today] ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, şunu kaydetti: “Gerçek şu ki, Washington’un Pekin ile işbirliği sayesinde Kore Yarımada’sından nükleer silahların barışçıl yoldan temizlenmesi Kuzey Kore’nin yakın zamanda yaptığı denemelerin artırdığı korku ve endişeye rağmen hâlâ mümkündür.” Pence şunu ekledi: “Çin ve bölgedeki müttefik ülkeler Kuzey Kore üzerinde baskı uygulamayı sürdürdükleri takdirde Yarımada’dan barışçıl bir şekilde nükleer silahların temizlenmesi için bunun bir fırsat olduğunu göreceğiz…” [22.04.2017 El Hayat - Sydney Reuters]

5- Kore Yarımada’sındaki Amerikan pervasızlığı ve planı neticesinde oluşan gerginliğin hakikati budur. Genel manada çerçevesi bu şekildedir. Buna rağmen ortam herhangi bir zamanda tutuşmaya uygundur. Amerika ve Rusya arasında beklenen anlaşmayla bu savaşın özel şartlarının oluşması beklenmesi de muhtemeldir. Anlaşma olursa krizin tırmanma ihtimali artacaktır. Ancak eğer anlaşma çok gecikirse veya anlaşma aslen gerçekleşmezse nükleer silahları temizlemesi yönünde Pyongyang üzerindeki baskılar devam etmesi için Kore Yarımada’sındaki mevcut durum olduğu gibi sürecektir. Diğer taraftan Amerikan yönetimi, Kuzey Kore ile olan ilişkilerinde pervasızca davranıp hareket ederse içine düştüğü çıkmaz onun hakkında korkunç olacaktır.

Bu yönetim muhkem stratejiler uygulayacak devlet aklına sahip değildir. Kaldı ki, Amerika Savunma Eski Bakanı Leon Panetta Kuzey Kore’ye yapılacak önleyici bir saldırının sonuçları konusunda Washington’u uyarıp bu yönde açıklamalar yapmıştı: Böyle bir adımın nükleer savaşın fitilini tutuşturacağı ve milyonlarca sivilin öleceğine işaret etmişti. İşte Rusya’nın Amerika eski yönetimini silahları tetkik eden kurum üzerinde fazla baskı kurmaktan ve Kuzey Kore’yi vurmaktan men etmesinin nedeni de budur. Leon Panetta devamla şöyle demiştir: “Amerikan yönetimi ifadelerini iyi seçmeli, tırmandırmayı önlemeli, ihtiyatı elden bırakmamalı ve herhangi bir ani karar almaktan sakınmalıdır.” Ayrıca işaretle “İhtiyat için beklemek Çin’in sükûneti sağlama konusunda elinden geleni yapmasını mümkün kılacaktır. Böylece Washington Kuzey Kore’yi etkilemek için Çin’e son bir fırsat daha vermiş olacaktır.[15.04.2017 Russia Today]

6- Çin’in gerçek konumuna gelince; Amerika’nın üstü kapalı bir şekilde krizin fitilini ateşlemeyi ve savaşı istemediğini iyice anlamıştır. Bu yüzden o da krizin ateşini söndürmek için çalışmakta, askeri çözümü reddederek barışçıl bir şekilde anlaşmazlığın tesviyesine çağırmaktadır. Artı Kore Yarımadası’nın askeri güçlerle çevrilmesini istemediğini açıkça dile getirmektedir. Tıpkı bunun gibi füze kalkanı “THAAD”ın Güney Kore’de kurulmasına da karşı çıkmaktadır. Cezire Net’in 17 Nisan 2017’de yaptığı bir habere göre: “Çin Dışişleri Bakanlığı Pekin’in füze kalkanı “THAAD”ın yayılmasına karşı olduğunu ifade etti. Aynı zamanda Kuzey Kore ve çevre ülkelerinin tahrik edici her hareketten sakınmaları gerektiğini belirtti.” Fakat en kötü ihtimali hesaba katarak son ihtimal de olsa, bundan sakındırsa da, savaş hazırlığı da yapmaktadır. Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi söyle dedi: “Savaş patlak verdiğinde bu savaşın kazananı olmayacaktır.” [15.04.2017 BBC] Çin’in savaş hazırlıklarını Russia Today sitesi, 14 Nisan 2017’de United Press International’dan şöyle nakletmektedir: “Çin silahlı kuvvetleri beş askeri bölgede en yüksek alarm seviyesinde Genel Kurmay Başkanı’ndan doğrudan emir almışlardır. United Press International Hong Kong’daki sivil Demokrasi ve İnsan Hakları Merkezi’ne istinaden Chandon ve Thitszaan Yunnan askeri bölgelerdeki Zırhlı Tugayların hareketlenmesini ve Kuzey Kore sınırında konuşlanmalarına dair emir aldıklarını ifade etti. Adı geçen merkeze göre ordudan 25000 asker ve 47 murabıt Kuzey Kore sınırına uzak mesafelere, savaş organlarıyla birlikte hareket etmek için emir almışlardır.” Tıpkı bunun gibi Japonya Haber Organı, Çin güçlerinin Kuzey Kore sınırına hareket etmesinin sebebi, Washington’un Kuzey Kore’ye önleyici bir saldırı gerçekleştirme ihtimalinin uyandırdığı endişesindendir. Suriye’de gerçekleştirdiği senaryonun aynısını Kuzey Kore’ye uygulama endişesidir.

Gelişen olayları analiz doğrultusunda yukarıya çıkardığımız analizi uygun bulduk. Buna ek olarak diyoruz ki, insan kıllığında canavarlar dünyaya hükmetmektedir. Öyle ki, onların nazarında insan kanının bir değeri yoktur. Onların çıkarları kan dökmeyi gerektiriyorsa, her zaman yaptıkları gibi nükleer ve konvansiyonel silahlarla hemen kan dökmeye koşarlar. Şu anda dünyaya hükmeden kapitalizm ve artık hükmetmeyen sosyalizm vb beşer kaynaklı rejimler dünyadan söküp atılmadıkça ve Âlemlerin Rabbinin nizamı, hak ve adalet nizamı Raşidi Hilafet dünyaya egemen olmadıkça insanlık huzur ve güvene ermeyecektir. Raşidi Hilafet dünyaya hâkim olduğunda hayrı her tarafa yayacak, güvenli ve huzurlu bir hayatı dünyaya egemen kılacaktır. Yaratıcı yarattığı kullarının maslahatının nasıl gerçekleşeceğini en iyi bilendir.

أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “Yaratan bilmez mi hiç? O her şeyi en ince noktasını bilendir, her şeyden haberdardır.” [Mülk 14]

 

H. 26 Receb 1438
M. 23 Nisan 2017

Devamını oku...

Uydu Devlet BAE ve Bazı Bölgesel Sıcak Sorunlara İlişkin Pozisyonu

Soru Cevap

Uydu Devlet BAE ve Bazı Bölgesel Sıcak Sorunlara İlişkin Pozisyonu

Soru:

BAE devletinin pozisyonunda bazı belirsizlikler ve tutarsızlıklar olduğu görülüyor. Örneğin BAE ile Abid Rabbo Mansur Hadi gibi bazı İngiliz ajanları arasında şiddetli anlaşmazlık var. Geçtiğimiz günlerde Hadi, BAE tarafından törenle karşılanmayınca neye uğradığını şaşırdı. Keza BAE, Aden Uluslararası Havaalanı Güvenlik Müdürünün görevden alınması için kararname yayınlayan Hadi’nin bu kararnamesini uygulamadı. Ayrıca BAE ile Tunus arasında da gerginlik yaşanıyor... Öbür taraftan Amerikan ajanları ile ittifak kuruyor. Amerikan ajanı Kral Selman öncülüğünde Kararlılık Fırtınası operasyonuna katıldı. Libyada Amerikan ajanı Halife Hafter yanında yer aldı. Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah Es Sisiye sınırsız destek ve yardımda bulundu. Amerikan ajanları ile işbirliği yapan, İngiliz ajanları ile arasına mesafe koyan bu pozisyonu nasıl yorumlamalıyız?

Cevap:

1- 1971 yılından sonra “Birleşik Arap Emirlikleri”,yedi emirliklerden oluşan bir federasyon kurdu... Şeyh Abu Dabi hükümdarı Zayed bin Sultan El Nahyan, BAE Devlet Başkanı oldu. 2004 yılındaki ölümünün ardından en büyük oğlu Şeyh Halife bin Zayed Al Nahyan 9 milyon nüfuslu BAE’nin Devlet Başkanı oldu. Toplam nüfusun yaklaşık %11’ni Emirlik halkı oluşturuyor... Şeyh Halife, Batı ülkelerinden silahlar satın alarak ve BAE askerlerinin eğitimine büyük yatırımlar yaparak BAE devletinin askeri kapasitesini artırdı. ABD ile imzalanan 6,4 milyar dolar tutarındaki anlaşma kapsamında 80 adet F-16E / F Desert Falcon tipi uçak siparişinin ilk uçağını teslim aldı... Daha sonra da Apache helikopterleri, F-16- savaş uçakları, zırhlı araçlar ve bir dizi füze ve mühimmat satın aldı. Böylece BAE’nin rolü, siyasi ve askeri operasyonlara hazır hale geldi! Bu rolü taçlandırmak için İngiltere Kraliçesi, 2010 yılında BAE’ni ziyaret etti. “İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth, resmi bir ziyaret amacıyla dün BAE’ne geldi. İlk ziyaretine Abu Dabi’den başladı. AFP ajansına konuşan İngiltere’nin Abu Dabi Büyükelçisi Dominique Jeremy, Kraliçe ile BAE saltanatındaki aileler arasında güçlü bir dostluk vardedi. BAE’nin Londra Büyükelçisi Abdurrahman Ganem El Matyui ise, Bu ziyaret çeşitli alanlarda iki dost ülke arasında ikili ilişkilerin gelişimini taçlandıracaktırdedi ve ziyareti çok önemli bir ziyaretolarak tanımladı...”[25.11. 2010 Şarku’l Avsat] BAE, kendisine biçilen rolü mükemmel şekilde icra etti ve İngiltere’nin politikasını uygulamak için ister gerçekten İngilizci koalisyonlar olsun isterse de Amerikancı koalisyonlar olsun bölgede sömürgeci koalisyonlara katıldı. İngiliz yöntemi üzerine Amerikancı koalisyonlara katılmasının amacı, Amerikan politikasında İngiltere’nin gözü olmaktır... Bu yüzden BAE, İngiltere uydusu iken Amerikan bayrağı altında savaşmakta ve onun şemsiyesi altında yürümektedir. Yahut Kararlılık Fırtınası harekâtında olduğu gibi Suudi Kralı Selman önderliğindeki Arap koalisyonu, daha doğrusu Amerikan koalisyonuna katılmak gibi Amerikan ajanlarının şemsiyesi altında hareket etmektedir. Katıldığı 30 uçakla BAE, Suudi Arabistan’dan sonra koalisyonun ikinci büyük ortağıdır... BAE, kendisini Amerikan müttefiki gibi lanse ediyor. “BAE’nin Washington Büyükelçisi Yusuf El Otaiba, Amerikanın BAEde takma adı küçük Spartaolan güçlü ve sessiz bir müttefiki vardır...dedi. [09.11.2014 Washington Post] Ayrıca 03 Ocak 2017 tarihinde Washington Post gazetesi, BAE Zafra üssündeki muhabirinden bildirdiğine göre Amerikan uçakları, altı haftadır Zafra üssünden kalkıp Suriye ve Iraka bomba yağdırıyorlar...Gazete devamla şunları kaydetti: Zafra üssünde yaklaşık 3,500 konuşlu ABD askeri var. Bunu sadece bazıları biliyor ya da çok az kimse biliyor. Burası, F-22 savaş uçağı barındıran tek askeri üstür... Aynı gazete, ABD’nin eski Merkez Kuvvetler komutanı emekli General Anthony Zinni’nin şöyle dediğini aktarıyor: ABD’nin BAE ilişkisi, Arap dünyasındaki diğer herhangi bir ülke ile olan ilişkilerinden çok daha güçlüdür. Buna göre BAE, Amerika’nın güçlü bir müttefiki gibi görünse de aslında İngiltere adına özgün bir rol oynuyor. İngiltere’nin buyruk ve yöntemi üzerine Amerikan savaşlarına katıldı. Açıktan Amerika’yı destekliyor gibi gözükse de, perde arkasından parazitlik yapmaktadır!

2 - İngiltere, özellikle 1956 yılında Doğu Süveyş’te hezimete uğradı. 1963 Yemen Savaşı’nda ağır kayıplar verdi. Ardından 1968 yılında Körfez’den çekilme kararı aldı ve 1971 yılında da çekilme tamamlandı. Tüm bunlar sonrası İngiltere, konumunu koruyamadı. Bu nedenle askeri çekilmeyi yeğledi. Doğrudan sömürge formatı başka bir formata dönüştü. Siyasi, güvenlik ve ekonomik bakımdan ülkelerdeki nüfuzunu korudu. Tıpkı şuan çoğu kolonilerinde olduğu gibi... Doğu Süveyş’ten tamamen çekilmesinin ardından İngiltere, alenen Amerika ile karşı karşıya gelemedi. Amerika’ya karşı izlediği baskın politika gereği açıktan onu destekler gibi gözüktü. Ama gizlice kuyusunu kazdı. Ajanları arasında rol paylaşımı yaptı. İşte bu rol uyarınca bir İngiliz ajanı, Amerika ve Amerikan ajanları yanlısı görünebilir. Amerikan çevrelerince belirlenen planlar doğrultusunda hareket ediyor görüntüsü verebilir. Bir başka ajanı da, İngiltere ve ajanları yanlısı hareket ederek gerçek yüzünü gösterebilir...

3- Böylece soruda geçen BAE pozisyonları anlaşılabilir.

A- Yemen’de BAEnin rolü:

• BAE, 2015 Mart’ta Kararlılık Fırtınası operasyonunun başladığını duyuran Suudi Arabistan’ın bu harekatına katıldı. Görünüşte aralarında ahenk ve uyum olsa da, ancak gerçek hiç de öyle değildir. Suudi Arabistan, Kararlılık Fırtınası operasyonunun hava saldırıları ile sınırlı kalmasını isterken, BAE yoğun kara çatışmalarına katılmaktadır. Dolayısıyla BAE, Yemen’e yoğun askeri sevkiyat yapmak için Arap koalisyonunu istismar ediyor... Suudi Arabistan, 05 Nisan 2015 tarihinde Yemen’de kara birlikleri olduğu iddialarını yalanladı. 21 Nisan 2015’de de Kararlılık Fırtınası operasyonunun sona erdiğini ve “Umuda Dönüş”operasyonunun başladığını açıkladı. İşte hava saldırılarını siyasi çözümün yolu olarak gören ve bunun için “Umuda Dönüş” operasyonu başlatan Suudi Arabistan ile bu savaşın, Husileri Yemen şehirlerinden kovmak için olması gerektiğini söyleyen BAE arasındaki krizin bu süreçte patlak verdiğini görüyoruz. Zira Suudi Arabistan, siyasi çözüme hazırlık için Husiler üzerinde baskı yaratmaya çalışırken, BAE sahada Husilerle savaşmakta ve onları geri püskürtmektedir...

• Suudi Arabistan-BAE arasındaki anlaşmazlık bununla sınırlı değil. Devrik Devlet Başkanı Salih’e yönelik pozisyonlar da farklılık arz etmektedir. Suudi Arabistan, devrik lider Salih düşmanıdır. BAE ise Salih’i desteklemektedir. Hatta Kararlılık Fırtınasına ait uçakların hava saldırılarından onu kurtarmıştır! 4 Nisan 2017 tarihli Mısır el-Arabiya sitesi, imasız bir şekilde doğrudan bunu dile getirmiştir. Mısır el-Arabiya sitesine özel bir açıklama yapan üst düzey Yemenli bir yetkili, BAE ile Suudi Arabistan arasında anlaşmazlık olduğunu söyledi. Çünkü Ebu Dabinin, San’a bombardımanından bir saat önce Kararlılık Fırtınası operasyonunu eski Devlet Başkanı Ali Salihin oğluna haber verdiğini kaydetti. BAE, Salihi korumak ve herhangi bir çözüm girişiminin parçası olarak kalması gerektiğini düşünüyor. BAE tarafından sızdırılan askeri operasyonun tarihi, Salihi ölümden kurtarmıştır. Salih, bombardımandan hemen önce evinden ayrılarak başkent San’a’da güvenli bir yere intikal etmiştir.BAE’nin Ali Salih’i desteklediğinin bir diğer kanıtı da, BM’nin Ali Salih’e yaptırım kararını yok saymasıdır. Sosyal medyada, BAE’nin Ali Abdullah Salih ve ailesine finansal ve askeri destek verdiği suçlamaları dolaşıyor. Yemen’de Husiler ve müttefikleri Salih’e karşı Suudi öncülüğünde Arap koalisyonu tarafından yürütülen ve açıklanan resmi hedefi, ülkeye meşrutiyeti geri getirmekve “Kanlı Husi darbesine son vermek olan bu savaşta BAE’nin koalisyona belirgin bir katılımı olsa da ancak Ali Salih ile BAE arasındaki müttefiklik devam ediyor. 22 Ekim 2015 tarihinde Yemen Press sitesinin geçtiği bir haber, BAE ile Salih arasındaki bu ilişkiyi teyit etmektedir: Devrik Devlet Başkanının oğlu Tuğgeneral Ahmed Ali Salih, hâlâ Birleşik Arap Emirliklerinde kalıyor ve çok özel korunuyor. Oysa Husiler ve Salihe karşı BAE’nin de katılımıyla bir savaş yürütülüyor…

• Sonra Devlet Başkanı Hadi’nin koltuğu bile sallantıdadır. Zira BM girişimleri, azlini istiyor. Diğer bir deyişle İngiltere, Yemen’de diğer kartları ve güçleri hazırlıyor. Çünkü uluslararası çözümler, Hadi’yi Yemen’in politik sahnesinden uzaklaştırmakla sonuçlanabilir. Bu durumda Hadi uzaklaştırılsa da Yemen’den İngiliz nüfuzu uzaklaştırılmış olmayacaktır. Çünkü İngiliz nüfuzunun pek çok saç ayakları vardır ve Hadi de bu saç ayaklarından sadece biridir... Bu yüzden İngiltere, BAE’ne Salih’i destekleme talimatı vermiştir... Hem Hadi hem de Salih, İngiltere’nin adamıdır. Mesele, İngiliz sinsiliği yöntemince rol paylaşımıdır! Dolayısıyla Birleşik Arap Emirlikleri ile Hadi arasındaki anlaşmazlık, Hadi’nin Abu Dabi’de soğuk karşılanışı ve Aden Havaalanı Güvenlik Müdürü Saleh El Ümeyri’nin görevden alınması konusunda BAE ile Hadi arasında çıkan anlaşmazlık bu çerçevede anlaşılmalıdır... Yani BAE’nin Yemen politikasıyla İngiliz uşağı olması itibariyle Devlet Başkanı Hadi arasında görülen uyumsuzluk, İngiltere’nin BAE’ni böyle bir rolü gerektiren özel bir misyonla yükümlü kılmış olmasından mütevellittir. Bu yüzden BAE, Körfez girişiminin üzerinde mutabakat sağladığı Hadi safında yer almıyor gibi gözükse de aslında İngiltere’nin başka bir ajanı olan Ali Salih yanında yer almaktadır. Böylelikle BAE, Yemen’de İngiltere hesabına çalışırken aynı zamanda da Amerika adına çalışan Suudi rejimine parazitlik çıkarmaktadır.

A- Libyada BAE’nin rolü: Libya’da BAE’nin rolü, İslamcılar karşıtı politikasının ana hatlarına bakıldığında kolayca anlaşılabilir. Bu politikanın fikir babası ve uygulayıcısı eski İngiliz Başbakanı Tony Blair’dir. Aynı zamanda BAE’nin BM Libya Özel Temsilcisi Leon ile olan ilişkileri ve Libya’da aktif olarak desteklediği çevrelere de bakılabilir. Bütün bunlar, geniş çaplı nüfuza sahip olduğu ortamlar için geçerlidir. Zira Yemen’de olduğu gibi Kaddafi döneminde ülkede tesis ettiği ezici nüfuz sebebiyle Londra’nın kullanabileceği çeşitli kartları var... Laikler ve kabile şeyhlerine desteğinin yanı sıra BAE’nin “İslamcılar”karşıtlığı, Libya’da Katar destekli güçler karşıtı bir safta yer almasını sağlıyor. Katar, “İslamcılar” safında İngiltere adına, BAE de laikler ve kabileler safında İngiltere hesabına çalışıyor. Amerikan Foreign Policy dergisi, Katar ile BAE arasındaki bu rol paylaşımını ele almıştır. BAE tarafından Libya’ya düzenlenen hava saldırıları sonrası 28 Ağustos 2014’de Arabi 21 sitesi, şunları aktardı: Foreign Policy dergisine göre Libyada bölgesel nüfuz çatışması, 2011 yılında Albay Muammer Kaddafi rejimine karşı patlak veren ayaklanma sonrası başladı. Katar, İslami eğilimlere sahip savaşçıları desteklerken, BAE, kabile merkezli güçleri özellikle Libyanın batısındaki Zintan kabilesi üyelerini desteklemiştir.BAE’nin Libya’daki adamlarını ifşa eden Amerikan dergisi, adamların adlarını teker teker saymıştır...

BAE ile Avrupa yanlısı BM Libya Özel Temsilcisi İspanyol Bernardino Leon arasında çok sıkı ilişkiler var. Tobruk Parlamentosu ve Hafter grubuna yönelik çabalara destek olmak için BAE ile Leon birlikte çalıştılar. Gazeteler, BAE Dışişleri Bakanı ile Leon’un e-posta yazışmalarını yayınladı. Nitekim gazeteler, Leon’un BM Libya Özel Temsilciliğini bıraktıktan sonra fahiş bir maaşla doğrudan BAE adına çalışmaya başladığını belirttiler. Birleşik Arap Emirlikleri ile İngiliz yanlısı BM Özel Elçisi arasındaki sıkı ilişki, İngiltere’nin BAE’nin Libya’da oynadığı rolden memnun olduğunu gösterir. Ağustos 2014’te BAE tarafından Trablus’ta İslamcı militanlara karşı düzenlenen hava saldırıları sonrası bu rol kendini iyice göstermiştir. Amerika, BAE’nin bu hava saldırılarını ilk ifşa eden devlet olmuştur. Meclisin Tobruk kentine taşınmasıyla eş zamanlı olarak 04 Ağustos 2014’te gerçekleşen ilk oturumun ardından BAE, hava saldırıları düzenlemişti! BAE’nin laikler yanlısı ve “İslamcılar”karşıtı eğiliminin arkasında İngiltere vardır. 31 Ocak 2017 tarihli Mısır el-Arabiya sitesinin bildirdiğine göre, Diğer taraftan İngiliz Telegraph gazetesi, BAE Dışişleri Bakanlığı ile Blair şirketi arasında varılan sözleşme taslağını göre danışmanlık ve tavsiyeler karşılığında Blair şirketinin 35 milyon tutarında yatırım sözleşmesi imzaladığını kaydetti... Taraflar arasında ortak pozisyon ve yönelimlerin en belirgin özelliği, bölgede aktif İslami parti ve hareketlere yönelik pozisyonlarıdır...Böylelikle açığa çıkıyor ki İngiltere, ajanları arasında rol paylaşımı yapıyor. Bu rol paylaşımı çelişkili gibi görünebilir. Ama sonuçta İngiliz amaçlarını gerçekleştiriyor. İngiltere, özellikle Libya gibi farklı kozlara sahip olduğu ülkelerde bütün ajanlarını tek bir sepete koymuyor. Bu sebeple Katar, Hafter karşısında ve İngiliz uzlaşı hükümeti yanında yer alıyor. BAE ise Hafter safında yer alıp var gücüyle onu destekliyor!

A- Tunusta BAEnin rolü: Tunus Cumhurbaşkanı Bacı Kayed Es Sebsi, Kasım 2015 yılında şunları söyledi: “BAE, (denetime tabi tutulmayacağından) emin olduğu için istikrarı sarsıcı yöntemler izliyor. BAEnin korkusuz bir imparatorluk yaratabilecek bir parası var. Çünkü Avrupa dâhil herkes, onun parasına gebedir.[30.11.2015 Middle East Eye] İngiltere yanlısı Tunus’a düşmanlık sergileyen ve aralarındaki ilişkilerde gerginlik yaşayan BAE’nin bu pozisyonuna dikkatlice bakıldığında, yapay olduğu görülür. Kanıtı, Es Sebsi’nin BAE ziyaretidir... Tunus ile BAE arasındaki gerginliğe gelince, Libya ve Cezayir sınırı kontrolleri için Tunus ile Fransa arasında imzalanan askeri teçhizat ve silah anlaşmasının BAE tarafından finanse edildiği aktarıldı. Paris’te Fransa Cumhurbaşkanı Hollande, Tunus Cumhurbaşkanı ile yaptığı görüşme sonrası düzenlenen ortak basın toplantısında, Fransa ile Tunus arasında imzalanan silah anlaşması hakkında 07 Nisan 2015 tarihinde Fransa basınında yer alan haberler üzerine bir gazetecinin konu ile ilgili sorusuna Üç ülke arasında işbirliği varyanıtını verdi. Tunus Dışişleri Bakanı Tayyib El Bakuşi, Silah alımına finans yaratmak için ülkesinin, Fransa ve Birleşik Arap Emirlikleri ile görüşmeler yürüttüğünü...söyledi. [07.04.2015 Ed Düveli gazetesi] Buna göre bir yandan BAE, Tunus’un silah anlaşmalarını finanse ederken, öbür taraftan Tunus ile arasında gerginlik olduğu mesajını veriyor. Bu yüzden diyoruz ki gerginlik, gerçek değil, yapaydır. BAE, Tunus ve çevresinde, özellikle Libya’da İngiliz uşaklığı yapıyor. Çünkü Tunus, Hafter karşıtıdır ve Libya uzlaşı hükümeti yanlısıdır. Uzlaşı hükümet, Tunus gözetiminde ve kucağında doğdu. Daha sonra Trablus’a taşındı. BAE ile Tunus arasında anlaşmazlık olduğunu lanse etmek, BAE hatta İngiltere’nin Hafter’i aldatmasını kolaylaştırıyor!

A- BAEnin Es Sisi rolü: 2013 yılının ortalarında gerçekleşen Es Sisi darbesinden bu yana BAE ve beraberinde Suudi Arabistan, Es Sisi rejimine arka çıkmak için Mısır Cumhurbaşkanı Es Sisi’yi büyük ölçüde desteklediler. Kral Abdullah döneminde Suudi Arabistan İngiliz yanlısıydı. İngiltere de Amerika ile birlikte hareket ediyordu. Dolayısıyla İngiltere, bölgede Amerikan ajanları güçlü olup kendi ajanları da onlardan çok zayıf olduğu için ajanlarından Amerikan ajanları ile birlikte hareket etmelerini istiyor. İngiltere, Katar gibi bazı özel durumlar müstesna bütün ajanlarını tek bir sepete koymuyor. Amerikan ajanları karşıtlığı olmalarını istemiyor. Bizzat İngiltere’nin de Sisi’ye yönelik tavrı böyledir. Es Sisi’ye bazı güven verici mesajlar gönderiyor ve bunları BAE ile ilişkilendiriyor. İngiliz gazetelerinde bu açıkça dile getirildi. 25 Haziran 2014’de El Arabi El Cedid sitesi, Financial Times’da yayınlanan bir raporu aktardı. Rapora göre “Financial Times gazetesine konuşan Tony Blair uzmanı bazı bilirkişiler, Blairin, Mısır askeri liderler ve teröre bulaşan Körfez destekçileri tarafından ortaya atılan iddialar ile Müslüman Kardeşler hakkında rapor hazırlamaları için bir grup uzmanı görevlendirdiğini söylediler.Gazeteye göre, Tony Blair, geçen yıl Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursiyi deviren Mısırdaki askeri darbeye destek açıklamasında bulundu. En son yaptığı açıklamada darbeyi Bir ulusun kurtuluşu için kaçınılmazolarak tanımladı.Ayrıca gazeteye göre, Bu pozisyon, BAE hükümetinin pozisyonu ile örtüşüyor.Bu nedenle BAE’nin Es Sisi sevdası, İngiltere tarafından belirlenen hat çerçevesindedir. Zerre kadar bu çizgiden sapmıyor.  

Hatırlayın, 12 Ocak 2016 tarihli Soru Cevapta şöyle demiştik: “Tabi olunan büyük devlet aynı devlet olursa, tabi veya uydu devletler arasında çatışma anlamında herhangi bir çatışma olamaz. Çünkü genel olarak dış politikayı belirleyen o büyük devlettir. Genellikle de çatışma bu politika ekseninde cereyan etmektedir... Çatışma açısından durum böyledir. Çatışma olmadan aralarında çıkabilecek anlaşmazlığa gelince -ki bu uydu devletler arasında daha barizdir- bu, şu üç durumda mümkündür: Birincisi: Büyük devletin çıkarına hizmet etmek için rollerin paylaşımı konusunda. İkincisi: Anlaşmazlık, iç etkenlerden dolayı olursa. Yani uydu devletler arasındaki anlaşmazlık, yörüngesinde hareket edilen büyük devletin dış politikasına etki edecek şekilde dış kaynaklı olmazsa. Üçüncüsü: Anlaşmazlık, iki ajan arasında sakin olanbir olayı kızıştırarak ajanlardan birini desteklemek babından olursa. Destek gereksinimleri ortadan kalktıktan sonra olay tekrar eski haline döner.Kuşkusuz bu tanım, İngiltere’nin uydusu BAE’ne de uyuyor. Rol dağılımı açısından BAE, birinci noktanın kapsamına dâhildir. İngiltere’nin kendisine belirlediği rolü oynuyor. İngiltere adına Katar da farklı bir rol oynuyor.

5- Özetle, Selman’la birlikte Amerikan güdümüne giren Suudi Arabistan dışında diğer Körfez ülkeleri gibi BAE de İngiltere yanlısı ve mutlak İngiliz bağımlısıdır... İster Yemen ve Libya’daki rolü olsun, isterse Mısır rejimine verdiği destek olsun BAE, motamot İngiltere’nin kendisi için belirlediği rolü oynuyor... Dolayısıyla BAE’nin görünürdeki politik çelişkisi, İngiltere’nin kendisi için kurguladığı laikler yanlısı ve İslamcılar karşıtı ana hatların bir ürünüdür. Bu ana hatlar, örneğin Katar için belirlenen ana hatlardan farklıdır. Ayrıca BAE, İngiltere adına özgün ve derin politik eylemler icra etmektedir. Çoğu zaman İngiltere hesabına BAE, bölgede Amerikan ajanlarının arkalarında iş tutmakta ve bu mevzilerden İngiltere’ye hizmet vermektedir... Bununla beraber ister Katar veya Birleşik Arap Emirlikleri olsun isterse Müslüman ülkelerdeki herhangi bir devlet olsun, sömürgeci kâfirlerin çıkarlarına hizmet etmektedir. Bu, büyük bir suçtur. Hepsi, bu suçta helak olup gideceklerdir. Ne bu dünyada ne de ahirette bu suçtan ötürü iyilik görecek değillerdir. Kaviyy ve Aziz olan Allah, bu kimseler hakkında şöyle buyurmuştur:

سَيُصِيبُ الَّذِينَ أَجْرَمُوا صَغَارٌ عِنْدَ اللَّهِ وَعَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا كَانُوا يَمْكُرُونَ  Suç işleyenlere Allah katından bir aşağılık ve yapmakta oldukları hilekârlık sebebiyle çetin bir azap erişecektir.[Enam 124]

H.12 Receb 1438
M.09 Nisan 2017

Devamını oku...

FED Niye Faiz Artırımına Gitti?

Soru Cevap

FED Niye Faiz Artırımına Gitti?

Soru:

15 Mart 2017de ABD Merkez Bankası (FED) Başkanı Janet Yellen, Federal Açık Piyasa Komitesi toplantısının ardından politika faizini 25 baz puan artırıldığını açıkladı. Bu, üç ay içinde ikinci faiz artışıdır. Ayrıca Yellen, 2017 için iki faiz artışı planı olduğunu da belirtti... Faiz artışının, ekonominin iyileştiği anlamına geldiği bilinmektedir. Oysa Amerikan ekonomisi hâlâ krizlerle boğuşuyor. Bunu nasıl açıklayabiliriz? Teşekkür ederim.

Cevap:

2008 yılındaki finansal krizin ardından Amerika’da faiz oranları 0-025 bandına düşürülmüştü. Aralık 2015’e kadar da bu şekilde devam etti. Aralık’ta Yellen, 2016 için dört faiz artışı olacağını söylemişti. Ancak olmadı, sadece yılsonunda bir faiz artışı oldu. Faiz artışı ve düşürülme nedenlerini anlamak için aşağıdaki hususları hatırlatmak isteriz:

1- Pratikte ABD hazine tahvilleri satışıyla belirlenen faiz artışının amacı, para politikasını belirlemek, özellikle Amerikan piyasalarındaki likidite durumunu öğrenmektir. Bu iki ana nedenden ötürü zaruridir:

• Yüksek faizler nedeniyle piyasalarda oluşan para kıtlığı, ekonomik büyümeyi yavaşlatır. Çünkü yüksek faiz oranlarından ötürü insanlar bankalardan kredi almazlar.

• Düşük faizler nedeniyle piyasalarda oluşan para fazlalığı da enflasyona yol açar. Çünkü düşük faizler nedeniyle krediye olan talep artacağı için piyasalarda arz fazlalığı olacaktır.

2- Yellen, 2008 yılında Amerika’da başlayan ekonomik durgunluğun sona ermiş ve ekonomik büyüme göstergelerin iyileşmesi nedeniyle 2015 yılından beri faiz artışı çağrısında bulunmaktadır. Zira Yellen’e göre şuan yapılacak faiz artışı enflasyondan sonraki faiz artışından çok daha iyidir. İşte bu, Yellen’in faiz oranları artışındaki ekonomik felsefesidir...

3- Bu argüman hiç de ikna edici değil. Çünkü Amerikan ekonomisi hâlâ zayıf. Ancak ABD hatta Batının para politikası, politikacıların inisiyatiflerine bağlıdır. Öyle sanıldığı gibi salt ekonomik faktörlere dayalı değildir. ABD Merkez Bankası kararlarının hükümet politikasından bağımsız olduğu da sadece bir varsayımdır. İşin aslı şudur, faiz oranları ile ilgili alınan kararlar tamamen politiktir. Siyasi ve ekonomik talepler doğrultusunda seyreder. Çünkü yedi kişilik FED Guvernörler Kurulu, 14 yıllığına ABD Başkanınca atanır ve Senato tarafından onaylanır. Yine Guvernörler Kurulu Başkanı ve Yardımcısı da ABD Başkanı tarafından dört yıllığına atanır. ABD Başkanının isteği doğrultusunda görev süresi içerisinde yeniden atanabilirler.

4- Pratik açıdan ise ABD para politikası, yerel ve küresel olmak üzere iki siyasi faktörün etkisi altındadır:

• Yerel açıdan ABD başkanları, seçim zamanında ekonomik büyümenin güçlü olmasını arzularlar. Çünkü güçlü ekonomi, yeniden Başkan seçilmelerine veya partisinin başkan adayı olmasına yardımcı olur.

• Küresel açıdan ise Amerika, diğer ülke ekonomileri ile rekabet içindedir. Şu aralar dünya ekonomisi, 2008 yılındaki küresel durgunluk nedeniyle hâlâ zayıftır. Avrupa ve Japonya’da faiz oranları yaklaşık sıfır düzeyindedir. ABD’de de yapılacak faiz artışı, büyük fonların Amerika’ya akmasına yol açacaktır. Bunun da diğer ülke ekonomileri üzerinde yıkıcı etkileri olabilir!

5- Şuan ABD’deki faiz artışının, geçtiğimiz yıl kadar olmasa da, diğer küresel ekonomiler için acı verici etkileri olacaktır. 9 Mart 2017’de New York Times gazetesi, Avrupa ile ilgili şu değerlendirmede bulunmuştur: “Resmi bir faiz artışı, yıllarca hayal olabilir. Avrupa Merkez Bankası, faiz oranı göstergelerini değiştirmedi. Önümüzdeki Nisandan itibaren düşük düzeyde de olsa yılsonuna kadar devlet ve şirket tahvilleri satın alımı için teşvik edici önlemlere devam edeceğini” söyledi.

6- Çin, FED faiz artışının amacının Avrupa üzerinde baskı yapmak ve fonları ülkeye çekmek olduğunun farkında. Bu yüzden Çin, Amerika’daki yüksek faiz oranları nedeniyle Çin paralarının kaçışını önlemek ve Avrupa fonlarını ülkeye çekmek için Amerika ile eş zamanlı olarak faiz artışına gitti. Çin, hemen ABD kararı sonrasında faiz oranlarını artırmak zorunda kaldığını açıkladı. 16 Mart 2017 tarihinde Bloomberg sitesinde, Çin Halk Bankası, FED ile eş zamanlı olarak borçlanma maliyetlerini artırıyor.başlıklı yayınlanan bir rapora göre, “Çin Merkez Bankası borçlanma maliyetini arttırdı. Çünkü bu artış, istikrarlı bir ekonomi ve fabrika reflasyonu sıkılaştırma politikasında FEDi takip etmesine olanak verecektir.”

Özetle FED faiz artırımının nedeni, ABD ekonomisinin iyileşmesi değil, ülkelerindeki düşük faiz nedeniyle Avrupa fonlarını ülkeye çekmektir. Zira Avrupa’da faiz oranları neredeyse sıfır düzeyindedir. Faiz artırımını, sadece ekonomik olarak yorumlamak doğru olmaz. Bunun yanı sıra Avrupa’nın zayıflamasına da katkı sağlayacaktır. Böylece zayıflık nedeniyle Avrupa krizlere girecek ve parçalanmasına yol açacaktır...

 

H.29 Cumâde’s Sânî 1438
M.28 Mart 2017

Devamını oku...

Doğu Türkistan’a Yönelik Acımasız Çin Saldırganlığı Ve Hindistan Yarımadası’nda Füze Geliştirme Etkinlikleri

Sorular Cevaplar

Doğu Türkistan’a Yönelik Acımasız Çin Saldırganlığı

Ve Hindistan Yarımadası’nda Füze Geliştirme Etkinlikleri

Birinci soru:

02 Mart 2017 tarihli El-Cezire sitesi, Çin yönetiminin, Batı Çin Doğu Türkistan Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ne” büyük askeri yığınak yaptığını aktardı. Habere göre İki gün önce Çinli yetkililer, Müslüman Uygur halkının yaşadığı ve yıllardır gerginlik yaşayan ülkenin kuzeybatısındaki Sincan eyaletinin başkenti Urumçinin kalbine on binden fazla asker konuşlandırdılar. Çin güvenlik güçleri, onlarca zırhlı araç ve tankın katılımıyla ve yoğun helikopter eşliğinde askeri geçit töreni düzenlediler. Bu askeri geçit töreni, şimdiye dek bölgede gerçekleştirilen en büyük askeri geçit törenidir. Geçtiğimiz yıl boyunca Hotan, Kaşgar ve Aksu bölgeleri de benzer askeri törenlere tanık olmuştur.” Yoksa Çin, Müslüman Uygur bölgesinde yeni katliamlara mı hazırlanıyor? Teşekkür ederim.

Cevap:

Çin’in bu bölgede yaşayan Müslümanlar hakkındaki niyetini anlamak için bölgedeki Uygurlu Müslümanlar ile Çin arasındaki çatışmanın arka planına kısaca bir göz atmak gerekir:

1- Çin ile bölgedeki Müslümanlar arasındaki çatışma yeni değil. Doğuda İslam ülkesinin en ücra köşesi olan Doğu Türkistan, özellikle 1863 yılından bu yana Çin katliamlarına maruz kalmaktadır. Mao Zedong liderliğindeki komünist yönetim, 1949 yılında Doğu Türkistan’ı işgal etti. İşgalden bu yana başlayan çatışmalarda bir milyondan fazla Uygur Müslümanı öldü. Doğu Türkistan’ın bağımsızlığı lağvedilerek Çin Cumhuriyetine ilhak edildi. Bölge, Müslüman nüfustan boşaltıldı. Müslümanlar, Çin’in iç bölgelerine sürgün edildiler. Ancak hırçın ve güçlü Uygur Müslümanları asla Çinlilere boyun eğmediler. 1933 ve 1944 yıllarında Çin’e karşı kıyama kalkan Uygurlular, 2009 yılında olduğu gibi bölgede Çin işgaline karşı intifada gerçekleştirdiler.

2- Çin tarafından Uygurlu Müslümanlara yönelik sergilenen şiddetli düşmanlığın başlıca nedeni İslam’dır. Çin’in İslam’a kin kusmasının odak noktasını camiler teşkil etmektedir. 1949 yılında neredeyse 25 bin camiyi yerle bir eden Çin yönetimi, bu geniş bölgede geriye sadece yaklaşık 500 cami bırakmıştır. Bugün Çin, bir nebze olsun komünist “ekonomiden”kurtulsa da, ancak özellikle gençlerdeki dindarlık tezahürlerinin peşine düşmüştür. Tezahür avcılığı Çin’in bu bölgede uyguladığı tek gerçek politikadır.

3- Sincan Uygur Özerk Bölgesi, özellikle doğal kaynaklar zengini bir bölgedir. Çin, yeni sömürgecilik bölgesindeki petrol kaynakları nedeniyle bölgeyi Uygurlulardan boşaltıp Çin’in iç bölgelerine sürgün etti. Öte yandan Han soyundan ırkçı Çinlilerin bölgeye yerleşmesine ön ayak oldu. Bugün Uygurlar, 10 milyon nüfusla bölge nüfusunun yüzde 40’nı teşkil ediyorlar. Giderek güney ve kırsal kesimlere yerleşiyorlar. Özellikle Müslüman nüfusun yoğun olarak yaşadığı güney bölgesi ile Han soyundan ırkçı Çinlilerin az ya da hiç olmadığı kırsal bölgeler aşırı yoksulluktan mustariptir.

4- Buna rağmen özellikle kırsal alandaki Doğu Türkistan Müslümanlarının İslami yaşam belirtileri dirilip canlanmaya devam etmektedir. Bölgede zaman zaman huzursuzluklar baş göstermiştir. Patlamalar, devlet karşıtı şiddet eylemleri ve Çin’den bağımsızlık eğilimi nedeniyle ortaya çıkan istikrarsızlık Doğu Türkistan’ı ayrıcalıklı bölge haline getirmiştir. Buna göre Çin devletinin yumuşak karnı, dışarısı değil içerisidir. Buna karşılık Çin yönetimi, Uygurlu Müslümanların yaşamlarının ayrıntılarını yakından izlemektedir. Kaba kuvvetle bölgeye dayatılan karanlıklarda işlenen idam ve tutuklamaların medya tarafından yayınlanması yasaktır. Zulüm yüzünden Çin’den kaçıp yurt dışında Uygurlu Müslümanların sesi haline gelen şahsiyetler cezalandırılmaktadır. Terörbahanesiyle özellikle Orta Asya ve Pakistan’daki uluslararası güvenlik kurumları yoluyla birçok Uygurlu Müslüman tutuklanmıştır.

5- Çünkü İslam, Uygurlu Müslümanların kalbinde capcanlı ve dipdiridir. Bu dirilik, Çin zorbalarının kalbine korku salmıştır ve dolayısıyla Çin, kalplerdeki İslam’ın bu diriliğinden ürkmektedir. Çin Din İşleri İdaresi Genel Müdürü Wang Xuan, Çin İslam Birliği Ulusal Konferansında şunları söyledi: Aşırılık ideolojisi, şuan iç bölgelere” doğru sızmaktadır. Devlet Başkanı Şi Jinping, Çin Müslümanlarına yasadışı dini sızmalara karşı direniş çağrısında bulundu.” [29.11.2016 El-Misri El Yevm, China Daily gazetesinden alıntı] 03 Ocak 2017 tarihli Russia Today sitesinin geçtiği bir haber, Çin’in bu korkularını teyit etmektedir: Çin, Sincan Uygur Özerk Bölgesi ve ülkenin diğer bölgelerinde meydana gelen terör eylemlerinin arkasında yurt dışı odaklı güçler olduğu uyarısında bulundu. Bu yüzden yetkililer, bölgeye zalimce baskınlar düzenlediler.

6- Çin, bölgede yeniden binlerce cami inşa eden Müslümanların gayreti ve İslam fikirlerinin yayılması karşısında bölgede tekrar “Kültür Devrimi”başlattı. İslami semboller yasağını iyice sertleştirdi. Müslümanlara karşı yeni sindirme kampanyası hazırlıkları yapmaktadır. Devam eden bu kampanyanın nişaneleri şunlardır:

A- Pasaportları iptal etmek: 24 Kasım 2016 tarihinde BBC’nin bildirdiğine göre, Çinli yetkililer, ülkenin batısındaki Müslüman ağırlıklı Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki tüm vatandaşların pasaportlarını polis karakollarına teslim etmelerini istedi... BBCnin Çin muhabiri Stefan McDonnell, polisin internet sitesinden yapılan resmi açıklamada, pasaportların en yakın karakollara teslim edilmesini istediğini söyledi. Şimdi Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki tüm vatandaşlar, pasaportlarını polise teslim edecekler. Böylece pasaportlar, polis kontrolünde olacak. Bundan sonra seyahat etmek isteyen vatandaşlar, seyahat izni almak zorunda kalacaklar...

B- Müslümanların ibadetlerine baskı uygulamak: 06 Haziran 2016 tarihli France 24 sitesinin aktardığına göre, Pazartesi günü Çinli yetkililer, Müslüman Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde yaşayan kamu çalışanları ile öğrencilerin oruç tutmalarını yasaklayan bir karar yayınladılar. Ayrıca restoranlara kapılarını açık tutma zorunluluğu getirildi.Bu, 2015 yılından beri hükümet tarafından uygulana gelen bir icraattır. 18 Haziran 2015 tarihli i24 news sitesinin aktardığına göre Çinli yetkililer, Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde devlet memurlarına, öğrencilere ve öğretmenlere Ramazan ayında oruç tutmalarını yasakladı... Restoranlar, Ramazan ayı boyunca normal zamanlarda olduğu gibi açık olacaklar. Bu hafta gerçekleşen toplantının ardından yerel yönetimin internet sitesinde yayınlanan bir rapora göre, Paul ilçesi yetkilileri, Ramazan ayı boyunca oruç ve diğer dini ayinlere katılmayın uyarısında bulundular.

C- İslami semboller taşıyanları takip edip gözaltına almak: “Çin, Müslümanları izliyor”başlığı açıldı. Çin, sakallı erkekleri ve peçeli kadınları şikâyet edenlere para ödülü verilmesi kararı aldı. 23 Şubat 2017 tarihli el-Diyar gazetesinin Çinli yerel bir gazeteden aktardığına göre Çin, ülkenin kuzeybatısında yer alan Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde sakallı bir genci ya da peçeli bir kadını şikâyet edenlere bin Yuan (275 Avro) tutarında para ödülü verilmesine kararlaştırdı. Bölge, Müslüman Uygurlar ile Hanlı soyundan Çinliler arasında gerilime tanık oluyor. Yerel günlük Hotan gazetesine göre, “Son zamanlarda siyasi kargaşaya tanık olan Hotan kenti yetkilileri, terörle mücadeleödüllerini fonlamak için 100 milyon Yuan (13,7 milyon Avro) tutarında bir fon ayırdılar. Ayrıca saldırı planının deşifre edilmesi halinde ya da anarşistleri darp edenlere, öldürenlere, yaralayanlara veya kontrol altına alanlara 5 milyon Yuan kadar ödül verilebileceğini belirttiler.

7- Yukarıda belirtilenler ışığında Çin’in, Doğu Türkistan Uygur Müslümanlarına yönelik baskı kampanyası her an hazırlık aşamasından uygulama aşamasına geçebilir. Çin’in bu konudaki gerekçesi, bölgenin devlete karşı birçok şiddet eylemine tanık olmasıdır. Çin, bölgeye konuşlandırılan binlerce asker, tank, zırhlı araç ve helikopterin ardından genel saldırı başlatmak için bu şiddet eylemlerini bahane edebilir. Sincan Uygur Komünist Parti Genel Sekreteri Cing Chuan Chen, Bu yıl birçok bölgenin tanık olduğu son saldırıların ardından bölgeye yapılan askeri yığınağın amacının güvenliği sağlamak ve istikrarı korumak olduğunusöyledi.” [02.03.2017 el-Cezire]

8- Üzücü olan ise, dünya genelindeki milyonlarca Müslümanın gözü önünde cereyan eden Uygurlu Müslümanlara yönelik bu Çin vahşet ve barbarlığını ortadan kaldırmak için Müslümanlar hiçbir faaliyet ve etkinlikte bulunmuyorlar. Zira milyonlarca Müslüman, serpilmiş durumdalar. İslam Devleti, kayıp Raşidi Hilafet Devleti onları bir çatı altında toplayamıyor. Bu yüzden gücü yeten her Müslümanın, Hilafeti geri getirmek, hakkıyla işleri güden, arkasında savaşılan ve kendisiyle korunulan İmam ve Halifeyi icat etmek için çalışması farzdır. Nitekim Sahihi Buhari’de Ebu Hurayra’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

وَإِنَّمَا الإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ İmam ancak bir kalkandır. Arkasında savaşılır ve onunla korunulur.O zaman Çin ve diğer ülkeler, bir Müslümanı dahi incitmeye cüret edemeyeceklerdir. Çünkü yapılana iki misliyle karşılık verileceğini biliyorlar. Allah Subhânehu ve Teâlâ, Kaviyy ve Aziz’dir.

 

İkinci soru:

Son günlerde Hindistan Yarımadası art arda füze testlerine sahne oldu. 1 Mart 2017de Hindistan, Aldul Kalam Adasında (Bengal Körfezi Odisha açıklarında) İleri Bölge Savunma füzesi denedi. Bu yılın başlarında da Pakistan, azami 2 bin 200 kilometre menzile ve çoklu savaş başlığı taşıma kapasitesine sahip Ebabil füzesi test etti. Bu testler Hindistan’la Pakistan arasında yeni silahlanma yarışının bir parçası mı? Ve bölgesel etkileri nelerdir? Allah mükâfatınızı artırsın.

Cevap:

Hindistan ve Pakistan tarafından gerçekleştirilen füze denemeleri, ikincil saldırı yeteneğini geliştirerek nükleer beka elde etme çabalarının bir devamıdır. Bu vaziyeti daha iyi kavramak için Hindistan Yarımadası’nda nükleer silahlanma yarışının öz geçmişini anlamak gerekmektedir.

1- İki temel nedenden ötürü ülkeler nükleer silahlara sahip olmak isterler. Birincisi: Konvansiyonel askeri üstünlük sağlamak. Mesela Kuzey Kore bu eğilim için bir örnektir. Güney Kore’ye karşı konvansiyonel askeri üstünlük sağlamak ve silahtan arındırılmış Kore bölgesinde konuşlu binlerce Amerikan kuvvetleriyle didişmek için Kuzey Kore nükleer silahları vazgeçilmez olarak görmektedir... İkincisi: Nükleer silaha sahip ülkelerle mücadele etmek. Örneğin Sovyetler Birliği Kore Savaşı’nda Çin’e nükleer kalkan olamadı. Bunun üzerine Çin, kendi nükleer silahını elde etmek istedi. Ardından Hindistan, nükleer programını sürdürme kararı aldı. Hindistan’ın takiben Pakistan, nükleer programı çalışmalarına start verdi. Dolayısıyla üç ülke, olası nükleer saldırıyı önlemek amacıyla birbirlerine karşı nükleer balans olmak için efor sarf ettiler. [K: Waltz. 1981 The Spread of Nuclear Weapons: More May Be Better: Introduction. The Adelphi Papers, 21(171), pp.383-425]

2- Ancak tek başına nükleer savaş başlığına sahip olmak, nükleer hasmı, hasmane eylemlerden caydırmak için yeterli değil. Nükleer caydırıcılık hedefine erişmek için nükleer savaş başlığına sahip ülkeler, nükleer cephaneliğini olası herhangi bir saldırıdan koruma kapasitesine de sahip olmak zorundadır. Nükleer savaş başlığını ateşleme kapasitesi ile düşmana ait nükleer hedefleri vurma, ilk saldırı olarak adlandırılır. İlk saldırıyı istiap potansiyeli yanı sıra nükleer misilleme başlatmak ikinci saldırı olarak bilinir. Diğer bir deyişle ilk saldırı sonucunda hayatta kalma kapasitesiyle beraber saldırılar karşısında yeterli nükleer savaş başlığına sahip olmak nükleer üçlü olarak isimlendirilir. Bir devlet, nükleer füze fırlatabilen denizaltılara sahipse, nükleer üçlü caydırıcılığına sahiptir demektir. Zira denizaltıları tespit etmek çok zor olduğu kadar denizaltılar, uçuş potansiyelini felç edebilecek karşıt saldırı kapasitesine de sahiptir.

3- Eğer taraflar ikincil saldırı potansiyeline sahipse, nükleer silaha sahip devletler arasında nükleer caydırıcılık mükemmel işler. Bu durum, her iki taraf için de karşılıklı yok oluş demektir. Bu kabus, tarafların ilk saldırı başlatmasına engel olur. Nükleer stratejistler, bu duruma Karşılıklı Garantili Yok Oluş (MAD) adını verirler. Dolayısıyla konvansiyonel silahların aksine nükleer silahların gerçek değeri, düşmanı nükleer silah kullanımından caydırmaktır.

4- 1998 yılında Hindistan ve Pakistan, nükleer testlere başladılar. O günden bu yana, nükleer bilim adamları, stratejistler ve politikacılar, söz konusu nükleer caydırıcılık teorisini sahada uygulamaya çalıştılar. Karşılıklı Garantili Yok Oluş (MAD) olgusu nedeniyle taraflar, nükleer barış düşüncesinin Yarımadada işlediğine inanırlar. İşte füze teknolojisinin hızla gelişiminin, füze taşıyabilecek şekilde nükleer başlıkları küçültmenin ve ateşleme işlemini geliştirmenin arkasındaki temel saik budur. Kaldı ki Hindistan ile Pakistan arasındaki son füze testlerini anlamak için nükleer caydırıcılık perspektifini kullanmak da kaçınılmazdır. Son on yıl içinde füze teknolojisinde ve tarafların ilk saldırı seçeneğinden korunmak konusunda somut ilerlemeler kaydedilmiştir. Ancak son gelişmeler, ikinci saldırı seçeneğinden korunmak için çok daha büyük çabalar sarf edildiğini göstermektedir. Mesela:

A- Balistik Füze Denizaltıları (SLBM): 09 Ocak 2017 tarihinde Pakistan, Hint Okyanusu’ndaki yeri belirtilmeyen bir denizaltından başarılı biçimde Babur-3 füze denemesi yaptı. Sualtından fırlatılan Kruz füzesi 450 kilometre menzile sahip ve radara yakalanmamak için füze testi denizde yapıldı. Pakistan ordusundan yapılan açıklamada, İslamabada ikinci saldırıkapasitesi veren Babur-3 füze denemesi yapıldığıifade edildi. [https://www.wsws.org/en/articles/2017/02/28/inpk-f28.html] Ancak, Pakistan, nükleer denizaltılara sahip değil ve Babur-3 füzesini dizel ve elektrikle çalışan ve sualtında belli bir süre kalabilecek denizaltılara yüklemek zorunda. Pakistan’ın Babur-3 füze testi, 2014 Mayıs’ta Hint balistik füze denizaltılarından (SLBM) fırlatılan ve 3000 kilometre menzile sahip, Pakistan ve Çin’e ulaşabilen (K4) Hint füze sistemine bir misillemedir. Görüldüğü gibi Hindistan ve Pakistan, ikinci saldırı yeteneğine sahiptir.

B- Çoklu Bağımsız Hedeflenebilir Yeniden Giriş Araçları (MIRV): Hindistan, Aralık 2016 ve Ocak 2017’de nükleer kapasiteli füze testleri yaptı. İlki (Agni-V) füzesidir. Agni-V, nükleer cephaneliğin hızlı gelişimi olarak kabul edilen karadan karaya balistik bir füzedir. İkincisi de (Agni-V) füzesidir. Agni-V, 5000 kilometre menzile sahip çoklu hedeflenebilir nükleer başlık taşıyan balistik bir füzedir. Ayrıca Yeni Delhi, Ocak 2017 yılında 4000 kilometre menzile ulaşabilen (Agni-IV) füze testi de yaptı. (Agni-V) füzesi, Çin’deki nükleer hedefleri vurabilecek kapasitededir... Bu yıl içinde Pakistan, çoklu bağımsız hedeflenebilir yeniden giriş araçları yeteneklerine sahip Ebabil füze sistemini test etti. Pakistan ordusu tarafından yapılan açıklamada, Azami 2200 kilometre menzile sahip karadan karaya balistik (Ebabil) füze testi ilk kez sorunsuz olarak gerçekleştirdi. Füze, (MIRV) teknolojisi kullanarak çoklu savaş başlığı taşıma kapasitesine ve düşman radarlarını atlatarak yüksek hassasiyetle çoklu hedeflerle kilitlenme yeteneğine sahiptir.” denildi. [https://www.dawn.com/news/1310630] Ebabil füzesi, nükleer caydırıcılık için Hint nükleer balistik füze savunmasını bastırmak üzere tasarlanmıştır. Hindistan ayrıca fırlatılan olası Pakistan nükleer füzesini düşürmek için “Ashwin”gibi Hava Savunma Sistemini de test etti. (MIRV) teknolojisi sayesinde tek bir nükleer füze birkaç nükleer füzeye dönüştürülebilir. Bu teknoloji hava savunma füzelerinin işlevini anlamsız kılmaktadır.

5- Hiç şüphe yok ki Hindistan ile Pakistan arasındaki nükleer silahlanma yarışı, Hindistan’ın rakibi Çin’le nükleer dengeleri altüst edebilecek ikinci saldırı seçeneği için de bir hazırlıktır. Çin, nükleer caydırıcılık konusuna asgari düzeyde önem vermektedir. Hindistan tarafından geliştirilen (MIRV) teknolojisi ve füze taşıyabilen denizaltılar, Hind liderlerini cesaretlendirmiştir. Hindistan Genelkurmay Başkanı General Bipin Rawat, “Ülkesinin Pakistan ve Çin ile iki cephede açık savaşa hazır olduğunu” söyledi.” [http://www.ibtimes.co.uk/india-prepared-two-front-war-pakistan-china-says-new-army-chief-1599031] Hindistan’ın (Agni-V) füze testi, Çin’i çileden çıkardı. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Chunying yaptığı açıklamada, Hindistanın nükleer başlık taşıyan balistik füze geliştirip geliştiremeyeceğine dair BM Güvenlik Konseyinin açık düzenlemeleri vardiye konuştu. Devamla Chunying, “Hindistanın Agni-V ile emeli, Çin’le mücadele etmektir.” dedi.” [http://www.upi.com/Defense-News/2016/12/27/India-tests-Agni-V-Ballistic-Missile-Tensions-with-China-Rise/9001482862013/]

6- Hindistan, Amerika’nın desteğini almamış olsaydı böyle kışkırtıcı politika benimseyemezdi. Hindistan, Amerika ile 2005 yılında sivil reaktörleri için sabit nükleer yakıt tedarikine imkân veren (123) anlaşma imzaladı. Hindistan, bu nükleer yakıtı, nükleer programında da kullanmaktadır. Trump yönetimi, önceki yönetimlerin Hindistan ile kaydettiği ilerlemeleri geliştirmek istediğine açıkça işaret etti. 8 Şubat 2017’de ABD Savunma Bakanı General James Mattis, Hint mevkidaşı Manohar Parrikar ile yaptığı telefon konuşmasında, Son yıllarda Hindistan tarafından kaydedilen muazzam ilerlemedenövgüyle bahsetti. Savunma alanında iki ülke arasındaki ortak işbirliğineişaret eden bakan, Yeni yönetimin, momentumu sürdürmek ve üzerine inşa etmek konusunda çok istekli olduğunu söyledi.” [https://www.wsws.org/en/articles/2017/02/15/inus-F15.html.]

Amerika’nın, Çin’i nükleer silahlanma yarışı ile oyalamak için Yarımadada nükleer silahlanma yarışını istismar etmesini sürdürmesi bekleniyor. Amerika’nın hedefi, Çin’i ekonomik alandaki faaliyetten askeri alandaki faaliyete yönlendirerek Çin’in çöküşünü kolaylaştırmaktır, tıpkı Sovyetler Birliği’ne karşı yaptığı gibi. Şuan Çin, hâlâ nükleer caydırıcılık konusunu asgari düzeyde tutmakta ve nükleer silahlanma yarışına çekilmeyi reddetmektedir.

H.12 Cumâde’s Sânî 1438
M.11 Mart 2017

Devamını oku...

Amerika’nın İran ve Filistin Politikası

Soru Cevap

Amerika’nın İran ve Filistin Politikası

Soru:

05 Şubat 2017 tarihli önceki Soru-Cevapta, Suriyede devşirilen Trump politikasının meyveleri, özellikle Suriye rejimine teslim edilen Halep’te Türkiyenin oynadığı güçlü rol hakkında Trump politikasının ana hatları açıklandı. Yine Suriyede tırpanlanan Rusya’nın rolünden ve Amerika tarafından Suriyede İngiltereye verilen küçük rolden bahsedildi. Ancak ne var ki Trumpın haklarında keskin ve hararetli açıklamalar yaptığı iki meseleye değinilmedi! 15 Şubat 2017 tarihinde Washingtonda Yahudi varlığı başbakanı ile ortak basın toplantısında konuşan ABD Başkanı Trump, iki devletli çözümle ilgili olarak yaptığı açıklamada, “Artık iki devletli çözüm konusunda ısrarcı olmayacağını” söyledi. Bu açıklama, Amerika’nın iki devletli çözüm düşüncesinden vazgeçtiği anlamına gelir mi? Ayrıca 20 Ocak 2017 tarihinde Beyaz Saray koltuğuna oturan ABD Başkanı Trump, İran’a ilişkin ortamı gerici şiddetli açıklamalar yapmaktadır. Trump’ın bu açıklaması, bölgede Amerika adına hizmet veren İran’ın rolü konusunda Amerikan politikasında bir değişikliğe gidildiği anlamına gelir mi? Teşekkür ederim.

Cevap:

Belirtilen iki meseleye ilişkin baskın görüşü açıklamak için söz konusu meselelere bir göz atacağız:

 Birincisi: Filistin ya da Ortadoğu sorunu:

 1- ABD Başkanı Trump’ın, küresel ve tüm ulusal medya tarafından canlı yayınlanan ortak basın toplantısında yaptığı açıklamaların içeriği şöyledir: Çarşamba günü ABD Başkanı Donald Trump, Amerika’nın Ortadoğu politikası hakkında yeni işaretler verdi. İsrail-Filistin anlaşmazlığını sona erdirmek için iki devletli çözüm şart değil diyen Trump, barışa götüren her alternatif seçeneğe açık olduğunu kaydetti. Cumhuriyetçi ya da Demokratlardan olsun önceki tüm ABD başkanları, iki devletli çözümü savunmuşlardır.[16.02. 2017 France 24] Trump, İki devlete ve tek devlete bakıyorum. Benim hoşuma gidecek olan iki tarafın da hoşuna giden olur. Benim için ikisi de uyar... İsrail ve Filistin neyden mutlu ise ben de ondan mutlu olurumdedi. [16.02. 2017 el-Cezire Mübaşir] İlk kez Trump tarafından dile getirilen Amerika’nın tek devletli çözüm ifadesi muğlak ve belirsizdir. Tek bir Yahudi devleti içinde Filistinlilere bir özerklik mi verilecek? Yoksa Filistinlilerin de Yahudi devletinin yönetimine ortak olacağı laik bir devlet mi kurulacak? Lübnan tarzındaki bu çözüm, İngiltere’nin 1939 yılında Beyaz Kitap’ta önerdiği İngiliz projesine benziyor. Unutulmamalıdır ki iki devletli çözüm, bir Amerikan projesidir. 1959 yılında Cumhuriyetçi Başkan Eisenhower döneminden beri bu projeyi savunan Amerika, sözde uluslararası toplum tarafından kabul edilmesini sağlamış ve İngiltere tarafından savunulan tek devletli çözüm düşüncesini de duvara vurmuştur. Açıklamalar ve karineleri iyi düşünüldüğünde, Amerika’nın iki devletli çözüm fikrinden vazgeçmediği anlaşılır. ABD’nin BM Daimi Temsilcisi Nikki Haley bunu şu sözleriyle açıkça dile getirmiştir: Her şeyden önce biz, iki devletli çözümü destekliyoruz. Amerikanın iki devletli çözümü desteklemediğini söyleyenler yanılmış olur... Kesinlikle iki devletli bir çözümü destekliyoruz. Ama aynı zamanda da, iki tarafı masaya getirmek için neler yapılmalı? Tarafların anlaşması için nelere ihtiyacımız var?gibi sorular temelinde kalıpların dışında da düşünüyoruz,dedi. [16.2.2017 Reuters] Bu ifade, Trump’ın iki devletli çözüm fikrinden vazgeçmediğini pekiştirir. İki devletli çözüm, yukarıda belirtilen tarihten bu yana tüm ABD yönetimleri tarafından benimsenen Amerikan devletinin bir politikasıdır. Sadece Trump, başka bir baskı yöntemi denemek istedi. Öyle ki ABD’nin BM Daimi Temsilcisi, ülkesinin kesinlikle iki devletli çözümü desteklediğini belirtti. Ya da Amerika, Yahudilere daha cazip kılmak için iki devletli çözüm düşüncesinde bazı tadilatlar yapmak istiyor. Daimi Temsilci, kutu (kalıplar)dışında düşünüyoruz dedi. Yani süreci kutuya benzetti. ABD, çözüme erişmek için tarafları bir kutu içinde toplamıştı. Şimdi ise başka yöntemler deneyip, müzakerecilere özellikle Yahudilere iki devletli çözümü daha cazip hale getirmek için bazı şeyler ilave etmek ya da çıkarmak istiyor. Yöntemler farklı olabilir. 11 Kasım 2016 tarihli Soru-Cevapta, zaferini ilan etmesinin ardından Trump’ın, Amerikan politikasının özünde değil, üsluplarında bir değişikliğe gidebileceğini belirterek şöyle demiştik: “Eski başkan döneminde devam eden önemli sorunlar konusunda Amerikanın politika değişikliğine gelince, ana hatlarda bir değişiklik olması beklenmiyor. Belki üsluplar değişebilir. Amerikan sistemine farklı kurumlar hâkim. Her bir kurumun fazla veya eksik yetkileri var. Örneğin başkan ve idaresi, Pentagon, Kongre ve Ulusal Güvenlik Konseyi, güvenlik daireleri gibi... Bu kurumlar, üsluplardaki değişiklikle birlikte Amerikan politikasının ana hatlarının stabil kalmasında etkin rol oynarlar...

2- Filistin yönetimi, bu açıklamalardan dolayı şoke olup afalladı. Uzun süre Yahudiler ile sürdürülen barış görüşmelerinde başmüzakereci olarak görev yapan ve Filistin Kurtuluş Örgütü Genel Sekreteri Saeb Erekat, İki devletli çözümden vazgeçmek bir şaka değil. Hem İsrailliler hem de Filistinliler için bir felaket ve trajedi olur.diye konuştu. [16.02.2017 Huffington Post] Erekat, İki devletli çözümün yerini tutacak tek alternatifin Müslümanların, Yahudilerin ve Hristiyanların yaşayabileceği demokratik bir devletin kurulmasıolduğunu söyledi. [16.02.2017 el-Cezire] Filistin yönetimi ve yetkilerinin tek bildikleri çözüm, ya iki devletli Amerikan çözümü, olmazsa eski İngiliz çözümü ya da Yahudi hegemonyası altında benzeri çözüm gibi sömürgeci kâfirlerce sunulan çözümlerdir. Öyle anlaşılıyor ki Amerika, Filistin yönetimi ve yetkililerini planından haberdar etmiş değil. En son öğrenen onlar. Amerika’ya göre onların hiçbir kıymeti harbiyesi yok. Çünkü ABD, onların kendisine itaat edeceğini ve kolayca ödün vereceğini çok iyi biliyor. Bunlar, topraklarının %80’den ödün verdiler, gaspçıların muhafızları haline geldiler ve düşmanı korumak için kendi halkı ile savaştılar. Bu yüzden ABD bunları niye itibara alıp değer versin ki! Bunlar, köpekler gibi soluyarak kemik peşinde koşarlar!

3- Açıklamalara ilişkin Yahudi varlığının tutumuna gelince, Yahudi varlığı Başbakanı Netanyahu, Trump ile ortak basın toplantısında Amerikan Başkanına minnettar olduklarını söyledi. Ancak iki devletli çözümden hiçbir şey bahsetmedi. Buradan onun Trump’ın açıklamalarından rahatsız olduğu anlaşılıyor. Sanki kendisinden hoşuna gitmeyen bazı şeyler istenmiş gibi. Trump’ın gelişine bel bağlayan Yahudi yandaşlarını hayal kırıklığına uğratmamak için o rahatsız edici şeylere değinmemeyi yeğledi... Öyle görünüyor ki istekleri karşılanmadı, ama bunu belli etmek de istemedi. “Yabancı basına brifing sırasında Golan sorununu gündeme getirip getirmediği hakkında kendisine bir soru yöneltilince, Netanyahu, evetyanıtını verdi. ABD Başkanı’nın yanıtı ne oldu diye sorulunca da, “Şaşırdığını söyleyemem.deyip fazla ayrıntıya girmedi. [16.2.2017 Reuters] Seçim sürecinde Amerikan büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma sözü veren Trump, “Konuyla ilgili olarak Pazar günü yaptığı açıklamada, Netanyahu ile “oldukça olumlu” bir telefon görüşmesi yaptık diye konuştu. Telefon görüşmesinden hemen önce Beyaz Saray, Başkan Trump’ın ABD Büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıma vaadini yerine getirmek için henüz tartışmaların “başlangıç aşamasında” olduklarını kaydetti. Beyaz Saray sözcüsü Sean Spicer, yaptığı açıklamada, Konuyu tartışma aşamasının daha henüz başındayız. Bizi izlemeye devam eden. Konu ile ilgili pek yakında açıklama olacakdedi. Büyük olasılıkla bu adım, Arap dünyasında öfke patlamasına neden olacaktır. [22.01.2017 Skynews Arapça] Netanyahu, Yahudi varlığını tehdit eden İslam’a karşı mücadele konusuna odaklandı. “İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, “radikal İslam’a” karşı ve “onu elimine etmek” için Amerika ile beraber hareket edeceklerini vurguladı. [15.02.2017 El Haliç online] Şüphe yok ki onlar, Aziz ve Hakim olan Allah’ın Peygambere indirdiği İslam ile mücadelenin bir bahanesi ve ön girizgahı olarak “radikal İslam” tabirini kullanıyor. Tabii ki İslam’dan amaç, ümmetin hal ve durumunu düzelten İslam’dır. O, haktır.

فَمَاذَا بَعْدَ الْحَقِّ إِلَّا الضَّلَالُ فَأَنَّى تُصْرَفُونَArtık haktan sonra sapıklıktan başka ne kalır? O halde nasıl döndürülüyorsunuz?[Yunus 32]

İkincisi: İran meselesi:

Evet, Trump yönetiminin İran ile atmosferi gerdiği açıkça görülüyor... İran’a yönelik yeni Amerikan tehditlerinin amacını, boyutunu ve arka planını anlamak için Trump öncesi ve sonrası Amerika’nın İran politikasına bir göz atmak elzemdir. O zaman bir değişikliğin olup olmadığını ve varsa nerede bir değişikliğin olduğunu görebiliriz:

Trump öncesi ve sonrası Amerikanın İran politikası:

1- Amerika, Irak Savaşı ile birlikte ABD’nin Irak işgalini stabilize etmek için İran’ı tam kapasite kullanmıştır. İran nüfuzunun yoksun olduğu Kuzey ve Batı illeri alev alev yanarken, İran yanlısı gruplar, Amerika’ya karşı savaşmadılar. Irak’ta Amerika ile İran arasında her düzeyde ve her alanda yürütülen ve yürütülmeye devam eden bu koordinasyonu sadece kör olanlar göremez... Yine Yemen’de de İran, Husileri destekliyor. Uluslararası Amerikan özel temsilcileri (önceki Cemal Bin Ömer ile şuan ki Velid Şeyh) Yemen yönetiminde Husilerin rolünü perçinlemek için gayret gösteriyorlar. ABD Dışişleri Bakanı Kerry de 2016 sonlarında Muskat’ta Husiler ile bir araya geldi. Oysaki Amerika’ya büyük şeytandiyen İran gibi, Husiler de Amerikaya ölümdemektedir. Yemen’de İran rolü, tamamen Amerika’yı destekleyici bir roldür... Suriye’deki portre ise, güneşten dahi daha berraktır. Zira İran, milisler ve devrim muhafızları ile Beşşar’ı destekliyor. ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon Suriye devrimini bombalıyor. Amerikan savaş uçakları, terör bahanesi altında sadece IŞİD’i değil, farklı grupları da bombalarken, liderlerini öldürürken, terör listesinde olan İran’ın Lübnan partisine nedense dokunmuyor. Suriye’de İran rolü, Amerikan politikasının bir parçasıdır... Sonra Obama yönetimi, 2015 Haziran’da uluslararası güçlerle İran Nükleer Anlaşması imzaladı. Amerika, özellikle “Arap Baharı” devriminden sonra bölgede artan Amerikan politikasının gereksinimlerini karşılaması için İran’a konulan kısıtlamaları ve dayatılan yaptırımları hafifletti. Yemen, Suriye ve Lübnan’da Amerikan politikası doğrultusunda harcamalar yapsın diye İran’ın petrol ihracatına olanak sağladı... Dolayısıyla 1979 devriminden bu yana Amerika’nın İran, İran’ın da Amerikan karşıtı oldukça sert açıklamaları ve İran’ın “büyük şeytan” yaftası, rüzgâr önünde savrulan tüy gibidir. Eylemler ve aralarındaki eşgüdümlü yürürlükteki politikalar, yazılı açıklamalar ve bezdirici sözlerden çok daha doğrudur. Politik anlayış, sözlere değil, eylemlere bakar.

2- Obama idaresi, İran devriminden bu yanaki diğer Amerikan yönetimlerinden komşu ülkelerde daha çok İran’ın elini serbest bırakmıştır. Bu yüzden Irak ve Lübnan yanı sıra Suriye ve Yemen’de “İran rolü” denen bir olgu ortaya çıkmıştır. İran rolü için dizginleri serbest bırakan Amerikan uzantısına baktığımızda, bunun bazı motifleri olduğunu görürüz. Bunlardan kimi aşağıdaki gibi eski motiflerdir, kimisi de yeni.

A- Eski motiflere gelince, Amerika, petrol kaynaklarını kontrol altına almak için İran’ın Körfez ülkelerine tehdit teşkil etmesini sağladı. İran rolüne ilişkin bu eski Amerikan vizyonu, Amerika’nın Körfeze ayak basmasına yani petrol kaynaklarını kontrol altına almasına imkân verdi. Ancak 1990 yılında Irak, Kuveyt’i işgal edince, Amerika petrol kaynaklarına erişim için İran dışında başka nedenler de elde etmiş oldu. Körfez ülkelerinin çoğunda askeri üsler kurmak isteyen Amerika, Irak’ın Kuveyt işgalinden faydalandı. Bu yüzden artık petrol kuyularına erişim açısından Amerika’nın İran tehdidine gerek kalmamıştır.

 Amerika’da oğul Bush yönetimiyle birlikte iktidarı gelen Neoconlar ve 2003 yılında Amerika’nın Irak işgali, bu eski Amerikan motiflerini yeniden canlandırdı. İran tehdidi, bu kez mezhepçilik düzeyinde ayyuka çıktı. Amerikan planı doğrultusunda yeni Sykes Picot sınırları çizildi ve sanal sınırlar devam etse de ülkeler mezhepçilik temelinde parçalandı. Amerika, yeni Ortadoğu haritası piyasaya sürdü. İran, Amerika’nın kanla çizilen mezhepçi Ortadoğu haritasının yeni sınırlarını oluşturmak için mezhepçi grupları destekledi. Irak’taki mezhepçi sınırlar gün ışığı kadar aşikâr. Sonra bu mezhepçi sınırlar, İran’ın “Azınlıklar” sloganı dillendirmesinin ardından Yemen, Suriye, Lübnan, Suudi Arabistan, Bahreyn, Pakistan, Afganistan ve diğer ülkelere kadar uzandı. Yani İran, Amerika’nın sancaktarlığını yaptığı azınlıkları koruma politikası gütmektedir. Bu konudaki İran rolü besbellidir.

Sıradışı yeni motiflere gelince, “Arap Baharı”dır. Arap Baharı ile Amerika, kendisini yeni bir riskle karşı karşıya buldu. Tunus, Yemen, Mısır, Libya ve Suriye’de aniden patlak veren Arap Baharı devrimleri ve Amerikan nüfuzunu tehdit eden halk devrimleri karşısında Amerika, nüfuzunu savunmaya hazırlıklı değildi. Amerikan toplumunun Irak sendromu yaşadığını gördüğü için nüfuzunu savunmak amacıyla askerler de gönderemiyordu. Bölgedeki ajanı Mısır ve Suriye, ayaklanma ve devrim ateşinin etkisinde kaldığı için nüfuzunu savunacak yeterince yerel kuvvetleri de yoktu. Bu yüzden Amerika, önemli ölçüde İran’a itimat ederek olağan dışı yeni motifler geliştirdi. Özellikle Suriye devrimini bastırmak için harekete geçen İran, Trablus ve Sayda olaylarından sonra devrimin Lübnan’a sıçramasını önlemek için Lübnan partisine yapılan yardımları giderek artırıyor. Devrimlerin ritmiyle İran, Bahreyn ve Yemen’de İngiliz nüfuzunu yok edip Amerikan nüfuzunu yerleştirmek için yandaşlarına yaptığı yardımları genişletti. Bu yeni Amerikan motifleriyle mezhepçilik karakterine bürünen İran rolü, bölgede korkunç bir hal aldı. Bu Amerikan politikası, Amerikan-İran yakınlaşmasını gün yüzüne çıkardı. Medya, Nükleer Anlaşma ve Boeing şirketi ile yapılan ticari anlaşmalar sonrası Amerika’nın İran’a uçak dolusu para gönderdiğini yazıp çizdi. ABD’li yetkililer, İran ile ilişkileri kolaylaştırmak ve Amerikan yaptırımlarına ilişkin korkularını gidermek için Avrupa bankalarının yetkilileriyle bir araya geldiler...

3- 2015 yılında ölen İngiliz yanlısı kral Abdullah’ın ardından Amerikan yanlısı kral Selman tahta geçince, Suudi Arabistan Amerikan eksenine kaydı. Sisi’nin de Mısır Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmasının ardından bölgede Amerikan ajanlarının gücü arttı. Böylece Amerika, İran olmadan da nüfuzunu savunabilecek olanaklar elde etmiş oldu. Bu, bir açıdan böyledir. Öte yandan Amerika, tüm milisleri, muhafızları ve desteğine rağmen Suriye devriminin şevkini kıramayan İran’ın zafiyetini tanık oldu. Bunun üzerine Amerika, İran rolü için bir alternatif olmaktan ziyade daha çok dayanak olan Rusya’yı Suriye bataklığına çekti. Tüm bunlar, Washington’da beyin fırtınaları yapılmasına yol açtı. Beyin fırtınaları sonucunda politik araçları çeşitlendirmek ve güçlü şekilde sadece İran’a bağımlılığın pek etkili olmadığı yargısına varıldı...

 İkinci Obama döneminin sonuna yaklaşıldıkça Suriye devriminin anahtarları Türkiye’de kümelendi. Amerika, Suriye devriminin şevkini kırmak için yıkıcı İran ve Rusyapolitikası ile kuşatmacı Türkpolitikası ve Riyad muhalefetini uysallaştırıcı Suudi rolü arasını cem etti!

 Buna göre bölgedeki İran rolü, çok iyi etüt edilmiş bir Amerikan politikasıdır. Bu İran rolü, Amerikan politik gereksinimleri ve konjonktür doğrultusunda genişleyip daralabilir. 1979 yılından bu yana Amerika, İran’ı “İslam devrimi kisvesiyle” bölge ülkelerine karşı bir tehdit olarak tutmuştur. Sonra Amerika’da Neoconların iktidara gelişiyle İran, şiddetli mezhep tehdidialgısına evirildi. Zamanla da Arap Baharı’nda ağırlığı olan çok önemli bölgesel oyuncuhaline geldi. Ancak Mısır gibi bazı Amerikan ajanları tekrar eski sağlığına kavuşunca ya da Suudi Arabistan’da yeniden taht Amerika’nın elince geçince veya Türkiye gibi bir ajanı kullanım olanağına erişince, Amerika, İran’ı çöpe atmadan İran rolünün yanı sıra diğer roller de ihdas etmiş oldu.

 Belirtilmesinde fayda vardır ki Amerikan ajanlarına ait diğer roller gibi İran rolü de, İran ve diğer Amerika yanlısı ülkelerin gerçek nüfuzunu temsil etmemektedir. Amerika, bu ülkelerin çıkarlarını dikkate almadan yeri geldiğinde bu rolleri artırıp eksiltebilir... Örneğin İran, çökmekte olan altyapısını umursamadan hazine gelirlerini Suriye’ye harcayarak hazinenin içini boşaltıyor. Miadı dolunca, Amerika’nın Suriye’deki mevcut rolüne bir son verebileceğini de biliyor! Ayrıca Amerika, Yemen’de İran’ı yandaşları karşısında feci şekilde sıkıntıya düşüren Suudi Arabistan için de bir rol ihdas etti. Bu rol gereği Suudi Arabistan, doğrudan kendi yandaşlarına askeri destek veriyor görünmektedir. Ama aslında İran’ı, Suudi rolü gerçeğine ve Yemen’deki hâkimiyetine boyun eğdirmiştir. İran, Husilere silah taşımak için küçük tekneler arkasına sığınacak kadar küçülmüştür... Kırmızıçizgileri bir bir yıkılan, sürekli söylem ve pozisyon değişikliğine giden Türkiye’nin Suriye rolü yakından izlendiğinde, Amerika’nın bu ajanları zerre kadar umursamadığı açıkça görülebilir. Amerika, gözünü kırpmadan o ajanları sıkıntıya sokup öfkelendirebiliyor! Diğer bir deyişle Amerika, yandaşlarına aldırış etmeksizin çıkarları uyarınca daima ajanlarının rolünü genişletip daraltabiliyor.

Trump sonrası Amerikanın İran politikası:

Trump, Amerika tarafından bölgede İran dışında diğer bölgesel devletler olan Türkiye ve Suudi Arabistan’a roller verildiği, İran rolünün tırpanlandığı bir ortamda Beyaz Saray koltuğuna oturdu. Gürültü patırtı olmadan önceki üslupla Amerika’nın İran politikası devam edebilir ve bu üç ülke de her biri rolü gereği Amerika’nın hizmetinde olmayı sürdürebilirlerdi... Ancak ne var ki Trump, kendisini mest eden mafya yöntemiyle ekonomik şantaj yapmak için İran ucubesini ajite etti. Bu yüzden İran ile gerginlik yarattı. Twitter üzerinden yaptığı açıklamalarda İran’a saldırdı ve İran’ı terörü sponsor etmekle suçladı. Amerika ve müttefiklerini tehdit ettiğini söyledi ve İran’a karşı davranışında kararlılık gösterdi. İran’ın balistik füze denemesinin ardından 3 Şubat 2017 tarihinde 25 firma ve kişiye yönelik bir dizi ek yaptırım kararı aldı. İran ile imzalanan Nükleer Anlaşmayı kötü bir anlaşma olarak niteledi. Yeniden gözden geçirip iptal edebileceğini yani Amerika’nın anlaşmadan çekilebileceğini ima etti. Bu yüzden bazıları, Trump’ın Amerikan politikasında büyük bir değişiklik yaptığını sanabilir. Trump’ın “yeni” İran vizyonunu, rolünü ve İran’a karşı ne kadar ileri gidebileceğini anlamak için aşağıdaki hususlara bir göz atacağız:

1- Cumhuriyetçilerin politikası, kasvet ve gücü yansıtır. İran dâhil Trump’ın tüm dış politika ile ilgili açıklamalarında bu açıkça görülebilir.

2- Evet, Amerika-Trump’ın İran’a bakışında yeni olan bir mesele var! Bu meselenin arka planı şöyledir; Başkan Trump, seçim sürecinde Amerika’nın birçok ekonomik sorununu çözme vaadinde bulundu. Tehlikelerden koruma karşılığında hoyratça dünya ülkelerinin Amerika’ya para ödemeleri gerektiğini söyledi. Onun bu isteği, Japonya, Kore ve Avrupa ülkelerini kapsıyor. Körfez ülkeleri de bundan istisna değil, hatta bunlar daha kolay lokmadır. Yukarıda belirtilen Amerika’nın eski ve yeni motifleri uyarınca, İran’ın Körfez ülkelerine yönelik tehlike ve rolünden homurdanmalar oldu. Obama döneminde İran, Körfez kapılarına dayanan tehlikeli bir ucube haline gelmişti. Başkan Trump da ekonomik açıdan bu konudan faydalanmak istedi. Trump, İran’a baskı yapmak, rolünü tırpanlamak ve İran tehlikesinden koruma karşılığında petrol zengini ülkelerden mafya yöntemiyle büyük miktarlarda rüşvet almak istiyor. İran üzerine uygulanan Amerikan baskısı karşısında İran da yeni balistik füze denemesi yaptı. Bunun Amerika ile tamamen koordinasyon halinde olması olasıdır ve zamanlaması da tesadüf değil. Yani bu deneme, bölge ülkeleri için kesinlikle bir tehdit teşkil etmektedir. Bundan yararlanan İran değil, Amerika’dır. Bugün Amerika, İran tehdidinden ajanları koruma karşılığında büyük paralar istemektedir. Seçim sürecinde Trump tarafından yapılan açıklamalar da bu görüşü teyit etmektedir. Yeni Trump “düşüncesini” gösteren bu açıklamalardan bazısı şunlardır:

-            19 Ağustos 2015 tarihli CNN Arapça’ya göre Donald Trump, Amerika tarafından gördüğü destekten ötürü Suudi Arabistanın bedel ödemesi gerektiğini söyledi. Trump, “Suudi Arabistan yakında büyük bir felakete düşecek ve yardımımız gerekecek. Biz olmasak Suudi Arabistan burada olmaz ve uzun süre devam edemez...” dedi.

-            27 Eylül 2016 tarihli CNN Arapça’nın aktardığına göre Trump, Biz Almanyayı savunuyoruz. Japonyayı savunuyoruz. Güney Koreyi savunuyoruz. Suudi Arabistanı savunuyoruz. Pek çok ülkeyi savunuyoruz. Bize ödemeleri gerekeni ödemiyorlar çünkü muazzam bir hizmet sağlıyoruz ve bir servet kaybediyoruz... Tek söylediğim kendi kendilerini savunabilirler veya bize yardım edebilirler. Onların kendilerini korumaları veya bize ödeme yapmaları gerekiyor. Yirmi trilyon dolar borcu olan bir ülke için onların bize yardım etmeleri gerekiyor…Ticari anlaşmalar için müzakere yapma yeteneğinin önemine vurgu yapan Trump, “Japonya ve Suudi Arabistan ile müzakere yapabilmek için yeteneğin olması gerekir. Suudi Arabistanı savunmamızı hayal edebiliyor musunuz? Onca paralarına rağmen biz onları savunuyoruz. Ama bedelinize ödemeleri gerekeni ödemiyorlar.” diye konuştu.”

-          26 Ocak 2017 tarihli el-Cezire sitesine göre ABD Başkanı Trump, İran ve Irak birbirine denk iki askeri güçtü. Ancak ABD yanlış yaptı. Iraka girdi ve İrana teslim etti. ABD, Iraktan geri çekilirken bu ülkedeki petrolü kontrol edecek bir stratejiyle geri çekilmeliydi dedi

24 Ocak 2017 tarihli Reuters Arapça sitesinin aktardığına göre CIA yetkililerine yönelik konuşmasında Trump, 2003 yılında işgal maliyetini karşılamak için Irak petrolünü biz almalıydık diye konuştu

3- Tüm bunlar, anlaşmalardan dem vuran Trump’ın zihnindeki gerçeği teyit etmektedir. İran tehlikesine karşı Körfez ülkelerine kalkan olmak, onlara bedel ödemeyi gerektirir. Başka bir deyişle tahtlarını korumak için sahip oldukları büyük meblağdaki paraları Amerikan inisiyatifi altına koymak zorundalar. Amerika, bu yöneticileri cimri olarak görüyor. Pek çok olay, Trump yönetiminin sahip olduğu bu mafya zihniyetini doğrulamaktadır... Başkan Trump dışında uluslararası rüşvet yöntemini benimseyen başka Amerikan kurumları da var. Obama yönetimin altında ABD Kongresi, 2016 yılında JASTA yasasını benimsedi. Bu yasa, “terörist” eylemler nedeniyle Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerinin paralarına el koyma olanağı vermektedir... Amerika, gerçekten ekonomik kriz yaşıyor ve bu kriz yüzünden bütçe kısıtlamasına gitti. Astronomik borç ve yükselen Çin ekonomisi karşısında kalıcı önemli çözüm arayışı içinde olan Amerika, oğul Bush döneminde Irak’ın işgal edilmesini ve petrolün sömürülmesini ekonomik çözüm olarak gördü. Ancak Irak direnişi, Amerika’nın bu hayaline set çekti ve Amerika, Irak bataklığına 3 trilyon dolar harcamak zorunda kaldı. Obama yönetimi de, Amerika’nın hemen yanı başındaki adalarda yatılı büyük miktarlardaki paraları ülkeye çekebilmek için İngiliz vergi cennetine darbe vurdu. Daha sonra vergi paralarını toplamak ve “terörü” borçlandırmak için JASTA yasasını onayladı. Şimdi de “20 trilyon dolar” Amerikan borcunu 8 yılda ödemek gibi maceracı bir vaatte bulunan Trump, çıkmazdaki Amerikan ekonomisine bir çözüm yolu bulmak için sağlanan koruma karşılığında zengin dünya ülkelerinin bedel ödemelerini istemektedir!

4-“Yeniden büyük Amerika” söylemini ortaya atan Trump’ın bu sloganı, doğrudan ABD müdahalesini ve başka ülkeler arkasına saklanan Obama politikasının reddini gerektiriyor. Nitekim Suriye’de güvenli bölgeler kurulması yönünde açıklama yapan Trump yönetimi, Rusya’ya verilen rolü alıp bizzat kendisi doğrudan rol üstlenme çabasındadır. Yine bu baptan olmak üzere Amerika, İran’ın oynadığı büyük ve korkunç rolü de yeniden gözden geçirmektedir. Bu nedenle Trump yönetimi, ekonomik amacını tamamladıktan sonra İran’ın rolünü de ciddi şekilde tırpanlamayı düşünüyor. İran rolünden tamamen vazgeçmeyecek, aksine alternatif olmaktan ziyade Türk ve Suudi rolünün tamamlayıcısı haline gelecektir. Özellikle de Suriye’de öncü bir role sahip olmayacaktır. İlk etapta Türkiye’nin sonra da Suudilerin rolü karşısında İran rolünde gözle görülür bir gerileme olacaktır. Fakat Amerikan planlarına hizmet etmeye devam edecektir. Amerika bölgede İran rolünden vazgeçmeyecek.

5- Dolayısıyla açıklamalar ve ifadelere bakılarak Amerika’nın İran rolünü değiştirdiği yargısına varılamaz. Daha çok eylemlere bakılmalıdır. Bugün Washington’da İran hakkında koparılan bir bardak sudaki fırtınanın çoğu, gerçek politik değişimi yansıtmaz. Örneğin, “İran devriminin 38. yıldönümü kutlamaları münasebetiyle bir konuşma yapan İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Kim bizi tehdit ederse pişman ederiz.dedi. Ülke çapında “İslam Devriminin” yıldönümü kutlamalarına katılan İranlıların ulusal dayanışmasına işaret eden Ruhani, “Bu kalabalıklar, Beyaz Saray liderlerinin yanlış beyanatlarına bir yanıttır” diye konuştu. [10.02.2017 Russia Today] Amerikan Başkanı Trump da Dikkat etsen iyi olursözleriyle yanıt verdi. Cuma günü ABD Başkanı Donald Trump, Kim bizi tehdit ederse, pişman ederizdiye konuşan İran Cumhurbaşkanı Ruhaniye Dikkat etsen iyi olur” yanıtını verdi.” [10.02.2017 Reuters] Bu ve İran Nükleer anlaşması gibi benzeri açıklamalar, Amerikan-İran çatışması konusunda bozuk plak gibi tekrarlanıp durulan açıklamalardır... Sahadaki gerçek ise, tam tersi istikamettedir. Koordinasyon, işbirliği ve Amerikan planlarını uygulamak tüm hızıyla devam ediyor... “9 Şubat günü ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin yetkilileri ile yaptığı görüşmelerden sonra basın mensuplarının sorularını yanıtlayan Mogherini, Anlaşmanın uygulanmasına sadık kalınacağına yönelik toplantılarda duyduklarımdan tatmin oldum.ifadelerine yer verdi. [10.02.2017 Russia Today] İran’a uygulanan yeni ABD yaptırımlarına gelince, Amerika, İran rolünü gözden geçiriyor. Bunu ima eden açıklamalara kıyasla bu yaptırımlar, küçük çaplı yaptırımlardır. İran rolünün avantajları ve dezavantajları inceleniyor. Üstün Amerikan çıkarları için ekonomik ve politik açıdan İran rolünden nasıl yararlanılabilir diye Amerika İran rolü politikasını gözden geçiriyor. İran rolünün yeniden gözden geçirilmesi, sadece Trump’a özgü değil. Demokratların adayı Hillary Clinton da seçim kampanyası sürecinde buna yönelik açıklamalarda bulunmuştu. İran’a karşı izlenen güven ve doğrulamapolitikasını “kötü politika olaraktanımlayan Clinton, güvensizlikpolitikası izleyeceğini belirtti. Nükleer Anlaşmanın en ufak bir ihlali durumunda yaptırım sözü veren Clinton, İran’ı cezalandırmak için gerekirse askeri güç kullanma uyarısını da yineledi. [22.03.2016 Şarku’l Avsat] Yani Trump yönetiminin İran rolünü gözden geçirme politikası, aslında Amerikan devletinin bir politikasıdır. Ama yukarıda da belirtildiği gibi İran rolü gözden geçirilirken ekonomik ve politik açıdan da Amerikan çıkarlarına hizmet etmelidir.

 Sonuç olarak, bozuk değerleri ve köhne uygarlığı nedeniyle Amerika’nın kökünün çürümüş olması önemli bir şeydir. Bir diğer önemli şey de Amerika, Müslüman ülkelerde istediği gibi at koşturuyor. Sözde yönetici bozuntuları da Amerikan çıkarlarına hizmet etmek için birbirleriyle kıyasıya yarışıyorlar! Müslüman ülkelerin, sömürgeci kâfirlerin planları için savaş alanına dönmesi gerçekten acı vericidir. Ama nedeni malum, daha önce söyledik ve yineliyoruz... O da kendisiyle korunulan bir İmam ve Halifenin yokluğudur. Ebu Hurayra’dan rivayet edildiğine göre

إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ، يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ، وَيُتَّقَى بِهِ “İmam bir kalkandır, arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” [Müslim] Allah ve Rasûlü sevdalısı herkes için şu ölüm kalım meselesi olmalıdır: Raşidi Hilafeti kurmak ve bu ceberut saltanattan sonra Rasûl’ün müjdesini gerçekleştirmek üzere Allah’a samimi ve Rasûlü’ne sadık bir şekilde ciddiyetle çalışmak. Nitekim Ahmed ve et-Tayalisi’nin rivayet ettiği sahih bir hadiste Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

ثُمَّ تَكُونُ جَبْرِيَّةً، فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا، ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةٌ عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ “Daha sonra ceberut bir saltanat olacaktır. O da Allahın dilediği kadar devam edecektir. Ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldıracaktır. Sonra, Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır.AkabindeMüslümanlar izzete, sömürgeci kâfirler de zillete kavuşacaklar. O gün kâfirler, Müslüman ülkelerden arkalarına bakmadan yurtlarına geri dönecekler, tabii yurtları kalırsa.

وَتِلْكَ الأيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللّهُ الَّذِينَ آمَنُواْ وَيَتَّخِذَ مِنكُمْ شُهَدَاء وَاللّهُ لاَ يُحِبُّ الظَّالِمِينَ “O günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz. Ta ki Allah, iman edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şahitler edinsin. Allah zalimleri sevmez.[Ali İmran 140]

H.26 Cumâde’l Ûlâ 1438

M.23 Şubat 2017

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER