Cumartesi, 11 Sha'aban 1441 | 2020/04/04
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Korona Virüsün Yansımaları

Soru Cevap

Korona Virüsün Yansımaları

Soru:

Çin, ilk kez 4 Ocak 2020de özellikle Vuhan şehrinde düzinelerce insanın “COVİD-19”olarak adlandırılan Korona virüsü ile enfekte olduğunu duyurdu. Ardından dünyanın hemen hemen tüm ülkelerine yayıldı. Birçok ülke, sınırlarını kapattı, sokağa çıkma yasağı ilan etti, Cuma ve cemaat namazını durdurdu. Bu hastalık, küresel ekonomiye darbe indirdi. Amerika ve Çin, birbirine karşılıklı suçlamalarda bulundu...

Peki, bu epideminin kaynağı ne? Küresel ekonomi üzerindeki gerçekten etki boyutu nedir? Sonra doğru çözümü nedir? Bu hastalık nedeniyle Cuma ve cemaat namazlarını durdurmak caiz mi?

Cevap:

Virüs, mikroskopta taç şeklinde göründüğü için İngilizce (Crown), Arapça taç anlamına gelen “Korona virüs” adı verilmiştir. İlk kez 1960’da Coronaviridae adıyla ortaya çıktı. 2003’te Hong Kong’da başlayan, 916 ölüm dâhil olmak üzere 8422 vaka ile sonuçlanan SARS salgını da bu virüs ailesindendi. 2004 ve 2005’te bu virüsün yeni aileleri ortaya çıktı. Böylece bu virüs, sonraki yıllarda, özellikle 2012 ve 2014’te görülmeye başladı, fakat bazı ülkelerle ve düşük bir yüzdeyle kayıtlı kaldı. Aralık 2019’in başında Çin’in Vuhan şehrinde yeniden ortaya çıkan ve yüzde 96 oranında SARS 2 virüsünü andıran bu virüse, Korona 2019 adı verildi. 2019’da ortaya çıkmasına nispeten kısaca COVİD-19 dendi. İlk enfeksiyonların çoğu, Çin’in Vuhan kentindeki deniz ürünleri ve hayvan pazarında bulunanlarla ilişkilendirildi. Ardından pek çok komşu ülkeye yayıldı. Yüzde 96 oranında yarasa virüsleri ile benzerlik arz ettiği için büyük olasılıkla bu virüsün kökeni yarasadır. Çoğunlukla Çin’de ölümlerin sayısı arttı. Öyle ki enfekte olanların sayısı, 81193’ü geçti, 3000’den fazla ölüm vakası yaşandı. Sonra İtalya, İran, İspanya, Fransa ve ABD gelmektedir... Hızlı yayılması nedeniyle tüm dünyaya korku yaydı. Nihayet 24 Mart 2020 itibariyle doğrulanmış enfekte sayısı yaklaşık 404.000’e, ölüm sayısı da neredeyse 20.000’e ulaştı... [25.03.2020 Deutsche Welle] Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres, “COVİD-19 salgınının tüm insanlığı tehdit ettiğini ve ülkeler işbirliği yapmazsa ve önlemler alınmazsa milyonlarca kişinin hayatını kaybedebileceğini açıkladı.” [19.03.2020 euronews] Bu nedenle birçok ülke, okulları, üniversiteleri ve toplantıları yasakladı, ayrıca sokağa çıkma yasağı ilan etti, toplu karantina tedbirleri uyguladı, Cuma ve cemaat namazlarına ara verilmesi çağrısı yaptı... Böylece açıklığa kavuşturulması gereken bazı şeyler zuhur etti:

Birincisi: Bu hastalık, bir failin (aktör) eylemiyle mi ortaya çıktı? Yoksa insanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden diğer hastalıklar gibi Allah’ın bir kazası mı?

İkincisi: Kapitalist dünya, bu meseleyi doğru tedavi etti mi? Böyle bir vakanın şeri çözümü ne?

Üçüncüsü: Bu hastalığın (Korona) petrol fiyatları ve küresel ekonomi üzerindeki etkisi ne?

Dördüncüsü: Bu hastalık sebebiyle Cuma ve cemaat namazının yasaklanması caiz mi?

Birincisi: Bu hastalığın ortaya çıkışı ve arkasındakiler:

1- Korona (COVİD-19), Çin’den yayılmaya başladı. Bilimsel ve tıbbi çalışmalar, bu virüsün hayvanlardan insanlara geçtiğini söylüyor. Zira Çin’de her türlü hayvanı, pis olanlarını bile yemek yaygındır. Putperest kâfirler olmaları itibariyle pis ile temiz arasında hiçbir ayrım yapmazlar... Daha önce de belirtildiği gibi medyada yer alan haberlere göre, salgının ilk olarak görüldüğü Çin’in Hubey eyaletindeki Vuhan kenti, bu habis etin ticari merkezi ve salgın hastalığın merkez üssüdür.

Böylece Korona hastalığı Çin’de yayıldı, ardından Kum şehri boyunca demiryolu hattı inşa eden Çin demiryolu şirketinde çalışan Çinliler yoluyla İran’a sıçradı... İran, Ortadoğu’daki epideminin merkez üssü olarak görülüyor. Ayrıca İtalya da, altyapıdan ulaşıma kadar bir dizi sektörü Çin yatırımına açtı... Raporlara göre Lombardiya ve Toskana, en büyük Çin yatırımlarının bulunduğu bölgelerdir. Lombardiya bölgesinde ilk Korona vakasına geçtiğimiz 21 Şubat’ta rastlandı ve en çok vakanın bulunduğu bölgelerden biri...

2- Amerika, salgınla mücadelede gevşek davrandığını, başından beri gizlediğini ve mücadelede başarısız olduğunu ileri sürerek Çin’e saldırdı. Bunun üzerine Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Zhao Lijian, 13 Mart 2020’de Twitter hesabından yaptığı açıklamada, Virüsü Vuhana getiren ABD ordusu olabilir.yanıtını verdi. [13.03.2020 Şarku’l Avsat] Amerikan Başkanı Trump, Çin’e yönelik saldırısını yineledi. Trump, Çin virüsle ilgili bilgiyi daha erken paylaşsaydı çok daha iyi olurdu. Bu yaptıklarından dolayı dünya büyük bedel ödüyor” dedi. [19.03.2020 euronews] Trump, Korona virüsü Çin virüsü olarak tanımladı. 16 Mart 2020’deki Twitter paylaşımında Trump, ABD, Çin Virüsü’nden etkilenen tüm endüstrileri, hava yolu şirketlerini ve diğerlerini destekleyecektir” açıklaması yaptı. Bunun üzerine Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü 17 Mart 2020’de yaptığı açıklamada, ABD’de bazı politikacılar Korona virüsünü Çin’le ilişkilendirerek Çin’i karalamaya çalışıyor. Buna şiddetle karşı çıkıyoruz, ABD’yi Çin’i suçlamaya son vermeye çağırıyoruzyanıtını verdi. [18.03.2020 Russia Today] Çin, virüsün yayılmasının arkasında Amerika’nın olduğu suçlamalarını yaymaya başlayınca, ABD Dışişleri Bakanlığı 13 Mart 2020 günü Çin’in Washington Büyükelçisini bakanlığa çağırdı. Bir ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi, Çin, küresel bir pandemi başlatmadaki rolünü ve dünyaya söylememe eleştirilerini saptırmaya çalışıyor…Komplo teorilerini yaymak, tehlikeli ve saçma. Çin halkı ve dünyanın iyiliği için bu konuda toleranslı olamayacağımızı Çin hükümetini bildirdik.” Dedi. Xinhua haber ajansı ise, “Milyonlarca insana uygulanan sıkı karantina da dâhil olmak üzere Pekin’in aldığı önlemler, dünyaya hazırlanmak için “zaman” kazandırdı. Uluslararası toplum da bunu kabul ediyor ifadelerini kullandı.” [15.03.2020 Russia Today]

3- Böylece COVİD-19 (SARS-CoV2) virüsü salgını nedeniyle Amerika ile Çin arasında söz savaşı patlak verdi... Her iki ülke de birbirini bu hastalığın yayılmasının doğrudan faktörü olmakla suçladı. Hastalığın yayılmasının arkasında hem Çin hem de ABD’de de uygulanan sistemin olması olasıdır. Ancak inceleme ve araştırmadan sonra ABD veya Çin’in, virüsü yaydığına ya da ürettiğine, sonra da onu diğer ülkelere transfer etmeye başladığına dair somut herhangi bir kanıtın olmadığı görülür. Bariz iki nedenden ötürü bu böyledir:

Birincisi, her iki ülke de boğazına kadar hastalığa batmış durumda!

Daha önce belirttiğimiz şeye ek olarak, Çin Ulusal Sağlık Komisyonu açıklamasında belirtildiği gibi Çinde Korona virüsüyle enfekte olanların sayısı “(81272), yaşamını yitirenlerin sayısı (3273)’dir...” [23.03.2020 www.youm7] Eğer hastalığın yayılmasının arkasında Çin olmuş olsaydı, en azından kendisini koruma altına alırdı.

Amerikaya gelince, (CNN Sağlık)’a göre Korona virüsü ölüm sayısı, 704’e yükseldi, teyit edilmiş toplam vaka sayısı da 52976’ya ulaştı. [25.03.2020 CNN Arabic] ABD, Çin ve İtalya’dan sonra virüsle enfekte olanların sayısı bakımından ikinci sırada geliyor... Alınan son önlemler uyarınca Amerikalıların üçte biri, yedi eyalette evde kalma kurallarına tabi. Dün Pazar günü, Louisiana ve Ohio eyaleti, New York, Kaliforniya, Illinois, Connecticut ve New Jersey eyaletleriyle birlikte genişletilmiş sokağa çıkma yasağı ilan etti. [23.03.2020 El Cezire] Keza eğer hastalığın yayılmasının arkasında Amerika olmuş olsaydı, en azından kendisini koruma altına alırdı.

İkincisi, bu iki ülkeden herhangi birinin virüsü ürettiği sözü doğru değil. Çünkü virüsün laboratuvar ortamında üretildiğine dair hiçbir kanıt yok. Nature Medicine dergisi, Bilinen korona virüsü ailesinin mevcut genom dizisi verileri analiz edildiğinde, korona virüsünün doğal süreçlerden ortaya çıktığını kuvvetle vurgulayabiliriz.” Ayrıca dergi, Omurgadaki veriler ve virüsün genel moleküler yapısı da bu görüşü destekler nitelikte. Laboratuvar ortamında virüs üretmek isteyenler, bunu omurgasında gösterecektir.dedi.” [https://www.npr.org] Rusya, Avrupa, İran ve diğer Müslüman ülkeler gibi diğer herhangi bir ülke için de aynısı geçerli. Büyük olasılıkla bu ülkeler de hastalığın bulaşması açısından bu iki ülkeden birinden: Çin ve Amerika’dan etkilenmişlerdir...

O halde geriye Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın şu buyruğu kalıyor:

ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ لِيُذِيقَهُمْ بَعْضَ الَّذِي عَمِلُوا لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ  İnsanların elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat çıkar; Allah da belki dönerler diye yaptıklarının bir kısmını böylece kendilerine tattırır.[Rum 41] Hepimiz kapitalistler ve paydaşlarının dünyada işledikleri korkunç kötülüklerin farkındayız, çıkarları ve hırsları dışında hiçbir şeye değer vermezler... Dünyanın şekâvetinin ve dünya halklarının sefaletinin nedeni, Amerika, Çin, Rusya, Avrupa vb. yöneticileridir. İnsanlığa karşı işledikleri suçlar, çoktur. Savunmasız insanları nükleer bombalar, zayıflatılmış uranyum ve yakıcı napalm bombaları ile bombaladılar. Afrikalı kabileleri vahşice köleleştirip biyolojik ve kimyasal deneyleri için kobay olarak kullandılar. Kızıl derililere karşı soykırım savaşları, alınlarına vurulmuş kara bir lekedir. Çin’in, Uygur Müslümanlarına karşı işlediği suçlar ufuklara sığmıyor, Rusya ve Sırpların Orta Asya, Balkanlar ve Şam’da Müslümanlara karşı işlediği suçlar halen devam ediyor. İngiltere’nin Hindistan’daki Müslümanlar ve gayrimüslimlere yönelik suçlarının yansımaları günümüze değin sürüyor. Bu suçlar, dünya halklarına hükmeden bu yöneticilerin, insanlığın sefaletinin nedeni olduğunu doğruluyor... Evet, nitekim Güçlü ve Aziz olan Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurdu:

فَأَصَابَهُمْ سَيِّئَاتُ مَا كَسَبُوا وَالَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْ هَؤُلَاءِ سَيُصِيبُهُمْ سَيِّئَاتُ مَا كَسَبُوا وَمَا هُمْ بِمُعْجِزِينَ Bunun için, işledikleri kötülükler başlarına geldi. Bunlar içinde zulmedenlerin de kazandıkları kötülükler başlarına gelecektir. Bu hususta Allah’ı aciz bırakamazlar.[Zümer 51]

İkincisi: Kapitalist ve yandaşlarının meseleye ilişkin çözümünün yanlışlığı ve doğru çözüm, şeri çözüm:

Kapitalistler ve yandaşları bu konuyu üç aşamada ele aldılar:

** Birincisi, konuyu gizlemek

1- Bir Çin raporu, Çinli yetkililerin ölümcül hastalık gerçeğini Çinlilerden ve dünyadan gizlediğini ortaya koydu. Yetkililer, hastalığın Aralık 2019’in ortasından önce yayıldığını biliyorlardı ama gizlediler, itiraf etmediler. Nihayet vaka sayısındaki artış sonrası, yılsonunda itiraf etmek zorunda kaldılar. Çinli-Amerikalı gazeteci Chang Wei Wang, yetkililerin hastalığın yayıldığı Vuhan şehrindeki deniz ürünleri pazarını ancak Ocak ayında kapattıklarını söyledi. Raporda, krizin başında hastalık hakkında bilgi aktardıkları için sekiz vatandaşın tutuklandığı, doğrulanmamış bilgi yaydıkları için kanun kaçakları olarak görüldükleri belirtildi. Ayrıca raporda Vuhan’daki yetkililerin, işlerin normal seyrinde gittiğini, 18 Ocak’ta düzenlenen yerel bir gelenek organizasyonuna yaklaşık 40.000 ailenin katılım sağladığını iddia ettikleri kaydedildi. [01.02.2020 sabq.org]

2- Yine “Çinli yetkililer, Aralık ayındaki krizin ciddiyeti konusunda 31 Aralık’a kadar insanları uyarmadılar. Bu tarihte Pekin, Dünya Sağlık Örgütü’nü (DSÖ) bilgilendirdi... Çin hükümeti “hastalık önlenebilir ve kontrol edilebilir.” dedi. 23 Ocak’ta yetkililer, Vuhan şehrini kapattılar ve tamamen seyahat yasağı getirdiler. [23.03.2020 www.masrawy.com]

** İkincisi, karantina ve kısmi izolasyon

1-“ABD sağlık yetkilileri, Cumartesi günü, yeni tip korona virüsünün 8. vakasının saptandığını doğruladılar. ABD Savunma Bakanlığı, dışarıdan gelen ve karantinaya alınması gerekebilecek vatandaşlar için barınak sağlanacağını söyledi... Virüsün ortaya çıktığı Orta Çin’in Vuhan şehri ve Hubey eyaleti etkili karantinaya tabi... [12.02.2020 Skynews Arapça]

2- ABD’de New York eyaletinin valisi Andrew M. Cuomo gazetecilere verdiği demeçte, “Şimdi hepimiz karantinadayız. Bu, alabileceğimiz en rijit önlem.” dedi. New York, Kaliforniya, New Jersey ve Illinois’de uygulanan karantina, alışveriş ve kısa gezinti dışında 85 milyondan fazla insanı evine hapsetti. [21.03.2020 Deutsche Welle]

** Üçüncüsü, neredeyse tamamen ev izolasyonu

“11.000’den fazla insanın ölümüne neden olan korona virüsünün yayılmasını sınırlandırmak umuduyla dünyada milyonlarca insan evde izolasyona maruz kalıyor. İnsanlık tarihinin bu benzeri görülmemiş rijit önlemi, ülkelere göre farklı düzeyde uygulanıyor... AFP tarafından yapılan nüfus sayımına göre, genel karantina kararı veya sokağa çıkma yasağı ya da tavsiyesi nedeniyle olsun 30’a aşkın ülkede 800 milyondan fazla insana evde kal çağrısı yapıldı... Almanya’da yetkililer, kamu hayatını kısıtlamak ve halkın çoğunluğunu zorunlu olarak evde tutmak için önlemleri sıkılaştırmanın yolunu arıyorlar... 4000 kişinin yaşamını yitirmesine yol açan virüsten Avrupa’da en çok etkilenen ve yaşlı kıtanın ilk ülkesi olan İtalya, hastalığın yayılmasına yönelik önlemlerini güçlendirmek için halkı karantinaya alma emri vermeye hazırlanıyor. Tüm parklar ve korunaklı alanlar hafta sonu halka kapalı olacak. İtalyanların evde kalması için başka kısıtlamalar da getirilecek. Yetkililer, ülkede 24 saat içinde virüsten 627 kişinin öldüğünü açıkladı. Bu, krizin başından bu yana ulaşılan en yüksek rakam... [21.03.2020 Deutsche Welle]

• Bu üç çözüm incelendiğinde, soruna çözüm olmaktan ziyade ekonomik başarısızlığı ekstra artıracağı, salgını, bezginliği, insanların yaşadığı bıkkınlığı iki katına çıkaracağı görülür. Nitekim kapitalist toplumda yaşanan bazı durumları duyuyoruz...

Bu nedenle bu hastalığın doğru tedavisi, Allah’ın Şeriatının öngördüğü gibi devletin, hastalığı başlangıcından itibaren izlemesi, çıktığı yerle sınırlandırmaya çalışması, diğer bölgelerdeki sağlıklı insanların çalışmaya ve üretime devam etmesidir...

Buhari, Sahih’inde Usame b. Zeyd’den rivayet ettiğine göre Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

إِذَا سَمِعْتُمْ بِالطَّاعُونِ بِأَرْضٍ فَلَا تَدْخُلُوهَا وَإِذَا وَقَعَ بِأَرْضٍ وَأَنْتُمْ بِهَا فَلَا تَخْرُجُوا مِنْهَا Bir ülkede veba olduğunu duyarsanız, oraya gitmeyin. Eğer veba olan bir yerde bulunursanız sakın oradan çıkmayın!Buhari ve Müslim’in rivayet ettiği başka bir hadiste -ki lafız Müslim’e aittir- ise, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

الطَّاعُونُ رِجْزٌ أَوْ عَذَابٌ أُرْسِلَ عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ أَوْ عَلَى مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ فَإِذَا سَمِعْتُمْ بِهِ بِأَرْضٍ فَلَا تَقْدَمُوا عَلَيْهِ وَإِذَا وَقَعَ بِأَرْضٍ وَأَنْتُمْ بِهَا فَلَا تَخْرُجُوا فِرَاراً مِنْهُ Taun (veba), bir azaptır. Beni İsrail’den bir kavme yahut sizden önce geçen bir ümmete gönderilmiştir. Siz bir yerde o(nun çıktığı)nı duydunuz mu, o taunlu yere gitmeyiniz! İçinde bulunduğunuz bir yerde de taun zuhur ederse, ondan kaçarak oradan çıkmayınız!Buhari’nin Aişe Radiyallahu Anha’dan rivayet ettiği başka bir hadiste, Aişe Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e, “taun”dan sordum da bana şöyle cevap verdi:

أَنَّهُ عَذَابٌ يَبْعَثُهُ اللَّهُ عَلَى مَنْ يَشَاءُ وَأَنَّ اللَّهَ جَعَلَهُ رَحْمَةً لِلْمُؤْمِنِينَ لَيْسَ مِنْ أَحَدٍ يَقَعُ الطَّاعُونُ فَيَمْكُثُ فِي بَلَدِهِ صَابِراً مُحْتَسِباً يَعْلَمُ أَنَّهُ لَا يُصِيبُهُ إِلَّا مَا كَتَبَ اللَّهُ لَهُ إِلَّا كَانَ لَهُ مِثْلُ أَجْرِ شَهِيدٍ “Taun (veba), şüphesiz bir azaptır; Allah dilediği kuluna gönderir. Yine muhakkak ki, Allah, taunu müminler hakkında şehadet vesilesi kılmıştır. Bir yerde taun zuhur eder de orada bulunan bir mümin, sabrederek, sevap umarak, bu taun yalnız Allah’ın takdir ettiği kimseye isabet eder, kanaatini besleyerek- bulunduğu şehirde kalırsa, muhakkak Allah ona şehit ecrinin misli sevap takdir eder.

Bu, bir tür karantinadır. Hem de tüm devletlere önderlik eden ve birinci sınıf bir uygarlık devletinde. Ki o devletin lideri, kendisine vahyedilen, uygulamada iyi bir örnek olmak için İslam’ı uygulayan Allah’ın Peygamberi ve Rasûlü’dür. İbn Hacer, Fethü’l Bari’de belirttiğine göre Ömer Radiyallahu Anh, Şam’a çıkıp Serğ mevkiine varınca kendisine Şam’da veba olduğu söylendi. Bunun üzerine Abdurrahman b. Avf, Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu haber verdi:

إِذَا سَمِعْتُمْ بِهِ بِأَرْضٍ فَلَا تَقْدَمُوا عَلَيْهِ، وَإِذَا وَقَعَ بِأَرْضٍ وَأَنْتُمْ بِهَا فَلَا تَخْرُجُوا فِرَارًا مِنْهُ “Bir ülkede veba olduğunu duyarsanız, oraya gitmeyin. Eğer veba olan bir yerde bulunursanız ondan kaçarak sakın oradan çıkmayın!Bunun üzerine Ömer İbn’ul Hattab oradan ayrıldı. Yani vebanın yayıldığı haberi ulaşınca, Müslümanlarla birlikte geri döndü...

Binaenaleyh İslam Devleti, hastalığı çıkış yeriyle sınırlandırır, halkı orada tutar ve başkalarının oraya girmesine izin vermez... Devlet, pastoral ve emanet devleti olduğu için şeri görevini yerine getirir. Bu tedbirlerin yanı sıra bulaşıcı hastalık yayıldığında, doktor ve ilaç gibi sağlık hizmetini tüm vatandaşlarına ücretsiz sunar. Hastaneler ve tıbbi laboratuvarlar kurar, eğitim ve güvenlik gibi vatandaşlarının diğer temel ihtiyaçlarını karşılar...

Buna göre doğru önlem, bulaşıcı hastalığı yerinde izole etmektir. Hastalar, karantina altına alınır, ücretsiz bakım ve tedavi görürler. Sağlıklı insanlar işlerine devam ederler, sosyal ve ekonomik hayat, bulaşıcı hastalıktan önce olduğu gibi devam eder. İnsanların kamusal hayatı durmaz. Evlerde izolasyona maruz kalmazlar, dolayısıyla ekonomik yaşam felç olmaz ya da neredeyse felce uğramaz, böylece kriz ürkütücü hale gelmez ve diğer sorunlar ortaya çıkmaz...

Üçüncüsü: Salgının (Korona) petrol fiyatları ve dolayısıyla küresel ekonomi üzerindeki etkisi

Dünya ekonomisinin büyümesi, pandemi olmadan normal koşullarda bile yavaşlıyordu... Peki, dünyadaki önlemler, karantina, tamamen ve kısmi izolasyon eğilimindeyse nasıl olacak? Bu önlemler, çöküşüne yol açmasa bile küresel ekonomiyi daha da yavaşlatacaktır:

Virüs, dünya ticaretini felç etti, petrol fiyatlarını dibe vurdurdu, zira petrol fiyatları, oldukça düşük seviyelere geriledi. Rusya’nın petrol üretimini artırmak zorunda kalması nedeniyle Rusya ile Suudi Arabistan arasında fiyat savaşı yaşandı. Rusya, büyük oranda petrole bağımlı bir ülke. Bu yüzden Amerika, Rusya ile mücadele etmek için üretimini artırmak üzere Suudi Arabistan’ı harekete geçirdi. ABD Başkanı Trump, 19 Mart 2020’de yaptığı açıklamada, “Suudi Arabistan ile Rusya arasındaki fiyat savaşına uygun zamanda müdahale edeceğini ima ederek Rusya’yı tehdit etti. [19.03.2020 El Hurra] Suudi Arabistan, üç yıl süren üretim azalımı anlaşmasının bu ay çökmesinin ardından pazar payı üzerinde Rusya’ya karşı Amerika hesabına bir mücadele yürütüyor. İki ülke, korona virüsünün yayılması nedeniyle küresel talebin keskin bir şekilde düştüğü bir zamanda maksimum kapasitede petrol pompaladılar. Bu nedenle petrol fiyatları bu hafta yaklaşık 20 yılın en düşük seviyesine geriledi. Vadeli işlem sözleşmeleri için Brent türü ham petrolün varil fiyatı, 28.75 dolara düştü. Ruslar, Suudi Arabistan’ın Amerika ile olan bağlantısının farkındalar. “Rosneft Sözcüsü Mikhail Leontyev, Rus medyasına verdiği demeçte “OPEC+ anlaşmasının bir kaç defa uzatılması sonucunda kısıntıya gidilen petrol miktarının küresel pazardaki yerini Amerikan kaya petrolü tamamen ve oldukça hızlı bir şekilde doldurdu...dedi. [08.03.2020 Reuters] Ancak buna karşın hiçbir şey yapamadılar. Tersine Suudi Arabistan, önceki anlaşmayı (2,1 milyon varil azaltmak) uzatmama kararıyla Rusya karşısında krizi daha da derinleştirdi ve üretim artışına gitti. “Petrol fiyatları Pazartesi günü yüzde 30 değer kaybederek, 1991’deki Körfez Savaşı’ndan bu yana en sert günlük düşüşünü gerçekleştirdi... Böylece Brent türü ham petrolünün vadeli sözleşmeleri, daha önce yüzde 31 ile 31.02 dolara indikten sonra yüzde 22’i düşüşle 12 Şubat 2016’dan bu yana en düşük seviyesi olan 37.05 dolara geriledi…” [09.03.2020 Reuters] Sonra Suudi Arabistan, Asya’daki müşterileri için petrol fiyatını 6 dolar düşürdü! Bugün Rusya, “OPEC Plus” anlaşmasına geri dönmenin yolunu arıyor ve yeni bir azaltma için esneklik gösteriyor!

Böylelikle küresel ekonomi, korona virüsünün yayılması ve sonrasında petrol fiyatlarındaki düşüşle ciddi şekilde sarsıldı. Durum böyle devam ederse, dünya ekonomisi gerçekten çöküşün eşiğine gelebilir...

Dördüncüsü: Camilerde Cuma ve cemaat namazı kılınmasını yasaklamak caiz mi?

Bulaşıcı hastalıkların yayılması durumunda cemaat ve Cuma namazı, genel olarak terk edilmez. Daha ziyade hastalar, izole edilir, cemaat ve Cuma namazı için camilere girmelerine izin verilmez. Hijyen, sterilizasyon, gerekirse maske takmak vb. tüm önlemler alınır... Sonra sağlıklı kişiler, durdurulmaksızın Cuma ve cemaat namazını sürdürürler. Namaz kılanlar arasında hastalık şüphesi bulunanları tespit etmek için camilerde sağlık personeli bulundurmak gerekiyorsa, bu yönde adım atılabilir, ancak sağlıklı Müslümanların Cuma ve cemaat namazı iptal edilmez. Çünkü Cuma ve cemaat namazı hakkında gelen deliller, kalıcı iptali kapsamaz. Aksine aşağıda açıklayacağımız gibi bu namazların edası, çok fazla bir sayı gerektirmez... Bazı Müslümanlar, kendilerine özgü bir takım sebeplerden ötürü cemaat namazına katılmayabilirler.

1- Cemaat namazı, farzı kifayedir:

Muhakkak ki cemaat namazı, insanların görmesi gereken bir farzı kifayedir. Ebu Derda Radiyallahu Anh’dan rivayet edildiğine göre Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

مَا مِنْ ثَلَاثَةٍ فِي قَرْيَةٍ وَلَا بَدْوٍ لَا تُقَامُ فِيهِمْ الصَّلَاةُ إِلَّا قَدْ اسْتَحْوَذَ عَلَيْهِمْ الشَّيْطَانُ، عَلَيْكَ بِالْجَمَاعَةِ فَإِنَّمَا يَأْخُذُ الذِّئْبُ مِنَ الْغَنَمِ الْقَاصِيَةَ “Köyde ve çölde oturanlardan üç kişi arasında cemaatle namaz kılınmazsa, ancak şeytan onlara üstün gelmiştir. Cemaate devam et, kurt ancak sürüden ayrılmış koyunu yer.[Ebu Davud] Hadis, cemaat namazı hakkındadır. Cemaat namazı, farzı kifayedir, çünkü bazı Müslümanlar, Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem ile cemaatle namaz kılmaktan geri kalmışlardı. Bunun üzerine Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem, yakmakla tehdit ettikten sonra onları serbest bıraktı. Buhari, Ebu Hurayra’dan rivayet ettiğine göre Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَقَدْ هَمَمْتُ أَنْ آمُرَ بِحَطَبٍ فَيُحْطَبَ ثُمَّ آمُرَ بِالصَّلَاةِ فَيُؤَذَّنَ لَهَا ثُمَّ آمُرَ رَجُلاً فَيَؤُمَّ النَّاسَ ثُمَّ أُخَالِفَ إِلَى رِجَالٍ فَأُحَرِّقَ عَلَيْهِمْ بُيُوتَهُمْ وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَوْ يَعْلَمُ أَحَدُهُمْ أَنَّهُ يَجِدُ عَرْقاً سَمِيناً أَوْ مِرْمَاتَيْنِ حَسَنَتَيْنِ لَشَهِدَ الْعِشَاءَ Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, içimden öyle geçti ki; odun toplanmasını emredeyim. Odunlar toplansın. Sonra namaz için emredeyim, ezan okunsun. Sonra birine emredeyim de o insanlara imam olsun. Sonra o cemaati bırakayım da namaza gelmeyen erkeklerin üzerine gidip evlerini onların üzerlerine yakayım. Yine nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, onların herhangi birisi, (burada) semiz etli bir kemik parçası ya da iki tane güzel paça bulunacağını bilseydi, muhakkak yatsı namazına gelip hazır bulunurdu.Eğer cemaat namazı, her Müslüman üzerine farzı ayn olmuş olsaydı, onları serbest bırakmazdı. Yatsı namazı belirtilmiş olması nedeniyle hadis cemaat hakkındadır... Cemaatin asgari limiti, ikidir. İmam ve me’mun. Çünkü Malik b. El Huveyris dedi ki:

أَتَيْتُ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم أَنَا وَصَاحِبٌ لِي فَلَمَّا أَرَدْنَا الْإِقْفَالَ مِنْ عِنْدِهِ قَالَ لَنَا إِذَا حَضَرَتْ الصَّلَاةُ فَأَذِّنَا ثُمَّ أَقِيمَا وَلْيَؤُمَّكُمَا أَكْبَرُكُمَا“Ben, bir arkadaşımla Peygamberin yanından ayrıldım. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem, namaz vakti geldiğinde içinizden biri ezan okusun, ikinizden büyük olanınız size imamlık etsin.buyurdu.” [Müslim] Cemaat, ancak soğuk ve yağmurlu gece gibi hakkında bir nassın geldiği şeri bir özürle sakıt olur. Çünkü Buhari’nin rivayet ettiği bir hadiste Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem;

كَانَ يَأْمُرُ مُؤَذِّناً يُؤَذِّنُ ثُمَّ يَقُولُ عَلَى إِثْرِهِ أَلَا صَلُّوا فِي الرِّحَالِ فِي اللَّيْلَةِ الْبَارِدَةِ أَوْ الْمَطِيرَةِ فِي السَّفَرِ Seferde iken soğuk ya da yağmurlu gecede müezzine ezan okumasını ve ardından da: Haberiniz olsun! Namazlarınızı olduğunuz yerlerde kılınız diye bağırmasını emrederdi.

2- Cuma namazı ise, farzı ayndır, farziyeti sadece bir özürle düşer. Bunun delilleri çoktur. Bunlardan biri:

Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın şu buyruğu:

إِذَا نُودِي لِلصَّلاَةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın.[Cuma 9] Ayetteki emir, farziyet ifade eder. Mubah bir işten nehyeden bir karinenin varlığı, talebin kesin olduğunun delilidir. El Hâkim, Müstedrek Ala Sahihayn adlı eserinde Tarık b. Şihab’tan, Ebu Musa’dan rivayet ettiğine göre Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

الْجُمُعَةُ حَقٌّ وَاجِبٌ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ فِي جَمَاعَةٍ إِلَّا أَرْبَعَةٌ: عَبْدٌ مَمْلُوكٌ، أَوِ امْرَأَةٌ، أَوْ صَبِيٌّ، أَوْ مَرِيضٌ“Cuma namazı kılmak; köle, kadın, çocuk ve hasta hariç, her Müslümana vaciptir.[El Hâkim, hadis şeyhaynin şartına göre sahihtir dedi] Cuma namazı, korku içinde olana da farz değildir. İbn Abbas, Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den rivayet ettiğine göre

مَنْ سَمِعَ النِّدَاءَ فَلَمْ يُجِبْهُ فَلَا صَلَاةَ لَهُ إلَّا مِنْ عُذْرٍ، قَالُوا: يَا رَسُولَ اللهِ وَمَا الْعُذْرُ؟ قَالَ: خَوْفٌ أَوْ مَرَضٌKim, ezanı işitir de bir özrü olmadığı halde icabet etmezse, onun namazı yoktur.Sahabe: Ey Allahın Rasûlü özür nedir? Diye sordu. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem de Korku ve hastalıkyanıtını verdi.[Beyhaki, Süneni Kübra] Buna göre Cuma namazı, hakkında istisna kılıcı şeri bir nassın gelmiş olduğu kimseler hariç her Müslümana farzdır... Bunlar haricinde, istisna kılıcı bir nassın varit olmadığı kimseler için Cuma namazı farzı ayndır. Bu saydıklarımız, şeri mazeretlerdir, analoji (kıyas) cereyan yürümez. Şeri mazeret, hakkında şeri bir nassın geldiği şeydir. İbadetlerde analoji olmaz.

Çünkü ibadetlerde illetli bir nas gelmemiştir, bu yüzden ibadetlerde analoji gerçekleşmez... Cuma namazı için Müslümanlardan bir sayının varlığı şarttır. Sahabe, Cuma namazı için bir sayının kaçınılmaz olduğu konusunda icma etti. Bu nedenle mutlaka bir sayı olmalıdır. Belirli bir sayı şart değil. Herhangi bir sayı, cemaattir ve sayıdır. Sayı, cemaat kabul edildiği sürece Cuma namazı sahihtir. Cuma namazı için cemaatin gerekliliği, üstte geçen Tarık b. Şihab hadisiyle sabittir:

الْجُمُعَةُ حَقٌّ وَاجِبٌ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ فِي جَمَاعَةٍ Cuma namazı haktır, cemaatle eda edilmek üzere her Müslümana farzdır.Çünkü sayı, sahabenin icmasıyla sabittir. Cuma namazı için belirli bir sayıya delalet eden bir hadis yok. Mademki cemaat ve sayı kaçınılmazdır, o halde bu, ancak üç kişi ve üstü ile gerçekleşir. Çünkü iki kişi, cemaat sayısı olarak adlandırılmaz. Bu yüzden Cuma namazının sahih olabilmesi için Cumanın farz olduğu kişilerden üç kişi olmak zorunda. Eğer bu sayıdan eksik olursa, Cuma namazı sahih olmaz ve sayı eksik olduğu için de Cuma denmez.

Dolayısıyla Hilafet Devletinde Cuma veya cemaat namazı iptal edilmez. Şeran özürlü olanlar, camiye gitmez ve gerisi gider. Zannı galibe göre herkesin enfeksiyona duçar kalacağı, ne kadar önlem ve tedbir alınırsa alınsın salgından kaçınmanın imkânsız olduğu söylemi, zayıf bir olasılıktır, özellikle de cemaat için asgari sayının iki, Cuma için de üç olması nedeniyle. Bu sayı büyük olasılıkla gerçekleşebilir. Böyle bir olasılığın varlığını varsaysak bile sadece kendi bölgesinde kayda değer alınır. Onun için mesele, olabildiğince hassasiyet ve doğrulukla incelenmeli. Zannı galibe göre sayıya ulaşılıyorsa, Cuma ve cemaat namazı iptal edilmez. Aksine tüm önlemler ve tedbirler alınır. Çekingenlik, farzın terk edileceği anlamına gelmez, tam tersine enfeksiyonu önlemek için tedbir ve önlemlerin alınmasıyla birlikte farz eda edilir.

Bu konudaki racih hüküm bu. Yukarıda belirtildiği gibi devlet, zannı galibe ulaşmak için hiçbir çaba sarf etmeden camilere kapatırsa, dolayısıyla insanların Cuma ve cemaat namazı için camilere gitmesini engellerse, Cuma ve cemaat namazını iptal ettiğinden dolayı günahkâr olur ve büyük bir günah işlemiş sayılır.

Sonuç olarak Müslüman ülkelerdeki yöneticilerin, karış karış, arşın arşın sömürgeci kâfirlerin adımlarını izlemeleri gerçekten acı verici. Bu ülkeler, belirli bir hastalığa derman bulmakta zorlandıklarında, hemen kâfirleri izlerler. Kâfirler, bir çözüm sunduğunda, yanlış da olsa, İslam dünyasındaki yöneticiler tarafından alkışlanırlar. O çözümü sağlıklı ve derman olarak addederler! Bu pandeminin (Korona) ülkelerde ve halklarda durgunluğa ve donukluğa yol açması acı verici. Hatta kamu hayatı neredeyse durdu. Oysa Müslüman ülkeler, benzeri birçok vaka yaşamışlardı. Örneğin H. 18. yılda Şam’da Romalılar ile şiddetli bir savaşa girdiklerinde, veba sınavına maruz kalmışlardı... Yine 6. yüzyılın ortalarında ümmet, moda tabirle şarbon adıyla bilinen “eş Şakafe” belasına duçar kalmış, bela, Şam’dan Mağribe kadar yayılmıştı. Güncel adıyla bu salgın, Stafilokok bakterilerden bulaşan bir tür cilt enfeksiyonu ülseriydi... Müslümanlar yine 8. yüzyılın ortalarında (H.749) Dimeşk’te (Şam) büyük taun olarak bilinen bir salgın ile denenmişlerdi. Bütün bu vakalarda camilere kilit vurulmamış, Cuma ve cemaat namazı durdurulmamış, insanlar evlerine kapatılmamıştı. Aksine hastalar, izolasyon altına alınmış, sağlıklı kimseler, cihat ve dünyanın imarı işleriyle meşgul olmuşlardı... Camilere gitmişler, namaz kılmışlar, salgının kötülüğünden korunmak için Allah’a dua etmişlerdi. Buna ek olarak sağlık tedavisi görmüşler, hasta bakımında bu yolu izlemişlerdi... İşte hak budur.

فَمَاذَا بَعْدَ الْحَقِّ إِلَّا الضَّلَالُ “Artık haktan (ayrıldıktan) sonra sapıklıktan başka ne kalır?[Yunus 32]

H.02 Şaban 1441
M.26 Mart 2020

 

Devamını oku...

Amerika İle Çin Arasındaki Ticaret Anlaşması

Soru Cevap

Amerika İle Çin Arasındaki Ticaret Anlaşması

Soru: ABD Başkanı, Çin ile faz 1 ticaret anlaşmasının 15 Ocak’tan kısa süre sonra imzalanabileceğini söyledi. Trump, geçen ay 15 Ocakta imzaların atılacağını duyurmuştu. Trump, Dünya piyasasını ve küresel ekonomiyi olumsuz etkileyen dünyanın en büyük iki ekonomisi arasında aylardır süren ticaret savaşını sona erdirmek amacıyla başkanlık seçimlerinden sonra Çin ile faz 2 ticaret anlaşmasını sonuçlandırmak istediğini belirtti... [10.01.2020 al-ain.com] Çin Ticaret Bakanlığı, resmi olarak Başbakan Yardımcısı Liuun, faz 1 ticaret anlaşmasını imzalamak için Washington’a gideceğinidoğruladı. Böylece ilk kez Çin, anlaşmanın imzalanacağını doğrulayan resmi bir açıklama yaptı. Trump daha önce anlaşmanın imzalanması sonrasında müzakerelerin ikinci aşamasına geçmek için Pekin’e gideceğini söylemişti. [10.01.2020 tradecaptain.com] Bu, Amerika ile Çin arasındaki ticari gerginliğin bittiği anlamına mı geliyor?

Cevap: Bu sorulara yanıt vermek ve Amerika ile Çin arasındaki ticaret savaşının aslını anlamak için şu hususlara bir göz atacağız:

Birincisi: Sorunun arka planı:

1- Amerika’nın Çin politikasını gözlemleyenler, Amerika’nın Avrasya’da (Avrupa ve Asya) üstünlük kurmaya çalıştığını, Çin’in bölgede lider olmasına izin vermeyeceğini görürler. Çünkü Avrasya, hayati önemdedir. ABD, bölgedeki hegemonyasını güvence altına almak için bölgeye yönelik güçlü bir dış politika geliştirdi. Bugüne kadar bu politika, Amerikan kurumlarının çıkarlarına hizmet etmeye devam ediyor... 1991’de Sovyetler Birliği’nin çöküşünden bu yana Amerika’daki siyasi ortam, ABD-Çin politikasının dizaynı konusunda ikiye ayrılmış durumda:

Birincisi: Amerika öncülüğündeki uluslararası sistemde sorumluluk ve paydaş sahibi olması için Çin’i uluslararası sisteme katmak ya da işbirliği yapmak etrafında dönüyor.

İkincisi: Çin’in niyetlerine güvenilemeyeceğini ve nihayetinde Amerika liderliğindeki Batılı uluslararası düzen karşısında duran rakip bir güç olduğu olgusu üzerinde duruyor.

1990’ların ortalarında Amerikan dış politika kurumu, Çin’in ABD ile rekabet eden bir güç olarak sınıflandırılmasına karar verdi ve Çin’in yükselişini sınırlamak için bazı politikalar benimsendi. Clinton ve Obama yönetimi döneminde Çin’i çevreleme politikası benimsenirken, Cumhuriyetçi oğul Bush ve Trump yönetimi dönemindeyse Çin’i çevrelemek için daha agresif bir politika benimsendi. Trump, Çin’e karşı açık bir ticaret savaşı yürütmek için seferber oldu. [Financial Times]

Amerika’nın çevreleme politikasının iki ana hedefi vardı: Birincisi, Çin’in bölgesel bir güç olarak ortaya çıkışını önlemek. İkincisi, Çin’in Batı merkezli uluslararası düzeni bir yönüyle değiştirmesine mani olmak. Bu hedeflere erişmek için ABD, bir dizi önlemler kabul etti. (Tibet, Doğu Türkistan ve Hong Kong’da Çin’in insan hakları ihlallerinin propagandasını yapmak... Çin’i Kuzey Kore nükleer krizi ve Güney Çin Denizi’nde bölgesel çatışmalar ile oyalamak... Asya-Pasifik bölgesinde Çin’in askeri emellerini ve büyümesini kısıtlamak için Hindistan, Japonya ve Avustralya’yı kullanmak... Çin’in son teknolojiye erişimini engellemek... Çin’i kemer ve yol girişimi projesinden vazgeçirmek gibi.) Amerikan siyasi kurumu, Çin’in güç emellerini frenlemek için bazı prosedürlerde yapılan minik değişikliklerle birlikte çevreleme politikasına sadık kaldı. Ancak 2008’deki küresel finansal krizden ve Afganistan ile Irak’taki felaket savaşlarından sonra ABD, Çin’i çevreleme politikasının yetersiz kaldığını fark etti ve güçlendirmeye karar verdi. (Asya stratejisi) olarak bilinen Obama stratejisinin amacı, askeri teçhizatı ve birlikleri Avrupa’dan Asya ve Pasifik’e kaydırmak ve Çin’in askeri potansiyeli ile mücadele etmekti. Sonra Trump, doğrudan Çin ekonomisini hedef almaya başladı. Trump yönetimi, Çin’i “para birimi manipülatörü” olarak nitelendirdi ve Pekin ile ticaret savaşı başlattı. Bunlar, uluslararası normlara dayalı sistem içinde Çin’i çevreleme çabalarının öncüleriydi. [BBC]

İkincisi: Amerika ile Çin arasındaki ticaret savaşı:

1- Daha önce de belirttiğimiz gibi Amerika, Çin’in yükselişini çevrelemek için Çin ile bir ticaret savaşı başlattı. Ticaret açığı nedeniyle iki ekonomik güç arasındaki ticaret savaşı hız kazandı. Amerika, Çin’den 558 milyar dolarlık mal ve hizmet ithal ederken, buna karşılık Çin, ABD’den 179 milyar dolarlık mal ve hizmet ithal ediyor. [ABD Ticaret Temsilcisi Ofisi) Ancak son zamanlarda öncelikle kendi çıkarlarını gerçekleştirmek için aralarında bir yakınlaşmanın olduğu gözlemlendi!

2- ABD ve Çin, son aylarda kısmi bir ticaret anlaşmasına vardılar. “Anlaşma ile geçen yıldan bu yana dünyanın en büyük iki ekonomisi arasında tırmanan ticaret savaşı sona erecek. Trump daha önce faz 1 ticaret anlaşmasının uzun vadeli bir anlaşmanın yüzde 60’ını temsil ettiğini söylemişti. Anlaşma, ABD’nin Çin mallarına uyguladığı gümrük tarifelerini düşürmesi karşılığında Çin’in Amerika’dan daha fazla tarım ürünü satın alma taahhüdünde bulunmasını öngörüyor... [05.01 2020 el-Arab el-Cedid] El Arabiya sitesi 15 Aralık 2019’da şöyle bir haber geçti: “Dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki ticaret savaşının başlamasından 21 ay sonra ABD, Çin ile faz 1 anlaşmasına vardı. Ama anlaşma önümüzdeki Ocak ayına kadar imzalanmayacak. Anlaşma uyarınca ABD, 120 milyar dolarlık Çin ürününe yönelik verginin yüzde 7,5’e düşürüleceğini, ancak 250 milyar dolarlık Çin ürünü üzerindeki yüzde 25’lik verginin ise olduğu gibi korunacağını bildirdi. ABD ayrıca bugün yürürlüğe girmesi öngörülen ve oyuncaklar ile akıllı telefonları kapsayan 160 milyar dolarlık Çin ürününe yönelik yüzde 15 oranındaki yeni vergi uygulamasını erteledi... Pekin de önümüzdeki iki yıl içinde en az 200 milyar dolar tutarında ek Amerikan mal ve hizmeti ithal etmeyi kabul etti. Çin ayrıca bugün yürürlüğe girmesi beklenen bazı Amerikan mallarına ek ücret uygulamasını da askıya alacak. Otomobillere yüzde 25, Amerikan yedek parçalarına yüzde 5 tutarında ek gümrük tarifesi uygulanması rafa kalkacak. Çin, yaklaşık 126 milyar dolarlık Amerikan ürününe yönelik gümrük vergisini askıya almaya devam edeceğini belirtti. Buna ek olarak ABD tarım ürünü alımlarını yıllık 50 milyar dolar artırma sözü verdi.” Trump, tarım ürünlerinin ihracatı için gittikçe artan bir pazar bulma gayreti içerisinde, çünkü 2020’de başkanlık seçimlerine girecek ve yeterli ihracat pazarı yoksunluğundan dolayı ağır borç yükü altında ezilen çiftçilerin oylarını kaybetmek istemiyor... Bundan önce Albayan News sitesinin yayınladığı bir habere göre, “Çin Ticaret Bakanlığı Cuma akşamı yaptığı açıklamada, anlaşmanın eşitlik ve karşılıklı saygı ilkesine dayandığını ve dokuz bölümden oluştuğunu belirtti: Giriş, fikri mülkiyet hakkı, teknoloji transferi, gıda ürünleri, tarım, finansal hizmetler, döviz kuru, şeffaflık, ticaret genişlemesi, ikili değerlendirme, anlaşmazlıkların çözümü ve sonuç maddeleri...” [13.12.2019 Albayan News]

3- Ancak bu, ticaret savaşıyla ilgili bu anlaşmaların taraflar arasındaki ekonomik gerginliği sona erdireceği anlamına gelmez. Çünkü ticaret savaşı, Çin’i kontrol etmenin gerçek motivasyonu değil. Tam tersine arkasında Amerikan ekonomisine ve uluslararası önceliğine tehlike teşkil eden çok daha derin bir mesele var. Zira Çin, beşinci nesil teknolojide (G5) öncü bir ülkedir. G5, kablosuz iletişimin bir sonraki neslidir. Daha da önemlisi G5, yapay zekâyı kontrol etmenin kapısıdır. Alphabet eski yönetim kurulu başkanı Eric Schmidt, LinkedIn Kurucusu Reid Hoffman, Aspen Enstitüsü Başkanı ve eski CEO’su Walter Isaacson’tan oluşan Savunma İnovasyon Kurulu, “G5lideri ülkenin, kablosuz teknoloji sektöründe büyük ölçekli istihdam yaratmasının yanı sıra önümüzdeki on yıl içinde yüz milyarlarca dolar gelir elde etmesi bekleniyor. G5 sahibi ülke, birçok yeniliğe sahip olacak ve dünyanın geri kalanı için standartlar belirleyebilecek. Bunun şu anda ABD olma olasılığı yok...” [ZDNet]

4- Bilginiz olsun diye söylüyorum, G5 süper hızlı. “Araştırmacılar, G5 hız testlerinin rekor hıza, bir saniyede 1 terabayta ulaştığını açıkladı. Bu hız, şimdiki hızdan 200 kat daha yüksektir. İngiltere’de Surrey Üniversitesi’ndeki 5G İnovasyon Merkezi’nden bir araştırma ekibinin yaptığı testlere göre uzun film dosyalarının 100 katı büyüklüğündeki bir dosya yaklaşık 3 saniye içinde indirilebilecek. Ayrıca yeni hız, 4G şebekesinin ortalama indirme hızından yaklaşık 65.000 kat daha yüksek. 2020’de internete bağlı cihaz sayısının 50 ile 100 milyar arasında olması bekleniyor. Bu nedenle internet erişimine yönelik bu büyük talebi karşılamak için yeni ve farklı frekans bantlarına ihtiyaç var. G5’in teknik olarak nasıl çalıştığına gelince, “MIMO” yani çoklu giriş çoklu çıkış olarak bilinen bir teknoloji var. Bu teknoloji, G5 şebekesinin çalışmasında ve verimlilik standartlarında önemli bir rol oynayacak. MIMO teknolojisi, veri akışını ayrı ayrı servis etmek için birkaç küçük anten kullanıyor. Samsung, inanılmaz veri indirme hızı sağlamak için bu teknolojiyi kullanıyor. G5 ağının çok daha fazla baz istasyonunu kullanması muhtemel... [13.08.2017 Al Arab]

5- 2017’de Dünya Ekonomik Forumu’nda Schmidt, “Çin’in, gelişmiş yapay zekânın (Al) gelişiminde ABD’yi sollamasının çok uzun sürmeyeceğini söyledi.” [Dünya Ekonomik Forumu] Yapay zekâ şurada kendini gösteriyor:

- Müşteri sorunlarını daha hızlı anlamak ve daha verimli cevaplar vermek için yapay zekâ sohbet robotlarının kullanımında.

- Zaman çizelgesini iyileştirmek amacıyla bir sürü metin verisinden önemli bilgileri analiz etmek için yapay zekâ asistanlarının kullanımında.

Uzmanlar, önümüzdeki birkaç yıl içinde yapay zekâ alanındaki büyük ilgiye ve yatırımlara işaret ediyorlar. Deloitte’ye göre 2021 yılına kadar yapay zekâ ve otomatik öğrenmeye 57,6 milyar dolar harcama yapılacak yani 2017’dekinin beş katı.

6- Trump’ın “G5” üreticisi Huawei şirketine açıkça karşı çıkması sürpriz değil. Trump, Çinli şirketin güvenlik tehdidi oluşturduğunu çeşitli vesilelerle dile getirdi. Son NATO zirvesinde Trump, Bence bu bir güvenlik riski.açıklamasında bulundu. [Business Insider] Bu nedenle ABD, güvenlik ihlalleri gibi sahte gerekçelerle G5 teknolojisinin ülkelerindeki alt yapı çalışmalarından ya da tekliflerden Huawei’yi dışlamaları için birçok Batı ülkesine (İtalya, Birleşik Krallık, Almanya vs...) baskı yaptı. ABD ayrıca Kanada’dan Huawei şirketinin Mali İşler Direktörü Meng Wanzhou’yu İran’a karşı ABD yaptırımlarını ihlal ettiği gerekçesiyle tutuklamasını istedi. Amerika, Çinli G5 ağının yasaklanmasını önemsiyor. Nitekim Trump, Çin’e silikon yongaların satışına yasak getirdi.

7- Çinliler uzun süredir Made in China 2025 planı uyarınca teknolojide bağımsız olmak için çalışıyorlar. Ancak Amerikalıların, Huawei ve diğer Çinli şirketlere davranış biçimleri, Çin’in kilit teknolojilerde tam bağımsızlık arayışını hızlandırdı. Çinliler, 2022 yılına kadar kendi işletim sistemlerini kurma planlarını açıkladılar ve bu kapı IBM, Microsoft, Dell ve diğer Amerikan şirketlerine kapatıldı. Ayrıca, Çin kendi silikon çiplerini inşa etmeyi planlıyor. Son bir kaç yılda Tayvan’da binlerce çip mühendisi, aldıkları maaşın iki katını teklif eden Çin’e gittiler. Amerikalı analistler, Çin’in beş ila yedi yıl içinde çip sektöründe bağımsızlık elde edeceğini tahmin ediyorlar. Aldığı bu önlemler sayesinde Pekin, yeni yapay zekâ ekonomisinde büyük kazançlar elde edecektir.

8- Amerika, Çin’in G5 ve yapay zekâda liderlik yeteneğini kısıtlamak için elinden geleni yapıyor. Çünkü bu teknoloji, buhar motoru, elektrik ve silikon çipi gibi son derece önemli. Söz konusu teknolojiler, üretim ve ekonomik büyümenin motorları. Buna göre şimdiki ticaret savaşı, Amerika ile Çin arasındaki ticaret dengesizliğini gidermek için yürütülen salt ticaret savaşından çok daha fazlasıdır. Tam tersine, bu, bir teknoloji savaşıdır özellikle de G5. Mevcut verilere göre, dünyanın iki kutuplu bir teknolojik sistemi olması muhtemel: Amerika önderliğindeki Batı ile Çin liderliğindeki dünyanın geri kalanı. Çin teknolojik sistemi Avrasya’da egemen olursa, Çin’in bu bölgedeki Amerikan önceliklerini tehdit etme olasılığı artacaktır.

Bu yüzden ABD ile Çin arasındaki ticaret anlaşması gerçekleşmiş ve bir yıl sonra tüm aşamaları imzalanmış olsa bile, nitekim Trump,  Yönetiminin Çin ile ABD arasında faz 2 ticaret anlaşması için müzakereleri yakın zamanda başlatacağını, ancak bu müzakerelerin tamamlanmasının Kasım ayında ABD’de yapılacak başkanlık seçimi sonrasına bırakılabileceğini” söyledi...[10.01.2020 al-ain.com] hatta nihai aşamaları bile tamamlanmış olsa, bunun, özellikle de G5 teknolojisinde savaşçı molasından öteye geçmeyeceği tahmin ediliyor. Çünkü Amerika, Çin kabul etse bile Çin’in denginde olmayı asla kabul etmez. Zira Amerikan küstahlığı, Amerikanın bunu kabul etmesine manidir!

H.17 Cumade’l Ûlâ 1441
M.12 Ocak 2020

Devamını oku...

Soru Cevap: Libya’daki Son Gelişmeler

Soru Cevap

Libya’daki Son Gelişmeler

Soru:

ABD ajanı Hafter güçleri ile Avrupa ajanı Serrac güçleri arasında aralıklarla süregelen çatışmalar sonrası Hafter güçleri, başkent Trablus’a yeni saldırı başlattı. Hafter ve onun arkasındaki Amerika, bugün Trablusu ele geçirebileceklerini düşünüyorlar mı? Bu şiddette ve ölçekte çatışmalar patlak verebilecek ne gibi bir gelişme oldu? Peki, Türkiye’nin Trablus’taki Fayez es Serrac hükümetine verdiği desteğin hakikati nedir? Rusyanın Libya’ya girdiği doğru mu yoksa bu sadece bir gözdağı mı? Almanyanın çağrıda bulunduğu Libya konulu Berlin Süreci toplantısından ne bekleniyor?

Cevap: Söz konusu soruların yanıtına açıklık getirmek için aşağıdaki hususlara bir göz atacağız:

Birincisi: Amerika, Libya’daki çatışmada ajanı Hafter’i güçlü bir unsur olarak dayatmayı başardıktan sonra Libya, Amerikan ajanının kontrolündeki bölgeler ile İngiliz ve Avrupa ajanlarının kontrolündeki bölgeler olmak üzere ikiye bölündü. Amerika, özellikle Mısır aracılığıyla ajanı Hafter’e verdiği askeri desteği artırdıktan sonra Libya’daki nüfuzunda peyderpey artış yaşandı. Hafter tarafından Libya’nın güneyine gerçekleştirilen saldırıda bu açıkça görüldü. Özellikle Hafter’in 2019 Nisan ayı başlarında Trablus’a düzenlediği saldırı sonrası Avrupa nüfuzunda bir gerileme oldu. Hafter ve onun arkasındaki Amerika, Trablus’taki Avrupa ajanı es Serrac hükümeti üzerindeki baskıyı artırmak istedi ve bunu, siyasi müzakerelerde aslan payı elde etmenin bir yolu olarak benimsedi. Böylece Hafter, güneyde kontrolü sağladıktan sonra Cezayir’in içerideki protestolarla boğuşmasından da yararlanarak Nisan 2019’un başlarında Trablus’a bir saldırı gerçekleştirdi. Saldırıda Hafter güçleri üstün geldi. Amerika, Trablus merkezli uluslararası tanınırlığa sahip Ulusal Mutabakat Hükümeti döngüsünden çıkmak istedi. Bu yüzden resmi bir hükümet yetkilisi ile temas kurar gibi Hafter ile açıktan temas kurdu. ABD Başkanı Trump, Hafter ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi.[22.01.2017 Skynews Arapça]

İkincisi: Buna karşın Avrupa, Libya sorununu siyasi olarak gündeme taşıdı. Almanya Şansölyesi Merkel, Libya krizinin çözümü için Berlin’de uluslararası bir konferans düzenlenmesi çağrısında ve girişiminde bulundu. Ancak bu girişim için henüz bir tarih belirlenmedi. “Almanya’nın başkenti Berlin’de gerçekleşmesi beklenen konferans için henüz bir tarih belirlenmedi...” [07.12.2019 Deutsche Welle] Fakat bu ayın sonlarında gerçekleşebileceği ile ilgili medyada doğrulanmamış bazı haberler yer aldı... Behemehâl Berlin Süreci, Avrupa’nın arzuladığı ve G7 zirvesinden bu yana planladığı girişimin ete kemiğe bürünmesidir. G7 ülkeleri, Libya’daki çatışmaları sona erdirmek için uluslararası bir konferans düzenlenmesi çağrısı yaptı. Fransa’nın Biarritz kasabasında yapılan G7 Zirvesi’nin ardından yapılan açıklamada, tüm ilgili tarafların ve bölgesel aktörlerin konferansta yer alması gerektiği belirtildi. [26.08.2019 El Kuds el Arabi] Avrupa ülkeleri, Berlin Süreci’ni Libya’daki ajanlarını ve dolayısıyla nüfuzunu korumak için bir umut ışıltısı görüyor. “es Serrac, Salı günü Trablus’ta İtalya Dışişleri Bakanı Luigi Di Maio ile görüştü. Di Maio, Libyada güvenlik ve istikrarı sağlama çabalarını destekliyoruz. Bu krizde tek yol diplomatik çözümdür. Burada askeri çözüm olamaz. Berlin Süreci’nin Libya krizi ile ilgilenen ülkeler arasında “konsensüsü” sağlayacağını umuyoruz.ifadelerini kullandı.” [17.12.2019 www.independentarabia.com]

Üçüncüsü: Öyle görünüyor ki Amerika, Avrupa’nın Berlin Sürecini baltalamak, özellikle ABD’nin Libya Özel Temsilcisi’nin belirlediği koşullar altında Berlin Süreci’nin gerçekleşmesi için uğraşıyor. Birleşmiş Milletler Libya Özel Temsilcisi Gassan Selame, Berlin Süreci’nin düzenlenmesinden önce üç şart belirlediğini açıkladı. Güvenlik Konseyinde yaşanan bölünmüşlük nedeniyle krizin çözümüne ilişkin hareket alanının son derece zorlaştığını vurguladı.” [13.11.2019 alwasat.ly] BM Özel Temsilcisi’nin ayak sürümesi, Amerika’nın, Berlin Süreci’nin düzenlenmesi konusunda ayak sürüdüğünü gösteriyor. Görünüşe göre toplantı tarihinin belirlenmesinde yaşanan zorluğun nedeni de bu! Fakat Amerika, bununla da yetinmeyerek, Rusya ve Türkiye’yi Libya sahasına soktu. Böylece Avrupa’nın çabalarını felce uğratacak şekilde Libya ile ilgili bölgesel ve uluslararası kartlar yeniden karıldı. Dolayısıyla Rusya ve Türkiye’nin Libya sahasına girişi, daha düzenlenmemiş olan konferansı etkiledi. Onun için Avrupa, Amerika ile birlikte çözümün kilit bir bileşeni olamaz. Aksine ABD ile çekişmekte ya da Rusya ve Türkiye bile önünde yer almaktadır. Bunun için Avrupa’nın rolü zayıflıyor... Bu nedenle düzenlense bile konferanstan çıkacak sonuçlar Avrupa’nın umduğu gibi olmayacaktır! Avrupa, konferansı desteklemek ve her şekilde katılım sağlamak için Amerika’nın konumunu etkilemeye çalışıyor. O kadar ki Avrupalı yetkililer, Amerika’yı zor durumda bırakmak için uğraşıyor. Amerika adına konferansa ilgiyle yaklaştığını söylediler! Almanya Dışişleri Bakanı Maas, İtalyan mevkidaşı Luigi Di Maio ile düzenlediği ortak basın toplantısında, ABD, Berlin sürecine son derece ilgiyle yaklaşıyor ve başarılı olması için etkisini kullanacak” şeklinde konuştu.” [10.11.2019 Eanlibya] Yani açıklamayı yapan Amerika değil! Amerika’nın gözü ise Libya sahasında. Berlin’de, konferansın hazırlık toplantısı sonrası ABD’nin Libya Büyükelçisi Richard Norland, 17 Eylül 2019’da Berlin Süreci’ne davet edilmemesine rağmen Cezayir’e gitti. Cezayir Dışişleri Bakanı Sabri Bukadum ile bir araya geldi... [02.11.2019 El Kuds el Arabi] Bu da Amerika’nın gözünün Cezayir’in üstünde olduğu ve Libya’da Hafter’e karşı askeri operasyona girişmesinden korktuğunu gösteriyor.

Dördüncüsü: Amerika’nın, Avrupa ve dolayısıyla es Serrac’ın konumunu zayıflatmak için Rusya ve Türkiye’nin Libya sahasına girişiyle kartları yeniden nasıl kardığına gelince:

A- Amerika, Libya’ya girmesi ve ajanı Hafter’i desteklemesi için Rusya’ya yeşil ışık yaktı. Rus güvenlik şirketi “Wagner” Libya’da belirdi. Bu şirket, Irak’taki Amerikan suç şirketi “Blackwater”ın Rus muadilidir... Görünüşe göre Amerika, Hafter’i desteklemek üzere “Wagner” şirketinin Libya’ya girmesi için Rusya’ya telkinde bulunmuştur. Söz konusu şirket, elektronik harp sistemleri / jammer sistemleri gibi modern Rus askeri teçhizatı ile donatılmış bir şirkettir. Bu yüzden Libya’daki hasımlarına karşı Hafter’in askeri üstünlük kurmasının önemli bir unsuru haline gelmiştir. Başkan Putin’e son derece yakın bir şirkettir ve yurtdışında askeri kontratlar yoluyla paralar kazanıyor. Rusya Devlet Başkanı Putin, Amerika’nın taleplerine yanıt verildiğini itiraf etti: “Biz, Rusya olarak Serrac hükümeti ve Hafter ile temas halindeyiz.[19.12.2016 Russia Today] Aynı zamanda Amerika da Hafter’i destekliyor. Beyaz Saray tarafından yapılan yazılı açıklamada, Trumpın Mareşal Hafterin terörizme karşı mücadele ve Libyanın petrol kaynaklarını güvenlik altına almadaki rolünü kabul ettiği belirtildi.[24.11.2019 Deutsche Welle] Amerika, Libya’nın Rusya ile ABD arasında bir çatışma sahası olarak görülmesi arzusunda. 24 Kasım 2019’da Deutsche Welle, ABD devlet kurumlarından Rusya’nın, Libya halkının iradesine karşı verilen mücadeleyi istismar etme girişimleri karşısında Libya’nın egemenliğini ve toprak bütünlüğünü destekledikleriniaktardı.

B- Türkiye’nin Libya krizindeki rolü, çarpıcı bir şekilde ön plana çıkmıştır. “Türkiye 27 Kasım 2019’da Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti Başbakanı Fayez es Serrac, Ankara ile Trablus arasında güvenlik ve askeri işbirliği ile deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin mutabakat muhtırası imzaladı. Gazetecilere açıklamalarda bulunan Erdoğan, Aynı şekilde Libya’da Mısır’ın ne işi var? Libya’da Abu Dabi yönetiminin ne işi var?dedi. Rusya’nın rolü ile ilgili olarak Erdoğan, Libya’da, Wagner denilen kuruluş vasıtasıyla bunlar adeta Hafter’in paralı askerleri olarak onun yanında görev yapıyorlar. Parasını kimler veriyor malum. Böyle bir durum söz konusu ve bütün bunlar karşısında tabi ki bizim seyirci kalmamız doğru değil. Biz de elimizden geleni şu ana kadar yaptık ve yapmaya da devam edeceğiz.ifadelerini kullandı. [20.12.2019 el-Cezire] Kısa bir süre sonra Erdoğan’ın projesi TBMM’de kabul edildi. “Birleşmiş Milletler tarafından tanınan Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne destek vermek üzere Libya’ya asker gönderilmesine ilişkin Cumhurbaşkanlığı tezkeresi dün akşam saatlerinde 184 aleyhte oya karşı 325 oyla TBMM’de kabul edildi. Tezkere, Ankara’nın Trablus’taki Halife Hafter güçlerine karşı savaşta uluslararası tanınırlığı sahip hükümet güçlerine destek vermek için danışmanlar ve eğitmenler gibi muharip olmayan güç göndermesine izin veriyor.” [02.01.2020 BBC Arapça]

Beşincisi: Türkiyeyi Libya’ya sokan ABDnin hedeflerine gelince, Erdoğan’ın açıkladığı gibi es Serrac hükümetini desteklemek değil. Aksine derinlemesine araştırılıp incelendiğinde, lokal, bölgesel ve uluslararası hedefler olduğu görülür. Racih olan görüş şudur:

1- Lokal açıdan: es Serrac hükümeti güdümünde “ılımlı İslamcılar” olarak kabul edilen çok sayıda silahlı grup yer alıyor. Asker göndermeden önce bile Türkiye’nin bu gruplarla teması vardı. Onun için bu grupları ölüme sürüklemesi çok kolay. Tıpkı Suriye’de yaptığı gibi. Yanlısı grupları, bölgeleri katil Beşşar’a teslim etmeye sevk etmişti. O yüzden Türkiye, Libya’da Hafter karşısında es Serrac hükümetini zayıflatmak ve sadakatini kazanmak için savaşa giriyor. Es Serrac, Erdoğan’ın Amerika’nın yörüngesinde hareket ettiğini, destek vermek için değil, aldatmak için asker gönderdiğini bilmelidir. Gruplar, hassas bölgelerden çekilmeleriyle zayıflayacaklar, böylece Hafter kefesi ağır basacaktır. Nitekim Suriye’de böyle olmuştu. Ama es Serrac, Avrupa ile bir plan dâhilinde Türkiye’ye yakınlaşarak Amerika’yı sıkıştırmak istedi. Onun için uluslararası tanınırlığa sahip bir hükümet olarak herhangi bir devletten yardım isteme hakkına sahip olduğu için Erdoğan Türkiye’sini Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni desteklemeye zorladı. Akabinde Avrupa, Türkiye ve onun arkasındaki Amerika sonra da Mısır’ın askeri müdahalesine karşı uluslararası arenada yaygara kopardı... Es Serrac ve onun arkasındaki Avrupa, bu sıkışıklık ve yaygaranın, Amerika’nın Hafter ve Mısır’ın es Serrac üzerindeki baskısını hafifletmesini etki edeceğini tahmin ediyor...

2- Bölgesel açıdan: Türkiye’nin askeri desteği gerekçesiyle Mısır, mevcut koşulları nedeniyle Cezayir’in es Serrac hükümetini desteklemesinin zor olduğu bir dönemde, Hafter’e verdiği desteği güçlü bir şekilde artırabilir. Libya’da savaşmak üzere doğrudan asker gönderebilir. Türkiye’nin, es Serrac hükümetine verdiği destek sembolik olacak, Suriye’de yandaş gruplara verdiği destek kadar önemli ve ciddi olmayacaktır. Kaldı ki Türkiye, Libya’ya bayağı uzaktır. Onun için destek açıklamaları yaygaradan öteye geçmeyecektir. Suriye’de olduğu gibi Türkiye’nin destek tuzağına ve serabına düşürmek için Libya güçlerine azcık bir destek sunabilir.

3- Uluslararası açıdan: Türkiye’nin askeri müdahalesi, Libya sahasını Rusya ile Türkiye arasında gelgit alanına dönüştürecektir. Şuan bu oluyor. Erdoğan, açıklamalarında Rusya’nın Libya’daki askeri varlığını hedef aldı. Rusya ise Türkiye’nin askeri müdahalesinden duyduğu rahatsızlığı dile getirdi. Ardından bu açıklamaları başka açıklamalar izledi. Türkiye ve Rusya, Libya konusunda yaptıkları anlaşmalar hakkında karşılıklı açıklamalar yaptılar. Bu, Suriye’deki olaylarda Türkiye-Rusya entrikalarına çok benziyor...

4- Erdoğan’ın, petrol ve doğalgaz sondaj çalışmaları için es Serrac ile böyle bir anlaşma yapıldığına dair kamuoyunu kandırmasına gelince, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, Libya’yla deniz yetki alanlarının mutabakatına yönelik bir anlaşma yapılmıştı. Meclisimizden geçti, Libya hükümetinde de onaylandı. Şu anda bunların BM’ye gönderilmesi ve tescil aşamasındayız. Bu süreç de tamamlandıktan sonra yeni alanlarda Enerji Bakanlığı olarak petrol ve doğalgaz arama ve üretim ruhsatlandırma çalışmalarını başlatacağız. Öyle tahmin ediyorum ki, 2020’nin ilk aylarında bu süreci başlatmış oluruz” diye konuştu.” [18.12.2019 Reuters] Görünen o ki Erdoğan, sanki askeri müdahalesinin arkasında petrol ve doğalgaz arama çalışmaları varmış gibi kandırmak için bunu bir fırsat olarak gördü ve bu yüzden bu anlaşmayı imzaladı. Çünkü 2018 Ekim ayından bu yana Antalya açıklarında (100 km) Akdeniz’de yürütülen doğalgaz sondaj çalışmaları, pek ciddi çalışmalar değildi. Havanda su dövmek gibiydi. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı, bir gemi göndermelerine rağmen henüz petrol ve doğalgaz arama çalışmalarına başlamadıklarını itiraf etti. Şimdiyse bakan, petrol ve doğalgaz arama çalışması yapacaklarını ve Türkiye’nin çıkarları için Libya’ya askeri müdahalede bulunacaklarını söyleyerek kamuoyunu kandırıyor. Oysa Libya’da oynayacağı hilekâr rol Amerika yararına olacaktır.

Altıncısı: Trablus savaşı kararına gelince, son aylarda Hafter kefesinin ağır basmasını sağlayan bazı faktörler ortaya çıkmıştır:

1- Amerika’nın, Rusya ve Türkiye’yi Libya sahasına sokmasıyla, daha önce de açıkladığımız gibi Mısır’ın rolünün etkin bir şekilde artmasıyla Avrupa için yarattığı bu karmaşık sahne karşısında Hafter, Trablus’taki askeri operasyonlarını tırmandırdı. “Libya Ulusal Ordusu Komutanı Halife Hafter, 12 Aralık Perşembe akşamı belirleyici savaşın ve Trablus kentine doğru ilerlemenin başladığını duyurdu. Hafter, Libya el-Hades televizyonunda yaptığı konuşmada, Trablus’taki tüm askeri birlikler için Trablus’un hürriyetine kavuşmasına “sıfır saat kaldı” açıklamasında bulundu. Bugün belirleyici savaşı ilan ediyoruz ve başkentin kalbine doğru ilerliyoruz...dedi.” [12.12.2019 Deutsche Welle] Askeri operasyonlar tırmanarak devam ediyor...

2- Rusya özellikle Wagner şirketinin Hafter tarafında yer alması. Amerika, müdahale etmek ve ajanını desteklemek için Rusya’ya yeşil ışık yaktı. Wagner, jammer sistemleri gibi modern Rus askeri teçhizatı ile donatılmış bir şirkettir. Dolayısıyla Hafter’in, Libya’daki hasımlarına karşı askeri üstünlük sağlamasında önemli bir unsur haline gelmiştir. Rusya Devlet Başkanı Putin, Amerika’nın taleplerine yanıt verildiğini itiraf etti. “Biz, Rusya olarak Serrac hükümeti ve Hafter ile temas halindeyiz.dedi. [19.12.2016 Russia Today]

3- Türkiye’nin Libya sahasına müdahalede bulunması. Es Serrac hükümeti güdümünde “ılımlı İslamcılar” olarak kabul edilen çok sayıda silahlı grup mücadele ediyor. Müdahaleden önce de Türkiye’nin o gruplarla teması söz konusuydu. Onun için Türkiye’nin bu grupları ölüme sürüklemesi çok kolay, tıpkı Suriye’de yaptığı gibi. Suriye’de yanlısı grupları, bölgeleri katil Beşşar’a teslim etmeye sevk etmişti. O yüzden Türkiye, Libya’da Hafter karşısında es Serrac hükümetini zayıflatmak ve sadakatini kazanmak için savaşa giriyor. Es Serrac, Erdoğan’ın Amerika’nın yörüngesinde hareket ettiğini, destek vermek için değil, aldatmak için asker gönderdiğini bilmelidir... Öte yandan Türkiye’nin es Serrac’ı desteklemek için Libya’ya askeri müdahalede bulunduğunu duyurması, Mısır’ın, Libya müdahalesini gizli tutması yerine açıklaması için bir başlangıç olacaktır!

4- Türkiye-Rusya düzenbazlığı. Zira Türkiye, es Serrac’ı desteklemek için askeri müdahalede bulunduğu görüntüsü veriyor. Erdoğan da Hafter’e destek verdiği için Rusya’yı hedef alan açıklamalar yapıyor. Rusya’nın rolü ile ilgili olarak Erdoğan, Libya’da, Wagner denilen kuruluş vasıtasıyla bunlar adeta Hafter’in paralı askerleri olarak onun yanında görev yapıyorlar. Parasını kimler veriyor malum. Böyle bir durum söz konusu ve bütün bunlar karşısında tabi ki bizim seyirci kalmamız doğru değil. Biz de elimizden geleni şu ana kadar yaptık ve yapmaya da devam edeceğiz.ifadelerini kullandı.” [20.12.2019 el-Cezire] İki gün sonra da Putin’le telefonda görüştüğünü açıkladı! Dışişleri bakan yardımcısı, savunma bakan yardımcısı ile istihbarattan ve ulusal güvenlikten oluşan bir heyetle, kısa bir zaman içerisinde arkadaşlarımız Moskova ziyareti yapacaklar.Dedi. [18.12.2019 NTV] Yani Rusya, sabah akşam Suriye halkına hava saldırısı düzenlerken, hem onunla görüşüyor hem de işbirliği yapıyor. Aynı zamanda da münafıklık yapıp Suriye halkını ve grupları desteklemek için Suriye’ye girdiğini söylüyor! Sanki oyun oynuyor gibiler. Gizli kalacağını sanıyorlar, ama deşifre olmuş durumda! 20 Aralık 2019’da El Cezire sitesinin İtalyan Corriere Della Sera sitesinden aktardığına göre Libya sahnesi Türk-Rus oyununa tanıklık ediyor. Nitekim Karadeniz’de her iki taraf arasında şekillenmeye başlayan bir anlaşma söz konusu. Suriyedeki barış deneyimini Libyada da ya hazırlar.Türkiye- Rusya düzenbazlığının deşifre oluşu, Hafter’in çalışmalarını kolaylaştırarak etkinleştiriyor...

Bu dört faktör, Hafter’in konumunu destekliyor. Trablus’taki savaşı tırmandırması için motive ediyor ve onu buna teşvik ediyor... Tabii ki, bu faktörler, Amerika’nın yönetiminde ve planlaması iledir. Hafter açısından durum böyle. Es Serrac açısından ise, şüphesiz Avrupa özellikle İngiltere, Fransa ve İtalya’nın desteğine sahip. Buna ek olarak silahlı gruplar özellikle de Misrata savaşçıları dayanıklı ve serttir. Ancak yukarıda da belirtildiği gibi müdahalelerin devam etmesi, Trablus üzerindeki askeri baskının artması ve Türkiye’nin es Serrac güçlerinin sadakatini kazanması, Libya’daki Avrupa etkisinin sarsılmaya başladığı anlamına gelir. Libya’daki İngiliz ve Avrupa yanlısı devasa siyasi ortamın, özellikle de Amerika’nın, Rusya ve Türkiye’yi Libya sahasına sokarak kartları yeniden karmasından sonra sarsılan bu nüfuzunu kurtarması çok zor. Yani, gerçekleşen olaylar ve verilere göre Libya’da hüküm süren Avrupa etkisinin, daha önce olduğu gibi eskiye dönmesi artık zor... Bununla birlikte öngörülebilir gelecekte krize askeri çözüm bulunması kolay değil. Bu nedenle siyasi çözüme dönülmesi bekleniyor. Taraflar, askeri çözüm bulamazlarsa, kapitalistler olarak uzlaşı yöntemini tercih edecekler, askeri üstünlüğe göre siyasi kazanımlar elde edeceklerdir. Şu an askeri üstünlük, Hafter’den yani Amerika’dan yana...

Yedincisi: Sonuç olarak Müslüman ülkelerin, sömürgeci kâfirlerin küfür ve halkının çıkarlarına hizmet etmek için soydaşlarımızdan araçlarla rekabet ettikleri bir savaş alanına dönmesi acı verici. Çarpık ve kırık koltuklarında kalabilmek için Müslüman ülkelerdeki yöneticiler, kâfirleri dost ediniyorlar! Bu yöneticiler, akıbetin muttakiler için olduğunu bilmiyorlar. Nihai zafer İslam ve Müslümanlarındır. Pişman olacaklar ama son pişmanlık fayda etmeyecek.

فَتَرَى الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ يُسَارِعُونَ فِيهِمْ يَقُولُونَ نَخْشَى أَنْ تُصِيبَنَا دَائِرَةٌ فَعَسَى اللَّهُ أَنْ يَأْتِيَ بِالْفَتْحِ أَوْ أَمْرٍ مِنْ عِنْدِهِ فَيُصْبِحُوا عَلَى مَا أَسَرُّوا فِي أَنْفُسِهِمْ نَادِمِينَ İşte kalplerinde bir hastalık bulunanların, Başımıza bir felaketin gelmesinden korkuyoruzdiyerek onların arasında koşup durduklarını görürsün. Ama Allah, yakın bir fetih veya katından bir emir getirir ve onlar içlerinde gizledikleri şeye (nifaka) pişman olurlar.[Maide 51-52]

H.11 Cumade’l Ûlâ 1441
M.06 Ocak 2020

Devamını oku...

Irak, Lübnan ve İran’daki Halk Hareketleri

Soru Cevap

Irak, Lübnan ve İran’daki Halk Hareketleri

Soru:

Irak, Lübnan ve İran’daki halk hareketlerinin, 5 Kasım 2019 tarihinde yayınlanan genel hatlarda geçtiği üzere spontane başladığını biliyoruz. Hâlâ öyle mi? Amerikan güdümündeki bu üç ülkede Avrupanın bir rolü var mı? Bu ülkedeki koşullar böyle devam eder mi? Yoksa Amerika, Mısır ve Sudan’da yaptığı gibi, bu ajanları veya bir kısmını normal yolla ya da ordu aracılığıyla değiştirir mi? Allah mükâfatınızı artırsın.

Cevap:

Yukarıdaki soruların cevabının açıklığa kavuşması için bir dereceye kadar aşağıda belirtilen hususlara bir göz atacağız:

Birincisi: Protestoların nedenleri ve motivasyonları:

Evet, protestolar, üç ülkede spontane olarak başladı. Motivasyonları kısaca şöyle:

1- Iraktaki protestolar: Ekim ayı başlarında Irak’ta, gösteriler ve oturma eylemleri şeklinde patlak veren kitlesel protestolar, Bağdat’ta köprüleri ve ana yolları trafiğe kapattı. Nedeni, ülkede kötüleşen ekonomik koşulları, devlet kurumlarındaki yaygın idari ve mali yolsuzluğu ve yaygınlaşan işsizliği protesto etmekti. Koşullar dayanılmaz bir hal alıp yaşam zorlaşınca, protestolar spontane bir şekilde start aldı... 16 yıllık rejim, elektrik sorununu çözemedi, gençlere ve üniversite mezunlarına istihdam olanağı sağlayamadı, muazzam petrol zenginliğine rağmen insanların açlığını yatıştırmadı... Ardından protestolar patlak verdi. Protestolarda yaklaşık 350 kişi hayatını kaybetti, binlercesi yaralandı, gözaltına alındı. İran yanlısı hükümet ortağı partilerin ofisleri yakıldı. Daha sonra 4 Kasım 2019’da Kerbela’daki İran Konsolosluk binası ateşe verildi, taşlandı, kentten ayrılması istendi. 27 Kasım 2019’da da Necef’teki İran Konsolosluk binası ateşe verildi... Protestoların, rejimin ağırlıkta olduğu Bağdat, Nasiriye, Kerbela, Necef ve güneydeki diğer kentlere sıçramasıyla Irak hükümeti daha da sersemledi, şaşkına döndü. Protestoların şiddetlenmesiyle daha fazla iktidarda tutunamayan Abdül Mehdi, 30 Kasım 2019 günü istifa etti ve 01 Aralık 2019’da da Irak parlamentosu tarafından istifası kabul edildi.

2- Lübnandaki protestolar: Lübnan’daki ekonomik koşullar, tamamen ya da neredeyse çöküşün eşiğine gelmişti! “Ülkede kamu borcu 2019’un ilk çeyreği itibarıyla 86,32 milyar dolara ulaştı.” [15.03.2019 El Arabi El Cedid] Bu, faizi, devlet gelirinin yaklaşık yarısını yutan devasa bir borçtu. “Ülkenin borç oranı, ulusal gelirin (GSYİH) yüzde 152’sine ulaşıyor. Faiz, devletin gelirinin neredeyse yarısını yutuyor.” [28.10.2019 BBC] Bu kapitalist suçlar, “İşsizlik oranını en yüksek seviyelere taşıdı. 35 yaş altındakilerin yüzde 37’si işsiz olduğu tahmin ediliyor.” [26.11.2018 BBC] Siyasi sınıfın halka miras bıraktığı bu ekonomik yıkım karşısında, 17 Ekim 2019’da “WhatsApp uygulamasına yönelik vergi”, Lübnan sokaklarının fitilini ateşledi. Lübnan’ın güneyinde milletvekillerine ait ofisler ateşe verildi. Beyrut, Nebatiye ve Sur sokakları yangın yerine döndü. Çok büyük gösteriler düzenlendi... Çok geçmeden gösteriler, hükümetin istifası ve Lübnan’daki tüm siyasi seçkinlerin değişmesi gerektiğini talebine evirildi... Lübnan devleti ve trollerinin sahip olduğu güvenlik mantığı nedeniyle İran partisi destekçileri, 24-25 Ekim 2019’da meydanlardaki oturma eylemlerine müdahalede bulunarak göstericileri terörize etmeye kalktı. Ardından İran partisi ve Emel Hareketi destekçileri tarafından Beyrut’ta aynı senaryo ikinci defa tekrarlandı!

3- İrandaki protestolar: İran rejimi, pivot ülkelerden (Irak, Lübnan, Suriye) daha iyi durumda değildi. Rejim, ülke yönetimine pastoral bakış açısından yoksun olduğu için İran ekonomisinin geniş bir sektörü Devrim Muhafızları’nın kontrolündeydi. Fars olmayan yörekentlerin marjinalleştirilmesi, ülkenin kırsal kesiminde yoksul kentler kuşağı, hem merkezde hem de banliyölerde neredeyse patlamak üzere olan ekonomik koşullar oluşturdu. Nükleer program ve füzeleriyle övünen bir rejimde, benzin sıkıntısının halk protestolarını tetiklemesi yüz kızartıcı! Bu sıkıntı, rafineri eksikliğinden kaynaklanıyor. Rafineri, halkın işlerini gerektiği gibi gütmeyen devletler için karmaşık olmayan bir endüstridir... Sonra 2017 yılından bu yana İran’da benzin tüketiminde yaklaşık yüzde 40 artış olmasına rağmen Hürmüzgan eyaletindeki rafineri işletilmemekteydi. Yanı sıra devletin bilgisi dahilinde bazı çeteler, fiyat farkı nedeniyle yurtdışına benzin kaçakçılığı yapıyordu. Bu, devletteki en hayati kaynaklardan birini “petrol”, yönetmede başarısız olduğunun bir başka tezahürüdür! Bu yüzden devlet, benzine yüzde 300 zam yaptı. Ardından 15 Kasım 2019’da Tahran ve diğer kentlerde protestolar patlak verdi. Protestolar şiddetlendi, bankalar ateşe verildi. İranlı holdinglere, güvenlik birimlerine ve hükümete ait ofislere saldırılar gerçekleşti. Hükümet, protestocular arasındaki iletişimini engellemek için interneti kesti. Rejim, bu protesto hareketiyle mücadelede en üst seviyede şiddete başvurdu, silah ve ateşle bastırdı. “İran güvenlik güçleri, göstericilere yönelik baskıcı kampanyasını sürdürdüğü bir sırada 23 Kasım’da İran Milli Direniş Konseyi, protestolarda 99’u belgeli olmak üzere 300’den fazla kişinin öldürüldüğünü, 4.000’den fazla insanın yaralandığını, 10.000’den fazla kişinin de gözaltına alındığını belirtti. Ayrıca hastanelerden alınan iki cesedin de Devrim Muhafızları tarafından bilinmeyen bir yere götürüldüğünü kaydetti.” [24.11.2019 www.independentarabia.com]

İkincisi: Protestolar, Avrupa’nın müdahalesi olmadan hâlâ spontaneliğini koruyor mu?

Avrupa, protestoları istismar etmeye çalıştı... Ancak etkili olamadı ya da bu üç ülkede Amerikan nüfuzuna sızmada bir etki gösteremedi. Bunun açıklaması şöyle:

1- Avrupa’nın Irak’taki girişimleri: Yukarıda da belirttiğimiz gibi Irak’taki özellikle de güney illerdeki protestolar, gittikçe artan ve Şii bölgelerinde yoğunlaşan protestolardı. Avrupa özellikle de İngiltere, bu protestoları istismar etmeye kalkışmış olabilir. Fakat İngilizlerin, protestolara karıştıklarına dair güvenilir kanıtlar yok. Ancak yine de İran, bu durumu hesaba katmıştır hatta bu, onun için bir saplantıdır. O kadar ki Tahran’daki Cuma namazı başvaizi Muhammed Ali Mehdi Kermani, vaaz sırasında Iraklı protestocuları “İngiliz Şiileri” olarak tanımladı ve İngiliz Şiileri olarak tanımladığımız bazı sapkın grupların, Irak halkının saflarına karıştığını kaydetti...” [01.11.2019 Iran International] Başvaizin bu diskuru, İranlı yetkililerin İngiltere’nin insanların hareketliliğini istismar edebileceği korkusunun bir yansımasıdır. Buna ek olarak İran, protestocuları İngiliz ajanlığıyla suçlayarak tehdit etti. Çünkü özellikle İngiltere’nin, protestoları desteklemedeki pozisyonu neredeyse netti. “İngiliz Büyükelçiliği resmi Twitter sayfasından yaptığı açıklamada, “ Barışçıl gösteriler Irak halkının doğal bir hakkıdır. Göstericilere yönelik şiddet kabul edilemez. Dualarımız yaralılarla ve gösterilerde hayatını kaybedenlerin aileleriyle birliktedirifadelerini kullandı. [05.11.2019 sputniknews] 27 Kasım 2019 tarihinde Al Ain haber sitesi, İngiliz Dışişleri Bakanı Andrew Morrison tarafından da aynı pozisyonun dile getirildiğini aktardı.

2- Avrupa’nın Lübnan’daki girişimleri: Malum, Lübnan’da Amerika ve Avrupa yandaşları cirit atıyor. Ayrıca ister Avn ve Berri gibi doğrudan isterse Hizbullah gibi İran üzerinden dolaylı yolla olsun Amerikan yanlıları, mali açıdan en güçlüsüdürler... Avrupa “İngiltere ve Fransa” yanlılarına gelince, Caca ve Canbolat gibi en zayıfıdırlar... Hariri ise, çok daha zayıftır. Çünkü bir ayağı Avrupa’da, diğer ayağı Amerikan yanlısı Suudi Arabistan’dadır. Bu yandaşlar karar verici pozisyonda değil, sadece diğer kesimde karışıklık çıkaracak eylemlerde bulunabilir. Örneğin, Lübnan Güçleri Partisi’nin hükümetteki dört bakanı, 19 Ekim 2019’da protestocuların istifa çağrısında bulunduğu istediği hükümetten istifa etti. Başbakan Saad Hariri, 18 Ekim 2019’da çözüme ulaşılması için 72 saatlik bir süre tanıdığını açıkladı. Ardından Cumhurbaşkanı ve Lübnan’a güvenlik açısından domine eden İran partisinin isteğinin aksine 29 Ekim 2019’da istifa etti... Daha sonra Fransa, Dışişleri Bakanlığı Orta Doğu ve Kuzey Afrika Dairesi Müdürü Christophe Farno’yu beraberinde bir heyetle Lübnan’a gönderdi. “Farno’nun, Cumhurbaşkanı Avn’a Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un ülkesinin Lübnan’daki durumu önemsediğini, yardım etmeye hazır olduğunu belirten mesajını ilettiği belirtildi” [13.11.2019 El Arabiya] Heyetin ziyareti, Amerikan yanlılarının pek hoşuna gitmedi. Lübnan Ulusal Enformasyon Ajansı’nın, Dışişleri Bakanı Bassil’den aktardığına göre “Fransız heyetine “Yabancı güçlerin Lübnan’daki krize karışmaması ve istismar etmemesi gerektiğini bildirdi...” İngiltere de temsilcisi Richard Moore’u gönderdi. Moore, Avn ile bir araya geldi. Görüşme sonrası yaptığı açıklamada, İngiltere uzun süredir Lübnanın önemli bir ortağı ve destekçisidir. Lübnanın güvenliğini, istikrarını, refahını ve egemenliğini desteklemek için geçen yıl 200 milyon dolarlık yatırım gerçekleştirdik.ifadelerini kullandı. Moore, Barışçıl protesto düzenleme hakkına saygı göstermeye devam etmek önemlidir. Protesto eylemlerinin, herhangi bir taraftan uygulanacak şiddet veya korkutma eylemleri aracılığıyla bastırılmaya çalışılması, kabul edilemezdeğerlendirmesinde bulundu. [25.11.2019 www.independentarabia.com]

3- Avrupa’nın İran’daki girişimleri: İran rejimi, her zaman olduğu gibi, yabancı komplo ve tehditlere maruz kaldığını iddia etti. “İran Devrim Muhafızları Genel Komutanı General Hüseyin Selami, bugün yaptığı son dakika açıklamasıyla Tahran yönetiminin kırmızı çizgilerini geçerse, ABD, İngiltere, İsrail ve Suudi Arabistan’ın “yok edileceğini” söyledi. İran devlet televizyonunun aktardığına göre Selami, Tahran’da hükümet yanlısı göstericilere yönelik yaptığı konuşmada, Amerika, İsrail, Suudilere ve İngiltere’ye diyorum ki meydanlarda bizi denediniz. Bize yanıt veremediniz. Herkes tokadımızı duydu... Kırmızı çizgilerimizi aşmayın. Kırmızı çizgileri aşarsanız sizi yok ederiz.” diye konuştu.” [25.11.2019 Russia Today] Rejim, protestoların arkasında acıları tadan insanlar değil de dış güçler olduğu izlenimini vermek istiyor! Şunu bilmek gerekir ki tüm göstergeler, insanların protestolarının kalplerinden ve yüreklerinden geldiğini gösteriyor! Ancak öyle görünüyor ki yabancı müdahale iddiası, İran rejiminin vazgeçilmezleridir. Tahran’daki Cuma namazı başvaizi bile daha önce de belirttiğimiz gibi Irak’taki Şii protestocuları İngiliz Şiileriyle suçladı! İran’daki protestolar ilk değil, son da olmayacak ve büyük olasılıkla spontanedir. Uluslararası müdahalelere delalet eden işaretler yok. İran’daki protestolar, Suriye’dekine benziyor. Halk, ümmetin işlerini gütmede politik başarının tadını bilmeyen zorba yöneticilere karşı mücadele veriyor.

Üçüncüsü: Amerikanın, söz konusu üç ülkedeki ajanlarını değiştirmesine gelince, mesele şu şekildedir:

1- Bu üç ülkedeki gerçek etki, Amerikan etkisidir. Avrupa’ya “İngiltere ve Fransa” gelince, Amerikan nüfuzuna paydaş olamadı.

2- Ümmet, İslam merkezli doğru intifada ve doğru değişim gerçekleştirene dek bu üç ülkede yöneticilerin değişimi ya da kalışı Amerikan politikasının inisiyatifinde olacaktır...

3- Kolonyalist kâfir ülkeler, ajanlarından çıkarlarına uşaklık etmesini isterler. Halk hareketi patlak verir ve saltanatında kargaşa yaşarsa, kendisine belirli bir süre tanınır. Eğer iktidardaki durumunu düzeltemez, dolayısıyla efendisine uşaklık edemezse, değiştirilir... Eğer üstesinden gelinebilir bir krizse, enstrüman, sözde demokrasi yalanı olur. Bu sayede devrik ajandan daha az kirlenmiş yeni bir ajan getirilir. Aksi takdirde 2011’de Mısır ya da 2019’da Sudan’da olduğu gibi enstrüman, “ordu” olur.

Dördüncüsü: Mevcut gerçeklikler ışığında bu üç ülkede beklenen değişime bir göz atıldığında, şunlar görülür:

1- İran ile ilgili olarak: Amerika, İran’da rejim değişikliği istemediğini açıkça ifade etti. Yani protestolarda ne kadar insan ölürse ölsün, rejimin, ABD çıkarlarına hizmet ettiğini düşünüyor! Rejim, İran’da Müslümanları katlederken, Amerikalı yetkililer, rejimin korunması gerektiği konusunda açıklama yaptılar. “Pazar günü üst düzey bir Beyaz Saray yetkilisi, ülkesinin İran’da rejimi değiştirmek istemediğini ifade etti.” [17.11.2019 El Arabiya] Buna göre geçen yılki protestolar, bir değişiklik getirmediği gibi Kasım 2019 protestolarının da, İran rejiminde bir değişiklik gerçekleştirmesi beklenmiyor.

2- Lübnan ile ilgili olarak: Yukarıda belirttiğimiz gibi Lübnan’da Amerika ve Avrupa yanlıları mevcut... Birinci ekip, en güçlü olanıdır. Bu, uzlaşı yöntemine göre en zayıf olanın ödün vermesini kolaylaştırır. Taraflar, tekno-politik hükümet veya teknokrat hükümete bakışta farklılaşıyor! Behemehâl Amerika’nın Lübnan’da hükümet dengesinde bir değişiklik yapması bekleniyor. Ağırlık, Amerikan yanlılarında olup, bir noktaya kadar Avrupa yanlıları da ortak edilecek... Sakinleştirmek için sokak da paydaş yapılacak.

3- Irak ile ilgili olarak: Amerika, neredeyse Irak’ı doğrudan perde gerisinden yönetiyor. Bağdat Büyükelçiliğinde görevli 16 bin personel, başta petrol ve güvenlik sektörü olmak üzere tüm Irak bakanlıklarının çalışmalarını yakından izliyor. Bağdat’taki büyükelçiliği, Amerika’nın dünyadaki en büyük büyükelçilik binasıdır. Irak’ta pek çok askeri üs var. En ünlüsü, Anbar’daki Ayn El Esed üssüdür... Geçtiğimiz ayın son haftasında Amerika, diplomatik trafiğini yoğunlaştırdı. 23 Eylül 2019’da Başkan Yardımcısı Pence, Ayn El Esed üssüne sürpriz bir ziyaret gerçekleştirdi. Amerikan Başkan Yardımcısının Irak ziyaretinden bir hafta sonra Amerika, 27 Eylül 2019’da ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Mark Milley’yi Bağdat’a gönderdi. Bu, Amerika’nın gelişmeleri yakından takip ettiğinin bir kanıtıdır. Özellikle Irak, Amerika için çok hassastır. Irak’ı işgal eden Amerika, Irak’ı ileriye doğru götürdüğünü öne sürdü. Ama kaos ve parçalanmışlığa sürükledi... Şuanda Irak, ardışık krizlerle boğuşuyor. Eğer olaylar yakında durulmazsa, Amerika’nın, “ordu” yoluyla değişiklik yapması, Mısır ya da Sudan’da olduğu gibi sokağı iktidara ortak etmesi olasıdır... Amerikalılar tarafından kurulan ve en iyi askeri ekipmanla donatılan Terörle Mücadele Birimi’nin, protestolara baskı politikasından uzak durduğu görüldü. Görünüşe göre Tahrir Meydanı’ndaki protestocular, bu askeri gücü yozlaşmış politikacılardan bir kurtarıcı olarak görüyorlar. Göstericiler, Abdül Mehdi’nin istifasının ardından birimin komutanlarından General Abdulvehhab Es Saadi’nin büyük bir fotoğrafını taşıdılar. Çözümün kurgulanmasında rol oynamak için sanki protestocular, bu gücü kabul edebilirler gibi geliyor... Bir açıdan böyle. Öte yandan ABD’nin Bağdat’ta gerçekleştirdiği askeri görüşmeler, bunun için özel elçi gönderilmesi ve Bağdat’taki ABD büyükelçiliğinin faaliyetleri, gerektiğinde hazır olması için yapılan düzenlemeler birbirinden bağımsız olamaz...

Abdül Mehdi’nin istifası ve yeni Cumhurbaşkanı atanması bunu etkilemez. Çünkü bu, sorunu çözmez. Sadece geçici olur. Yani iyileşene dek yara açık kalacaktır!

Her halükarda bu üç ülkedeki kitlesel hareketin, lehte ve aleyhte sayılan bazı noktaları var. Lehte sayılanlara gelince, hareket, spontanedir ve büyük olasılıkla halen de öyledir... Aleyhte sayılanlara gelince, hareket şimdiye kadar Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya muhlis, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e sadık, gerçek Raşidi Hilafet yolunu aydınlatan bir liderlik edinmiş değil... Eğer hareket, samimi liderlik olmadan devam eder, dolayısıyla rehbersiz yürürse, gayretleri ve fedakârlıkları heder olacak, o zaman ipliğini sağlamca eğirdikten sonra tekrar bozan kadın gibi olacaktır. Allah doğru yola hidayet edendir.

H.07 Rabiu’s Sânî 1441
M.04 Aralık 2019

Devamını oku...

“Kazayı ancak dua önler” Hadisi Nasıl Anlaşılmalı

Soru Cevap

لا يَرُدُّ الْقَضَاءَ إِلا الدُّعَاءُ “Kazayı ancak dua önlerHadisi Nasıl Anlaşılmalı

Soru:

“Benimsenmeyen kitaplar arasında yer alan İslami Tefkir kitabında, dua kaderi önlemez. Ne kazayı ne de Allah Subhânehu ve Teâlânın ilmini değiştirmez ifadesi geçiyor...Bana göre ise Kuran ve Sünnette bu anlayışa aykırı düşen naslar var. Örneğin Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellemden şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

لا يَرُدُّ الْقَضَاءَ إِلا الدُّعَاءُKazayı ancak dua önlerBu anlamda daha pek çok hadis var. Bu hadisler, duanın kaderi değiştirebileceğini kanıtlıyor. Söz konusu kitapta geçen metin ile bu naslar arasındaki bu çelişkiyi nasıl ele almalıyız? Allah mükâfatınızı artırsın.

Cevap:

Görünüşe göre İslami Tefkir değil de İslami Fikir kitabındaki metine atıfta bulunmak istedin. Onun için soruda yanlış isim geçmiştir. Sorudaki bir diğer yanlışlık ise Benimsenmeyen kitaplar arasında yer alansözündür. Çünkü söz konusu kitap, benimseme değil. Zira o, “İdari dosyada, ister kitapta Emirin ismi belirtilmiş olsun isterse belli nedenlerden ötürü bir başka üyenin ismi belirtilmiş olsun, Hizbin yayımladığı ancak halkalarda etüt edilmeyen benimsenmemiş kitaplar bölümünde yer almaktadır.Benimsenmeyen bu kitaplardan biri de ...İslami Fikir...kitabıdır. Her neyse, az önce belirttiğim gibi görünüşe göre sen kitaptaki şu metinden bahsediyorsun: Ama açıkçası dua, Allah’ın ilmindekini değiştirmez. Ne kazayı def eder ne kaderi nefyeder ne de bir şey sebepsiz yere meydana gelir. Çünkü Allah’ın ilmi, mutlaka gerçekleşecek, Allahı kazası da kesinlikle vuku bulacaktır. Zira dua, kazayı önleseydi, kaza olmazdı. Allah kaderi var etti. Onun için dua, onu yok edemez...Sen bunun,

لا يَرُدُّ الْقَضَاءَ إِلا الدُّعَاءُDua kazayı önler.Başka bir rivayette ise,

لَا يَرُدُّ الْقَدَرَ إِلَّا الدُّعَاءُ Kaderi ancak dua önler hadisleriyle çeliştiğini söylüyor ve bu çelişkiye nasıl yaklaşmalıyız diye soruyorsun?

Cevaba geçmeden önce bir girizgâh olarak sana ilgili bazı şeylerden söz edeceğim:

1- İslam’da duanın mertebesi ve Allah’ın izniyle duaya icabet edilmesi... Konu ile ilgili bazı ayetler ve hadisler varit olmuştur. Bazıları şunlardır:

- Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurdu:

وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ إِنَّ الَّذِينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرِينَ  “Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, kabul edeyim. Çünkü bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak cehenneme gireceklerdir.[Mümin 60]

- El Hâkim, Müstedrek’inde Ebu Hurayra’dan rivayet ettiğine göre Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

لَيْسَ شَيْءٌ أَكْرَمَ عَلَى اللَّهِ مِنْ الدُّعَاءِ  Allah katında duadan daha değerli bir şey yoktur.Ahmed, Müsned’inde Ebu Said’den rivayet ettiğine göre Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

مَا مِنْ مُسْلِمٍ يَدْعُو بِدَعْوَةٍ لَيْسَ فِيهَا إِثْمٌ وَلَا قَطِيعَةُ رَحِمٍ إِلَّا أَعْطَاهُ اللَّهُ بِهَا إِحْدَى ثَلَاثٍ إِمَّا أَنْ تُعَجَّل لَهُ دَعْوَتُهُ وَإِمَّا أَنْ يَدَّخِرَهَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ وَإِمَّا أَنْ يَصْرِفَ عَنْهُ مِنْ السُّوءِ مِثْلَهَا قَالُوا إِذاً نُكْثِرُ قَالَ اللَّهُ أَكْثَرُ  Herhangi bir Müslüman, bir dua ile Allaha yalvarırsa, bu dua, günah işlemek veya akraba ile alakayı kesmek için olmadıkça, Allah ona şu üç şeyden birini muhakkak verir: Ya duasını hemen kabul edip istediğini verir. Yahut ona vereceğini ahireti için saklar. Veya duasına karşılık ondan dengi bir kötülüğü uzaklaştırır.Bunun üzerine Ashabı Kiramdan bazıları: Öyleyse biz çok dua ederizdediler. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem: Allahın lütfu daha çoktur.buyurdu.El Hâkim de bu hadisi Müstedrek’inde Ebu Said’den rivayet etmiştir.

Bu deliller, Allah’ın mümin kulunun kendisine dua etmesinden hem de çokça etmesinden hoşlandığını gösteriyor. Nitekim Ahmed’in Müsned’inde geçtiği üzere duaya üç şeyden biriyle icabet edilecektir... İcabet edileceği, Levhi Mahfuz’da yazılıdır. Çünkü gerçekleşen her şey, aşağıdaki kader delillerinde de açıkça görüleceği gibi ezelden beri yazılıdır.

2- Bir meselede belirli bir hüküm ifade eden kati bir delil varsa, yine aynı meselede başka bir hüküm ifade eden senedi sahih zanni bir delil söz konusuysa ve kati delille çeliştiği şüphesi varsa, bu durumda, iki delil arasını birleştirmeye gidilir. Çünkü iki delille amel etmek, bu iki delilden birini ihmal etmekten daha iyidir. Eğer araları birleştirilemezse, bu durumda kati olan delil alınıp zanni olan delil, senedi sahih olduğu için anlam bakımından (dirayeten) reddedilir. Eğer senedi zayıf olursa, zayıf olduğu için hadis reddedilir.

3- Kader ile ilgili deliller:

- Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurdu:

وَكَانَ أَمْرُ اللَّهِ قَدَراً مَقْدُوراًAllahın emri, kesinleşmiş bir hükümdür.[Ahzab 38] Ayetteki قَدَراًkadersözcüğünün anlamı, hükmü ezelde verilmiş emir demektir. مَقْدُوراًMakdursözcüğünün anlamı ise, gerçekleşmesi kaçınılmaz demektir. “Kaderen makduran” yani kesinleşmiş hüküm demektir. Yani vuku bulması kaçınılmazdır.

ومَا يَعْزُبُ عَنْ رَبِّكَ مِنْ مِثْقَالِ ذَرَّةٍ فِي الْأَرْضِ وَلا فِي السَّمَاءِ وَلا أَصْغَرَ مِنْ ذَلِكَ وَلا أَكْبَرَ إِلا فِي كِتَابٍ مُبِينٍ  Yerde ve gökte hiçbir zerre Rabbinden gizli değildir. Bundan daha küçüğü veya daha büyüğü şüphesiz apaçık bir Kitap’tadır.[Yunus 61]

عَالِمِ الْغَيْبِ لا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَلا فِي الأَرْضِ وَلا أَصْغَرُ مِنْ ذَلِكَ وَلا أَكْبَرُ إِلا فِي كِتَابٍ مُبِين Göklerde ve yerde zerre kadar olanlar bile O’nun ilminin dışında değildir. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü de şüphesiz apaçık Kitap’tadır.[Sebe 3]

مَا أَصَابَ مِنْ مُصِيبَةٍ فِي الأَرْضِ وَلا فِي أَنْفُسِكُمْ إِلا فِي كِتَابٍ مِنْ قَبْلِ أَنْ نَبْرَأَهَا إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ Yeryüzüne ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki biz onu yaratmadan önce o, Kitap’ta bulunmasın. Doğrusu bu Allah’a kolaydır.[Hadid 22]

- Yine kader konusunda ya da Levhi Mahfuz’daki yazgı hakkında hadisler de varit olmuştur. Bazıları şunlardır:

Ebu Hurayra’dan rivayet edildiğine göre Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

جَفَّ الْقَلَمُ بِمَا أَنْتَ لاَقٍSenin karşılaşacağın şey hususunda artık kalem kurumuştur.[Buhari] Yani karşılaşacağın şey ezelde yazılmıştır... Ömer’in Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den rivayet ettiği hadiste, Cebrail’in gelip İslam ve iman hakkında soru sorduğu rivayet ediliyor:

قَالَ: فَأَخْبِرْنِي عَنِ الْإِيمَانِ، قَالَ: أَنْ تُؤْمِنَ بِاللهِ، وَمَلَائِكَتِهِ، وَكُتُبِهِ، وَرُسُلِهِ، وَالْيَوْمِ الْآخِرِ، وَتُؤْمِنَ بِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِCebrail: Bana imandan haber ver?” dedi. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem: Allah’a, Allah’ın meleklerine kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe inanman, bir de kadere, hayrına şerrine inanmandır.” buyurdu.[Müslim] Yani Allah Subhânehu ve Teâlâ, yaratıkları yaratmadan önce hayrı ve şerri takdir etti... Cabir’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

لاَ يُؤْمِنُ عَبْدٌ حَتَّى يُؤْمِنَ بِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ حَتَّى يَعْلَمَ أَنَّ مَا أَصَابَهُ لَمْ يَكُنْ لِيُخْطِئَهُ وَأَنَّ مَا أَخْطَأَهُ لَمْ يَكُنْ لِيُصِيبَهُ  Bir kul, hayrıyla, şerriyle kadere iman etmedikçe; kendisine (hayır veya şerden) isabet eden bir şeyin yanlışlıkla onu atlamasının mümkün olmadığını ve kendisini atlamış olan bir şeyin de yanlışlıkla ona isabet etmesinin imkânsız olduğunu bilmedikçe iman etmiş olmaz.[Tirmizi] Ebil Abbas Abdullah ibn Abbas’tan rivayet edildiğine göre “Ben bir gün Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in terekesinde idim. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

يا غُلاَمُ، إِنِّي أُعَلِّمُكَ كَلِمَاتٍ، احْفَظْ اللَّهَ يَحْفَظْكَ، احْفَظْ اللَّهَ تَجِدْهُ تُجَاهَكَ، إِذَا سَأَلْتَ فَاسْأَلِ اللَّهَ، وَإِذَا اسْتَعَنْتَ فَاسْتَعِنْ بِاللَّهِ، وَاعْلَمْ أَنَّ الأُمَّةَ لَوْ اجْتَمَعَتْ عَلَى أَنْ يَنْفَعُوكَ بِشَيْءٍ لَمْ يَنْفَعُوكَ إِلاَّ بِشَيْءٍ قَدْ كَتَبَهُ اللَّهُ لَكَ، وَلَوْ اجْتَمَعُوا عَلَى أَنْ يَضُرُّوكَ بِشَيْءٍ لَمْ يَضُرُّوكَ إِلاَّ بِشَيْءٍ قَدْ كَتَبَهُ اللَّهُ عَلَيْكَ، رُفِعَتْ الأَقْلامُ وَجَفَّتْ الصُّحُفُ Ey çocuk! ey genç! Ben sana bazı kelimeler öğreteceğim. Sen Allah’ı koru ki Allah da seni korusun. Sen Allah’ı koru ki yöneldiğin her yerde Allah’ı bulasın. Bir şey isteyeceğin zaman sadece Allah’tan iste. Yardım talebinde bulunacağın zaman sadece Allah’tan yardım talebinde bulun. Bil ki bütün ümmet bir araya toplansa sana bir iyilik yapmak isteseler, Allah’ın senin lehine yazdığı iyilikten başkasını sana ulaştıramazlar ve yine ümmet bir araya toplansa, sana zarar vermek isteseler Allah’ın senin aleyhine yazdığı kaderdeki şeyden başkasını sana eriştiremezler, sana zarar veremezler. Kaderi yazan kalemler kaldırılmıştır. Kaderin kendisiyle yazılmış olduğu mürekkepte kurumuştur.[Tirmizi]

4- Şimdi duanın kazayı, başka bir rivayette ise kaderi önleyeceği ile ilgili iki hadise zikredelim:

- El Hâkim Müstedrek Ala Sahihayn adlı eserinde İbn Abbas’tan, Sevban’dan rivayet ettiğine göre Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

إِنَّ الدُّعَاءَ يَرُدُّ الْقَضَاءَ Dua kazayı önler.Başka bir rivayette ise El Hâkim, Abdullah Ebil Cad’dan, Sevban’dan rivayet ettiğine göre Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

لَا يَرُدُّ الْقَدَرَ إِلَّا الدُّعَاءُ  Kaderi ancak dua önlerEl Hakim der ki: [Buhari ve Müslim hariç etmemiş olsa da bu, isnadı sahih bir hadistir]

5- Kader ile ilgili gelen hadisler, özellikle delaleti kati ayetler incelendiğinde, bu delillerden yeryüzündeki ve gökyüzündeki her şeyin Allah Subhânehu ve Teâlâ katında takdir edilip yazılmış olduğu anlaşılır. Bu varlıkta gerçekleşen her şeyi, Allah önceden takdir edip yazmıştır. Allah’ın önceden takdir edip yazdığı her şey, mutlaka gerçekleşecektir. Gerçekleşmesi kaçınılmazdır. Yani hiçbir şey, kaderi önlemez, gerçekleşmesine engel olamaz.

Yukarıdaki iki hadisten ise duanın kaderi ya da kazayı -ki her iki mana da aynıdır- önlediği anlaşılır. Dolayısıyla kader ile ilgili gelen kati delillerle çelişki içerisinde olduğu şüphesi doğar. Daha önce de belirttiğimiz gibi önce hadisler ile kati deliller arası birleştirmeye çalışılır. Birleştirme imkânı varsa birleştirilir. Aksi takdirde hadis dirayeten reddedilir...

6- Buna göre bu meseleyi enine boyuna düşündüğümde, başarı Allahtan olmak üzere derim ki:

A-لَا يَرُدُّ الْقَدَرَ إِلَّا الدُّعَاءُKaderi ancak dua önlerhadisindeki kaderi önlercümlesi, hakiki manadadır. Yani onu Levhi Mahfuz’dan siler demektir. Bu hadis, bu anlamı ile dirayeten reddedilir. Çünkü takdir edilen ya da kaza olunan husus, Levhi Mahfuz’da yazılıdır. Mutlaka gerçekleşecektir. Gerçekleşmesi kaçınılmazdır, geri kalmaz. Yani kader, Levhi Mahfuz’dan silinmez. Dolayısıyla birleştirme imkânı yoksa hadis dirayeten reddedilir. Bu durumda kader hakkında gelen kati deliller alınır. Yani kaderin gerçekleşmesi kaçınılmazdır. Önlenemez... Ancak dirayeten reddetmeden önce kati deliller ile zanni deliller arasını birleştirmek için yoğun çaba sarf edilmelidir. Çünkü iki delili birleştirmek, iki delilden birini iptal etmekten daha iyidir.

B- Usulde hakiki manayı engelleyici bir karineden dolayı hakiki mananın verilmesi imkânsız hale gelirse -ki yukarıda belirtilen kati delillerin varlığı gibi- bu durumda mecaza gidilir ve dile göre mecaz mümkünse, mecaz uyarınca hadis anlaşılır. Ki burada bu mümkündür. Mecazi anlamıyla hadisteki kader veya kaza sözcüğünden terettüp eden yani etkisi, başka bir deyişle nedensellik ilişkisi ile kazadan doğan şey anlaşılır. Sebebin zikredilip müsebbebin (sonuç) kastedilmesidir. Tıpkı “Araziyi yağmur bitirdisözü gibi. Bu deyimde sebep (yağmur) belirtilip, müsebbep yani sonuç (bitkileri) kastedilmiştir. Keza burada da (kader) zikredilip mecazi mana kastedilmiştir yani etkisi ya da sonucu. Buna göre önlenen kader ya da kaza değil, etkisidir. Mümin üzerinde bir kader ya da bir kaza gerçekleşirse, örneğin hastalık, evlat ya da mal kaybı ya da ticari zarar gibi, bu durumda dua, üzerindeki bu etkiyi def eder. Nitekim Hasen b. Ali Radiyallahu Anhuma’nın rivayet ettiğine göre Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bana vitir namazının kunutunda okuduğum bazı kelimeler öğretmiştir:

اللَّهُمَّ اهْدِنِي فِيمَنْ هَدَيْتَ... وَقِنِي شَرَّ مَا قَضَيْتَAllahım, hidayet ettiklerinle beni de hidayete ulaştır... Ve beni kaza ettiğin şeyin şerrinden koru!Bir mümin, eğer kazanın şerrinden korunmak maksadıyla Allah’a dua eder ve duayı çokça yaparsa, Allah ondan kazanın etkisini hafifletir, katlanması ve sabretmesi için yardımcı olur. Üzerinde kaza gerçekleşmiş olmasına rağmen iyi bir yaşam yaşar. Yani üzerindeki kaza hafifler ve gerçekleşmesi hafif kalır. Böylece mecazi olarak duası kazayı önlemiş gibi sayılır. Yani kazaya katlanması ve sabretmesi için Allah yardımcı olur... Nice insan vardır ki bir diken bile batsa, gücü zayıflar ve sarsılır. Nice insan da vardır ki başına bir musibet bile gelse, dilinden Allah zikrini düşürmez. Bu musibetin şerrinden ve etkisinden koruması için Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya dua eder. O musibete sabreder ve hali vakti yerinde olur. Sanki duası, mecazi olarak o musibeti önlemiş gibi olur. İşte hadis böyle anlaşılmalıdır. Yani kaderin gerçekleşmesi kaçınılmazdır ama müminin ihlasla ve samimiyetle yaptığı dua, kazanın etkisini önler yani hafifletir. Katlanması ve sabretmesi için yardımcı olunur. Musibetin ağırlığını hafife alır. Dolayısıyla iyi bir yaşam sürer ve sanki musibet hiç gerçekleşmemiş gibi olur. Bütün bunlar, Levhi Mahfuz’da yazılıdır. Allah, onları takdir etmiştir ve ezelden beri onları bilir... Yani kula bir musibetin takdir edildiği ve o musibetin gerçekleşeceği Levhi Mahfuz’da yazılıdır... Bu kul o musibetin şerrinden korunmak için Allah’a dua eder. Allah da duasına yanıt verir. Musibete katlanması ve sabretmesi için yardımcı olur. Sanki mecazi olarak musibete maruz kalmamış gibi olur.

İşte hadis böyle anlaşılmalıdır. Benim tercih ettiğim görüş budur. En doğrusunu ve en güzelini Allah bilir.

7- Daha fazla bilgi ve fayda için aşağıdaki hususları belirtmekte yarar var:

A-“Et Teysir Fi Usul El Tefsir” adlı kitabımda şöyle geçiyor: Duaya icabet, kaderi ya da Levhi Mahfuz’daki ya da Allahın ilmindeki yazgıyı değiştirmek anlamına gelmez. Yani icabet, Allahın kulunun duasını ve o duaya icabetini bilmediği ve dolayısıyla duanın Levhi Mahfuz’da yazılı olmadığı anlamına gelmez. Aksine Allah, yapılan duayı ve ezelden beri yazılı olduğunu bilir... Kader, Allahın ilmidir yani Levhi Mahfuz’daki yazgıdır. Gerçekleşecek her şey, ezelden beri Levhi Mahfuz’da yazılıdır. Dolayısıyla Allah, filan kişinin kendisine dua edeceğini bilir. Eğer Allah, duaya icabet etmeyi takdir etmişse, filan kişinin şöyle şöyle dua edeceği ve bunun da böyle böyle gerçekleşeceği yazılmıştır... Dua, Allahın ilminde ya da Levhi Mahfuz’da yazılı olmayan yeni bir şey inşa etmek değildir. Aynı şekilde duaya icabet de böyledir. Gerçekleşecek her şey, Levhi Mahfuz’da yazılıdır. Allah gaybı bildiği gibi söz veya eylem olsun kulun ne işleyeceğini de bilir. Her şey, ezelden beri önceden yazılmıştır. Onun için kulun yaptığı duayı Allah bilir ve yazılıdır. Aynı şekilde Allahın murat ettiği gibi o duaya icabet edileceği de ezelden beri yazılıdır. Dua ve icabet, Allah’ın ilminin üstünde değildir, aksine gerçekleşecekleri şekliyle Levhi Mahfuz’da yazılıdır. Çünkü Allah, gaybı da şehadeti de bilendir.

لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَلَا فِي الْأَرْضِ Göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey bile O’ndan gizli kalmaz.[Sebe 3]

B- Ebu Muhammed El Hüseyin El Begavi El Şafii’nin (ö: 516) Şerhi Sünnet adlı eserinde şöyle geçiyor: Bana Abdül Vahit b. Ahmed El Melihiy, Abdullah b. Ebil Caddan, Sevbandan şöyle haber vermiştir: Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

لا يَرُدُّ الْقَدَرَ إِلا الدُّعَاءُ Kaderi ancak dua önler... Derim ki: Ebu Hatim El Sicistani Devamlı dua yapan birine kazanın gelişi de güzel olur. Sanki kaza önlenmiş gibidir...dedi.”

C- Ebu’l Hasen Nureddin Molla El Herevi El Kari’nin (ö:1014) Mirkat El Mefatih Şerhu Mişkat El Mesabih adlı eserinde şöyle geçiyor:

لا يَرُدُّ الْقَدَرَ إِلا الدُّعَاءُ“Kazayı ancak dua önler sözü hakkında: Kaza, takdir edilmiş emirdir... Yahut eğer murat, hakikatse, kazanın önlenmesi ile hafife alınmasını ve kolaylık murat etmiştir. Öyle ki sanki kaza hiç inmemiş gibi olur...

Umarım bu yeterlidir. Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur

H.16 Rabiu’l Evvel 1441
M.13 Kasım 2019

Devamını oku...

Cezayir’de Uluslararası Nüfuz Çatışması Gerçekliği Nedir?

Soru Cevap

Cezayir’de Uluslararası Nüfuz Çatışması Gerçekliği Nedir?

Soru:

Halkı Müslüman olan ve 132 yıl süren Fransız işgaline karşı verilen cihatta bir milyon şehit veren bu ülkede, Cezayir zorbalarının korku engelini aşarak 22 Şubat 2019’da halk gösterileri patlak verdi ve günümüze değin devam ediyor. Ama İslam’a çağrıda bulunulmuyor! Bunun nedeni ne? Cezayir’de uluslararası nüfuz çatışması gerçekliği nedir? Bu çatışmanın olaylarda bir rolü var mı? Sonra özellikle seçimlerden ne bekleniyor?

Cevap: Cevabın açıklığa kavuşması için aşağıdaki hususlara bir göz atacağız:

Birincisi: Gösterilerde İslam’a çağrı yapılmamasının nedeni:

1- Evet, Cezayir otantik bir İslam ülkesidir. Devlet, doksanlı yılların başında adil ve özgür seçimler için kapı aralamış gibi göründüğünde, Allah’ın Şeriatının hâkim kılınması çağrısının baskın geldiği, milyonlarca insanın Cezayir sokaklarında bu çağrıyı dillendirdiği kanıtlanmıştır. Avrupa ortalığı velveleye vermiş, Fransa, askeri müdahale tehdidinde bulunmuştu. Fransa ve Avrupa, 1992’nin başında Cezayir yöneticilerden 1991 yılında yapılan seçim sonuçlarını kabul etmemelerini istemişti. Ordu, yaptığı müdahale ile ülkenin kontrolünü ele geçirdiğini açıklamıştı. Cezayir’deki yöneticilere en önemli destek, sözde “aydınlanmanın” başkenti olarak adlandırılan karanlığın başkenti “Paris”ten gelmişti... Fransız gizli servisi, uydusu yerel güvenlik birimlerinin işbirliğiyle barbarca katliamlar kıvılcımını ateşlemiş, doksanlı yıllarda tüyler ürpertici katliamlar işlenmişti. Katliamlarda yüz binlerce Cezayirli Müslüman hayatını kaybetmişti... Cezayir rejimi, arkasında da Fransa ve İngiltere, utanmadan çekinmeden bu katliamları İslamcılara yamamıştı. Musibet yaygınlaşmış, her damla kan ve katliam ile İslamcılar arasında bir link kurulmuştu. Yaklaşık on yıl süren bu döneme “kara on yıl” adı verilmişti. İnsanların kafasına İslam’a çağıranlar korkusunu yerleştiren rejim, İslam’ın hakem kılınmasına çağıran herkesin yeniden kara on yılın dönüşünü istediğini iddia etmişti! Fransız basını, bu sindirmenin bayraktarlığını yapmış, İslam korkusu Paris’teki politikacıların bir saplantısı haline gelmişti. Cezayir’deki halk gösterilerinde İslam çağrısına yönelik Fransa ve Avrupa’nın bu korku ve saplantısı, Cezayir rejimine sirayet etmişti. “Ülkede karar alıcılara yakın kesimler, İslamcıların laiklere darbe yapacakları, laiklerin enkazı üzerine hatta gerekirse cüsseleri üzerine İslam Devletini tesis etmeyi planladıkları şayiasını yaydılar...” [21.03.2019 Independent] Dolayısıyla rejim, kan dökmeye hazır “radikal İslam ucubesine” karşı sabah akşam halka uyarılarda bulunuyordu! Oysa Müslümanların peşine düşen, kan kusturan rejimdi. “Cezayir güvenlik güçleri, FIS kurucularından ve muhalif olarak bilinen Ali Belhac’a saldırdı ve sokakta linç etmeye kalktı. [23.02.2019 Arabi21] Yani Cezayir’deki protestoların patlak vermesinin ikinci günü...

2- Buna ek olarak “İslami terörizmi” genel bir başlık olarak benimseyen Amerika, İslam’a karşı bir savaş yürütmektedir. İslam dünyasındaki bütün samimi partileri, hareketleri, dernekleri ve kişileri hedef alıp terör yaftası vurmakta, bayraklar gibi İslami sembolleri suç saymaktadır... Şeri hükümlere bağlılık gösterenlere aşırılık, terörist vs. damgası vurmaktadır. İşte bütün bunlar, Cezayir’deki halk gösterileri çağrısına gölge düşürmüştür.

3- Cezayir’deki gösterilerde İslami taleplerin ön planda olmamasının nedenlerinden biri, “ılımlı” olarak adlandırılan İslami karakterdeki bazı hareketlere yönelik insanların kafasında var olan yorumlardır. İnsanlar, bu hareketlerin bazen kendilerine muhalif hareketler adını verdiklerini bazen de iktidara ortak olup bakanlık koltuğu kaptıklarını ve mecliste sandalyeye sahip olduklarını gördüler... Bu katılım, bu hareketlerin İslam için çalıştığına inanan, ama sonra rejimle iş tuttuklarını görenler başta olmak üzere geniş bir kesimi etkilemiştir... Parlamentolarda yasama yapmanın, rejimlere katılımın haram olmasından, İslam’da hiçbir yerinin olmadığından söz etmiyorum bile... Bu durum, Cezayirliler arasında az olmayan bir kesimi, gösterilerde İslam’ı anmamaya sevk etmiştir.

4- Son olarak Cezayir’de uluslararası nüfuz çatışması yaşansa da, Batı özellikle de “Fransa”, laik kültürü yaymak, uşağı laik liderler aracılığıyla Cezayir’de siyasi nüfuz elde edebilmek için gösterilerde onları ön plana çıkarmak için çalışsa da, bilindiği gibi Cezayir’deki uluslararası çatışmanın tarafları, Cezayir’in İslami kimliğini yok etmek ve devletin laik karakterini barizleştirmek konusunda tamamen hemfikirdirler.

İşte Cezayir’deki halk gösterilerinde, laik karakterin barizleşmesini kolaylaştıran köklü nedenler bunlardır. Tüm bunların arkasında Batı ve ajanlarının şarlatanlığı, dezenformasyonu ve siyasi kurnazlığı yatıyor... Görünüşte gösterilerde İslam’ın belirginleşmesi önlenmiş olsa da ancak İslam, bir milyon şehit veren Cezayirlilerin kalplerinin en derinliklerinde yerleşik ve köklüdür. Doğuşu pek fazla sürmeyecektir Allah’ın izniyle. Hiç şüphesiz yarın, bekleyeni için çok yakındır.

إِنَّ اللَّهَ بَالِغُ أَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْراً “Allah, işinde galiptir. Allah her şey için bir kader tayin etmiştir.” [Talak 3]

İkincisi: Cezayir’deki uluslararası çatışmaya gelince:

1- İngiltere ve Fransa:

A- 1965 yılındaki Bumedyen darbesinden bu yana bazı Fransız tümörleriyle birlikte Cezayir’de İngiliz etkisi yerleşiktir... Fakat Cumhurbaşkanı Şadli, Fransa ajanı Halid Nizar’ı 1993 yılında görevden aldıktan sonra Fransa’nın ordu içindeki etkisi yavaş yavaş zayıflamaya başladı. O derece ki Fransa, siyasi sadakatten ziyade “askeri kültüre” bağımlılıkla yetindi. “İngiliz” yanlılığıyla bilinen Buteflika, 1999’dan itibaren uzun süren görev süresi içerisinde bu Fransız tümörlerini yaygara koparmadan kademeli şekilde tedavi etti. Fransız etkisinin devlet aygıtlarından tasfiyesi meselesi, daha çok spor müsabakasını andırmıştır. Yani müsabaka niteliğindeki nüfuz meselesinde taraflarda herhangi bir ısınma belirtileri görülmemiştir. Fakat Buteflika’nın, 13 Eylül 2015’de İstihbarat Başkanı “General Tevfik lakaplı” Muhammed Medyen’i görevden alması, büyük ölçüde ordudan tasfiye edilen ve Cezayir’deki Fransız etkisi için neredeyse yegâne temel güvenlik direği olarak kabul edilen istihbarat odaklı Fransız nüfuzuna incitici bir darbe vurmuştur. Bu acı darbe, Cezayir’de nüfuz sahibi bu iki ülke arasındaki ilişkide sönen küller altındaki ateşi yeniden alevlendirmiştir...

B- Gerçekleşen iki olay, Cezayir’deki İngiliz-Fransız nüfuzu arasındaki müsabakayı, spor müsabakasından dışarı taşırmıştır. Aralarındaki çatışma, “kemik kırma” aşamasına geçmemiş olsa da daha çok “bilek güreşini” andırır bir hal almıştır... Aralarındaki müsabakayı kızıştıran bu iki olay şudur:

Birincisi: 2016 yılında İngiltere’de düzenlenen AB’den çıkış “Brexit” referandumu ile İngiltere-Fransa arasındaki çatlak genişledi. Bu çatlak, İngiliz Başbakanı May ile müzakerelerde Fransa’nın “AB” uzlaşmaz tavrında açıkça belirginleşti. Yeni Başbakan Johnson’un anlaşmasız da olsa AB’den çıkış planında da açıkça görüldü. Oysa anlaşmasız çıkışın Fransa’ya vereceği zarar büyüktür. Aralarındaki bu anlaşmazlık, nükleer anlaşmadan çekildikten sonra Amerika’nın İran ile krizi tırmandırma konusunda da açıkça kendini gösterdi. Fransa, Amerika’nın pozisyonundan farklı bir pozisyon alırken, İngiltere, Amerikan pozisyonuna daha yakın bir pozisyon aldı. Aralarındaki çatlaklıklar genişlemeye devam etti. İngiltere-Fransa arasındaki bu yeni anlaşmazlıklar, Cezayir gibi diğer yerlerdeki pozisyonlarına da yansıdı...

İkincisi: 22 Şubat 2019’da Cezayir’de halk gösterilerinin patlak vermesiyle Fransa, Cezayir’de istikrarsızlığın olduğunu gördü. Cezayir’de İngiliz etkisinin temellerinin sarsılmasının, daha büyük ölçüde nüfuz elde etmek için iyi bir fırsat olduğunu düşündü. Diğer bir deyişle spontane halk gösterileri, 2015 yılından beri Fransa’nın içinde yanan gizli ateşi gün yüzüne çıkardı!

C- Bunun sonucu olarak aralarındaki rekabet, “bilek güreşi” düzeyine geçti. Güvenlik birimleri, Kayid Salih’i Genelkurmay Başkanlığından uzaklaştırmak için askeri darbeye benzer bir planın olduğunu deşifre ettiler. Askeri darbe gerekçesiyle güvenlik güçleri, Fransa’nın Cezayir’deki en güçlü ve en tehlikeli adamları olan ve önceden istihbarat başkanlığı yapmış Muhammed Medyen (General Tevfik) ile Beşir Tartag’ı 05 Mayıs 2019’da tutukladılar. Birkaç gün sonra 09 Mayıs 2019’da İşçi Partisi Genel Sekreteri Louisa Hanun tutuklandı. Said Buteflika da bunlara eklenebilir. Fransa’nın adamlarının, özellikle de kardeşi Cumhurbaşkanı Buteflika’nın istifasının ardından onu saflarına çekmiş oldukları görülüyor... Bunlar, yargılandı. “Cezayir’deki askeri mahkeme, dört sanığı orduya zarar verme ve devlete karşı komplo kurma iddiasından suçlu bulunarak 15 yıl hapse mahkûm etti. Said Buteflika, İşçi Partisi Lideri Louisa Hanun ve eski İstihbarat Başkanı Muhammed Medyen mahkemede hazır bulundu... Mahkeme heyeti aynı davada yargılanan eski Savunma Bakanı Halid Nizar’ı gıyabında 20 yıl hapsine hükmetti. [25.09.2019 Skynews Arapça] Fransa, tutuklamalar sebebiyle Cezayir’deki askeri liderliğe karşı ortalığı velveleye verdi. 18 Mayıs 2019 tarihli İngiliz Independent gazetesine göre Louisa Hanun tutuklandığında aralarında eski Başbakan Jean-Marc Ayrault da olmak üzere 1000 Fransız, serbest bırakılması için imza kampanyası başlattı. Gazeteye göre “Parlamentoda Fransız Cumhuriyetçi Parti milletvekili Jean Lassalle, olayların ülkesinin çıkarlarına yansıması konusundaki endişesini dile getirdi. Yerleşik milliyetçilik bileşeni ve çerçevesinde Cezayir’deki askeri kurumlarda yeni nesil subay ve generallerin yükselişinin, özellikle de kültürel, ekonomik ve politik yönden Cezayir’deki Fransız çıkarlarını tehdit ettiğini söyledi.” Bu, Fransa’nın yaşananlardan kaygılı olduğunu gösteriyor. Yani Genelkurmay Başkanı tarafından desteklenen rejimdeki İngiliz cephesi ağır bassa da, aralarındaki bu çatışma biraz da olsa kızışma eğilimine girmiştir.

2- Amerika’nın Cezayir sahasına sızma girişimleri:

ABD medyası, Sosyalist Güçler Cephesi Genel Sekreteri Kerim Tabbu gibi gösterilerde belirginleşen bazı şahsiyetlerin reklamını yaptı. Bu bağlamda 12 Eylül 2019’da Amerikan El Hurra televizyonu, onu “Gösterilerin en önde gelen yüzü” olarak tanımladı. Gösteriler kapsamında Cezayir’in başkentinde gerçekleşen yürüyüşlere önderlik eden videolarını yayınladı. Diğer partiler gibi olmadığını, gerçek bir iktidar muhalifi olduğuna dair propagandasını yaptı.” Bu, Cezayir’deki halk gösterilerindeki bu gibi aktivistler ile ABD’nin temas içinde olduğunun bir göstergesi olabilir. Güvenlik güçleri, “ordunun moralini zayıflatma” suçlamasıyla bu ve diğer aktivistleri tutukladı. ABD’nin, Cezayir’deki halk gösterilerinin sembol şahsiyetleri ile temas kurmuş olabileceğini varsaysak da ki muhtemeldir, ancak bu kişilerin, Amerika’nın arzusu doğrultusunda Cezayir’deki politik yaşamı etkileme kapasiteleri sıfırdır. ABD, şuana değin ordu veya devlet kurumlarına sızabilmiş değil...

Tüm bunlardan ötürü Cezayir arenası, Amerika-Avrupa çatışmasından neredeyse yoksundur. İngiltere-Fransa çatışması yaşanıyor. Sahadaki Fransız dallarını budamak için İngiltere ve askeri düzenin ciddi gayretleri söz konusu... ABD, Cezayir’deki Avrupa nüfuzuna sızma girişimlerinde başarılı olamadı. Ancak Cezayir’deki iktidar çetesi, krizin -halk gösterilerinin- uzaması durumunda Amerika’nın yıllardır uğraştığı sızmayı gerçekleştirmesinden korkuyor. Hatta yandaşlarını aktifleştirmek ve onlar için fırsat yaratmak için gösterilerin uzamasından Fransa bile istifade edebilir.

Üçüncüsü: Seçimlerden ne bekleniyor konusu ise şu şekilde okunabilir:

1-İngiltere, şuan ki iktidardakiler ve askeri liderlik, devlet kurumlarından büyük ölçüde Fransa’nın adamlarını tasfiye etmeyi başardılar. Bu yüzden bu düzen, özellikle de gösteriler devam ederken konjonktür değişmesin diye seçimlerin bir an önce yapılması için bastırıyor. Kayid Salih yaptığı açıklamada, “Daha önce cumhurbaşkanlığı seçimlerinin hızlı bir şekilde yapılması gerektiğini konuşuyorduk. Şimdi ise seçimlerin belirlenen tarihlerde gerçekleşeceğine eminiz” dedi. [14.09.2019 Independent] Yanı sıra Kayid Salih, net bir tutum alınmasını istedi. Yaptığı açıklamada Şuan ki durum, net bir tutum almayı gerektiriyor. “Sopayı ortadan tutmayı değil... Ya Cezayir’lesiniz ya da düşmanlarla.” ifadelerini kullandı. [14.09.2019 Independent] Bu, İngiliz uydusu iktidar düzeninin bugün işi bitirmek için acele ettiğinin bir göstergesidir. Çünkü işlerin nispeten lehine işlediği görülüyor. Fransa ve uydusu güçlere gelince, seçimlerin yapılmasına karşı çıkıyorlar ya da elverişli bir ortama kadar ertelenmesini istiyorlar. Fakat bu konuda kamuoyuna açıkça açıklama yapmıyorlar. Diplomatik bir dille ülkenin geleceğine Cezayir halkının karar vereceğini söylüyorlar!

2-İktidar düzeni, renk değişiminden sonra yandaşı iki adayı cumhurbaşkanlığı seçimlerine sokmaya çalışıyor. “Perşembe günü eski başbakan Ali Bin Felis ile Abdülmecit Tabun, 12 Aralık’ta yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olacaklarını açıkladılar.” [28.09.2019 Reuters] Bu kişiler ve benzerleri, iktidar düzeninin güvenilir yüzleridir. Bazıları bugün muhalefet rolü oynuyor. Özgürlük Öncüleri Partisi’nin lideri Ali Bin Felis, kendini muhalefet partisi olarak lanse ediyor ve değişime çağırıyor. Bin Felis, 2000-2003 yılları arasında Buteflika rejiminde Başbakanlık yaptı. Diğer bir deyişle bu düzen, Cezayir halkını oyuna getirip gösterileri sonlandırmak umuduyla yeni yüzlerle rejimi nispeten yenilemek istiyor!

3- Bununla birlikte aynı sistem altında seçimler yapılmasını reddeden spontane halk gösterilerindeki çok daha geniş kesimin, rejim ya da seçimleri destekleyen sözde muhalefet partileri sempatizanlarından çok daha güçlü olduğu görülüyor. Bu yüzden ülke, şu iki olasılıktan birine gebedir:

- Ya şuan ki iktidar düzeni, 18 Nisan 2019’da yapılacak seçimleri ertelediği gibi son anda bu seçimleri de ertelemek zorunda kalacak...

- Ya da büyük ölçüde düşük katılımlı seçimler gerçekleşecektir. Yani bazı güçler gösterilerden çekilse bile seçimler olmamış gibi kitlesel gösteriler devam edecektir. Ama bu durumda konjonktür, şiddet eylemlerine elverişli hale gelecektir. İktidar, yasal Cumhurbaşkanı seçimi gerçekleşti, kararlarına uymak gerekir diyerek gösterileri sonlandırmak için şiddete başvurabilir! Böylece işler, almak-vermek arasında bir kargaşa içinde devam edecektir!

4- Hâlihazırdaki gösteriler, gerçek bir değişim veya etkili bir kalkınma gerçekleştiremez. Çünkü gösteriler, spontane olarak belirmiş olsa da İngiltere ve Fransa’nın, yandaşları ve uşaklarının müdahalesiyle, özellikle de askeri liderliğin rejimin yanında saf tutmasıyla, etkinliğini kaybetmiştir. Dahası askeri liderlik, rejimin köklü bir parçasıdır. Emreder, yasaklar. Ordu, bu soylu Müslüman halka sadakat gösterirse, değişim gerçekleşebilir. İngiltere ve Batı ajanı üst düzey generallerin bertaraf edilmesinin, subaylardan samimi bir grubun ordu içindeki dizginleri ele geçirmesinin, akabinde ümmetin İslam temelinde arzuladığı gerçek değişim için nusret vermesinin ardından bu mümkündür ve gerçekleştirilebilir... Bu, askerlerin iktidarda tutunacağı anlamına gelmez. Aksine hakka nusret ehli olacaklardır. İslami hayatın yeniden başlamasıyla ve Raşidi Hilafetin kurulmasıyla kapsamlı değişim için ümmetin beklediği gerçek liderlik gelecektir. Hilafet, ümmeti kalkındıracak, arazi ve hayvanları ihya edecektir. Onun sayesinde Allah’ın olmamızı istediği gibi olacağız.

كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ “Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah’a inanırsınız.” [Ali İmran 110]

وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * نَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ

“O gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” [Rum 4-6]

H.04 Safer 1441
M.03 Ekim 2019
Devamını oku...

Sudan’da Amerika-Avrupa Çatışması

Soru Cevap

Sudanda Amerika-Avrupa Çatışması

Soru:

Avrupalı ​​yetkililerin Sudana akın ettikleri, Hamduk hükümetini destekleyici açıklamalar yaptıkları göze çarpıyor. 16 Eylül 2019da Fransa Dışişleri Bakanı, resmi temaslarda bulunmak üzere geldiği Hartum’da, Sudan Başbakanı Hamduk ile görüştü. Le Drian, ülkesinin Sudana 60 milyon Avro mali yardım sağlayacağını ve Sudan’ı teröre destek veren ülkeler listesinden çıkarmak için çalışacağını söyledi. Resmi temaslarda bulunmak üzere Hartuma gelen Almanya Dışişleri Bakanı da Sudanın adının terörü destekleyen ülkeler listesinden çıkarılması hakkında benzer açıklamalar yaptı... Bu temaslar ve mali yardımlar, ordu karşısında Özgürlük ve Değişim Güçleri’nin elini güçlendirmek için mi? Yoksa başka nedenlerden ötürü mü? Sudan Başbakanı Abdullah Hamduk, 05 Eylül 2019da Nisan ayındaki darbenin ardından ilk hükümetin kurulduğunu açıkladı ve Ordu ile siviller arasında geçen ay imzalanan iktidar paylaşımı anlaşması uyarınca hükümetin üç yıl görev yapacağını söyledi...[05.09.2019 France 24] İktidar paylaşımı anlaşmasının istikrarlı bir şekilde devam etmesi bekleniyor mu? Yoksa yeniden gerginlik yaşanabilir mi?

Cevap: Cevabın açıklığa kavuşması adına aşağıdaki hususlara bir göz atmak gerekiyor:

1- İngiltere’nin, İngiliz medyasının ve bölgedeki ajanlarının yardımıyla Özgürlük ve Değişim Güçleri, zulüm, açlık, yoksunluk ve yolsuzluğa karşı ayaklanan halkın devrimini çaldılar. Halkın sırtına binen bu güçler, koşulların iyileşmesi için radikal hiçbir çözüm ortaya koymadılar, aksine yozlaşmış vaka cinsinden çözümler sundular. Amerika yanlısı Askeri Konsey ile Avrupa yanlısı Özgürlük ve Değişim Güçleri arasında gerçekleşen müzakerelerin ardından 17 Ağustos 2019’da Anayasal Bildiri konusunda mutabakat sağladılar... Böylelikle devrimci halkın fedakârlıkları heder olup gitti. Anlaşma, İslam ve hükümleri karşıtı laik Batı temellerine dayalı yozlaşmış vakanın devamı niteliğindedir! Askeri Konsey ile Özgürlük ve Değişim Güçleri arasında varılan anlaşma, 39 aylık geçiş dönemi boyunca 5’i askeri yönetim, 5’i Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri tarafından seçilen, biri ise tarafların üzerinde uzlaştığı sivil olmak üzere 11 üyeli bir egemenlik konseyinin kurulmasını içeriyor... Ayrıca anlaşmaya göre ilk 21 aylık sürede egemenlik konseyinin başkanlığını Askeri Konsey, geri kalan 18 aylık sürede de Özgürlük ve Değişim Güçleri yürütecek. Geçiş döneminin ardından genel seçimler yapılacak ve yasama meclisi kurulacak. Savunma ve İçişleri bakanlarının seçimi de Egemenlik Konseyi’ndeki askerlerin yetkisinde olacak. Yani Egemenlik Konseyi içindeki askerler, ordu, güvenlik, istihbarat servisi ve Egemenlik Konseyi’nin ilk dönem başkanlığı sayesinde aynı hegemonyasını sürdürecekler...

2- Görüldüğü gibi iktidardaki ordunun yetkileri, güç unsurlarını içeriyor. Örneğin Egemenlik Konseyi’nde 5, Bakanlar Kurulu’nda 2 bakan (İç ve savunma bakanları) askerdir. Geçiş hükümetinin Savunma Bakanı General Cemalettin Ömer, şu anda silahlı kuvvetlerin en kıdemli subaylarından biridir. Askeri İstihbarat Servisi’nde uzun süre birlikte çalıştıkları için Eski Savunma Bakanı Avad bin Avf’ın en yakın dostudur. Abdül Fettah El Burhan, Genel İstihbarat Müdürü Ebu Bekir Dampolat, Ömer Zeynel Abidin de Harp Okulu’ndan arkadaşlarıdır... Bütün bunlar eski rejimin, geçiş döneminde güçlü bir şekilde var olacağı, Avrupa “İngiltere” ajanı sivil hükümetin hedeflerine erişmesi önüne bir sürü engel ve takoz koyacağı anlamına gelir... Böylece Amerikan ajanlarının kefesi ağır basmaya devam edecektir.

3- İngiltere’deki Manchester Üniversitesi’nde ekonomi alanında Master ve Doktora yapan, Özgürlük ve Değişim Güçleri tarafından başbakanlığa aday gösterilen Abdullah Hamduk, 20 Ağustos 2019’da başbakan olarak atandı ve Bakanlar Kurulu’na etkin yetkiler verildi... Kısa süre sonra Hamduk, 39 aylık geçiş dönemi için 05 Eylül 2019’da hükümetin kurulduğunu duyurdu. Buna göre İngiltere ve Avrupa yanlısı başbakan, Avrupa tandanslı bir çalışma yürütecektir... Egemenlik Konseyi başkanı, Genelkurmay başkanı Abdül Fettah El Burhan, yardımcısı Hızlı Destek Kuvvetleri Komutanı Muhammed bin Hamdan Daklu ve diğer Amerikan yanlısı askerler ise Amerikan tandanslı bir çalışma yürüteceklerdir…

4- Anayasal Bildiri’ye göre Sudan yönetimi, yabancı güçlere sadık ve farklı yetkilere sahip iki ekipten oluşuyor. Bu durum, halkın sorunlarının çözümü ve yaşamlarının güvence altına alınması konusunda çalışmalarına yansıyacaktır. Temel endişeleri, efendilerine hizmet etmek olacak ve dolayısıyla içsel ve dışsal yöntemlerle biri diğerini diskalifiye etmeye çalışacaktır... Bilindiği üzere Sudan’da bu tür konseylerin kurulması, geçiş dönemleri ve krizlerle ilgilidir... Ordunun, devlet kurumlarını düzenlemesi, konseyi ilga etmesi ve ülkeye başbakanı olarak bir askeri subayı dayatması ile son bulur... Örneğin 1 Ocak 1956 yılında Sudan’ın bağımsızlığının hemen öncesinde iktidarı devralmak üzere 26 Aralık 1955 yılında ilk Egemenlik Konseyi kuruldu ve 17 Kasım 1958 yılındaki İbrahim Abud ekibinin darbesine kadar devam etti... 1969 yılındaki Numeyri darbesine, sonra 30 Haziran 1989 yılındaki El Beşir darbesine kadar Egemenlik Konseyi olmuştur... Sonra El Beşir devrildi ve Egemenlik Konseyi kuruldu... Bu konseyler daima Amerika-İngiltere çatışmasıyla ve tek başlarına yönetim oluşturma arzusuyla ilintilidir. Oluşturulamazsa, biri diğerini diskalifiye edene kadar ateşkes imzalanır. Tıpkı daha önce olduğu gibi. Mesela Amerika, halk devrimini absorbe etmek için İngiliz yanlısı Sadık El Mehdi’nin başbakanlığına sessiz kalmış, ordudaki adamlarına çeki düzen vermesinin ardından 1989 yılında El Beşir aracılığıyla darbe yapmıştır. El Beşir, halk devrimini zapturapt edemeyince, sundukları hizmetleri önemsemeksizin daha önce uşakları Numeyri, Mübarek ve benzerlerine yaptığı El Beşir’i de ekarte etmiştir! El Beşir sonrasında Askeri Konsey kurulmuştur... Şimdi güncel Egemenlik Konsey ile aynı senaryo bir kez daha tekrarlanıyor. Amerikan yanlısı Askeri Konsey, halkın öfkesini absorbe etmek için Özgürlük ve Değişim Güçleri içindeki İngiliz ajanları ile uzlaşmak zorunda kaldı. Özgürlük ve Değişim Güçleri’nin iktidara katılımını kabul etti. Ama bu kez, önceki gibi olmadı. Zira ordu, Sadık El Mehdi döneminde yaptığı gibi iktidarı tamamen teslim etmedi, aksine Egemenlik Konseyi adı altında iktidarın başında kaldı. Hükümetteki hassas ve önemli bazı makamları elinde tuttu, hatta hükümeti etkileyebilecek başka yetkiler verildi. Ülkeyi yöneten Egemenlik Konseyi’nin yarısı askerlerden oluşuyor ve Genelkurmay Başkanı El Burhan da 21 aylık süre boyunca Egemenlik Konseyi’nin başkanlığını yapacak. Ordu ve güvenlik birimlerinin otorite ve hegemonyasını garanti altına almak için de Savunma ve İçişleri bakanları askerlerden seçilecek.

5- Beklentilere gelince, ABD ve İngiltere sükûnetle bir arada yaşayamaz. Çünkü çıkarları ve uydusu olan yerel aygıtları farklıdır. Onun için her iki taraf da diğerinin hamlesini olgunlaşmadan yok etmeye çalışacaktır! Güncel olaylar takip edildiğinde, ilintileri enine boyuna düşünüldüğünde, yerel ve yabancı özellikle de Amerikalı ve Avrupalı yetkililerin açıklamaları incelendiğinde, tarafların rakibini baskılamak, üstün gelmek ve iktidardan diskalifiye etmek için kullanacağı baskın yöntemlerin şunlar olacağı görülür:

Askerler, hükümete ekonomik yönden baskı yapacaktır. Halkın, El Beşir karşıtı protestolarının en önemli nedenlerinden biri kötü ekonomik durumdur. Mevcut hükümet, halkın ekonomik durumunu iyileştirme sözü verdi. Bu konuda başarısız olursa insanlar yeniden gösterilere başlayacak, Özgürlük ve Değişim Güçlerini diskalifiye etmek yani Avrupa kanadını Sudan’dan dışlamak için askerlere gün doğacaktır... Ekonominin can damarı Amerika’nın elindedir. Şöyle ki:

A- Hamduk, Almanya Dışişleri Bakanı ile düzenlediği basın toplantısında, “Sudan büyük bir ekonomik meydan okuma ile karşı karşıyadır dedi ve yerel para birimindeki değer kaybının durdurulması, enflasyonun düşürülmesi ve bankacılık sistemine güvenin yeniden tesis edilmesi için çalışacaklarını ifade etti... Sudan’ın adının terörü destekleyen devletler listesinden çıkartılması için Washington ile bir anlayışa varılmazsa, zorlukların devam edeceğini kaydetti...” [03.09.2019 Anadolu Ajansı] Hamduk, yaptığı açıklamada Eski rejimin yok oluşuyla engellerin ortadan kalkmasından sonra Washington ile ilişkilerimizin normalleşmesi birinci önceliğimizdir.dedi. [08.09.2019 Anadolu Ajansı] Bu nedenle hükümet, yaptırımların kaldırılması konusunda Amerika’ya gebedir...

B- Amerika, yaptırımların kaldırılması konusunda ağır davranacağını ima etti. Ajanlarının, sokağı sakinleştirmek için imzalamak zorunda kaldığı Anayasal Bildiri’nin ardından Sudan’a sağlanan desteği gözden geçireceğini söyledi. “İlaph gazetesine göre görev süresi dolan ABD’nin Hartum maslahatgüzarı, Sudanlı üst düzey şahsiyetlere, Sudan’a uygulanan yaptırımların kaldırılmasının yakın gelecekte söz konusu olmadığını belirtti.” [04.09.2019 İlaph] Yani Amerika, Hamduk hükümetine baskı yapmak için yaptırımları bir koz olarak kullanacağını vurguladı. Oysa öncesinde El Burhan’a yaptırımları kaldırma taahhüdünde bulunmuştu. El Burhan o gün yaptığı açıklamada, Yaptırımlar dosyasında önceki rejimden bu yana süregelen tedbirler var. Bu konuyu ABD yönetimi ile görüşmeleri üzere hukukçular gönderdik. ABD, barış sürecinin nihayetlenmesiyle birlikte Sudan’ın adını terörizmi destekleyen devletler listesinden çıkarmaya söz verdi. Bunun zamanının geldiğine inanıyoruz... Anlaşma geçici hükümetin yapısına ilişkin belgenin hazırlanmasından sonra imzalanacak...demişti. [07.07.2019 Şarku’l Avsat] ABD’nin Hartum Maslahatgüzarı Steven Koutsis, 07 Temmuz 2019’da yaptığı açıklamada “Yakında Sudan’ın adının terörizmi destekleyen devletler listesinden çıkarılabileceğini kaydetti…” [07.07.2019 El Haliç online]

C- Uluslararası para kurumları (IMF ve Dünya Bankası), Sudan’a ancak Amerika’nın izni ile kredi verebilir. Bu, Amerika ve içerideki uşaklarının elindeki başka bir baskı aracıdır... Ayrıca Sudan’ın adı hâlâ Amerika’nın terörizmi destekleyen devletler listesindedir. Bu, uluslararası para transferlerinde Amerikan sistemini kullanamayacağı anlamına gelir... İşlemleri dolar endeksli olduğu için bu, Sudan’ın uluslararası ticareti önündeki en büyük engellerden biridir.

Avrupa ve dolayısıyla “Özgürlük ve Değişim Güçlerinegelince, iki çizgide hareket edeceği öngörülüyor: Birincisi, “yaptırımlar ve Amerika’nın yaptırımları kaldırmayı ötelemesi” ve bunun sonucunda ekonomik baskı mevzusunun çözümünde Avrupa’dan yardım istemek... İkincisi, tahsis edilen mali bütçe ile ordu ve güvenlik güçlerine baskı yapmak...

Birincisi: Avrupa “ve dolayısıyla Özgürlük ve Değişim Güçleri”, yaptırımların Sudan ekonomisi üzerinde çok büyük etkisinin olduğunu biliyorlar ve Amerika’nın baskı yapmak için yaptırımların kaldırılmasını erteleyeceğinin de farkındalar. Bu nedenle Sudan hükümetini Birleşmiş Milletler’de desteklemek ve mali yardım sağlamak için gayret sarf ediyorlar... Almanya, yardım etmeye hazır olduğunu söyledi. Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas, Ekonomik kalkınmanın başlıca şartı Sudan’ın adının terörü destekleyen devletler listesinden çıkartılmasıdır. Bu konuda Hamduk hükümetine destek olacağız. Bu ayki BM Genel Kurulu’nda bu konuyu gündeme getireceğiz.” ifadesini kullandı. [08.09.2019 Anadolu Ajansı] Fransa Dışişleri Bakanı Le Drian, 16 Eylül 2019’da Hartum’u ziyaret etti ve Başbakan Abdullah Hamduk ile görüştü. Le Drian burada yaptığı açıklamada, “Sudan’ın adının terörü destekleyen devletler listesinden çıkarılması için ülkesinin çalışmaya hazır olduğunu söyledi ve Hartum hükümetine 15 milyon avrosu acil 60 milyon avro maddi yardımda bulunacaklarını kaydetti.” [16.09.2019 Rakube Es Sudan] Bu açıklamalar, Özgürlük ve Değişim Güçleri ile Hamduk hükümetinin desteklendiğini gösteriyor.

İkincisi, iki şeyi kapsıyor: Ordunun bütçedeki payını azaltmak ve güvenlik birimlerini yeniden yapılandırmak. Hamduk tarafından yapılan açıklamalar açıkça bunu gösteriyor:

- Bütçe konusunda Hamduk, “Askeri harcamaların azaltılması” çağrısında bulundu ve askeri harcamaların, devlet bütçesinin yüzde 80’ini tükettiğini belirtti...” [26.08.2019 arabicpost] Hamduk, ülkedeki silahlı gruplar ile imzalanacak barış anlaşmasının “barışa dönüşe” kapı aralaması gerektiğini ileri sürdü. Yani birçok askeri harcamaların Sudan bütçesi üzerindeki yükünü kaldırmak istiyor.

- Güvenlik birimlerinin yeniden yapılandırılmasına gelince, Sudan ordusu ve güvenlik güçlerinin mevcut yapısı, özellikle Hızlı Destek Kuvvetlerinin konumu, El Beşir rejiminin bir tasarımıdır. Sudanlı devrimcilere felaketi tattırmışlardır... Dolayısıyla bu, güvenlik birimlerinin devletin kontrolünde olacak ve kanuna uyacak şekilde yeniden yapılandırılması talebi için Özgürlük ve Değişim Güçleri’ne gerekçe sağlıyor. “Hamduk, Hızlı Destek Kuvvetleri’nin yeniden yapılandırılması kapsamında güvenlik birimlerine entegre edileceğini ve ülke yararına ulusal bir ordu kurulacağını açıkladı. Hamduk, güçlü ulusal bir ordu tesis edilmesi için Hızlı Destek Kuvvetleri ve silahlı kuvvetlerin bütün militanları dâhil olmak üzere güvenlik birimlerinin yeniden yapılandırılması konusunda hükümetin kararlı olduğunu belirtti.” [11.09.2019 El Cezire.net]

6- Görünüşe göre Avrupa’nın Özgürlük ve Değişim Güçlerini destekleme girişimlerinin başarı şansı, Amerika ve yandaşlarına oranla daha azdır. Bunun nedeni şudur:

- Avrupanın sağlayacağı mali yardım, sorunu çözmez, zira Amerika, Sudan’ın adını terörizmi destekleyen devletler listesinden çıkarmadığı sürece Başbakan’ın da belirttiği gibi zorluklar yaşanacaktır. Çünkü hükümet, yabancı yardımlara yani ülkenin vücudunu kemiren kredilere ve yatırımcılara bağımlıdır. Sanayi inkılabı yapamaz, ekonomik kaynaklarını geliştiremez. Yozlaşmış vaka cinsindendir, ideolojik değildir. Ümmetin Hanif dininden uzaktır. Ekonomik sistem dâhil bütün hayat sorunlarını çözen bir sistemin türediği İslam dini ancak ülkeyi kalkındırabilir. El Beşir iktidarına karşı devrime kalkışılmasının en önemli nedenlerinden biri ekonomik yöndür. Zira birçok insan, yoksulluk, yoksunluk, işsizlik ve aşırı pahalılıktan şikâyetçidir.

- Ordu bütçesinin azaltılması gelince, yıllardır ordu Sudan bütçesinde aslan payına sahiptir. Onun için bütçedeki payının azaltılmasına çeşitli yöntemlerle güçlü bir direniş sergileyecek, devasa harcamalarını korumak için gerekçeler yaratacaktır… Ayrıca her iki taraf da mali yolsuzluğa batmış durumdadır, dolayısıyla yolsuzluğu nasıl tedavi edebilirler ki? Mali yolsuzluğu, Allah’tan korkan, insan yapımı hükümlere göre değil de İslami hükümlere göre yöneten kişiler ancak tedavi edebilir.

- Güvenlik birimlerine gelince, Amerika, Hızlı Destek Kuvvetleri Komutanı Muhammed Hamdan Daklu’ya (Hamideti) odaklanıyor. Basına çokça açıklamalar yapmış, özellikle Suudi Arabistan ve Mısır’a dış ziyaretlerde bulunmuştur. Dolayısıyla öyle görünüyor ki Sudan’ın geleceğinde Amerika’nın birinci adamı olacaktır. O yüzden Egemenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Hamideti, bazı kaynaklara göre yaklaşık bütçede yüzde 25 gibi bir paya sahip olan Hızlı Destek Kuvvetleri’nin yeniden yapılandırılmasına şiddetli bir direnç gösterecektir. Bu nedenle Hamduk hükümetinin, Sudan güvenlik güçlerini yeniden yapılandırma çabası, Amerika’nın Sudan’daki güçlü adamı olan Hamideti ile çatışacaktır!

7- Buna göre geçiş döneminde Sudan’daki siyasi ve ekonomik durumun stabilize olması beklenmiyor:

- Siyasi istikrarsızlık. Bir ülkede, silahı yerel uşaklar olan uluslararası çatışma olduğu sürece o ülkede siyasi istikrar olmaz. Uluslararası özel temsilciler ve Sudan’daki büyükelçilerin hareketlilikleri, açıklamaları, eylemleri, yukarıda belirttiğimiz gibi yerel yetkililerle yaptıkları görüşmeler açıkça bunu gösteriyor. Böylesi bir durumda istikrar olmaz. İstikrarsızlık ortamında geçiş döneminde Amerikan desteği ile askeri bir darbenin olması uzak ihtimal değil. Tabii Sudan halkının bu gerçeği fark edip, sömürgeci kâfirler ile avenelerinin kökünü kazımak üzere Allah’a yardım etmeleri, sonra da İslami yönetim olan Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet kurmaları müstesnadır… Ardından üstünlük elde edecekler, ülkelerinde güvenli bir şekilde hayat sürecekler ve yeniden Allah’ın olmalarını istediği gibi olacaklardır.

خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz.[Ali İmran 110]

- Ekonomik istikrarsızlık. Bu, sömürgeciliğin ülkeye müdahalesinin kaçınılmaz bir sonucudur. Çünkü dikenden üzüm toplanmaz! Yaşananlar bunun tanığıdır. Güney Sudan, ayrıldı ve petrol zenginliği kaybedildi hem de Amerika’nın talimatıyla. O günkü yönetici bu konuda ümmete ihanet etmiştir. Sudan, Afrika’nın gıda sepeti iken aşırı yoksullaşmıştır, çünkü kredi bağımlısı haline gelmiştir. Çiftçilere yardım yapılmayınca araziler atıl kalmış, ürünlerine pazar bulunmayınca da ürünleri çürümeye terk edilmiş, mineral kaynakları yabancı yatırımcıya devredilmiştir vs... Daha da önemlisi, İslam, iktidardan dışlanmıştır. Allah’ın indirdiği İslam ekonomik sistemi terk edilerek insan yapımı yozlaşmış sistem uygulanmıştır. O halde nasıl ekonomik istikrardan söz edilebilir ki? Aksine geçim sıkıntısı yaşanır. Aziz ve Hâkim olan Allah, muhkem ayetinden şöyle buyurmuştur:

فَمَنِ اتَّبَعَ هُدَايَ فَلَا يَضِلُّ وَلَا يَشْقَى * وَمَنْ أَعْرَضَ عَنْ ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنْكاً Kim Benim zikrimden yüz çevirirse, mutlaka onun için sıkıntılı bir geçim vardır. Ve kıyamet günü onu, kör olarak haşredeceğiz.” [Taha 124]

H.24 Muharrem 1441
  M.23 Eylül 2019        
Devamını oku...

Netanyahu’nun Olağanüstü ve Tuhaf Londra Ziyaretinin Perde Arkası

Soru Cevap

Netanyahu’nun Olağanüstü ve Tuhaf Londra Ziyaretinin Perde Arkası

Soru:

Netanyahu, Yahudi varlığındaki seçimlere iki haftadan az bir süre kala kritik seçim döneminde 12 Eylül 2019da Moskova’yı ziyaret etti. Öncesinde 05 Eylül 2019da İngiltere’ye kısa süreli bir ziyaret gerçekleştirdi. Ziyaret sırasında Brexityükü altında ezilen İngiltere Başbakanı ile bir araya geldi. Ziyaret, Johnsonun ABden anlaşmasız çıkmak konusunda İngiliz parlamentosunda üst üste yenilgi yaşadığı bir zamanda gerçekleşti... Bu ziyaretlerden Netanyahunun acelesi olduğu anlaşılıyor! Olağanüstü ve beklenmedik gibi görünen bu ziyaretlerin perde arkası ne? Seçim endeksli mi yoksa başka farklı amaçlar mı gözetildi?

Cevap:

Ziyaretlerin gerçekleştiği konjonktür, amacın seçimler olmadığını gösteriyor. Uluslararası geziler, her ne kadar Netanyahu için seçimler anlamına gelse de, ziyaretin gerçekleştiği uluslararası ve bölgesel koşullara göre amaç bu değildir. Portrenin netleşmesi adına aşağıdaki hususlara kısaca bir göz atacağız:

Birincisi: Başta Londra ziyareti olmak üzere bu ziyaretlerin olağanüstü ve tuhaf olarak tanımlanması, dakik ve narin bir tanımlamadır. Yahudi varlığı Başbakanı, 31 Ekim 2019’da anlaşmalı ya da anlaşmasız AB’den çıkma sözünü yerine getirmek için parlamentoda terslikler yaşayan İngiltere Başbakanı Johnson ile görüştü. Johnson şuan “Brexit” dışında uluslararası konulara fokuslanamaz. Muhafazakâr partili bazı milletvekilleri Johnson’a isyan bayrağını çekmiş durumda. Parlamento, Brüksel ile anlaşmaya varılması gerektiği yönünde oylama yaptı ve Johnson’dan AB’den çıkış tarihini üç ay ertelemesini istedi. İngiliz Lordlar Kamarası da parlamentonun ivedilikle aldığı bu kararları onayladı ve Johnson’un istifa etmesini isteyenler var... İngiltere’nin yaşadığı bu çetrefilli koşullarda Yahudi varlığı Başbakanının İngiltere’ye bir ziyaret gerçekleştirmesi, gerçekten çok ilginç ve olağanüstüdür. Burada, önemli ve acil bir konu olmamış olsaydı, böylesi bir ziyaret gerçekleşmezdi... Yahudi varlığı Başbakanının Londra’da ABD’li yetkililerle görüşmesi bu olağanüstü ziyaretin gizemini daha da artırıyor. 14 Ağustos 2019’da El Watan gazetesinin aktardığına göre, Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada, “Brexit” sonrası ABD-İngiltere ilişkilerinin geleceğini ele almak, “Huawei” şirketinin İngiltere’de hizmete sunmayı planladığı 5G telekomünikasyon ağı nedeniyle “Çin tehdidini” görüşmek için ABD Başkan Yardımcısı Pence’nin İngiltere’ye bir ziyaret gerçekleştireceği kaydedildi. ABD Başkan Yardımcısı’na ABD Savunma Bakanı’nın eşlik etmesi, İngiltere’de Yahudi varlığı yetkilileriyle görüşme yapması planlanmamıştı... 06 Eylül 2019’da BBC’nin bildirdiğine göre Netanyahu, ABD ve İngiliz Savunma Bakanları ile bir araya geldi... Haberlerde Netanyahu’nun ABD Savunma Bakanı ile görüştüğü bildirildi. Ancak hiçbir medya organında, Başkan Yardımcısı ile görüştü haberi geçmedi. Oysa aynı anda Londra’da olmaları gizlice görüştüklerini gösterir! Öyle görünüyor ki Başkan Yardımcısı, tarafları Amerikan politikası dışında bir planlamada bulunmaktan sakındırmak için gizli görüşmeler yaptı!

İkincisi: Ayrıca bu sürpriz ziyaretler, birbiriyle ilgili girift olaylar ışığında gerçekleşti:

1- Amerika, başka ülkelere ait tanker gemilerine koruma sağlamaktan vazgeçti. ABD Başkanı Trump, “ABD’nin neden hiçbir kazancı olmadan Hürmüz Boğazı’ndaki nakliye rotalarını uzun yıllardır koruduğunu sorguladığını söyledi. Çin ve Japonya’nın da aralarında olduğu diğer ülkelerin Ortadoğu’da kendi petrol tankerlerini kendilerinin koruması gerektiğini kaydetti.” [29.07.2019 TRT Arapça] ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo da İngiltere’nin kendi gemilerinin güvenliğini korumakla sorumlu olduğunubelirtti...” [22.07.2019 Anadolu Ajansı] Bu açıklamalar, diğer gemilere el koyan İran’a yönelik ABD baskısının hafiflediği anlamına gelir.

2- 2016 yılında düzenlenen “Brexit” referandumundan bu yana İngiliz politikasındaki fluluğa ve uygulanışı konusundaki kuşkulara rağmen İngiliz politikacılar, zaman zaman AB kısıtlamalarından azade oluşu lanse eden ve bireysel İngiliz iradesini gösteren politikalar deneyimliyorlar. Bu bağlamda İngiltere, Amerika-İran ilişkilerindeki gerginliği, nükleer anlaşmadan çekilmesini, Körfez’de petrol tankerlerinde gerçekleşen patlama dalgasını istismar etti. AB yönelimlerine aykırı bir şekilde İngiltere, 04 Temmuz 2019’da Cebeli Tarık Boğazı’nda İran petrol tankerini alıkoydu. Başka bir deyişle İngiltere, Avrupa ülkelerinin İran’la havayı yumuşatmaya ve nükleer anlaşmadan çekilen ABD politikalarına uymadıklarını göstermeye çalıştıkları, İran ile karşılıklı ticaret ve finansal alışverişte Avrupa mekanizması kurmak için uğraş verdikleri bir zamanda bu trende aykırı davranıp İran ile ortamı gerginleştirdi. Büyük olasılıkla İngiltere, ABD’yi İran ile bir savaşın uçurumuna itmek istiyordu. Özellikle de İngiltere ile İran arasında yaşanan krizin iyice derinleşmesinden sonra. İngiltere, Avrupa Birliği’nin yaptırım uyguladığı Suriye’ye gitmeyeceğine dair İran’dan resmi yazılı güvence aldıktan sonra alıkonulan “ Grace 1” adlı İran petrol tankerini 15 Ağustos 2019’da serbest bıraktı. Russia Today’in, 06 Eylül 2019’da Londra merkezli Middel East Eye sitesinden aktardığına göre, “Adrian Darya 1” adlı İran petrol tankeri, Yunanistan ve Türkiye’den sonra Suriye’ye ulaştı. İngiltere, aldığı güvenceye rağmen İran petrol tankerinin Suriye’ye yönelimiyle yüzüne sert bir tokat yemiş oldu. Şu ana kadar İran, İngiltere’ye ait “Stena Impero” adlı petrol tankerini alıkoyuyor, serbest bırakmıyor. Bu da İngiltere’nin yemiş olduğu ikinci tokattır. Ayrıca İngiliz donanmasına ait “HMS Montrose” adlı gemi, İran Devrim Muhafızları tarafından birçok sataşmalara maruz kaldı. Gemi komutanı William King, “Geminin, Körfez sularında neredeyse her gün İran Devrim Muhafızları ile karşı karşıya geldiğini söyledi...” [03.09.2019 www.independentarabia.com]

3- Yahudi varlığının özellikle Suriye ve Irak’taki İran hedeflerine yönelik hava saldırıları:

A- Suriye devrimi sırasında Yahudi varlığı, direniş ekseninin misillemesine aldırış etmeden Suriye’deki İran hedeflerine yönelik mütemadiyen hava saldırısı düzenledi. Hava saldırılarını artıran Yahudi varlığı, Lübnan-İran partisinin Suriye’deki liderlerini hedef aldı. İran ise, bu saldırıların hedefi olduğunu hep yalanladı. Yahudi varlığının öldürdüğü Suriyeliler ya da Lübnan partisi üyeleri umurunda değil, umurunda olan, doğrudan İranlıların ölmüş olmamasıdır. Son olarak Yahudi varlığı, Suriye’de İran’a ait büyük bir hedefi vurduğunu duyurdu. “İsrail ordu sözcüsü, İsrail savaş uçaklarının, 24 Ağustos 2019 Cumartesi günü Şam yakınlarındaki İran Kudüs Gücü’ne hava saldırısı düzenlediğini söyledi. Sözcü, Kudüs Gücü’nün İsrail askeri hedeflerine insansız hava aracıyla saldırı düzenlemeye hazırlandığını ileri sürdü. Ordudan yapılan açıklamada, “Saldırıda son günlerde Suriye’den İsrail hedeflerine yönelik saldırı düzenlemeyi planlayan Feylak El Kudüs ve Şii milislerin hedef alındığı” belirtildi. Gazetecilere açıklamalarda bulunan askeri sözcü, söz konusu güçlerin “ölümcül insansız hava araçlarıyla” İsrail’e yönelik saldırı hazırlığı içerisinde oldukları söyledi.” [24.08.2019 Deutsche Welle] Bu, Yahudi varlığının İran’la doğrudan ve açıkça sataşmaya girdiğini ve ona meydan okuduğunu gösterir. Eğer İran yanıt vermiş olsaydı, bu, aralarında olası savaşa kapı aralayacaktı. Yahudi varlığı saldırılarında İranlıların ölmüş olmasına rağmen İran yanıt vermedi. “Suriye İnsan Hakları Gözlemevi Pazar günü, İsrail hava saldırılarının Lübnan’da Şii Hizbullah örgütünün iki savaşçısı ile bir İranlı savaşçıyı öldürdüğünü söyledi.” [25.08.2019 El Arabiya] Fakat Amerika, İran’ın Yahudi varlığı ile kendisini de ateşine sürükleyebilecek bir savaşa kalkışmasını istemediği için, İran hava saldırılarında İranlıların öldüğü iddialarını yalanladı...

B- Irak’a gelince, Ağustos 2019 başından bu yana Yahudi varlığı, Haşdi Şabi askeri kamplarında bulunan İranlı uzmanları ve İranlılara ait silah depolarını hedef alıyor. 12 Ağustos 2019’da Bağdat’ın güneyindeki Haşdi Şabi’ye ait “Sakar” üssüne yönelik düzenlenen saldırı gibi Yahudi varlığı, İran’a yönelik saldırılarını tırmandırıyor. Sakar saldırısı, bir kaç hafta içinde gerçekleşen üçüncü saldırıdır. Yahudi varlığı, Haşdi Şabi’ye ait Selahaddin’deki “Şuheda” askeri kampını da bombaladı. Yahudi varlığı, doğrudan İranlı uzmanları ve İran silah depolarını hedef alıyor. “Fransız Haber Ajansı, Selahaddin’deki bir polis memurundan saldırı yerinde yapılan inceleme sonrasında Haşdi Aşair’den bir kişinin öldüğünü, kampta bulunan İranlı iki askeri mühendisin de yaralandığını aktardı.” [12.08.2019 Arabi 48] Sonra 25 Ağustos 2019’da Irak’ın Kaim kenti yakınlarında başka bir askeri kampa ve seyir halindeki konvoya saldırı gerçekleştirdi. Ortamı yumuşatmak için Irak, çok az sayıda kişinin hayatını kaybettiğini duyurdu. İran ise hayatını kaybedenler hakkında bir açıklama yapmadı. Ama belli ki Yahudi varlığı, Suriye’ye ek olarak İran’ın Irak’taki askeri varlığına da doğrudan meydan okumaya başlamıştır.

Üçüncüsü: Yukarıdaki hususları enine boyuna düşündüğümüzde şu sonuca varabiliriz:

1- Körfez’de gemilerinin sataşmaya uğraması ve petrol tankerinin hâlâ alıkonması nedeniyle İngiltere, İran tarafından aşağılanmıştı. Bütün bunlar onu İran’a karşı Amerika’nın da bulaşacağı ve doğal olarak İran’dan intikamını almak için kendisinin de karışacağı bir savaşı ateşlemeye itiyordu. Bu yüzden İran’a yönelik sert söylemini sürdürdü ve ABD Savunma Bakanı’nın yaptığı açıklamadaki ABD’nin iyimser dilini reddetti. “ABD Savunma Bakanı Mark Esper, Londra’da Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü adlı düşünce kuruluşunda yaptığı konuşmada, Öyle görünüyor ki İran bazı açılardan görüşme yapabileceğimiz bir noktaya doğru ilerliyor, umarım durum o şekilde gelişirdedi. Mark Esper’a daha sonra düzenlediği basın toplantısında bu yorumlarını nereye dayandırdığı sorusu yöneltildi. ABD Savunma Bakanı “G7 zirvesinin ardından İranlılar tarafından yapılan açıklamaların ışığında” bu açıklamayı yaptığını belirtti. [06.09.2019 Reuters] İngiltere, örtülü olsa da kullanılan bu iyimser dili reddetti. “Cuma günü Amerikalı mevkidaşı Esper’le görüştükten sonra ortak basın toplantısında bir açıklama yapan İngiltere Savunma Bakanı, eğer İran ile anlaşma imkânı olursa, bu konuda Amerika’ya yardımcı olmaya hazır olduklarını kaydetti. Ancak Tahran’ın sözlerinden çok eylemleriyle değerlendirilmesi gerektiğini belirtti.” [06.09.2019 Reuters] Böylece, İngiltere, İran’la ilgili sıcak krizin merkezi ve kalbi haline gelmişti. Buna göre, İngiltere’nin İran’a karşı savaşı ateşleyebilecek motivasyonları var. Yahudi devleti ile bu hedefte örtüşüyor... O kadar ki İran, 22 Temmuz 2019’da Körfez’de İngiliz petrol tankerini alıkoyduktan sonra Yahudi varlığı, 24 Ağustos’ta Suriye’ye, 25 Ağustos’ta da Irak ve Lübnan’a yönelik hava saldırılarını artırdı. Bu saldırılar, İngiltere ile uyum içinde hareket edildiğini anımsatıyor. Bu nedenle İngiltere’nin, Yahudi varlığını İran ve bölgedeki kolları ile savaşa ittiğini, bu savaşa dalması için onu baştan çıkaracak enerji takviyesinde bulunduğunu söylemek zor değil.

2- Yahudi devleti aslında İran’ın gücünden korkuyor ve İran’a karşı Amerika’nın da karışacağı bir savaşı ateşlemek istiyor. Fakat Amerika’nın İran’a karşı yumuşak davrandığını ve onunla savaşmak istemediğini gözlemledi. Amerika, daha çok askeri tehditlerle kamufle edilmiş siyasi eylemlerde bulunuyor ve iki amaçtan ötürü Körfez’deki ortamı geriyor: Gemilerine korku salarak Avrupa’yı tedirgin etmek ve politikasında Amerika ile birlikte yürümesi için Avrupa’yı özellikle de İngiltere’yi İran yoluyla aşağılamak... Ve İran’ın tehlikesinden koruduğu bahanesiyle Körfez ülkelerine mali şantaj yapmak! Körfez’de gerilimin tırmandırılmasından kasıt, Amerika-İran savaşı değildir. Amerika’nın İran’a yönelik edimleri bunu doğruluyor. Mesela İran, 20 Haziran 2019’da Amerikan insansız hava aracını düşürdü. Amerika ise konuyu sükûnetle çözümledi ve defalarca İran’la savaşmak ve rejimi devirmek istemediğini söyledi... Dahası, kriz tırmandığında İran’la müzakere çağrısı yaptı! Nitekim yukarıda da belirtildiği gibi “ABD Savunma Bakanı Esper, Londra’da Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü’nde yaptığı konuşmasında Öyle görünüyor ki İran bazı açılardan görüşme yapabileceğimiz bir noktaya doğru ilerliyor, umarım durum o şekilde gelişirdedi. [06.09.2019 Reuters] New York’taki BM Genel Kurul toplantıları esnasında yaptırımlar ve ilişkileri ele almak üzere Trump ile Ruhani arasında bir görüşme beklendiğine dair medya organlarında yer alan haberlerin ardından bu daha da netlik kazanıyor. Hatta bazı gazeteler, bunu bir anlaşma olarak nitelediler! “Olası ABD-İran anlaşması nedeniyle Netanyahu Moskova’ya bir ziyaret gerçekleştirdi... Kaynaklar, Netanyahu’nun, “İslam Cumhuriyeti”nin nükleer programını denetime tabi tutacak, ABD’nin İran yaptırımlarını kaldıracak bir İran-ABD anlaşmasına varılmasından endişeli olduğunu kaydettiler. Kaynaklar, bu anlaşma ışığında Suriye’de İran varlığının geleceğinin, İsrail Başbakanını daha da endişelendirdiğini söylediler...” [09.09.2019 Al Arab] Bu nedenle Netanyahu, çatışma patlak vermesi durumunda özellikle İran’la bazı anlaşmaları bulunan Rusya’nın tavrını öğrenmek için Soçi’ye bir ziyaret gerçekleştirdi. “Netanyahu, Putin ile yapacağı görüşme için Soçi’ye hareketinden önce yaptığı açıklamada, “Bu gezi özellikle şuanda çok önemli. İranın bize saldırma girişimlerine karşı İsrailin güvenliğini sağlamak için birçok alanda 360 derece çalışıyoruz. İranlılara karşı çalışıyoruz...ifadelerini kullandı. [12.09.2019 Şarku’l Avsat]

3- Amerika, İran ve bölgedeki kollarına karşı Yahudi varlığını savaşa sürüklemek isteyen İngiliz politikasının tehlikesini fark etti. Çünkü çıkacak bir savaş, sadece İran ve kollarına zarar vermeyecek, Yahudi varlığına da dokunacaktır. Yahudi varlığı savaşta iken Amerika’nın seyirci kalması ise düşünülemez... Dolayısıyla Amerika, 25 Ağustos’taki Lübnan ve Irak, bir gün öncesinde de Suriye’ye yönelik düzenlenen saldırılardan hemen önce bu meseleyi son derece ciddiye aldı ve bu tür girişimleri önlemek için faaliyete başlamış gibi görünüyor. ABD, Yahudi varlığının İngiltere’ye yaptığı ziyarette askeri planlamanın baskın geldiğini öğrendi. “Netanyahu’ya, Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Meir Ben-Şabbat, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Amikam Norkin ve İsrail Ordusu Genel Komutanlığı Operasyon Müdürlüğü Başkanı Aharon Haliwa eşlik etti.” İngiltere ile yapılan askeri planlama, Kıbrıs’taki “Akrotiri” ve “Dikelya” İngiliz askeri üslerinin Yahudi varlığı tarafından kullanılması ya da bu iki üste bulunan savaş uçakları ve gemilerinin gizlice savaşa katılması anlamına geliyor. Daha önce de belirtildiği gibi İran’ın İngiltere’ye atmış olduğu tokatlar ışığında bunun olması kesinlikle uzak ihtimal değil... Amerika, böyle bir planlamanın olduğunu öğrenince, Savunma Bakanı’nı Londra’ya yollayarak bu ziyareti fiyaskoya uğrattı. Savunma Bakanı, Yahudi varlığının güvenlik gereksinimlerini ele almak, İran hakkındaki güvenlik saplantılarını dinlemek, güvenliğini koruma ve herhangi bir tehdit karşısında savunma güvencesi vermek, sonuçta onu savaştan ve İngiltere ile yaptığı koordinasyondan caydırmak için Netanyahu ile bir görüşme gerçekleştirdi. 

Dördüncüsü: Buna göre büyük olasılıkla Netanyahu’nun İngiltere ziyaretinin esas amacı, Amerika’nın da karışacağı bir şekilde İran’a karşı askeri çatışmayı tırmandırma adımlarını ele almaktı... İngiltere’nin, Yahudi varlığını savaşa teşvik etme, Kıbrıs’taki İngiliz askeri üslerin kullanım güvencesini verme, özellikle Ürdün ve BAE gibi güdümündeki ülkelerde gerekli kolaylıkları sağlama tandansını sürdürmesi bekleniyor... Buna karşılık Amerika da İran ve kollarını güçlü bir yanıt değil de hafif bir yanıt vermeye teşvik etmeyi sürdürecektir. Direnç ekseni, on yıllardır “uygun yerde, uygun zamanda yanıt” söylemine alışıktır. Ya da etkili bir darbe olmamak kaydıyla zevahiri kurtarmak için bir yanıt verecektir... Buna ek olarak Amerika, Yahudi varlığı ordusu içindeki ABD nüfuzu aracılığıyla savaşı önlemek için içeriden faaliyet yürütecektir. Durum, 2012’ye benziyor. Yahudi kaynaklarına göre, Yahudi varlığı, İran’ı vurmak için casusluk faaliyetlerinde bulunurken, Amerika da Yahudi varlığının İran planlarını öğrenmek ve bunu engellemek için Yahudi varlığına karşı casusluk faaliyeti yürütüyordu. Bugünkü denklem de aynıdır... İngiltere’nin savaş kışkırtıcılığı cephesine karşılık ABD’nin savaşı önleyici cephesi ağır basabilir. Ancak bir yanda İngiltere ve kuklalarının kışkırtması ve desteğiyle Yahudi varlığı, diğer yanda İran ve kolları arasındaki durum, her an patlayabilir vaziyette olacaktır. Ta ki Amerikan temposu ile bu kesimlerden birinin cephesi ağır basana kadar!

Netanyahu’nun Rusya’ya yaptığı ziyaretin amacı, İngiltere’ye yaptığı ziyaretin amacından farklıdır. Çünkü İngiltere ziyaretinin nedeni, Netanyahu ile İngiltere arasındaki çabaları koordine etmekti. Koordinasyondan amaç ise İran’la çatışmak için sıcak olayları tahrik etmek ve çatışmaya katılımıyla Amerika’yı sıkıntıya düşürmekti... Rusya ziyaretinin nedeni ise, Suriye’deki İran varlığı ve füzelerine ilişkin Rusya’nın pozisyonunu öğrenmekti. İran’ın Suriye’den çekilmesi için “yumuşak” baskı yapmasını ya da en azından balistik füzelerin Yahudi varlığına zarar vermesini bertaraf etmek için işgal altındaki Filistin’den yeterli bir mesafeye uzaklaşmasını sağlamaktı... İran’a karşı çatışmayı koordine etmek için değildi. Rusya ile İran arasında bazı anlaşmalar var. Onun için Rusya ile Yahudi devleti arasında İran’a karşı bir çatışmanın koordine edilmesi beklenmez.

Beşincisi: Son olarak, Müslüman ülkelerdeki Ruveybida yöneticiler, sömürgeci kâfirlere izin veriyorlar. Daha doğrusu izinsiz ve müsaadesiz Müslümanların meselelerine burunlarını sokuyorlar. Çıkarlarını gerçekleştirmek ve Müslümanların çıkarlarını öldürmek için planlar çiziyorlar, çözümler koyuyorlar... Ülkenin sahibi olan Müslümanlara gelince, aralarından bir grup ya da bir parti kalkıp hakka davet ettiğinde, İslami hayatı başlatmak ve Hilafeti kurmak gibi meselelerimize ilişkin doğru şeri çözümü ortaya koyduğunda, yasa ihlalcisi olarak görülüp yargılanıyor, işkence edilip hapse atılıyor vb...

(Bu memleketin) Ağaç dalları (öz) bülbül kuşlarına haram da (elin) her cins kuşuna helal mi? Fakat Allah’ın izniyle hak gelecek, batıl yok olup gidecektir.

وَسَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَيَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَ“Zulmedenler, hangi dönüşle döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.” [Şuara 227]

إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ Şüphesiz ki bunda kalbi olan yahut hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt vardır.[Kâf 37]

H.14 Muharrem 1441
  M.13 Eylül 2019        
Devamını oku...

Doğu Akdeniz Gaz Krizi

Soru Cevap

Doğu Akdeniz Gaz Krizi

Soru:

Mısr’ul Arabi sitesinin 28 Ağustos 2019’da aktardığına göre “Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Doğu Akdeniz gazı sondaj çalışmaları hakkında Mısır, Kıbrıs ve AB yaptırımlarına meydan okuyarak “Son sürat devam eden arama ve sondaj çalışmalarını günümüzde veya gelecekte engelleyebilecek kimse yoktur.” Bu açıklamalar, bu dört ülke arasında Doğu Akdeniz gazı üzerinde bir çekişmenin olduğu anlamına mı gelmektedir? Ayrıca Doğu Akdeniz’deki gaz miktarı uğruna devletler arasında bir çekişme meydana getirebilecek kadar büyük müdür? Allah sizi hayırla mükafatlandırsın.

Cevap:

Evet, miktar oldukça büyüktür ve Ortadoğu bölgesinde olması sebebiyle de bu miktar çok büyük önem arzediyor. Öte yandan bölge çevresindeki çekişme, bu dört ülke (Türkiye, Kıbrıs, AB ve Mısır) ile sınırlı değildir. Aksine ABD, Rusya ve mübarek toprak Filistin gaspçısı Yahudi varlığı da çatışmanın taraflarıdır. Öte yandan büyük devletler, çekişmelerinde gazı istismar ederek ekonomik ve siyasi bakımdan uluslararası planda etkili olmaktadır. Açıklığa kavuşması için aşağıdaki hususları gözler önüne seriyoruz:

Birincisi: Doğu Akdeniz Gazının Keşfi ve Önemi

1- Doğu Akdeniz Bölgesindeki Gaz Sahaları:

Bu keşif 2000 yılında British Petroleum şirketine bağlı British Gas şirketinin, Gazze şeridi kıyısından 36 km mesafede toplam gaz rezervinin yaklaşık 1 trilyon fit küp (1 metreküp 35.3 fit küptür) olduğu tahmin edilen “Gazze Marine” sahasını keşfettiğinde başladı. 2009’un Ocak ayında ise, jeolojik araştırmaların durmasıyla toplam gaz rezervinin yaklaşık 10 trilyon fit küpe ulaştığı işgal altındaki Filistin’in kuzey kıyılarından 90 km mesafede ve deniz seviyesinin 1650 metre altında bulunan “Tamara” sahasının keşfi gerçekleşti. Benzer şekilde aynı yıl Kıbrıs’ın güneybatı sahilinin 180 km açığında ve deniz seviyesinden 1700 metre derinliğiyle “Afrodit” sahasının keşfedildiği açıklandı. “Afrodit” sahasının toplam doğalgaz rezervinin yaklaşık 9 trilyon fit küp olduğu tahmin edilmektedir. 2012 yılında toplam gaz rezervinin yaklaşık 17 trilyon fit küpe ulaşan ve işgal altındaki Filistin’in kuzey kıyılarından 135 km mesafede Hayfa kenti civarında bulunan “Leviathan” sahasının keşfi gerçekleşti. Bu ise deniz seviyesinden 1600 metre derinliktedir.

2015 yılında İtalyan “ENI” şirketi tarafından keşfedilen ve Akdeniz’deki en büyük gaz sahası olduğu tahmin edilen Mısır sahilleri yakınındaki “Zuhr” sahasının keşfi gerçekleşti. Saha, Mısır Port Said kenti kıyılarına yaklaşık 200 km uzaklıktadır. Kesinleşmiş rezerv miktarı ise 30 trilyon fit küp doğalgaza ulaşmaktadır. “ENI”nin tahminlerine göre 2019 yılında 2,5 milyar fit küp gaz çıkarılacaktır. Bu üretim Mısır gaz üretiminin yaklaşık yüzde 40’ını oluşturacaktır. Ayrıca “Zuhr” sahasından sonra İtalyan “ENI” bu yılın başlarında Mısır sahilleri yakınlarında yeni bir gaz keşfini duyurmuştur. O da Akdeniz’de Sina yarımadasının kuzeyine yaklaşık 50 km uzaklıkta bulunan “Nur” sahasıdır. Bunun yanı sıra, 2010 yılında ABD Jeolojik Araştırma Merkezi’nin tahminine göre, Doğu Akdeniz havzasında Suriye, Lübnan, Yahudi varlığı, Mısır ve Kıbrıs açıklarında keşfedilmemiş gaz kaynakları yaklaşık 122 trilyon metreküptür. Yaklaşık 107 milyar varil de çıkarılabilir petrol vardır.

Görüldüğü gibi gerçekten muazzam bir zenginliktir.

2- Doğu Akdeniz’deki Gaz Servetinin Önemi:

Bu önem sadece gazın keşfinden gelmez. Bilakis bunun yanında, içinde bulunduğu en geniş bölgenin ki o da, dünyadaki petrol rezervlerinin yaklaşık yüzde 47’si ve gaz rezervlerinin yüzde 41’ini içeren Ortadoğu bölgesinin jeopolitik öneminden kaynaklanmaktadır. Öte yandan Akdeniz’in Asya, Avrupa ve Afrika’nın kesişim noktasına açılması ve Süveyş Kanalı ile körfezi ve Cebelitarık aracılığıyla küresel ticaret yollarıyla bağlantısı da bölgenin önemini artırmıştır. Art arda keşiflerle birlikte bu tahminler Doğu Akdeniz devletlerinin umutlarını yükseltmiş, petrol ve gaz şirketlerinin iştahını kabartmış ve hammaddeler üzerindeki bölgesel rekabeti alevlendirmiş, uluslararası güçlerin dikkatlerini ek bir servete ve muhtemel bir çekişme merkezine çekmiştir.

İkincisi: Doğu Akdeniz Çevresinde Çekişen Ülkeler:

1- Akdeniz’e Kıyısı Olan Ülkeler:

A- Kıbrıs Türk Kesimi-Kıbrıs Yunan Kesimi: Kıbrıs Türk Kesimi, adanın servetlerinin adanın tüm evlatlarının mülkü olduğunu ve servetlerin diğer taraf ayrı tutularak kullanılmasının caiz olmadığını addetmektedir. Ancak Kıbrıs Yunan kesimi, bu hususa aldırış etmeyip, kendine ait Ekonomik Münhasır Bölge (Exclusive Economic Zone) sınırlarını çizerek, 2010 yılında tek taraflı olarak gaz servetini kullanma imkanını elde etti ki, Kıbrıs Türk kesimini aynı adımla karşılık vermeye sevketti. Nihayet deniz sınırlarını belirledi. “Türkiye 15 Eylül 2011’de Kuzey Kıbrıs ile kıta sahanlığını tayin etmek üzere bir anlaşma imzaladı...” [08.11.2018 Ahval] Bu uygulamaların bir sonucu olarak Kıbrıslı kesimler “Türk ve Yunan” tarafından belirlenen bölgeler arasında girift sözkonusudur. “Bu yüzden Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, 2010 yılında Kıbrıs Yunan kesimince çizilen bazı bölgelerdeki hakkını talep etmektedir...” [11.07.2019 Turk Press]

B- Avrupa Birliği: Önceliği, son yıllarda özellikle Amerikan yaptırımlarının baskısı altında kötüleşen AB-Rusya ilişkileri nedeniyle hammadde kaynakları ile tedarik yollarını çeşitlendirerek enerji güvenliğini güçlendirmektir. Bu bağlamda Doğu Akdeniz gazı, bu denklemin gerçekleşmesine, özellikle Doğu ve Güney Avrupa ülkelerinin Rus gazına olan bağımlılıklarının azaltılmasına katkıda bulunacaktır… Böylece görünüşe göre Avrupa Birliği, Kıbrıs Yunan Kesimi ve Yunanistan gibi AB üyesi bazı ülkeler ile petrol ve gaz sondaj şirketleri yoluyla bu denklemde vardır.

C- Türkiye: Türkiye, Yunanistan ile Ege Denizi’nde yaşanan anlaşmazlık nedeniyle kıta sahanlığını belirleyen Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin bir üyesi değildir. Türkiye, Kıbrıs Yunan Kesimince belirlenen Ekonomik Münhasır Bölge’nin, Türk kıta sahanlığı ile henüz resmen açıklanmamış olsa da Türkiye’nin Ekonomik Münhasır Bölge’si ile iç içe geçmiş olduğunu iddia ediyor… Bu hak iddiasına istinaden Türkiye, Kıbrıs (Yunan) Kesimi’nin Ekonomik Münhasır Bölgesi’ni belirlemek için Mısır, Yahudi devleti ve Lübnan’ın ile yapmış olduğu anlaşmaları tanımıyor ve Ankara’nın haklarını ihlal ettiği gerekçesiyle bu bölgede yabancı şirketlere verilen gaz arama ve sondaj ihalelerini yasadışı olarak görüyor… Genel başkanlığını yaptığı iktidardaki AK Parti’nin 18. kuruluş yıldönümü etkinlikleri kapsamında başkent Ankara’da partililere seslenen Erdoğan, “Doğu Akdeniz’de Fatih’imizle, Yavuz’umuzla, Barbaros Hayrettin’le oralardayız… Biz orada Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin izniyle çalışmalarımızı sürdürüyoruz ve sürdüreceğiz.” ifadelerini kullandı. [24.08.2019 Savt’ul İmarat]

D- Filistin Gaspçısı Yahudi Devleti: Artan gaz keşifleri, Yahudi varlığının enerji sektöründeki açığını kapatacağı gibi Mısır’a olan bağımlılıktan kurtulmasına yardımcı olacaktır. Sadece bu da değil, zira işgal varlığı, doğalgazı siyasi ve güvenlik manivelasına, özellikle Mısır, Lübnan, Filistin Yönetimi ve Ürdün gibi bölgedeki bazı komşu Arap ülkeleri ile normalleşmek için etkili bir silaha dönüştürmeyi hesaplamaktadır. Ayrıca “İsrail”, “İsrail’den” bu üç ülkeye boru hattı döşemek için Yunanistan, Kıbrıs (Yunan Kesimi) ve İtalya ile 6 milyar Euroluk “6,8” milyar dolarlık bir antlaşmaya vardı. [25.11.2019 Eş Şuruk news] Bütün bunlar, Avrupa’nın enerji kaynaklarını çeşitlendirmek istemesinden kaynaklanıyor.

E- Mısır: Gaz, Mısır rejimine nispetle sadece ekonomik değer taşımıyor. Aksine daha da önemlisi rejim, gazı iktidarını perçinlemenin, Mısır halkına ülke zenginliklerinden faydalanma olanağı tanıyan içsel meşruiyetin yokluğunda istenen bölgesel ve uluslararası meşruiyeti elde etmenin bir aracı olarak görüyor. Bu yılın başlarında Mısır, Yahudi devleti, Kıbrıs Yunan Kesimi, Yunanistan, İtalya, Ürdün ve Filistin “Doğu Akdeniz Gaz Forumu” kurulduğunu açıkladı. “Ocak ayında Kahire’de Mısır, “İsrail”, Kıbrıs Yunan Kesimi, Yunanistan, İtalya, Ürdün ve Filistin, “Doğu Akdeniz Gaz Forumu” kurulduğunu duyurdu. Doğu Akdeniz havzasına kıyısı olmasına rağmen Türkiye, Lübnan, Suriye ve Kuzey Kıbrıs Türk Kesimi kuruluşu anında forum üyeliğine dahil edilmedi. [15.01.2019 El Haliç Online]

F- Burada Akdeniz’e kıyısı olan başka ülkeler olmasına rağmen hiçbir etki ya da tesirleri yoktur.Şimdiki haliyle Suriye… Lübnan, Fransız, İtalyan ve Rus şirketleriyle bir takım anlaşmalar imzalamasına rağmen henüz çalışmalarına başlamadılar. Yahudi devleti sonra da Filistin Yönetiminin müdahil olması nedeniyle gecikme olabilir.”

2- Akdeniz’e Kıyısı Olmayan Devletler:

A- Amerika: Bölgeye daha geniş bir çerçeveden bakmaktadır. Bu bakış, Ortadoğu’daki öncelikleriyle ilgilidir. Ve genellikle enerji akışının ve Yahudi varlığının güvenliğiyle irtibatlıdır. ABD, şirketleri ve bölgedeki ajanları vasıtasıyla Doğu Akdeniz bölgesinde hazır ve nazırdır. Ayrıca Avrupa’ya sıvılaştırılmış doğalgaz ihracatın da bir artış görülüyor. Bu, gelecekte bölgedeki gaza bakışını etkileyebilir.

B- Rusya: Doğu Akdeniz gazı, Rus gazına alternatif olmayıp onunla rekabet edemese de Moskova, olumsuz etkilenmeyecek şekilde tamamlayıcı ya da alternatif bir doğalgaz projesinde yer alarak Avrupa pazarındaki tekelini güvence altına almayı istiyor ve özellikle de böyle yapıyor… Moskova, doğalgaz sondaj şirketleri (Lübnan), finansman (Kıbrıs Yunan Kesimi, Yunanistan), askeri üs ve ikili anlaşmalar (Suriye) yoluyla Doğu Akdeniz’deki gaz çekişmesinde vardır.

Üçüncüsü: Etkili Devletler Arasındaki Çekişmede Doğalgazın Ekonomik ve Siyasal İstismarı:

1- AB’ye gelince, 20 Aralık 2018’de Yunanistan, Kıbrıs Yunan Kesimi ve Yahudi varlığı, doğalgazın Doğu Akdeniz’den Avrupa’ya transferi için ABD destekli boru hattı projesinde ilerleme kaydetmeye hazır olduklarını duyurdu. (EastMed) boru hattı, gazı işgal altındaki Filistin-Kıbrıs-Yunanistan üzerinden Avrupa Birliği pazarına taşıyacaktır. Bu hattan Yunanistan- İtalya üzerinden Avrupa Birliği’ne yaklaşık 10 milyar metreküp doğalgaz taşınması bekleniyor. Bununla Avrupa Birliği Rus gazından uzak olarak doğalgaz ithalatını çeşitlendirmeyi amaçlıyor. EastMed projesi, Avrupa Birliği’nin doğalgaz ihtiyacının yaklaşık yüzde 10-15’ini karşılayacaktır. Böylece Avrupa Birliği, enerji kaynaklarını çeşitlendirebilecek, Rusya da AB’deki doğalgaz fiyatlarıyla ilgili nüfuzunu kaybedecektir. AB’nin son birkaç yıldır sürekli artan gaz piyasasındaki fiyatları düşürmeye çalışması olasıdır.

2- Bu, AB açısındandır. Amerika açısından ise, ABD, North Stream-2 projesini durdurmak için Rusya’ya özellikle de müttefiki Almanya’ya yaptırımlar yoluyla baskı yaptı. Bu projenin Rus gazını Batı Avrupa derinliklerine nakledeceğini, Avrupa dış politikası üzerinde daha fazla etkin olmasına olanak tanıyacağını, herhangi bir devlete baskı yapmak için enerjiyi bir araç olarak kullanabileceğini iddia ediyor. Bundan dolayı ABD, çeşitlendirmenin, enerji arzı güvenliğinin ve rekabetçi bir ortam yaratmanın bir aracı olması düşüncesiyle AB ülkelerini Rusya yerine ABD’den sıvılaştırılmış doğalgaz alımına sevk etmeye çalışıyor. Bu da hiç şüphesiz North Stream-2 projesine etkileyecektir. “Ki bu proje, Baltık Denizi’nden Almanya’ya yıllık toplam 55 milyar metreküp doğalgaz taşıyacak iki boru hattının inşasını ön görüyor.” [01.04.2019 Sputnik News]

3- ABD ile Rusya arasında doğalgaz tedariki ile ilgili giderek artan bir rekabet ve çatışma söz konusu. Çünkü 28 ülkeden oluşan ve yaklaşık 512 milyon nüfusuyla süper bir güç olarak AB, özellikle doğal gaz konusunda dünyanın en büyük enerji ihracatçısı için önemli bir pazardır. Bu yüzden uzun süredir Rusya, Avrupa Birliği’ni önemsemiş ve Avrupa pazarına egemen doğalgaz ihracatçısı ve tedarikçisi olmuştur. Şimdiyse Amerika hatta girdi. Depolanması ve taşımacılığı daha kolay ve daha güvenli olduğu için Amerikan sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) ihracatını artırarak Rusya’ya meydan okumaya yeltenir hale gelmiştir. Ancak öte yandan sıvılaştırılmış doğalgaz, boru hatlarından taşınabilir gaza ve diğer enerji kaynaklarına oranla sıvılaştırılması ve nakledilmesi çaba gerektirdiği için son derece maliyetlidir. Ancak rekabet temelinde fiyatlandırıldığında, sıvılaştırılmış gaz, Avrupa Birliği’nin doğalgaz tedarikinde artan bir rol oynayabilir. Bu, Rusya için potansiyel bir tehdittir… Amerika bunu yapmaya başladı bile. 2018 Ekim ayında ABD’nin Avrupa Birliği’ne ithal ettiği sıvılaştırılmış doğalgaz miktarı, Amerikan sıvılaştırılmış doğalgaz üretiminin toplam yüzde 24’üne ulaşmıştır. İlk kez 2017 yılında doğalgaz ihracatçısı olarak beliren ABD’nin 2017’de Avrupa Birliği’ne yaptığı doğalgaz ihracatı yaklaşık yüzde 10’na tekabül etmektedir. 2019 yılının ilk aylarında ise AB’nin ABD’den doğalgaz ithalatı yaklaşık yüzde 13’ne ulaşmıştır. Böylece ABD, Avrupa Birliği’nin en büyük üçüncü tedarikçisi haline gelmiştir. Bu da Amerikan kaya gazı üretiminin artışına dönüktür.

4- Özetle, Rusya’nın, Avrupa Birliği’nin doğalgaz tedarikinde söz sahibi olması ve büyük ölçüde ona dayanması nedeniyle enerji kaynaklarını çeşitlendirmenin gerekliliği giderek artıyor. Bu nedenle AB, ağır Amerikan yaptırımlarına tabi Rus gazından uzak olarak, özellikle de Kuzey Denizi’ndeki doğalgaz üretimindeki gerilemenin ardından doğalgaz ithalatını çeşitlendirmek ve EastMed projesini desteklemek arzusundadır. Aynı zamanda Amerika, Avrupa Birliği ülkelerini Rusya yerine Amerikan sıvılaştırılmış doğalgaz alımına sevk ederek Avrupa pazarını kontrol altına almak istiyor. Bu yüzden Baltık Denizi üzerinden Rusya’yı Avrupa’ya bağlayan North Stream-2 projesine doğrudan engel oluyor.

5- Ortadoğu, aslında İslami bir bölgedir. Allah Subhanehu ve Teâlâ, bı bölgeye petrol, gaz ve maden gibi muazzam zenginlikler bahşetmiştir. Ancak sömürgeci kafirlerin yanı sıra mübarek toprak Filistin gaspçısı Yahudi devleti, bu servetleri talan etmekte, onlardan nimetlenmektedir… Bunların hepsi o zenginliklerle ekonomilerini zenginleştiriyor, sanayilerini ve piyasalarını canlandırıyorlar. Ajan yöneticilerine ulaşan kırıntıları ise, özel mülkleri haline getiriyorlar. Oysa bu zenginlikler, kamü mülkiyetidir, sahibi de gaspçıları değil insanlardır! Ümmet, sömürgeci kafirlerin servetlerimizi talan etmesine imkan tanıyan bu zalim yöneticileri değiştirmek için harekete geçmelidir… Ümmet, etrafını çeviren zenginliklerinden faydalanamadığı için geçim sıkıntısı çekmektedir. Sırtında su taşıyan ama şiddetli susuzluktan ölen çöldeki dişi develere benziyor.

Şüphesiz zalim karşısında sessiz kalmak, onu değiştirmek için içtenlikle ve dürüstlükle çalışmamak, sessiz kalanları zulmün akıbetinden kurtarmayacak, zulmün akibeti, hem zalime hem de zalim karşısında susana dokunacaktır.

وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ  “Sizden sadece zulmedenlere isabet etmeyecek fitneden korkun ve bilin ki Şüphesiz Allah’ın cezası pek şiddetlidir.” [Enfal 25] Zulmünden dolayı zalim, zalime karşı sessiz kalması ve değiştirmek için çalışmaması nedeniyle de diğerleri zulmün akibetine maruz kalacaktır…

إِنَّ فِي هَذَا لَبَلَاغاً لِقَوْمٍ عَابِدِينَ

“İşte bunda, (bize) kulluk eden bir kavim için bir mesaj vardır.” [Enbiya 106]

H.02 Muharrem 1441
M.01 Eylül 2019

Devamını oku...

Dilbilimciler Nezdinde (Ümmet) Sözcüğü

Soru Cevap

Dilbilimciler Nezdinde (Ümmet) Sözcüğü

Soru:

Mukaddimet-ud Düstur kitabının 21’inci maddesinde “Buradaki cemaat, cins bir isim olup herhangi bir cemaat demektir. Dolayısıyla mutlak olup onunla kastedilen cinstir...” ifadesini kullandık. Benim iki sorum olacak:

1- Cemaatyerine Burada ümmet, cins isimdir.denilseydi daha yerinde olmaz mıydı? Çünkü mesele, ayetin lafzının delaletiyle alakalıdır. Onun için olduğu gibi bırakmak daha güzel olmaz mıydı?

2- Birçok dil kaynağında, ümmet sözcüğünün (cemaat, kavim, raht (topluluk) ve taife sözcükleri gibi...) cins isim değil de cemi isim olduğu belirtildi. Ümmet (ve cemaat) sözcüklerini neden cemi isim olarak değil de cins isim olarak itibar ettik?

Cevap:

Birinci sorunun cevabı şu şekildedir:

1- (Ümmet) kelimesi, birçok manası olan müşterek bir lafızdır. Bu manalardan bazıları şunlardır:

A- Cemaat manasında: تِلْكَ أُمَّةٌ قَدْ خَلَتْOnlar gelip geçmiş bir ümmettir.[Bakara 134] Yani cemaat.

أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرHayra davet eden bir ümmet bulunsun[Ali İmran 104] Yani davetçi bir cemaat bulunsun .

B- İman ya da sapıklıkta olan bir tek sınıf manasında. كَانَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةًİnsanlar bir tek ümmet idi.[Bakara 213] Yani sapıklıkta aynı yol üzere tek bir sınıf.

-        وَمَا كَانَ النَّاسُ إِلَّا أُمَّةً وَاحِدَةًİnsanlar tek bir ümmet idiler.[Yunus 19] Yani Allah’ı birleyen tek bir sınıf idiler.

C- Millet ya da Şeriat manasında. وَإِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةًŞüphesiz bu bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir[Müminin 52] Yani sizin milletiniz ve Şeriatınız.

D- Zaman ya da süre manasında. وَادَّكَرَ بَعْدَ أُمَّةٍNice zaman sonra hatırladı.[Yusuf 45] Yani bir süre sonra.

E- İyilikte cemaat makamına kaim olan fert manasında. إِنَّ إِبْرَاهِيمَ كَانَ أُمَّةًŞüphesiz İbrahim, bir önder idi.[Nahl 120] Yani örnek bir imamdı ya da Allah’a ibadette bir cemaat gibiydi.

2- Buna göre “ümmet” müşterek bir lafızdır. Ayet şerh edilirken, ayetteki manası -ki cemaattir- kullanılır. Bu nedenle biz de şerh ederken manasını kullandık. Cemaat sözcüğünü kullanmak, ümmet sözcüğünü kullanmaktan daha açık ve nettir. Çünkü ümmet sözcüğünün birçok manası var. Ayeti şerh ederken, manasını kullanmak daha açık ve nettir. Bunun için Burada cemaat, cins isimdir.ifadesini kullandık. Eğer Burada ümmet cins isimdirifadesini kullanmış olsaydık, manaları birbirine karışırdı. Çünkü o zaman ümmet, fert, imam, önder, cemaat, zaman ya da İslami ümmet... manalarına gelebilirdi. Onun için “cemaat” lafzı ile ifade etmek daha nettir. Zira وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ أُمَّةٌSizden bir ümmet bulunsunayetinde kastedilen mana cemaattir.

İkinci sorunun cevabına gelince, şu şekildedir:

Görünüşe göre sen ismi, cins isim ve cemi isim diye ikiye ayıran bazı dil kitaplarını okumuşsun... Cemiye (çoğul) delalet eden ve müfredi olmayan lafza, cemi isim denir, örneğin kavim ve raht gibi... Sanki buradan sen ismin tek ayrımının bu olduğunu anlamış görünüyorsun. Cemi ismin tanımında hiçbir anlaşmazlık yok. Bu nedenle cemiye delalet edip müfret lafzı olmadıkları halde ümmet ve cemaat sözcüklerine neden cins isim dediğimizi sorguladın?

Kardeşim, cins ve cemi isim konusunda sayısız araştırmalar olduğu gibi ismin bölümleri konusunda da bazı anlaşmazlıklar var... Dahası dilbilimcilerin ismi ayırma metoduna göre cins ve cemi isim tanımı ile ilgili kurallarda da bazı anlaşmazlıklar söz konusu. Bu anlaşmazlıkların bazıları şunlardır:

Birincisi: Bazıları ismi, cemi ve cins isim diye ikiye ayırırlar...

1- Cemi isim de üçe ayrılır:

A- Manası çoğul olup, aynı cinsten tekili olmayan, manasından tekili olan cemiler. Örneğin kavim, raht ve Ceyş (ordu) gibi…

B- Çoğul kalıplarına aykırı olan cemiler. Bunlar, lafzı müfret olup bilinen cemi teksir (kırık cemi) kalıplarına uymayanlardır. Örneğin راكب“Rakibun” (yolcu) sözcüğünün çoğulu olan ركبRakbun (yolcular) gibi.

C- Nispeti caiz olanlar. Bunlar, lafzı müfret olup cemi teksir kalıplarına uyan, ancak (ismi) nispette tekili eşit olanlardır. Örneğin ركابRikab sözcüğü, cemi teksir kalıplarından فعال“fial” babındandır. Müfredi ركوبة “Rakubetün”dür. Ama tekil gibi nispet edilebilir “ركابي” Rikabi (yolculukla ilgili) gibi. Bu da cemi isimdir.

2- Cins isim de üçe ayrılır:

A- Cemi cins isim. Bu, manası cemi olup cinse delalet eden ve iki alametten biriyle müfretten ayrılan isimdir:

Tâ-i Merbûta ( التَّاءُ المرَبُوطَةُ): Yuvarlak tâ. Örneğin, نحل“Nahl”(Arı):نحْلة“Nahletün”, كلم “Kelimun”(Sözcük) كلِمة“Kelimetün”, تفاح”Tuffah” (Elma) تفاحة“Tuffahatun”, شَجَر ”Şecer”(Ağaç)شجرة“Şeceratün”, تمر “Tamr” (Hurma) تمرة “Tamratün”.

Yau Nispet يَاءُ النِّسْبَ: Nispet Ya’sı. Örneğin عَرَب“Arap”: عربي“Arabi”, تُرك “Türk”,تركي “Türki”, زِنج“Zencün”, زِنجي  “Zenci”.

B- Müfret cins isim. Bu, azlık ve çokluk için uygun olup cinse delalet eden isimdir. Örneğin ماء“Ma” (su) ve  لبن“Leben” (süt) gibi. Böylesi isimler, müfret cins isimlerdir.

C- Tekil cins isim. Örneğin أسد“Esed”(aslan), ذئب“Zibun” (kurt), رجل“Racül” (adam) gibi.

3- Başta da belirttiğim gibi cemi ve cins ismi belirlemek için yukarıda belirtilen kurallarda bazı anlaşmazlıklar var. Örneğin:

A- Bahr El Muhit Fi Usul El Fıkıh kitabının 4. cildinin 115. sayfasında şöyle geçiyor: Üçüncüsü: Cins isimle tekili arasındaki ayraç yuvarlak tadır. Cins isim, mastar ve müştak (türemiş) değildir. Örneğin تمر”Tamr” ve شجرة“Şeceratün” gibi. Yaygın olan budur yani cins isim olmasıdır. Gazali, bunu cemi olarak, İbn Malik ise cemi isim olarak adlandırır. İbn Malik, bunu cemi isimlerden addeder. Ancak El Kafiyenin şerhinde onu cins isim dedi...Yukarıdaki ayrımda da gördüğün gibi تمر ”Tamr” ve شجر“Şecer” sözcüklerinin müfredi, تمرة ”Tamratün” ve شجرة“Şeceratün” dür. Yani cemi cins isimdir. Fakat bu konuda anlaşmazlık var. Meşhur olan, cins isimolmasıdır. Gazaliye göre (cemi), İbn Malike göre (cemi isim)dir...

B- Şerh El Kebir Li Muhtasar El Usul adlı kitabın 155. sayfasında şöyle geçiyor: “Şeyh, burada كلمة“Kelimetün” sözcüğünün tekilinin كلام “Kelam” olduğunu belirtti. Gramercilerin çoğuna göre meşhur olan, كلم“Kelimun” sözcüğü, كلام “Kelam” sözcüğünün değil, كلِمة “Kelimetün” sözcüğünün çoğuludur... Âlimler, كلم“Kelimun” sözcüğü, (cemi cins isim) mi yoksa (cins isim) mi olduğu konusunda ihtilaf ettiler: Suyuti, Hemul Hevami adlı eserinin 1. cildinin 55. sayfasında şöyle der: “Nazır El Ceyş, Şerh el Teshil kitabında, gramercilerin كلم“Kelimun” sözcüğünde ihtilaf ettiklerini söyledi. Cürcani dâhil bir grup âlim, كلم“Kelimun” sözcüğünün كلِمة “Kelimetün” sözcüğünün “çoğulu” olduğunu belirtti. El Farisi ve muhakkikler ise, كلِمة “Kelimetün” sözcüğünün “cins ismi” olduğunu söylediler.” (A) şıkkında söylediğimizi burada yineliyoruz. Mesele, كلم“Kelimun” sözcüğü ile ilgilidir. Müfredi, Yuvarlak ta ile (كلِمة) kendisinden ayrılır. Ancak yine de anlaşmazlık söz konusudur. Yukarıdaki ayrıma göreكلمsözcüğü, (cemi cins isim) iken Cürcaniye göre (كلِمة) sözcüğünün çoğuludur, El Farisiye göre ise (cins isim)dir.

Gördüğün gibi isimdeki birinci ayrım yöntemlerine göre dilbilimciler arasında bir anlaşmazlık var.

İkincisi: Bazıları da ismi, cemi ve müştak diye ikiye ayırırlar...

1- Fahreddin Er Razi lakabıyla bilinen Ebu Abdullah Et Teymi Er Razi (Ö.606), El Mahsul adlı eserinde şöyle der:

İsim, ya alem (özel isim) ya müştak ya da cins isimdir. Alemde mecaz olmaz. Çünkü mecazın şartı, asıl ile feri arasındaki münasebetten dolayı nakli kabul etmesidir. Böylesi bir münasebet alemlerde mevcut değil. Müştaka gelince, müştak minhü’de (kendisinden türetilen) mecaz cereyan etmezse, hiçbir manası olmayan müştakta da mecaz cereyan etmez. Müştak minhü’de hâsıl olan durum müstesnadır. O halde cins isimler müstesna hakikatte mecaz olmaz. En doğrusunu Allah bilir

2- Ebu Abdullah Bedreddin Muhammed b. Abdullah b. Bahadır El Zerkeşi (Ö.794), Bahr El Muhit Fi Usul El Fıkıh adlı eserinde şöyle der:

İkinci uyarı (Lafzı itibariyle külli müştak ve başkalarına ayrılır)

Lafzi itibariyle külli, müştak ve başkalarına ayrılır. Çünkü ya bir sıfat ile mahiyete delalet eder, bu durumda müştak olur, siyah gibi. Gramercilerin literatüründe buna sıfat denir. Ya da mahiyete delalet etmez. Aynı mahiyete delalet edenler cins isimdir... El Esfehani der ki: Cinse delalet edenler, cins isim (aslan gibi) ve alem (Usame gibi) olmak üzere ikiye ayrılır. Bu ikisi müteradif (eş anlamlı) değildir. Çünkü cins isim, külli mahiyet için vaz edilirken, alem, zihinde somutlaştırılması kaydıyla bu mahiyet için vaz edilmiştir...

3- Abdül Kerim b. Ali b. Muhammed En Nemle (muasır âlim) El Mühezzeb Fi İlim El Usul El Fıkıh El Mukarin adlı eserinde şöyle der:

Külli de cins isim ve müştak diye ikiye ayrılır.

- Cins isim, belirli bir zata delalet eden isimdir. Örnek الفرس“Fers” (At) ve الإنسان“İnsan” gibi.

Müştak ise, mahiyetteki bir özelliğe değil de belirli bir sıfata delalet eden isimdir. Örnek الفارس“Fâris” (binici) ve العالم“Âlim” gibi. Zira bu, binicilik ve bilgelikle sıfatlanan bir zata delalet eder.

Cüzi de müstakil ve gayri müstakil olmak üzere ikiye ayrılır. Müstakil cüzi isim, alemdir (Özel isim). Örnek “Zeyd” gibi. Müstakil cüzi isim, izmara (zamir) gerek duymaz. Gayri müstakil cüzi isim ise zamirlerdir. Örnek “Ben”, “sen” ve “o” gibi.

Üçüncüsü: Biz de Şahsiye 3 kitabının Dil ve bölümleribabında ismi bu şekilde taksim ettik: 

...İsim, ya külli ya da cüzi olur. Zira ya mefhumuna birçok şeyin girmesi doğru olur ya da olmaz. Eğer girerse küllidir, girmezse cüzidir...

Külli de ayrıca iki kısımdır: Cins ve müştak.Bunun nedeni,

- Eğer külli, belirsiz bir objeye delalet ederse, at, insan, siyah ve aynı mahiyete delalet eden benzerleri gibi bu durumda cins olurlar yani cins isim olurlar...

- Eğer külli, belirli bir sıfata delalet ederse, müştak olur, siyahi ve binici gibi...

Cüzi de iki kısımdır. Alem ve zamirler. Nedeni, 

-Eğer lafız, delaleti ile bağımsızsa yani açıklayıcı bir şeye gerek duymazsa, alemdir, Zeyd ve Ali gibi...

- Eğer bağımsız değilse yani açıklayıcı bir şeye gerek duyarsa, zamirdir. O gibi...

Buna göre cemi manası taşıyan lafız, yani külli lafız, iki kısımdır:

Eğer belirsiz bir objeye delalet edip aynı mahiyette olurlarsa, at, insan ve siyah gibi, cins isimdir... Eğer külli, belirli bir sıfata delalet ederse, müştaktır, zenci, binici ve âlim gibi. Zenci, siyahlıkla, binici, binicilikle, âlim de bilgelikle nitelenen kişilerdir...

Buradan hareketle (ümmet ve bu manadaki cemaat) kelimeleri, belirsiz bir varlığa, herhangi bir ümmet ve herhangi bir cemaate delalet ederler... İkisinin de belirli bir sıfatı yok… O halde ümmet ve cemaat sözcükleri, cins isim olup belirtilen tanıma göre müştak isim değillerdir... Biz, ismin bu ayrımını benimsedik. Buna göre cemaat ve ümmet sözcüklerine cins isim dedik. Nitekim Mukaddimet-ud Düsturda 21.maddenin açıklamasında şöyle geçer: “Bu maddenin delili; Allah Subhânehu ve Teâlânın şu kavlidir:

  وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ  “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” [Ali İmran 104] Bu ayet ile siyasi partilerin kurulmasına dair istidlal yönü şudur ki; Allah Subhânehu ve Teâlâ Müslümanlara, aralarında hayra, yani İslama davet eden ve aynı şekilde marufu emreden ve münkerden nehyeden bir cemaatin bulunmasını emretmiştir... Zira Allah Subhânehu ve Teâlânın وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمةَّ Sizden bir ümmet bulunsunkavli, Müslümanların cemaati arasından kendisine cemaat vasfını kazandıran bir kitleleşme ile kitleleşmiş bir cemaatin çıkarılmasına dair bir emirdir. Zira مِّنكُمAranızdademiştir. Dolayısıyla وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمةّAranızda bir ümmet [siyasi bir hizb/parti] bulunsunkavlinden maksat, Müslümanlardan bir cemaat bulunsun demek olup Müslümanlar bir cemaat olsun demek değildir. Yani Müslümanlardan bir ümmet bulunsun demek olup bunun manası Müslümanlar bir ümmet olsun demek değildir. Çünkü ayetteki من[min] harfi, cinsin beyanı için değil tabîd/bazılaştırma içindir ve onun yerine بعض[bad] lafzının yazılması uygun düşer. Dolayısıyla deriz ki: [وليكن بعضكم أمةً]Sizden bazınız bir ümmet olsun. Oysa [بعض] badlafzının şu ayete koyulması uygun değildir: وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْAllah sizlerden iman edenlere vadetti[Nur 55] Zira وعد الله الذين آمنوا بعضكمAllah sizlerden iman edenlerden bazılarına vaat ettidiyemeyiz. Bunun içindir ki minharfi burada, cinsin beyanı içindir. Yani vaat, sahabe [Rıdvanullahi Aleyhim]in kuşağı ile sınırlandırılamaz. Bilakis vaat, iman edip Salih amel işleyen herkes içindir...

Şöyle denilmez: Ayette, أمة denilmiştir. Yani tek bir parti demektir ve bu da birden çok parti olmaması demektir. Böyle denilmez: Çünkü ayette, tek bir ümmet denilmemiştir. Dolayısıyla tek bir cemaat de denilmemiştir. Ayette ancak herhangi bir vasıf olmaksızın nekre (belirsizlik) siygasıyla ümmet denilmiştir. Dolayısıyla bu da bir cemaati kurmak farzdır demektir. Dolayısıyla da tek bir cemaat kurulduğunda farz hâsıl olmuştur. Ancak bu, birden fazla cemaatin, yani birden fazla kitlenin kurulmasına mani değildir. Zira bir kişinin yerine getirmesinin kâfi olduğu farz-ı kifayeyi bir kişinin yerine getirmesi başkasının bu farzı yerine getirmesine mani değildir. Buradaki cemaat, cins bir isim olup herhangi bir cemaat demektir. Dolayısıyla mutlak olup onunla kastedilen cinstir tek bir fert değildir. Nitekim Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: كُنتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍSiz en hayırlı bir ümmetsiniz.[Ali İmran 110] Bununla kastedilen cinstir. Bunun bir benzeri de Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellemin şu kavlidir: مَنْ رَأَى مِنْكُمْ مُنْكَراً فَلْيُغَيِّرْهُ“Sizden biriniz bir münker görürse, onu değiştirsin. [Muslim, Ebî Said el-Hudrî kanalıyla tahric etti] Burada kastedilen tek bir münker değildir. Bilakis münkerin cinsidir. Bunun benzerleri çoktur Mesela bazen cinsin yapılması talep edilir bazen de cinsin yapılması nehyedilir. Bununla kastedilen tek bir fert değildir. Bilakis bununla kastedilen cinstir. Dolayısıyla bu emri cinsin tek bir ferdi için geçerli olacağı gibi bu cinsin birçok ferdi için de geçerli olur... Bunun içindir ki birden fazla siyasi partinin kurulmasına mani olmak caiz değildir. Ancak bu, ayetin belirttiği hayra davet etme, yöneticilere marufu emretme, onları münkerden nehyetme ve muhasebe etmenin de dâhil olduğu marufu emretme ve münkerden nehyetme üzerine kurulan İslami partiler için geçerlidir.

Bilinmelidir ki bazı dilbilimciler, (ümmet) sözcüğünün cins isim olduğunu söylerler. Buna göre (cemaat) sözcüğü de cins isimdir.

İbn Atiyye El Endülüsi El Muharibi (Ö.542) “El Muharrir El Veciz Fi Tefsir El Kitap El Aziz” adlı eserinde şöyle der: “Tevilciler, Allah Subhânehu ve Teâlânın şu buyruğu hakkında ihtilaf ettiler: كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِSiz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz.[Ali İmran 110] Hasan ibn Ebi Hasan ve bir grup ilim ehli der ki: Ayetin manası, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet olduklarına yönelik ümmete bir hitaptır. Bu tevile göre ümmet lafzı, cins isimdir. Sanki onlara siz ümmetlerin en hayırlısısınız denilmiştir. İnsanlar üzerine şahit olmaları da bu tevili desteklemektedir... Kadı Ebu Muhammed der ki: Bu tevile göre ümmet sözcüğü, cins isimdir...”

Umarım, konu açıklığa kavuşmuştur. En doğrusunu Allah bilir.

H.02 Muharrem 1441
M.01 Eylül 2019        
Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER