- |
- İlk yorumlayan ol!
- yazı boyutu yazı boyutunu küçült Yazı boyutu büyüt
بسم الله الرحمن الرحيم
El-Raye Gazetesi
Önümüzdeki Dönemde Türkiye’ye Biçilen Rol
Üstad Fuad Hamid Eyyub’un Kaleminden
Axios haber sitesi, Beyaz Saray'ın yakın zamanda Trump yönetiminin yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin ayrıntılarını yayınladığını ve 33 sayfadan oluşan bu belgede, başta Müslüman ülkeleri olmak üzere çeşitli konulara odaklanıldığını bildirdi. Amerika'nın Orta Doğu'ya olan ilgisinin nedeni, bölgenin coğrafi önemi ve eşsiz jeopolitik konumundan kaynaklanmaktadır. Bu strateji, Orta Doğu dosyasına iki sayfa ayırmış ve bu sayfalarda, mevcut çatışmalar ışığında bölgenin geleceğine ilişkin vizyonundan ve İran’a karşı savaş sonrası aşamada Orta Doğu’daki güç dengelerini yeniden şekillendirmek üzere ABD’nin gelecekteki yönelimlerinin niteliğinden bahsetmektedir. Yeni Ortadoğu’ya yönelik Amerikan stratejisinin (veya bölgesel savaş sonrası planlar olarak bilinen şeyin) temel eksenleri, Trump yönetiminin bölgedeki güvenlik ve siyasi ittifakları yeniden şekillendirmeye çalıştığı ana stratejik dayanaklar etrafında odaklanmaktadır; bunlar arasında, İran’ın bölgedeki ritmini ayarlamak veya onu dizginlemek amacıyla Mekke Ortak Savunma Anlaşması gibi caydırıcı bir bölgesel ittifak kurulması, su yollarının ve enerji güzergâhlarının güvence altına alınması, Gazze meselesinin Amerika’nın vizyonuna göre çözülmesi, İbrahim Anlaşmaları’nın ve Yahudi varlığıyla normalleşmenin ve onun güvenliğinin genişletilmesi, ekonomik ve teknolojik entegrasyon, NATO’nun savunma harcamaları temelinde, yani katılım karşılığında ödeme esasına göre yeniden yapılandırılması ve ayrıca Çin konusu da yer almaktadır.
Kısaca özetlemek gerekirse bu, üç kıtanın, yani Asya, Afrika ve Avrupa'nın kesiştiği dünyanın kalbinde yer almasının yanı sıra devasa fosil yakıtlar ile muazzam yenilenebilir enerji potansiyelinin eşsiz bir bileşimine sahip olup küresel enerji pazarlarının ana merkezi sayılan ve 469 milyonluk bir nüfusa ulaşan Orta Doğu bölgesinin yeniden şekillendirilmesidir.
İşte burada önemli bir soru gündeme gelmektedir: Mevcut tüm zorluklara rağmen Amerika, tek başına ve doğrudan, yani kendisi için bir can simidi olacak bölgesel bir aracı veya müttefik olmaksızın ve her rakip tarafı saf dışı bırakarak Orta Doğu bölgesini yeniden şekillendirmeyi başarabilir mi? Ve bu yeni-eski sömürgeci proje başarılı olacak mı?
Neden özellikle Türkiye?
Orta Doğu haritasındaki konumu açısından Türkiye, eski dünyanın kıtaları olan Asya, Avrupa ve Afrika’nın kesişme noktasında yer almaktadır; bu da ona, Doğu ile Batı arasında hayati bir köprü ve geçiş yolu haline getiren benzersiz bir jeostratejik konum kazandırmaktadır. Türkiye’nin jeostratejik önemi aşağıdaki yönlerde yatmaktadır:
- Türkiye’nin; kuzeyde Karadeniz ve İstanbul Boğazı, batıda Ege Denizi ve güneyde Akdeniz gibi dünyanın su geçitlerini kontrol etmesini sağlayan coğrafi bir konumda bulunması.
- Enerji güvenliğinin merkezini oluşturması; çünkü TANAP ve TurkStream gibi stratejik boru hatları aracılığıyla Hazar Denizi ve Orta Asya'dan Avrupa'ya gaz ve petrol taşınmasında ana geçiş yolu olarak kabul edilmesi.
- Eski İpek Yolu ve Zengezur Koridoru ile Kalkınma Yolu gibi ulaşım projeleri aracılığıyla Asya'yı Avrupa'ya bağlayarak küresel bir ticaret merkezi olan ticari düğüm noktası (Orta Koridor) olarak kabul edilmesi.
- NATO’daki askeri gücü; zira NATO'daki ikinci büyük orduya sahip olması ve tek Müslüman ülke konumunda olması, Orta Doğu bölgesindeki güvenlik rolünü güçlendirmektedir.
- Bölgesel ve kültürel derinlik; zira Türk Devletleri Teşkilatı aracılığıyla Orta Asya ülkeleriyle ve İslami ve Ortadoğu çevresiyle yakın bağlara sahiptir.
- Tarım ve gıda sektöründe büyük ölçüde kendi kendine yeten bir ülke kabul edilmekte; tarımsal üretimde Avrupa'da birinci, dünyada ise sekizinci sırada yer almakta ve yüzlerce çeşit ürün yetiştirmektedir; yani küresel gıda güvenliğinde adeta bir emniyet supabıdır.
- 624 yıl boyunca Osmanlı Hilafetinin başkenti olması dolayısıyla bölgede kök salmış tarihi ve İslami bir derinliğe sahiptir; nitekim Osmanlı Devleti'nin yüzölçümü, 1683 yılında en geniş sınırlarına ulaştığında yaklaşık 5,2 ila 5,5 milyon kilometrekareye sahipti. Dolayısıyla doğru siyasi irade şartı sağlandığı takdirde gerçek bir devlet olmanın tüm unsurlarına sahiptir.
- Allah Subhanehu ve Teala'nın bu topraklara bahşettiği madenler ve benzeri gibi doğal kaynaklardaki muazzam çeşitlilik ve bolluk.
- Doğu Akdeniz, 3 trilyon metreküpten fazla olduğu tahmin edilen devasa doğalgaz rezervine sahiptir.
- Akdeniz'in dibinde büyük miktarda petrol bulunmaktadır.
Türkiye'ye önümüzdeki aşama için çizilen rol, bölgesel bir rol değil, merkezi bir roldür:
Basiretli bir okuyucunun ve siyasi bir araştırmacının da göreceği üzere, bu jeopolitik veriler Amerika'nın iştahını kabartmış ve Amerika‘yı; Irak, Suriye, Lübnan, Libya, İran, Rusya/Ukrayna, Kıbrıs, Gazze ve hatta Körfez bölgesi gibi en hassas ve çetrefilli dosyaların çoğunda bölgesel politikalarını vekaleten yürütme görevini Türkiye'ye vermeye itmiştir.
Erdoğan çeyrek asrı aşkın bir süredir iktidarda olup daha önce Amerika'nın çıkarlarına hizmet edecek şekilde bu dosyalarla ilgilenmiştir; ancak görünen o ki bu kez, bölgeyi Amerika'nın vizyonuna göre şekillendirmek için bölgesel olmaktan ziyade daha merkezi bir rol oynayacaktır. Başka bir deyişle Erdoğan, önümüzdeki aşama için kendisine çizilen Amerikan politikasını siyasi ve halk düzeyinde iki paralel hat kapsamında uygulamaktadır. Siyasi düzeyde, özellikle de enerji ile bunun üretimi ve pazarlaması üzerindeki kontrol boyutunda Orta Doğu'yu Amerikanlaştırmaya çalışmaktadır. Nitekim Güney Irak'taki Büyük Fav Limanı'nı Türkiye sınırına ve oradan da Avrupa'da kadar bağlayan, Irak ile Türkiye'yi tedarik zincirleri için küresel bir ticaret merkezine dönüştürmeyi hedefleyen karayolu ve demiryoluna dayalı stratejik bir koridor olan "Kalkınma Yolu" projesi de bizden uzak değildir.
Halk düzeyine gelince; Türkiye’nin bölgedeki artan nüfuzu ve sokağın tarihsel hafızasında yer eden tüm İslami eğilim ve özlemleri barındıran “Erdoğanizm ” görünümü, halk arasında İslam’a düşman olan Kemalizm karşıtı olarak yansımaktadır; işte bizzat bu görünüm, halkta güçlü bir duygu uyandırmakta ve sokak da bunu bölgenin "Osmanlılaştırılması" olarak anlamaktadır, aksi değil. Siyasette kesin olarak bilinmesi gereken hususlardan biri de şudur; Erdoğan ve partisi Adalet ve Kalkınma Partisi dâhil olmak üzere İslam beldelerindeki yönetici siyasi elitlerin tamamı siyasi olarak İslam'a göre düşünmemekte, aksine Batı'nın onlardan istediği şekilde düşünmektedirler; dolayısıyla siyasi düşünce ve siyasi icraatlar, Müslümanların işlerini gözetmek değil, Amerika'nın planlarını uygulamaktan ibarettir.
Nitekim Amerika bizimle, değerleri, ahlakı ve ideolojik özelliği hiç dikkate almadan sadece güç ve nüfuz temelinde ilişki kurmaktadır; ancak o, İran’a karşı savaşından önceki Amerika ile savaş sonrası Amerika’nın aynı olmadığını ya unutmakta ya da unutmuş gibi görünmektedir. Ayrıca o bugün ekonomik, ahlaki ve siyasi açılardan boğucu iç krizlerle boğuşmaktadır; zira uzun zamandır inşa ettiği ve kendisini koruduğu siyasi prestiji, Gazze'de bizzat yönettiği Yahudi savaşında yerle bir olmuş ve ağzından hiç düşürmediği "ahlaki model" ise artık dünya halkları nezdinde hoş karşılanmaz bir hale gelmiştir. Zira soykırım savaşı, insan hakları, kadın hakları ve diğerleri gibi tüm Batılı değerlerin üzerindeki örtüyü kaldırarak gizli olanı uzak yakın herkes için ifşa etmiştir.
Amerika’nın İslam beldeleri için planladığı şeylerin uzun vadede başarıya ulaşması mümkün değildir; zira bocalama ve geri adım atma, siyasi bir gözlemcinin gördüğü net bir durum olup İslami halkların olgunlaşması ve İslam için yanıp tutuşmaları, sömürgeci kafir için aşılması imkansız, çetin bir engeldir.
Liberal demokrasinin krizi ve geleneksel kalıpların dışında alternatif yönetim modelleri arayışı, son yıllarda Batı'daki filozoflar ve siyasi yazarlar arasında giderek artan bir ivme kazanmıştır. Evet, Orta Doğu bölgesinin köklü bir stratejik ve jeopolitik değişimin eşiğinde olduğu konusunda Amerika ile aynı fikirdeyim; ancak bu değişim Amerika'nın ölçülerine göre değil, sahih bir akidesi, yüce şeriatı ve Sadık el-Emin Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in müjdelediği Nübüvvet Minhacı Üzere Raşidi Hilafeti ile azim İslam'ın ölçülerine göre olacaktır; nitekim bu değişimle bizim aramızda; Allah Subhanehu ve Teala'ya hüsnüzan beslemek, O'na hakkıyla tevekkül etmek, ardından metot ile sirette Peygamberlerini örnek alan ve kendilerini Allah Subhanehu ve Teala'ya adayan muhlislerin çabalarından başka bir engel kalmamıştır.