Cumartesi, 03 Dhu al-Hijjah 1443 | 2022/07/02
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Beşerî Kanun Tarafından Sağlanan Bir Hakkı Elde Etmeyi Talep Etmek

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Beşerî Kanun Tarafından Sağlanan Bir Hakkı Elde Etmeyi Talep Etmek

Rabhi Ebu Muaz’a

Soru:

Kanun, işvereni, işçilere ve haklarına ilişkin yasalara uymakla yükümlü kılmaktadır. Ancak işveren yasalara uymaktan kaçıyor. İş krizinden ve işverenin açgözlülüğünden dolayı işçinin hakları kayboluyor ve işçi, işverenin işçinin kanunda öngörülen haklarını ödemesini zorunlu kılan kanun dışında haklarını talep edemiyor. Peki işçi zulme uğradığını hissettiğinde, yasaya başvurması haram mıdır?

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Siz işçinin, kanunun öngördüğü hakkını elde etmek için talepte bulunmasının hükmü hakkında soruyorsunuz…

Buna cevap şöyledir; bir hakkın elde edilmesinin veya bir zulmün giderilmesinin şeriata göre olması, yani hakkın şeran sabit olması ve zulmün de şeran sabit olması halinde bu caizdir. Dolayısıyla şeriata göre hak sayılmayan bir hakkı talep etmek doğru değildir… Eğer işçi yasaya göre bir hak talep ediyor ancak bu şeriata göre bir hak değilse, onun bu hakkı talep etmesi caiz değildir… Eğer işçi yasaya göre bir hak talep ediyor ve aynı şekilde bu şeriata göre de bir haksa, o zaman bu hakkı talep etmesi caizdir…

Örneğin biri, hak sözü söylemesinden dolayı zulme uğruyor ve hapse maruz kalıyor…İslam bu kişiyi savunur ve onu hapisten çıkarır. Bu nedenle bu kişinin, üzerindeki zulmü kaldırması ve kendisini hapisten kurtarması için kendisini savunacak birine başvurması caizdir.

Örneğin bir kişi hırsızlığa maruz kaldı. İslam, onun çalınan malını ona geri iade eder. Bu yüzden onun çalınan malını elde etmek için kendisini savunacak birine başvurması caizdir.

Mesela bir kişi, bir kısmı peşin geri kalanı taksitle olmak üzere bir bedel karşılığında diğer kişiye evini satıyor. Müşteri evi satın alıp onda oturduğu halde bedelin bir kısmını ödeyip geriye kalanını reddediyor veya inkâr ediyor… İslam, satıcının müşteride olan hakkını ona iade eder. Bu nedenle satıcının, müşterinin inkâr ettiği evin bedelini elde etmek için kendisini savunacak birine başvurması caizdir.

Aynı durum, kendisi ile işveren arasında yapılan iş sözleşmesine göre belirli bir maaşla çalışan, sonra maaşından kesinti yapılan bir görevli için de geçerlidir. İslam, işverenin işçiye maaşını tam olarak vermesini zorunlu kılmaktadır. Bu yüzden maaşını tam olarak almak için kendisini savunacak birine başvurması caizdir.

Yani şayet hak şeran sabit olmuş ve bu da engellenmişse, o zaman kişinin şeran kendisi için sabit olan hakkı elde etmek için yargı önünde kendisini savunacak birine başvurması caizdir… Ama şayet kişinin hakkı, beşerî kanuna göre sabit olduğu halde şeriata muhalif olursa, bu hakkı elde etmek için yargı önünde kendisini savunacak birine başvurması caiz değildir:

Örneğin bir kişi, akdi batıl olan bir anonim şirketine ortak olur ve ortaklara yönelik kar dağılımı sırasında hissesine göre kendisine verilen kârın, hak ettiğinden daha az olduğunu görürse, bu hak beşerî kanuna göre sabit olup şeriata muhalif olduğu sürece bu hakkı elde etmek için yargıya başvurması caiz değildir. Çünkü bu şirket batıldır ve bunun sonucunda oluşan kârları da şeriat ikrar etmemektedir. Müslüman için vacip olan bu şirketten ayrılmasıdır.

Örneğin bir kişi, belli bir faiz karşılığında parasını bankaya yatırsa ancak banka, onun payını verirken faizi, bankayla üzerinde anlaştıklarından daha az oranla hesaplarsa, bu hak beşerî kanuna göre sabit olup şeriata muhalif olduğu sürece bu faizi elde etmek için yargıya başvurması caiz değildir. Çünkü onun için bu hak, faizli bankaların onayladığı beşeri hukuka göre sabit olsa da şeriata göre sabit değildir. Müslüman için vacip olan bankayla yaptığı bu faizli muameleyi iptal etmesidir.

Sonuç olarak işçinin kanuna göre talep ettiği haklar, aynı şekilde şeriatın buna delalet etmesi veya iş sözleşmelerinde şeriata muhalif olmayan şartlar ve benzerleri gibi şeriata göre olan haklar ise…bu durumda işçinin bunu talep etmesi caizdir… Ama işçinin talep ettiği haklar, beşeri kanuna göre olan haklar olup şerî olan haklar değilse, işçinin yargı önünde bunu talep etmesi doğru değildir.

Umarım bu cevap yeterli olmuştur. Bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır.

Kardeşiniz H. 10 Şaban 1441
Ata İbn Halil Ebu Raşta M. 3 Nisan 2020

Cevaba, Emir’in (Allah onu korusun) aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/4026/

Devamını oku...

Râcih İle Mercuh Arasında Şerî Kaideler

  • Kategori Emir'e sorulanlar
  •   |  

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Râcih İle Mercuh Arasında Şerî Kaideler

Muhammed İbrahim’e

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Kerim kardeşimiz ve değerli Âlimimiz, aşağıdaki soruya cevap vermenizi rica ediyorum:

Muamelatlarda aslolan mubah ve helal olmasıdır sözü, dört mezhebin kitlelerine atfedilen ve üzerinde dikkatle düşünülmesi ve araştırılması gereken bir sözdür…

Bu aslolan, sonradan gelenler arasında da yaygın olarak söylenmiştir ancak içerisinde bu asla vakıf olamadığımız oldukça eski kitaplardır. Nitekim Hanefî usulcülerinden olan (bu kaidenin onlar arasında da yaygın olarak kullanıldığı söylenir) İbn Necîm el-Hanefî sadece iki kaide zikretmiştir:

Eşyalarda aslolan tahrim delili olmadıkça mubah olmasıdır.

Cimada aslolan haram olmasıdır.

Soru; cima, kerim Şarî tarafından korunuyorsa, asıl olarak haram kılması nesli korumak içindir!! O zaman bunun, mallarda ve mali işlemlerde de sabit olduğu görünmüyor mu ya da en azından onda asıl olan helal olmasıdır denilmez mi… Bu nedenle bir hüküm vermek için muamelat meselelerini genel kuralları kapsamında incelemek gerekiyor. Zira Şâri, nesli koruduğu gibi malları da korumuştur…

Ben, özellikle bu meselede alimlerin ve usulcülerin tüm söylemiş olduklarını takip etmediğim için yanılıyor da olabilirim…

Çünkü tehlikeli olan, meselenin vakıasını ve ele alınan delilleri incelemeden muasır muamelatların tüm şekillerinde, (muamelatlarda asıl olan helal olmasıdır) kaidesiyle amel etmenin helal olduğu sözünü benimsememizdir. 

Bu kaidenin sıhhati nedir? Fakihler de bunu söylemiş midir?

Lübnan’dan Ebu Zekeriyya tarafından gönderilmiştir.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Ey kardeşim, bazı müçtehitlerin kaideleri bizim tarafımızdan mercuh olup bunlardan biri de sizin bahsetmiş olduğunuz (muamelatlarda aslolan helal olmasıdır.) Ancak delillerinin kuvvetli olmasından dolayı bizim onayladığımız ve benimsediğimiz, (Eşyalarda aslolan tahrim delili olmadıkça mubah olmasıdır) ve (fiillerde aslolan şerî hükme bağlı kalmaktır): Bir dizi başka kaideleri de ele aldık ve bunların racih olmadığını açıkladık. İşte size bunun açıklaması:

Birincisi: İslam Şahsiyeti’nin üçüncü cildinin (Şeriat Gelmeden Önce Hüküm Yoktur) bölümünde şöyle geçmektedir:

[Buna göre izni olmaksızın Allahu Teala’nın mülkünde tasarruf etmek, mahlûkata kıyasen haramdır bahanesiyle eşyada ve fiillerde aslolan haramlıktır denilmez; Çünkü ayet, Allah’ın, Rasul göndermedikçe azap etmeyeceği ve hükmü açıklamadıkça sorumlu tutmayacağı hususunda gayet açıktır. Üstelik mahlûkat zarar görür, Allah Subhanehu ve Teala ise menfaat ve zarardan münezzehtir.

Aynı şekilde şöyle de denilmez:Mefsedet ve mülk sahibine zarar verici emareden hâli bir faydalanma mubahtır bahanesiyle fiillerde ve eşyada aslolan ibahattır. Böyle denilmez. Çünkü ayetin mefhumu, insanın, Rasul’ün getirdikleri ile mukayyet olmasıdır; Zira o, buna muhalefet etmesinden dolayı azap görecektir. Öyleyse aslolan, Rasul’e ittiba etmek ve onun risaletinin hükümleriyle kayıtlı kalmaktır, yoksa aslolan, mubahlık yani kayıtlı kalmamak değildir. Çünkü hüküm ayetlerinin umumu, şeriata müracaat etmenin ve onunla kayıtlı kalmanın vucubiyetine delalet eder. Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِنْ شَيْءٍ فَحُكْمُهُ إِلَى اللَّهِBir şey hakkında ihtilafa düşerseniz, onun hükmü Allah’a aittir.” [Şura 10] Ve şöyle buyurmuştur: فَإِن تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِBir şeyde çekişirseniz, onu Allah ve Rasul’e götürünüz.” [Nisa 59] Ve şöyle buyurmuştur: وَنَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ تِبْيَاناً لِّكُلِّ شَيْءٍBiz sana Kitab’ı, her şeyi açıklayıcı olarak indirdik.” [Nahl 89] Çünkü Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem de Dârukutnî’nin rivayet ettiğine göre şöyle buyurmuştur: كُلُّ أَمْرٍ لَيْسَ عَلَيْهِ أَمْرُنَا فَهُوَ رَدٌّKim emrimiz üzere olmayan bir amel işlerse o reddedilir.” Bu, aslolanın şeriata ittiba etmek ve onunla kayıtlı kalmak olduğuna delalet eder. Çünkü mefsedet ve mülk sahibine zarar verici emareden hâli olan faydalanma, mubahlığa bir hüccet değildir…

Aynı şekilde şöyle de denilmez: Eşyada aslolan tevakkuf etmek ve hüküm vermemektir. Çünkü tevakkuf, amelin ve şerî hükmün ihmal edilmesi demektir. Bu ise caiz değildir. Çünkü Kur’an ve sünnette sabit olan, bilinmediği anda hüküm hakkında sormaktır. Tevakkuf etmek ve hüküm vermemek değildir. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لَا تَعْلَمُونَEğer bilmiyorsanız zikir (ilim) ehline sorun.” [Enbiya 7] Sallallahu Aleyhi ve Sellem de, teyemmüm hadisinde Ebu Davud’un Cabir’den rivayet ettiğine göre şöyle buyurmuştur: أَلاَ سَأَلُوا إِذْ لَمْ يَعْلَمُوا فَإِنَّمَا شِفَاءُ الْعِيِّ السُّؤَالُBilmiyorlarsa sorsalardı ya? Zira cehaletin şifası, sormaktır.” Bu, aslolanın tevakkuf ve hüküm vermemek olmadığına delalet eder.

Buna göre Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in bisetinden sonra hüküm şeriata aittir ve şeriat gelmeden önce hüküm yoktur; Bu nedenle hüküm, şeriatın gelmesine yani tek bir meseleye ilişkin şerî bir delilin varlığına bağlıdır; bundan dolayı, hüküm ancak delilden verilir. Ayrıca sadece şeriat geldikten sonra hüküm verilir. Aslolan şeriatta hüküm hakkında araştırma yapmaktır. Yani aslolan hükme ilişkin şerî delil hakkında şeriattan araştırma yapmaktır…

Böylece “insanın fiillerinde aslolan, Allah’ın hükmüyle kayıtlı kalmaktır” şerî kaidesi, bir Müslümanın bir fiile ancak, bu fiil hakkında Şari’in hitabından Allah’ın hükmünü öğrendikten sonra yönelmesinin caiz olduğunu teyit etmektedir. Zira mubahlık, şerî hükümlerden bir hükümdür. Ona dair şeriattan bir delilin olması gerekir…

Bu, fiiller açısındandı. Eşyalar açısından olana gelince; bunlar fiiller ile ilgili olanlardır. Zira tahrim delili varit olmadıkça bunlarda aslolan mubahlıktır. Eşyada aslolan, mubah olmasıdır. Haram olduğuna dair şerî bir delil varit olmadıkça haram olmaz; böyledir çünkü şerî nâsslar, eşyanın tamamını mubah kılmıştır. Bu nâsslar, her şeyi kapsayacak şekilde âmm olarak gelmiştir. Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا النَّاسُ كُلُوا مِمَّا فِي الْأَرْضِ حَلَالاً طَيِّباًGörmedin mi, Allah yeryüzündeki şeyleri size amade kıldı.” [Lokman 20] Allah’ın yeryüzündeki şeylerin hepsini insana amade kılmasının manası, yeryüzündeki her şeyi mubah kılmasıdır. Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا النَّاسُ كُلُوا مِمَّا فِي الْأَرْضِ حَلَالاً طَيِّباًEy insanlar, yeryüzündeki şeylerin helal ve temiz olanlarından yiyin.” [Bakara 168] Ve şöyle buyurmuştur: يَا بَنِي آدَمَ خُذُوا زِينَتَكُمْ عِندَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَكُلُوا وَاشْرَبُواEy ademoğulları, her mescit anında ziynetlerinizi alın ve yiyin, için.” [Araf 31] Ve şöyle buyurmuştur: هُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ ذَلُولاً فَامْشُوا فِي مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِن رِّزْقِهِYeryüzünü size boyun eğdiren O’dur. Şu halde yerin omuzlarında dolaşın ve O’nun rızkından yiyin.” [Mülk 15] İşte böylece eşyanın mubahlığı hakkında gelen ayetlerin tamamı, âmm olarak geldi. Bunların umumlukları, eşyanın tamamının mubahlığına delalet eder. O halde bütün eşyanın mubahlığı, Şâri’in genel hitabı ile gelmiştir. Onların mubahlıklarının delili, her şeyin mubahlığını getiren şerî nâsslardır. Bir şey haram olduğu zaman, bu umumu tahsis edip bu şeyin mubahlığının umumundan istisna edildiğine delalet eden bir nâss gerekir; bundan dolayı eşyada aslolan mubahlıktır. Bunun için şeriatın, eşyaları haram kıldığı zaman nâssın umumundan istisna ederek bizzat bu eşyaya dair bir nâss getirdiğini görürüz. Allahu Teala şöyle buyurmuştur: حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ وَالدَّمُ وَلَحْمُ الْخِنزِيرِSize ölü eti, kan ve domuz eti haram kılındı.” [Maide 3] Ve Sallallahu Aleyhi ve Sellem, şöyle buyurmuştur: حُرِّمَتِ الْخَمْرَةُ لِعَيْنِهَاHamr (içki), zatından dolayı haram kılındı.” [Mebsut, İbn Abbas’tan rivayet etmiştir.]Şeriatın, eşyanın haramlılığına ilişkin nâss olarak getirdiği husus, nâssın umumundan istisna edilmiştir. Bu ise aslolanın hilafınadır…] 

Buradan ister sizin işaret ettiğiniz (muamelatlarda aslolan helal olmasıdır) şeklindeki kaideler olsun isterse bizim yukarıda işaret ettiğimiz bizim tarafımızdan tercih edilen kaideler gibi diğerleri olsun, fiiller ve eşyalarla ilgili doğru görüşün, bizim bahsetmiş olduğumuz şekilde olduğu ortaya çıkmaktadır; yani (fiillerde aslolan şerî hükme bağlı kalmaktır) ve (eşyalarda aslolan tahrim delili olmadıkça mubah olmasıdır).

Umarım bu kadar yeterli olmuştur. Bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır.

Kardeşiniz                                                                                                    H. 29 Cumade’l Âhir 1441

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                             M. 23/02/2020

Cevaba, Emir’in (Allah onu korusun) aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/4019/

Devamını oku...

Satılan Malın Bedeli Üzerinden Rehin Alınması

  • Kategori Emir'e sorulanlar
  •   |  

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhi” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Satılan Malın Bedeli Üzerinden Rehin Alınması

Muhammed El-Kaysî’ye

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Şu şekildeki satın alma formülü hakkında sormak istiyorum; (Bir peşinat ve geri kalanı kişisel çek olarak bir otomobil satın alınıyor. Ancak satıcı, son çekin bedelini alıncaya kadar (otomobilden) feragat edemeyeceğini şart koşuyor.) Bu helal midir yoksa değil midir? Allah sizleri mübarek kılsın.

Cevap:

Satıcının, borç karşılığı sattıktan sonra evi rehin alması caiz değildir. Çünkü bu, (satılan malın bedeli üzerinden rehin alınması) kapsamına girmektedir. Bu, fakihler arasında ihtilaflı bir konudur. Fakihlerden bazıları birtakım şartlarla bunun caiz olduğunu söylerken, bazıları caiz olmadığını söylemekte, diğer bazıları da bir durumda caiz olduğunu ve başka bir durumda da caiz olmadığını ve benzerlerini söylemektedirler… Benim için racih olan ise bunun caiz olmadığıdır. Çünkü otomobil veya ev satın alındığında, satın alan kişinin mülkü olur ve onun üzerinde tasarrufta bulunma hakkına sahiptir. Dolayısıyla içinde kendisi oturuyormuş veya bir başkası oturuyormuş gibi onu satabilir, kiraya verebilir, ondan faydalanabilir ve benzerlerini yapabilir… Böyle bir durumda otomobil satıcısı için caiz olan şey, ya borcunu ödeyinceye kadar borçlu olan kişiye karşı sabırlı olması ya da ondan, satmış olduğu otomobilin dışında altın parçası veya benzerlerini rehin almak gibi başka bir şeyi rehin almasıdır… Bunlar, otomobili satın alan kişi, üzerinde anlaşılan bedelin tamamını ödeyinceye kadar satıcının yanında kalır. Bunun ardından rehin aldığı şeyi, yani altın parçası veya benzerlerini müşteriye geri verir… Nitekim Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle yaptığı rivayet edilmiştir: اشترى رسول الله صلى الله عليه وسلم من يهودي طعاماً بنسيئة فأعطاه درعاً له رهناًAllah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem bir Yahudiden veresiye yemek (zahire) satın aldı da ona bir zırhını rehin olarak verdi.” [Müslim, Aişe Radıyallahu Anhe kanalıyla tahriç etmiştir.] Vadesi geldiği halde borçlu olan kişi, borcunu ödemeyi reddederse veya ödeyemezse, rehin alınan mal satılır, borçlunun borcundan kalan kısmı buradan alınır ve geri kalan kısmı da borçluya iade edilir. Çünkü لا يغلق الرهن من صاحبه الذي رهنه له غنمه وعليه غرمهRehin, rehin veren sahibine tamamen kapatılmaz” hadisine göre rehin, sahibine ait olarak kalır. [Şafii, Saîd İbn el-Müseyyeb kanalıyla rivayet etmiştir.] Yani (satılan rehin) borcun bedelinden fazla olursa, sahibine iade edilir demektir.

Ancak satıcı, borca karşılık satılan malı rehin alırsa (ipotek ederse), bu caiz değildir. Çünkü borç veya taksitle yapılan satış, satış sözleşmesi, örneğin sözleşmeye göre bir yıl veya daha az ya da daha fazla olacak şekilde borçla veya taksitler halinde olduğu sürece satış tam bir satış olur ve alıcı, satılan malın mülkiyetine tam olarak sahip olur. Dolayısıyla şayet satılan mal rehin alınırsa (ipotek edilirse), bu müşteriye zulmetmek ve onun mülküne saldırmak anlamına gelir. Çünkü borç veya taksitle yapılan satış, sahih olan tam bir satış olup alıcı, satılan mala sahip olur ve istediği şekilde tasarrufta bulunur. Bu yüzden satış sözleşmesinin ardından satıcının, satılan malı rehin alması (ipotek etmesi) caiz değildir. Çünkü bu, alıcının satın almış olduğu malın mülkiyeti üzerinde tasarrufta bulunmasını engellemektir.

Nitekim daha önce, 24/05/2015 tarihinde, bu konu hakkında detaylı bir cevap vermiştik. Size artı fayda sağlayacağından dolayı onu tekrar aktarıyorum:

(Bu mesele fıkıhta, (satılan malın bedeli üzerinden rehin alınması) adı altında bilinmektedir. Yani satılan mal, müşteri bedelini ödeyinceye kadar satıcının yanında kalmasıdır. Bu mesele, sadece satıcı ve müşteri olduğunda ortaya çıkmaz. Aynen Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in, Buhari’nin Cabir İbn-u Abdullah Radıyallahu Anhuma’dan tahriç ettiği hadisinde olduğu gibi: رَحِمَ اللَّهُ رَجُلًا سَمْحًا إِذَا بَاعَ، وَإِذَا اشْتَرَى، وَإِذَا اقْتَضَىSatışta, alışta ve borcunu istemekte kolaylık gösteren kimseye Allah rahmet etsin.” Ancak bu ikisi, önce eşyayı teslim alma veya önce bedeli teslim alma noktasında farklılık göstermektedir. Satıcı, satış sözleşmesinden sonra eşyayı hapsetmeye, yani bedeli ödeninceye kadar yanında rehin tutmayı kastedebilir. Ardından da bu mesele ortaya çıkar. Bu hususta fakihler arasında ihtilaf vardır. Onlardan bazıları, birtakım şartlarla bunu caiz görürken bazıları da caiz görmezler. Diğer bazıları ise bir durumda caiz görürken diğer bir durumda ise caiz görmezler…Ve benzerleri gibi.

Meseleyi inceledikten sonra benim tercihim şu şekildedir:

Birincisi: Satılan malın türü:

1- Satılan malın, ölçülen, tartılan, sayılan ve benzerleri gibi olması.. Pirinç satışı, pamuk satışı, kumaş satışı ve benzerleri gibi…

2- Satılan malın tartılan, ölçülen ve benzerleri gibi olmaması… Otomobil satışı, ev satışı, hayvan satışı ve benzerleri gibi…

İkincisi: Satılan malın (fiyatı) bedeli:

1- On binlik bir eşyayı peşin olarak satın alıp hemen ödemen gibi hemen, yani peşin olur.

2- On binlik bir eşyayı satın alıp bir yıl sonra ödemen gibi bir süre erteleyerek (veresiye) olur.

3- Bir eşyayı satın alıp örneğin ilk ödemede beş bin, bir yıl sonra diğer beş bini ödemeniz veya aylık taksitler halinde ödemeniz gibi bir kısmı peşin diğer bir kısmı ise veresiye olur…

Üçüncüsü: Yukarıda geçen hususların farklılığına göre şeri hüküm de farklılık gösterir:

Birinci durum: Satılan malın tartılan ve ölçülen olmaması… Yani ev, otomobil veya hayvan satışı gibi…

1- Peşin fiyat, yani bir otomobili on bine peşin olarak satın alman ve bunun anlaşmada sabit olmasıdır.

Bu durumda satıcının eşyayı hapsetmesi, yani anlaşmaya göre peşin fiyat ödeninceye kadar eşyayı yanında rehin tutması caizdir. Bunun delili, Tirmizi’nin Ebu Umame’den şöyle dediğini tahriç ettiği ve hakkında “hasen hadis” olduğunu söylediği hadis-i şeriftir: العَارِيَةُ مُؤَدَّاةٌ، وَالزَّعِيمُ غَارِمٌ، وَالدَّيْنُ مَقْضِيٌّÖdünç alınan her şey ödenir, kefil sorumludur ve borç ödenmelidir.” Zaîm; kefil demektir. Dâmin; sorumlu demektir. Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in “borç ödenmelidir” hadisindeki istidlale göre, müşteri eşyayı fiyatını ödemeden önce teslim alırsa satın almış olduğu eşya borç olur. “Borç ödenmelidir”, yani satın alma peşin olduğu sürece öncelikli olan borcun ödenmesidir. Diğer bir ifadeyle sözleşmedeki fiyat hemen peşin olduğu sürece önce bedeli ödenmelidir… Kâsânî Bedâi’u’s Sanâi’de hadisi yorumlarken şöyle diyor: (Aleyhissalatu ve’s Selam’ın -borç ödenmelidir- şeklindeki kavlinde,- Aleyhissalatu ve’s Selam- ödenmiş olan borcu genel veya mutlak olarak vasfetmiştir. Dolayısıyla satılan mal teslim alınırken bedelinin teslimi geciktirilirse, bu borç ödenmiş olmaz ve bu, nâssa aykırıdır.)

Buna göre satıcının, müşteri bedelini ödeyinceye kadar satılan malı yanında hapsetmesi caizdir. Bu şekilde bir borçlanma yoktur. Bu sözleşmeye de uygundur. Çünkü satılan mal borçla değil peşin fiyatına satılmıştır.

2- Bir otomobil satın alıp bedelini bir yıl sonra ödemen gibi fiyatın veresiye (gecikmeli) olması. Bu durumda bedeli ödeninceye kadar eşyanın hapsedilmesi caiz değildir. Çünkü fiyat, satıcının onayladığı sözleşmeye göre veresiye olmuştur. Dolayısıyla onun, veresiye olarak sattığı sürece bedelini garantiye almak için eşyayı hapsetmesi caiz değildir. Zira eşyayı hapsetme hakkı düşmüştür. Bu nedenle eşyayı hapsetmesi caiz değildir, dahası onu müşteriye teslim etmelidir.

3- Bir otomobil satın alıp ilk ödemede hemen peşin beş bin, diğer beş bini de bir yıl sonra bir defada veya vadeli olarak taksitler halinde ödemen gibi fiyatın peşin veya veresiye (ertelenmiş) olması.

Bu durumda satıcının, peşin olan ödeme yapılıncaya kadar eşyayı hapsetmesi caizdir. Bunun ardından ertelenen ödemeleri yapması için eşyayı hapsetmesi caiz değildir. Nitekim bundan, 1. ve 2. maddelerde bahsetmiştik.

Sonuç olarak satıcının fiyatı peşin olan eşyayı rehin alması caizdir. Yani şayet satış sözleşmesi, hemen ödenmek üzere peşin fiyatına olmuşsa, satış sözleşmesine göre müşterinin peşin olan fiyatı ödeyinceye kadar satıcının eşyayı yanında hapsetmesi caizdir.

Aynı şekilde satış sözleşmesine göre müşteri acil ödemeyi yapıncaya kadar satıcının eşyayı yanında hapsetmesi caizdir.

Burada müşteri eşyasını satın almadan, yani ona sahip olmadan önce onu nasıl rehin bırakıyor denilmez. Çünkü rehin, satışı caiz olan şeylerde caiz olur. Zira satın alınan eşyanın, teslim alınmadan satılması caiz değildir. Bu da Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in, Beyhakî’nin İbn-u Abbasın şöyle dediğini rivayet ettiği hadisene istinaden böyledir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem Attâb İbn-u Esid’e şöyle demiştir: إني قد بعثتك إلى أهل الله، وأهل مكة، فانههم عن بيع ما لم يقبضوا “Seni Allah’ın ehline, Mekke halkına gönderdiğim de onlara teslim almadıkları şeyi satmayı yasakla.” Taberani’nin Hakim İbn-u Hizam’dan rivayet ettiği hadiste şöyle geçmektedir: يَا رَسُولَ اللهِ، إِنِّي أَبِيعُ بُيُوعًا كَثِيرَةً، فَمَا يَحِلُّ لِي مِنْهَا مِمَّا يَحْرُمُ عَلَيَّ؟ فَقَالَ: «لَا تَبِيعَنَّ مَا لَمْ تَقْبِضْ» “Ey Allah’ın Rasulü! Ben birçok satış yapıyorum. Bunlardan benim için helal ve haram olanları nedir acaba? (Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Almadığın bir şeyi satma.” Bu hadisler, alınmayan şeylerin satılmasının yasak olduğu hususunda açıktır. O zaman satılan mal alınmadan nasıl rehin bırakılıyor?

Böyle denilmez. Çünkü bu iki hadis tartılan ve ölçülen malların satışı açısındandır… Ama satılan mal, ev, otomobil ve hayvan gibi bunun dışında ise… bunların teslim alınmadan satışı caizdir. Bu da Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in, Buhari’nin İbn-u Ömer Radıyallahu Anhuma’dan şöyle dediğini rivayet ettiği hadisine istinaden böyledir: Bir yolculukta Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile birlikteydik. Ömer’e ait genç bir deve üzerinde olmayı sıkıcı buluyordum. Beni dinlemiyor, insanların önüne geçiyor, Ömer onu azarlayıp geri çeviriyor, sonra yine öne geçiyor, Ömer onu azarlayıp geri çeviriyordu. Sonra Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Ömer’e şöyle dedi: بِعْنِيهِOnu bana sat.” (Ömer’de) o senindir ey Allah’ın Rasulü dedi. Dedi ki: بِعْنِيهِOnu bana sat.” Nitekim onu Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e satınca Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: هُوَ لَكَ يَا عَبْدَ اللَّهِ بْنَ عُمَرَ، تَصْنَعُ بِهِ مَا شِئْتَO senindir, ey Abdullah İbn-u Ömer. Onunla istediğini yap.” Dolayısıyla satılan malı teslim almadan önce hibe tasarrufunda bulunması, satılan malı teslim almadan tüm mülkiyetine sahip olunduğuna ve onun satıcının mülkü olmasından dolayı da satmasının caiz olduğuna delalet etmektedir.

Buna göre satışı teslim almadan caiz olduğu sürece satılan malın teslim almadan önce rehin alınması caizdir. Ancak bu, sadece satılan malın, ev, otomobil, hayvan ve benzerleri gibi tartılan ve ölçülen olmadığı zaman geçerlidir. Satış sözleşmesinin peşin bir fiyatla yapılması veya satış sözleşmesinde peşin ödemenin olması halinde, peşin fiyat veya peşin ödeme yapılıncaya kadar satılan malın teslim alınmadan önce rehin alınması caizdir.

İkinci durum: Bir miktar pirinç, pamuk veya biraz kumaş satın almak gibi satılan malın ölçülür ve tartılır olması… Bu durumda fiyatın vakıası ister hemen peşin, ister daha sonra tek ödeme, isterse de taksitle olsun satılan malın bedeline karşılık hapsedilmesi caiz değildir: 

Fiyat veresiye (ertelenmiş) de olsa, yukarıda belirttiğimiz gibi eşyanın hapsedilmesi caiz olmaz.

Fiyat peşin (acil) de olsa, eşyanın hapsedilmesi, yani rehin alınması caiz değildir. Çünkü yukarıda bahsettiğimiz Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hadisine göre tartılır ve ölçülür olanların teslim almadan önce rehin bırakılması caiz değildir. Satıcının burada, peşin fiyata satma durumu iki şekilde olur:

Ya eşyayı peşin fiyatına satar, onu kişiye teslim eder, ister bedelini peşin isterse belirli bir zaman sonra versin eşyayı rehin almaksızın sabreder… Ya da eşyayı satmaz, yani hiçbir şekilde eşyayı rehin almaz.

Binaenaleyh satılan malın ölçülür ve tartılır olması durumunda şayet satış peşin veya veresiye olarak gerçekleşirse, satıcının fiyatı ödeninceye kadar eşyayı yanında rehin tutması caiz değildir.

Benim racih olan görüşüm de budur. Bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır.

Kardeşiniz                                                                                                                          H. 22 Cumâde’l Âhir 1441

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                                      M. 16/02/2020

Cevaba, Emir’in (Allah onu korusun) aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/4018/

Devamını oku...

Babanın, Kızının Rızası Olmadan Onu Evlendirmesinin Hükmü

  • Kategori Emir'e sorulanlar
  •   |  

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Babanın, Kızının Rızası Olmadan Onu Evlendirmesinin Hükmü

Nazik Melaike’ye

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Bir sorum var ama soruma hızlı bir şekilde cevap verilmesini rica ediyorum.

Kızın, evleneceği kocaya razı olmadığı halde evlendirilmesi caiz midir?

Evlilik akdinin yazılması ve henüz cinsel ilişkinin gerçekleşmemesi durumunda sorunu çözmenin yolu nedir. Ben imzalamak zorunda kaldığımdan dolayı değildir. Bilakis nişanlının ya da damadın evin kapısında olduğunu söylediler ve ben de onu kabul ettim ama kimse benimle konuşmaksızın onu kabul ettiğim için kendimi baskı ve zorlama altında hissettim.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Bu mesele için İçtimai Nizam’daki evlilik konusunda, Rasul Sallalahu Aleyhi ve Sellem’in bu konu hakkındaki bir hadisini zikrettik:

(Abdullah İbn Büreyde babasının şöyle dediğini rivayet etmiştir: جاءتْ فتاةٌ إلى رسولِ اللهِ ص فقالتْ: إن أبي زَوَّجَني ابنَ أَخيهِ لِيَرْفَعَ بي خَسيسَتَهُ. قال فَجَعَلَ الأمرَ إليها فقالتْ قد أَجَزْتُ ما صَنَعَ أبي، ولكنْ أردْتُ أن أُعْلِمَ النساءَ أنْ ليسَ إلى الآباءِ مِنَ الأمْرِ شيءٌGenç bir kız Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e geldi ve şöyle dedi: Babam, hakirliğini giderip itibarını yükseltmek için beni kardeşinin oğlu ile evlendirdi. Bunun üzerine (Allah Rasulü) evlenme işini kıza bıraktı. Ardından kız şöyle dedi: Ben, babamın teklifini yerine getirdim. Fakat ben, (bu meselede) babaların kızlarını (zorlama) hakları olmadıklarını kadınlara öğretmek istedim.” [İbn Mace tahriç etti.]) Bitti.

Müellifi Ebu Abbas Şehâbeddin el-Busûrî el-Kenânî eş-Şafii (Ö: H. 840) olan “Misbâhu’z Zücâce fî Zevâidi İbn Mâce’de” şöyle geçmektedir:

(Abdullah İbn Büreyde babasının şöyle dediğini rivayet etmiştir; Genç bir kız Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e geldi ve şöyle dedi: Babam, hakirliğini giderip itibarını yükseltmek için beni kardeşinin oğlu ile evlendirdi. Bunun üzerine Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: فَجعل الْأَمر إِلَيْهَا فَقَالَت قد أجزت مَا صنع أبي وَلَكِن أردْت أَن تعلم النِّسَاء أَنه لَيْسَ للآباء من الْأَمر شَيْء (Allah Rasulü) evlenme işini kıza bıraktı. Ardından kız şöyle dedi: Ben, babamın teklifini yerine getirdim. Fakat ben, (bu meselede) babaların kızlarını (zorlama) hakları olmadıklarını kadınlara öğretmek istedim.” Bu hadisin isnadı sahih ve adamları sikadır dedi…)

Binaenaleyh babanın kızının rızasını alması ve bu hususta izin verilmiş olduğunu teyit etmesi gerekir. Zira icap ve kabul, rıza ve tercihle gerçekleşir.

Nitekim bunu İçtimai Nizam’da zikredilen evlilik konusunda net bir şekilde açıkladık. Zira orada şöyle geçmektedir:

(Kadına evlenme teklifi yapıldığında, bu evlenmeyi kabul edip etmeme hakkı kadına aittir. Onun izni olmadan velilerinden veya onların dışındakilerden herhangi birinin onu evlendirmeye veya bunu engellemeye hakkı yoktur. İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle demiştir: لا تُنْكَحُ الأَيِّمُ حتى تُسْتَأْمَرَ، ولا البِكْرُ حتى تُسْتَأْذَنَ. قالوا: يا رسولَ اللهِ، وكيفَ إذْنُها؟ قال: أن تَسْكُتَDul kadın, evlenme hususunda velisinden daha bir hak sahibidir. Bakire ise evlenmek için kendisinden izin istenir. Onun izni susmasıdır.” Yani sessiz kalması demektir. [Müslim tahriç etti.] Ebu Hureyra’dan rivayet edilen hadiste Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle demiştir: لا تُنْكَحُ الأَيِّمُ حتى تُسْتَأْمَرَ، ولا البِكْرُ حتى تُسْتَأْذَنَ. قالوا: يا رسولَ اللهِ، وكيفَ إذْنُها؟ قال: أن تَسْكُتَDul kadın, kendisine danışılmadan nikâhlanamaz, kendisinden izin istenmedikçe, izni olmadan bakire kız da nikâh edilemez. Ey Allah’ın Rasulü bakirenin izni nasıl olur? Dediler. (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): (Onun izni) sükût etmesidir, buyurdu.” [Müttefekun aleyh] İbn Abbas’tan şöyle rivayet edilmiştir: أن جاريةً بكْراً أَتَتْ رسولَ اللهِ صلى الله عليه وسلم فَذَكَرَتْ أَن أَباها زَوَّجَها وهِيَ كارِهَةٌ، فَخَيَّرها النبيُّ صلى الله عليه وسلمGenç bir kız Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e gelerek kendisi istemediği halde babasının onu birisiyle evlendirdiğini söyledi. Bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem de kızı (evliliği kabul edip etmeme hususunda) serbest bırakmıştır.” [Ebu Davud tahriç etti.] Hansa Binti Hızam el-Ensari’den şöyle rivayet edilmiştir: أن أباها زَوَّجها وهِيَ ثَيِّبٌ فَكَرِهَتْ ذلك فأَتَتْ رسولَ اللهِ صلى الله عليه وسلم فَرَدَّ نِكاحَهاKendisi dul olan ve evlenmek istemediği halde babasının onu evlendirmek istediği bir kadın Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e gelerek durumunu arz edince (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onun nikâhını kabul etmemiştir.” [Buhari tahriç etti.] Bu hadisler, kadının evlenme izni olmadıkça evlenmenin gerçekleşmeyeceği hususunda gayet açıktır. Kadın, evliliği reddeder veya zorla evlendirilirse akit fesh olur. Ancak kadın sonradan döner ve razı olursa o başka.)

Yukarıda bahsetmiş olduğumuz hususlarla birlikte bu meseledeki açık nâssı gördünüz ve metni tekrar ediyorum: (Bu hadisler, kadının evlenme izni olmadıkça evlenmenin gerçekleşmeyeceği hususunda gayet açıktır. Kadın, evliliği reddeder veya zorla evlendirilirse akit fesh olur. Ancak kadın sonradan döner ve razı olursa o başka.)

Umarım bu kadar yeterli olmuştur. Bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır.

Kardeşiniz H. 14 Cumade'l Âhir 1441
Ata İbn Halil Ebu Raşta M. 8 Şubat 2020

Cevaba, emirin (Allah onu korusun) aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/4016/

Devamını oku...

Ahiret Şehitleri Kimlerdir? Şehidin Borcunu Kim Ödeyecek?

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Ahiret Şehitleri Kimlerdir? Şehidin Borcunu Kim Ödeyecek?

Esma Fevzi Muhammed’e

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh faziletli Şeyhimiz…

İslam Şahsiyeti Kitabı’nın 165. sayfasındaki şehid konusunda… ahiret şehidiyle ilgili şöyle bir metin geçmektedir: (Müslim’de sahih olarak geçtiğine göre onlar şu beş grup kişilerdir: Vebâ hastalığından ölenler, ishal hastalığından ölen, suda boğularak ölen, enkaz altında ölen ve savaş dışında Allah’ın Kelimesini yüceltmek için ölendir.)

Başka hadisler bu şehitlerin, bu durumlarının Allah yolunda olmasıyla sınırlandırıldıkları geçmektedir… Tıpkı şu hadiste geçtiği gibi – Bize Yunus İbn Abdu’l Âla rivayet etti ve şöyle dedi: Bize İbn Vehb rivayet etti ve şöyle dedi: Bana Abdurrahman İbn Şureyh, Abdullah İbn Sa’lebe el-Hadrami’den, İbn Hucra’nın Ukbe İbn Amir’den Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediğini haber verdiğini işittiğini rivayet etti: خَمْسٌ مَنْ قُبِضَ فِي شَيْءٍ مِنْهُنَّ فَهُوَ شَهِيدٌ: الْمَقْتُولُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ شَهِيدٌ، وَالْغَرِقُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ شَهِيدٌ، وَالْمَبْطُونُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ شَهِيدٌ، وَالْمَطْعُونُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ شَهِيدٌ، وَالنُّفَسَاءُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ شَهِيدٌŞu beş ölüm şeklinden biriyle ölen kişi şehittir: Allah yolunda öldürülen şehittir. Allah yolunda suda boğulan şehittir, Allah yolunda ishalden (ölen) şehittir, Allah yolunda veba hastalığından ve Allah yolunda lohusa iken (ölen) kadın şehittir.” [Hikem Elbâni]: Sahih, es-Sahiha (407)

Soru: İki hadis arasında uyum mu vardır yoksa çelişki mi vardır? Bu meseleyi açıklamanızı rica ediyorum. Çok teşekkür ederim.

İkinci soru: Yine şehit konusu bağlamında şöyle geçmektedir…Abdullah İbn Amru İbn el-Âs, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediğini rivayet etti: يُغْفَرُ لِلشَّهِيدِ كُلُّ ذَنْبٍ إِلَّا الدَّيْنَŞehidin kul borcu hariç her günahı affolunur.

Soru: Şayet şehit, şehit olmadan önce borcunu ödeyemezse…Şehit olduktan sonra borcu ödemekle yükümlü olan kimdir? Çok teşekkür ederim.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Birincisi: Şehitler açısından olana gelince:

1- Müslim Sahihi’nde, Ebu Hureyra’nın şöyle dediğini rivayet etmiştir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: بَيْنَمَا رَجُلٌ يَمْشِي بِطَرِيقٍ وَجَدَ غُصْنَ شَوْكٍ عَلَى الطَّرِيقِ فَأَخَّرَهُ فَشَكَرَ اللَّهُ لَهُ فَغَفَرَ لَهُ وَقَالَ الشُّهَدَاءُ خَمْسَةٌ الْمَطْعُونُ وَالْمَبْطُونُ وَالْغَرِقُ وَصَاحِبُ الْهَدْمِ وَالشَّهِيدُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّBir defa bir adam yolda yürürken yol üzerinde bir diken dalı buldu ve onu uzaklaştırdı. Bu sebeple Allah ondan hoşnut oldu ve onu bağışladı. Ve şöyle dedi: Şehitler beş kısımdır; vebadan, ishal hastalığından ve boğulmaktan ölenlerle yıkıntıdan ölen ve Allah Azze ve Celle’nin yolunda şehit olandır.

2- Tahavi’ye ait Müşkili’l Âsâr’ın beyanında şöyle geçmektedir: Ukbe İbn Amir’den Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: خَمْسٌ مَنْ قُبِضَ فِي شَيْءٍ مِنْهُنَّ فَهُوَ شَهِيدٌ: الْمَقْتُولُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ شَهِيدٌ، وَالْغَرِيقُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ شَهِيدٌ، وَالْمَبْطُونُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ شَهِيدٌ، وَالْمَطْعُونُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ شَهِيدٌ، وَالنُّفَسَاءُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ شَهِيدٌŞu beş ölüm şeklinden biriyle ölen kişi şehittir: Allah yolunda öldürülen şehittir. Allah yolunda suda boğulan şehittir, Allah yolunda ishal hastalığından (ölen) şehittir, Allah yolunda veba hastalığından ve Allah yolunda lohusa iken (ölen) kadın şehittir.” Aynı şekilde bunu, Nesai ve Taberani’de rivayet etmiştir.  

3- Ortada bir çelişki yoktur. Zira Müslim’in hadisi mutlak olarak gelmiştir: الْمَطْعُونُ وَالْمَبْطُونُ وَالْغَرِقُ وَصَاحِبُ الْهَدْمِVebadan, ishalden, boğulmaktan ve yıkıntıdan (ölenler).” Diğer hadis ise (Allah yolunda) sözüyle mukayettir (kayıt altına alınmıştır): وَالْغَرِيقُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ شَهِيدٌ، وَالْمَبْطُونُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ شَهِيدٌ، وَالْمَطْعُونُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ شَهِيدٌAllah yolunda suda boğulan şehittir, Allah yolunda ishal hastalığından (ölen) şehittir ve Allah yolunda veba hastalığından (ölen) şehittir.” Dolayısıyla mutlak mukayyede hamledilmek yoluyla iki hadisin arası cem edilebilir. Böylece Allah yolunda olursa, onlardan her biri şehit olur ve Allah yolunda sözü, manayı sınırlandıran bir karinedir. Nitekim kelime, infak ile birlikte (Allah yolunda infak edenler) gelseydi veya cihad ile birlikte (Allah yolunda cihad edenler) gelseydi, o zaman bu, Allah’ın kelimesinin yüce olması için savaşmak anlamına gelirdi… Tıpkı Sahih-i Buhari’de Ebu Musa Radıyallahu Anhu’nun şöyle dediği şeklinde geçtiği gibi: Bir adam Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e geldi ve şöyle dedi; bir adam ganimet için savaşıyor, bir adam kendinden bahsedilsin diye savaşıyor ve bir adam da (kahramanlıktaki) yerini göstermek için savaşıyor. Şimdi kim Allah yolundadır: Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: مَنْ قَاتَلَ لِتَكُونَ كَلِمَةُ اللَّهِ هِيَ الْعُلْيَا فَهُوَ فِي سَبِيلِ اللَّهِKim Allah’ın Kelimesi yüce olsun diye savaşırsa, sadece o Allah yolundadır.”  Ama Allah yolunda kelimesi, manayı sınırlandıran bir karine olmaksızın zikredilirse, o zaman delaleti (anlamı), Allah Subhanehu’ya itaat etmek ve O’na yakınlaşmak ver benzerleri olur… Dolayısıyla her kim Allah Subhanehu’ya itaat eden bir mümin olur ve hadiste zikredildiği şekilde ölürse, ahiret şehidi olur ve bunun dışında Allah yolunda savaşan, hem dünya hem de ahiret şehidi olur. Yani ishal hastalığı olan Allah’a itaat ederek ölürse ve aynı şekilde veba hastası, boğulan ve benzerleri Allah’a itaat ederek ölürse bunlar şehit olurlar. Ama ishal hastalığı olan veya veba hastası olan öldüğünde Allah’a itaat edenlerden değilse, hadis onlara intibak etmez. 

İkincisi: Şayet şehit, ölmeden önce borcunu ödeyemezse şeklindeki sorunuza gelince; borcun ödenmesi, varislerin üzerinedir. Şayet varislerin gücü yoksa ve borcu ödemekten aciz iseler, o zaman onun borcunu devlet öder. Aynen Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu hadisinde geçtiği gibi: أَنَا أَوْلَى بِكُلِّ مُؤْمِنٍ مِنْ نَفْسِهِ، مَنْ تَرَكَ مَالاً فَلِأَهْلِهِ، وَمَنْ تَرَكَ دَيْناً أَوْ ضَيَاعاً فَإِلَيَّ وَعَلَيَّBen her mümine kendi zatından önce gelirim. Her kim (ölürken) mal bırakırsa o mal onun yakınlarına aittir. Fakat borç veya çoluk çocuk bırakırsa bana aittir ve benim üzerimedir.” [Müslim tahriç etti…] Aynı şekilde Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in, Ebu Davud’un Cabir’in şöyle dediğini rivayet ettiği hadisinde şöyle geçmektedir: كان رسول الله صلى الله عليه وسلم لا يصلي على رجل مات وعليه دين، فأتي بميت فقال: أعليه دين؟ قالوا: نعم ديناران. قال: صلوا على صاحبكم. فقال أبو قتادة الأنصاري: هما عليّ يا رسول الله، قال: فصلى عليه رسول الله صلى الله عليه وسلم، فلما فتح الله على رسول الله صلى الله عليه وسلم قال: أنا أولى بكل مؤمن من نفسه. فمن ترك ديناً فعليّ قضاؤه، ومن ترك مالاً فلورثته “Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, üzerinde borç varken ölen bir adamın namazını kılmıyordu. Nitekim bir cenaze getirildi. Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, “Onun borcu var mı?” diye sordu. Oradakiler, “Evet, iki dinar borcu var.” dediler. Bunun üzerine Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem; “Arkadaşınızın (cenaze) namazını kılın.” dedi. Bunu işiten Ebu Katade el-Ensârî, “O iki dinarı ben öderim, ey Allah’ın Rasulü!” dedi. Bundan sonra Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem kalkıp onun namazını kıldı. Gün gelip Allah, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e fetihler nasip edip maddi cihetten kuvvetlenince şöyle buyurdu: Ben her mümine kendi zatından önce gelirim. Kim bir borç bırakarak ölürse onu ben ödeyeceğim. Kim de mal bırakırsa (öldükten sonra) varislerine ait olur.

Umarım iki soruya yönelik cevap yeterli olmuştur. Bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır.

Kardeşiniz                                                                                                                    H. 29 Cumade’l Ûla 1441

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                                M. 24/01/2020

Cevaba, Emir’in (Allah onu korusun) aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/4014/

Devamını oku...

Ürdün’deki Yüksek Fiyat Dalgası

Soru Cevap

Ürdün’deki Yüksek Fiyat Dalgası

Soru: Kümes hayvanları, yağ ve kırmızı et gibi temel gıda maddelerinin yanı sıra diğer ürünlerdeki yüksek fiyat dalgası Ürdün’ü kasıp kavurmakta. Bu geçim krizi geçici mi? Yoksa bölgesel ve uluslararası ilişkilerinin bir sonucu olarak Ürdün’ün ekonomik sistemine baskı uygulayan nedenler var mı? Yüksek fiyatların nedeninin, Korona salgını ve Rusya-Ukrayna savaşı olduğu söylentisi ne kadar doğru?

Cevap: Ürdün’ün ekonomik durumuna bir göz attığımızda, şunların olduğunu görürüz:

Birincisi: Ürdün’deki yüksek fiyat dalgasının genel nedeni, kısaca devletin vatandaşların işlerini güdememesidir. Yahudi varlığının, Ürdün Nehri ve Ölü Deniz sularından yararlanması nedeniyle Ölü Deniz kuruyor. Yahudiler, Ölü Deniz’in kıyılarında sağlık ve maden sanayi tesisleri inşa ederken, Ürdün, ne öldüren ne de onduran küçük tesisler inşa etmektedir. Ürdün, Ölü Deniz civarında aktif olarak petrol ve gaz aramaları yapmaktan kaçınmaktadır. Bazı kaynaklar, Ölü Deniz’de birinci kalitede devasa enerji kaynaklarının olduğunu tahmin ediyorlar... Ürdün’ün, diğer kullanımların yanı sıra elektrik santralleri için Yahudi varlığından gaz ithal etmesi devlet hazinesini büyük zarara uğratıyor. Buna karşılık zengin Körfez ülkelerinden gaz ithalatına gereken önemi vermiyor. Daha da önemlisi, elektrik üretmek ve topraklarında bulunan büyük miktarlardaki uranyumdan faydalanmak için nükleer santral inşa etmiyor... Bu alandaki çalışmalar hakkında koparılan bazı “tantanalara” rağmen eğer Ürdün rejimi dürüst ve samimi olsaydı, topraklarında bulunan devasa nükleer enerji sayesinde tüm bölgenin bir numaralı elektrik tedarikçisi haline gelebilirdi.

İkincisi: Hükümet, elektrik faturalarını hafifletmek için ev ve sanayide kısmen güneş enerjisi kullanmaya başlayan Ürdün halkına gözlerini dikti. Bu eğilimi durdurmak, vatandaşların bedava enerji kullanımına sınır getirmek için güneş ve havaya (rüzgâr enerjisi) vergi koymakla tehdit etti. “Enerji ve ekonomi uzmanları, hükümete hiçbir maliyeti olmadığı, kurulum masrafı tamamen vatandaşa ait olduğu halde hükümetin vatandaşların evlerinde kullandığı güneş panellerine iki dinar vergi koymasını sert bir dille eleştirdi.” (03.03. 2022 https://jo24.net)

Üçüncüsü: Ürdün’de şu anki yüksek fiyat dalgasının nedenlerinden biri, Ürdün ekonomisinin kapitalist ülkelere olan bağımlılığıdır. Ürdün Merkez Bankası’nın rezervi, ABD dolarıdır. Ürdün dinarı, dolar ile birlikte aşağı ve yukarı yönlü hareket etmektedir. Devletin altın rezervine dayanmaması, Ürdün ekonomisinin uluslararası açıdan Amerikan ekonomisine bağımlı olmasının nedenleri arasındadır. Bu bağımlılığın belirtilerinden biri de Korona salgınından sonra faiz oranlarında artışa giden ABD ile birlikte Ürdün Merkez Bankası’nın da faiz artışına gitmesidir. “Ürdün Merkez Bankası’nın, FED kararı doğrultusunda geçtiğimiz Pazar gününden itibaren tüm para politikası araçlarında 50 baz puanlık faiz artışı kararı, borçlu kişi ve kurumların bankaların bireysel krediler de dahil olmak üzere kredi olanaklarında faiz artışına gidebileceğine dair endişelerini artırdı.” (13.05. 2022 el-Arab el-Cedid) Böylelikle Ürdün Merkez Bankası, FED’in kararını izledi. Aniden bir grup Ürdünlü, bankalardaki faiz oranlarının arttığını ve ödemeleri gereken faiz taksitlerinin yükseldiğini fark etti!

Dördüncüsü: Buna ek olarak devlet, Ürdün halkını kredilerle bitap düşürdü, zira kamu borcu, arttı. “Ürdün Merkez Bankası’nın geçen yılın Kasım ayı sonundaki son verilerine göre, kamu borcu, 2,32 milyar dinar artarak 35,35 milyar dinara ulaştı. Bu borç stoku, gayri safi yurtiçi hasılanın yüzde 110,3’ünü oluşturuyor. Oysa 2020’nin sonunda kamu borcu, 33.03 milyar dinardı. Bu borç, o dönem GSYİH’nın yüzde 106,5’ini oluşturuyordu...” (16.05. 2022 el-Arab el-Cedid) Yani toplam borç, yaklaşık 50 milyar dolardır... Bu, Ürdün bankalarının iç ve dış borçlarıdır. “Aynı kaynağın sağladığı bilgilere göre, Ürdün, toplanan vergilerden yıllık 2,7 milyar dolardan fazlasını bu borç (faiz) servisine ödüyor. Bu çok büyük bir rakam. Bu rakam, devletin Ürdün vatandaşlarından topladığı yıllık vergilerin yüzde 37’sini oluşturuyor. 12 Ocak 2022 tarihli Independent Arabi gazetesine göre, “Ürdünlüler, gelirlerinin çoğunu haksızca aldığı için son yıllarda sürekli artan vergi ve harçlardan şikâyetçiler. Ürdünlüler ülkelerini bölgede en çok vergi alan ülke olarak tanımlıyorlar. Zira araba ve akaryakıt gibi bazı mal ve hizmetlerdeki vergi oranı yüzde 70’in üzerindedir. Ürdünlülerin gelirinin dörtte biri vergi ödemelerine gidiyor...” Böylelikle Ürdün devletinin, Ürdün ekonomisini ekonomik büyüme için gerekli fonlardan yoksun bıraktığı, bu fonlar ile iç ve dış kredi faiz ödemeleri yaptığı aşikâr. Bu nedenle ekonomik kurumların yanı sıra küçük ya da büyük her alışverişinde vergisini ödeyen her Ürdün vatandaşı iyice bitap düşüyor. Diğer bir deyişle, devletin topladığı vergiler, toz duman oluyor, özellikle yabancı kreditörlere gidiyor. Halk hiç yararlanmıyor. Toplanan vergilerden sonra devletin sunması gereken pastoral hizmetleri Ürdün vatandaşı hissetmiyor. Sadece bu da değil, sapkınlığını artırmak ve yanıltmak için Suriyeli mültecileri ekonomik zayıflık ve ekonomik büyümemenin sebepleri arasında görüyor. Ürdün devleti, örneğin mülteci kabul eden ve onları istihdamda kullanan Almanya gibi, Suriyeli mültecileri ekonomiyi desteklemek için kullansaydı, ekonomik büyümenin önemli bir faktörü haline gelirlerdi. Ancak Ürdün devleti, Suriyeli mültecilerin çoğunu sanki tutsaklarmış gibi kapalı kamplara tıktı!

Beşincisi: Ürdün rejiminin, halkın geçimi için gerekli yaşamsal temel maddeleri Yahudilerin eline vermesi de ilgili nedenler arasındadır. Rejim, Yahudi varlığından su ithal etmektedir:

1-“Ürdünlü bir yetkili, “İsrail”in iki ülke arasında 1994 yılında imzalanan barış anlaşması kapsamında Ürdün’e yılda 30 milyon metreküp su “bağışladığını” söyledi. (09.07.2021 BBC) Ürdün rejiminin, Yahudilerin Ürdün Nehri’nin üst kaynaklarını yağmalamasına onay vermesi yüzünden Ürdün Nehri’nin su seviyesi neredeyse kuruma noktasına geldi. Kaldı ki Ürdünlülerin suları, istediği zaman salan, istediği zaman salmayan, istediği zaman arttıran istediği zaman azaltan Yahudi varlığının rızasına tabi. “‘İsrailli’ bir yetkili, Ürdün-”İsrail” anlaşmasının “İsrail”in bu yıl Ürdün’e sağlayacağı su miktarını Mayıs 2021-Mayıs 2022 dönemleri arasında iki katına çıkaracağını söyledi. “İsrailli” yetkiliye göre, “İsrail” şimdiye kadar Ürdün’e 50 milyon metreküp su sağladı.” (09.07.2021 BBC) Ürdün’ün Yahudi varlığından “ithal ettiği” suyun fiyatına gelince, iğrençliği ve açık yolsuzluğu nedeniyle genellikle gizli tutulmakta. Ancak bazı haberlerde, metreküp başına 22 sentlik pompalama ve arıtma fahiş fiyata ek olarak fiyatların metreküp başına 40 ABD sentine kadar vardığı aktarılıyor.” (06.06.2011 El Cezire) Bu fiyatlara göre su, ekonominin önündeki en büyük engellerden biri haline gelmektedir. Hükümetin, hem kendisini hem de halkını Yahudi varlığına teslim etmesi nedeniyle Yahudi varlığı Ürdün Nehri’nin temiz sularını alıp, Ürdün’e temiz olduğu şüpheli sular vermektedir.

2- Daha önce Körfez ülkelerinden gaz alan Ürdün rejimi, sanki Yahudilerin Doğu Akdeniz’de doğalgaz keşfetmesini bekliyormuş gibi kasıtlı bir şekilde Yahudi varlığından gaz almaya başladı. Körfez ülkeleriyle yaptığı anlaşmaları bozarak Yahudilerle anlaşma imzaladı. “Ürdün-”İsrail” arasında imzalanan anlaşmaya göre; Ürdün, “İsrail”den Ocak 2020’den itibaren 15 yıl süreyle yaklaşık 45 milyar metreküp doğalgaz alacak.” “İsrail” ile Ürdün arasında yaşanan siyasi gerilime ve meclis ve halkın karşı çıkmasına rağmen anlaşma imzalandı. (01.01.2020 www.independentarabia.com) Gerginlik ve muhalefete rağmen yine de anlaşma imzalandı!

Altıncısı: Yukarıdaki bu hususlar, Ürdün ekonomisinin kötüleşmesinin gerçek nedenlerini ortaya koymaktadır. İşsizlik oranı yüzde 42’ye ulaştı. (01.03.2019 www.independentarabia.com) Ekonomik reformla ilgili sözler, özellikle hükümetin yolsuzlukları, paranın çarçur edilmesi ve artan parasızlık nedeniyle eylemden yoksundur. Ürdün’de devam eden bu ekonomik kötüleşme, kâfir ülkeleri Amerika ve İngiltere’nin Ürdün’e izlemesini emrettiği ve IMF’nin de Ürdün’den talep ettiği ekonomi politikasının ta kendisidir. Bu politika aynen devam etmektedir. Bu ülkeler, halkın rejime karşı isyana kalkışacağından korktuklarında ancak bazı yardımlarda bulunurlar. Bu yardımlar arasında, borç yükünü hafifletmek yani devletin aldığı kredilerin faizini ödemek için IMF’nin verdiği bazı hibeler de yer almaktadır. İngiltere’nin Ürdün ekonomisini desteklemek için Londra’da uluslararası bir konferansta 60’tan fazla ülke ve 450 finans kuruluşunu bir araya getirmesi de bu yardımın bir diğer türüdür. Ürdün hükümeti, neredeyse tüm bakanlarıyla bu konferansa katılmıştır... (01.03.2019 www.independentarabia.com) Ancak bütün bu yardımlar, haklarını geri almak için ümmetin devrime kalkmasını engellemeye yönelik yardımlardır.

Yedincisi: Böylece, Ürdün halkını kasıp kavuran şuan ki yüksek fiyat dalgasının arkasındaki nedenler netleşmiş olmaktadır. Bu yüksek fiyat dalgasının arkasındaki ana ve gerçek nedenler işte bunlardır. Dünya medyasının, Korona salgını ve Ukrayna-Rusya savaşı gibi, küresel yüksek fiyat dalgası ile ilgili pompaladığı diğer nedenlere gelince, her ne kadar ekonomik yansımaları olsa da ancak yok edilebilir veya hafifletilebilir. Yeter ki yukarıda bahsi geçen ekonomik aksaklıkların nedenleri, Şeriat hükümlerine göre doğru bir şekilde tedavi edilsin. Aksi takdirde ülke, tarumar olacak ve fiyatlar daha da yükselecektir. Allah ne kadar doğru söylemiştir:

وَمَنْ أَعْرَضَ عَنْ ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنْكاً Kim de beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak.[Taha 124] Ümmet kesin karar verinceye, akidesi üzerinde ısrar edinceye, Allah’ın ipine sımsıkı sarılıncaya, liderliğini samimi ve uyanık kişilere teslim edinceye, ajanlarını devirerek büyük güçlerin politikasını devirinceye, Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafeti kuruncaya ve yeryüzüne adalet ve refah ile dolduruncaya kadar bu durum devam edecektir. Hilafetin kurulmasıyla birlikte ümmetin hayatı, zilletten sonra izzete, yoksulluktan sonra refaha, kölelik ve bağımlılıktan sonra güç ve temkine dönüşecektir.

إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ Şüphesiz ki bunda kalbi olan yahut hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt vardır.[Kâf 37]

H.07 Zilkade 1443
M.06 Haziran 2022

Devamını oku...

Oyunculuk Yapmanın ve Peygamberlerin ve Sahabelerin Canlandırıldığı Filmleri İzlemenin Hükmü

  • Kategori Emir'e sorulanlar
  •   |  

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Oyunculuk Yapmanın ve Peygamberlerin ve Sahabelerin Canlandırıldığı Filmleri İzlemenin Hükmü

Abu Afiya Baqavi’ye

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh ey Şeyh.

Peygamberlerin ve sahabelerin canlandırıldığı film ve dizileri izlemenin hükmü nedir?

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Mevcut vakıasıyla filmler ve diziler, şer’an caiz değildir. Çünkü onlara yalan girmekte ve ihtilat (kadın erkek karışımı) nüfuz etmekte olup avret yerlerinin görünmesi de söz konusudur. Çünkü yabancı erkekler, koca ve mahremlerin rollerini oynuyorlar, ardından onların avret yerleri ifşa ediliyor… Bu nedenle onlara, birbiri ardına şeriata aykırı olan şeyler serpiştirilmiştir… Hakeza bu filmler ve diziler, şeriata aykırı olmaları nedeniyle şer’an caiz değildir… Bundan daha fazlası ve şeriata aykırı olanların en şiddetlisi, sahabe Rıdvanullahi Aleyhim’in canlandırılmasıdır…Sonra günahının en şiddetlisi ve en büyüğü, sıradan bir adamın, Allah Subhanehu’dan utanmadan veya korkmadan Peygamberleri ve Rasulleri canlandırmasıdır. 

Nitekim daha önce 23/09/2009 yılında konu hakkında bir soru-cevap yayınladık. Daha fazla fayda sağlaması için ek olarak size onu aktarıyorum:

(Oyunculuk ve diziler açısından olana gelince… Onlara, şeriata aykırı olan birçok şey nüfuz etmiştir:

a- Onlara yalan giriyor. Zira bir kişi, başka bir kişinin karakterini canlandırıyor ve diliyle bu kişinin sözünü aktarıyor. Dolayısıyla o söylüyor, o da söylüyor… Şayet canlandırdığı kişi yemin ettiği için yemin etmesi gerekiyorsa yapıyor. Bunun da ötesinde eğer (rolü) bu bir boşanma ise boşamak kelimesini telaffuz ediyor… Tüm bunlar ise haramdır, yalan da haramdır… İnsan, şakayla bile olsa söylemiş olduğu yalandan dolayı sorumludur…

b- Onlara ihtilat giriyor. Zira şeriatın onayına gerek duymaksızın kadın ve erkek birlikte oluyor…

c- Avret yerleri görünüyor. Çünkü yabancı erkekler, koca ve mahremlerin rollerini oynuyorlar; bu da avret yerlerinin, yabancıların (mahremlerin) önünde olması gerektiği gibi örtmemeyi gerektiriyor. Ayrıca koca ve mahremlerin rollerini oynayan kadın ve erkekler arasındaki diğer ilişkiler gibi avret yerlerinin örtmenin ötesinde meydana gelen hususlar da vardır…

Bu şeriata aykırı olanların büyük olduğu gayet açıktır… Bundan daha büyük ve şeriata aykırı olanın en şiddetlisi ise, Peygamberlerin rollerinin canlandırılmasıdır. Zira Peygamber, Allah Subhanehu’nun nübüvvet ve risalet için seçmiş olduğu kişidir ve bu, başka bir insanda olmayan ona özel bir meziyettir. Bu yüzden normal bir insanın, kendisine vahyedilen bir Nebi veya Rasulü canlandırması, risalete saldırmak, nübüvvetin hakkını vermemek ve risaleti gerektiği gibi takdir etmemektir. Dolayısıyla bunda, risalete ve nübüvvete yönelik büyük bir zulüm vardır… Ayrıca kadın erkek ilişkileri ve benzerleri gibi oyunculuğun aşamalarına nüfuz eden şeriata aykırı diğer hususlar da vardır…

Bu nedenle bu diziler ve oyunculuklar caiz değildir.

Allah’ın izniyle kurulduğunda Hilafet Devleti’nin tutumuna gelince; o, şeriata aykırı olan şeyleri içeren bu tür oyunculuklara ve dizilere izin vermeyecektir. Bunun detaylarına ve bu tür işlerin nasıl olacağına gelince; zamanı geldiğinde detaylandıracağız. 23/9/2009)

Umarım bu kadar yeterli olmuştur. Bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır.

Not:

İzlemekle ilgili sorunun cevabına yorum yapan ve cevabın izlemekle değil oyunculukla ilgili olduğunu söyleyen tüm kardeşlere… Bu kardeşlere diyorum ki: Ben, soruda bahsi geçen canlandırmanın, yani Peygamberleri ve sahabeleri canlandıran kişilerin gösterilmesinin haram olduğunu cevaplamakla yetindim ve bunun caiz olmadığını ve devlet kurulduğunda bunu yasaklayacağını söyledim… İzlemek hakkında cevap vermedim, aksine ben bu meseleyi, bu hususta içtihat etmeleri veya içtihadına güvendikleri muteber herhangi bir müçtehidi taklit etmeleri için soru soran kişilere bıraktım… Diğer bir ifadeyle, konu hakkında bir görüş tercih etmedim. Umarım mesele açıklığa kavuşmuştur.

Kardeşiniz                                                                                                                   H. 28 Rabiu’l Ahir 1441

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                               M. 25/12/2019

Cevaba, Emir’in (Allah onu korusun) aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/4009/

Devamını oku...

Haracî Arazinin Vakfedilmesi

  • Kategori Emir'e sorulanlar
  •   |  

Soru-Cevap

Haracî Arazinin Vakfedilmesi

Yusuf Ebu İslam’a

 

Soru:

Allah sizi mübarek kılsın ve ilminizden bizi faydalandırsın. Ancak Şeyhimiz, müsaadenizle iki sorum olacak: Birincisi: Vakfetmede, vakfeden kişinin vakfettiği şeyin rakabesine yani aynine sahip olmasının şartının delili nedir? İkincisi: Arazide tasarrufta bulunurken vakfetmenin dışında öşrî veya haracî arazinin arasını ayıran başka hükümler de var mıdır? Allah bizim ve hizbimiz için ömrünüzü mübarek kılsın, size afiyet versin ve Allah sizin elinizle fetih versin.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh

Birincisi: Haracî arazinin vakfedilmesi meselesinde, fakihler arasında ihtilaf vardır.

1- Bazıları, üzerine inşa edilen binaların veya ekilen mahsullerin vakfedilmesinin caiz olduğunu söylemiştir. Örneğin sahip olunan haraci arazinin üzerine bir okul inşa edilmişse, onun öğrenciler için vakfedilmesi caiz olması gibi… Veya örneğin haracî araziye zeytin ağaçları dikilmişse, bu vakfenin daimi bir şekilde olması şartıyla onun meyvelerinin muhtaç olanlara vakfedilmesinin caiz olması gibi: 

Mevsuatü'l-Fıkhiyye el-Kuvettiyye’de şöyle geçmektedir:

[İbn Abidin, Hassâf’ın şöyle dediğini nakletmiştir: (Şayet arazi kiralık olarak bina inşa edenlerin elindeyse çarşı dükkanlarının vakfedilmesi caiz olup biz onları varis olan ve aralarında paylaşan bina sahiplerinin ellerinde olarak gördüğümüzden dolayı Sultan onları oradan çıkaramaz, Sultan bu hususta onlara karşı çıkamaz ve bundan dolayı onları rahatsız edemez. Zira onlardan alınan bir gelir vardır. Bunlar selefin halefleri arasında dolaşmakta olup üzerinden asırlar geçse de onları satmak ve kiralamak onların elindedir. Onların vasiyet etmeleri, binalarını yıkmaları, onları restore etmeleri ve başka binalar inşa etmeleri caiz olduğu gibi aynı şekilde vakfetmeleri de caizdir.) İbn Abidin şöyle dedi: Onu fetihte onaylamış olup ona bakışı sürekli kalıcılığı yönünde olmalıdır. 

Şayet arazinin üzerine bir şeyler dikildiyse, onun vakfedilmesi hakkındaki hüküm, binanın hükmü gibidir. Ama arazide yapılan şey sadece toprağı sürme veya gübrelemeyse, onun vakfedilmesi doğru değildir.] Bitti.

2- Onlardan bazıları, geçici bir şekilde olsa da menfaatinin vakfedilmesini caiz görmüşlerdir. Örneğin onlardan birisi bir yıllığına bir ev kiralamış olsa, onun bu evi, icare akdinde belirtilen yıl sürecinde muhtaç olanlar için vakfetmesi caiz olur…Veya mahsulün sonra ermesi süresince dikili olan ağaçları kiralamışsa, onu icare akdine göre bu mahsulün süresi boyunca muhtaç olanlara vakfetmesi caiz olur, yani onun menfaatini vakfetmesi caiz olur. Ancak daimi olması şartıyla değil, bilakis aynı şekilde geçici olması şartıyla:

Mevsuatü'l-Fıkhiyye el-Kuvettiyye’de şöyle geçmektedir: [Hanefi, Şafii ve Hanbeli fakihlerinin çoğu, menfaatin vakfedilmesinin caiz olmadığını benimsemişlerdir. Zira onlar, vakfedilen malın, ayninin baki kalmasıyla birlikte faydalanılabilecek bir ayni olmasını şart koştukları gibi vakfetmenin kalıcı olmasını da şart koşmuşlardır (1)… Malikiler menfaatin vakfedilmesinin caiz olduğu görüşünü benimsemişlerdir. Örneğin bir kişi belirli süreliğine bir ev kiralamış olsa, onun bu süre içindeki menfaatini vakfetmesi caiz olur ve onun sona ermesiyle vakfetmekte sona erer. Çünkü onlar arasında vakfetmenin kalıcı olması şart koşulmamıştır (2)… 

(1) Muğni’l Muhtac 2 / 377, Şerhi Müntehâ el-İrâdet 2 / 492, Bedâ’i 6 / 220, Haşiyetü İbn Abidin 3 / 359… (2) Haşiyetü’d Desuki ala Şerhi’l Kebir 4 / 76 ve Şerhu’s Sagir 2 / 298 Halep baskısı.] Bitti.

İkincisi: Şayet rakabe, sürekli olarak vakfedenin mülkiyetinde olursa vakfetmenin caiz olduğu yönünde ağır basan bir görüşte vardır ki konu hakkındaki sahih delillere göre bizim için racih olan da budur ve işte size açıklaması:

1- Anayasa Mukaddimesinin ikinci cildinde geçen 133. maddenin şerhinde şöyle geçmektedir:

(Her fert öşrî ve haracî arazisini mübadele etme ve sahibinden miras edinme hakkına sahiptir. Çünkü o, sahibinin gerçek mülküdür ve mülk hükümlerinin tamamı bunlara intibak eder. Bu ise öşrî arazi açısından açık bir durumdur. Haracî arazi açısından olana gelince; haracî arazisinin mülkiyeti, mülkiyet bakımından aynen öşrî arazisinin mülkiyeti gibidir. Sadece şu iki husus dışında bu ikisinin arasında hiçbir fark yoktur: Birincisi: Sahip olunan malın ayni açısından. İkincisi: Arazinin üzerine gereken şey açısından.

Sahip olunan malın ayni açısından olana gelince; öşrî arazinin sahibi onun rakabesine ve menfaatine sahip olurken haracî arazinin sahibi sadece onun menfaatine sahip olur. Bunun bir sonucu olarak da öşrî arazinin sahibi, sahip olduğu araziyi vakfetmek istediğinde dilediği herhangi bir zamanda bunu yapabilir. Çünkü o, onun aynine, yani rakabesine sahiptir. Fakat haracî arazinin sahibi, sahip olduğu araziyi vakfetmek istediğinde bunu yapamaz. Çünkü vakfetmede vakfeden kimsenin vakfettiği malın aynine sahip olması şarttır. Haracî arazinin sahibi ise arazinin aynine, yani rakabesine sahip olmayıp sadece onun menfaatine sahiptir. Çünkü haracî arazisinin rakabesi Beyt-ul Mâl'e aittir.

Arazinin üzerine gereken şey açısından olana gelince;öşrî araziye öşür veya yarı öşür, yani öşrî arazide nisap miktarına ulaştığında çıkan mala zekat gerekir. Haracî arazisine gelince; ekilsin yada ekilmesin, bitsin yada bitmesin, verimli yada verimsiz olsun, harac gerekir, yani devletin ona senelik olarak belirlediği miktar gerekir…) Bitti. Gördüğünüz gibi vakfetmek, haracî arazide caiz değildir. Çünkü vakfetmede, arazinin rakabesinin mülkiyeti şart koşulmaktadır. Haracî arazinin rakabesi ise Beyt-ul Mâl'e aittir. Bu yüzden onun sahibi, aynine sahip olmaz, bilakis menfaatine sahip olur. 

2- Nitekim daha önce 13/2/2019’da konu hakkında bir soru-cevap yayınlamıştık. Belki siz, sorunuzda oraya işaret ediyorsunuz. Orada şöyle geçmiştir: (… Örneğin vakfedilen malın ayninin mülkiyetine sahip olmak vakfetmenin sıhhati için şarttır. Öşrî arazinin sahibi, sahip olduğu araziyi vakfetmek istediğinde dilediği herhangi bir zamanda bunu yapabilir. Çünkü o, onun aynine, yani rakabesine sahiptir. Haracî arazinin sahibi ise sahip olduğu arazisini vakfetmek istediğinde bunu yapamaz. Çünkü vakfeden kimsenin vakfettiği malın aynine sahip olması şarttır. Haracî arazinin sahibi ise arazinin aynine, yani rakabesine sahip olmayıp sadece onun menfaatine sahiptir. Çünkü haracî arazisinin rakabesi Beyt-ul Mâl’e aittir.) Bitti.

3- Vakfetmenin sıhhati için rakabenin mülkiyetinin (menfaatinin aslının) şart olduğuna dair delillere gelince; bunlardan bazıları şunlardır:

- Buhari Sahihi’nde, İbn Ömer Radıyallahuma’dan şunu rivayet etmiştir: (Ömer İbn Hattab’a Hayber’de bir arazi isabet etti, o arazi hakkında emrini almak için Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e gitti ve dedi ki: Ey Allah’ın Rasulü! Bana Hayber’den bir arazi isabet etti. (Şimdiye kadar) bana bundan daha kıymetli mal hiç isabet etmedi. Bunun hakkında bana ne emir buyurursun? (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle dedi: إِنْ شِئْتَ حَبَسْتَ أَصْلَهَا وَتَصَدَّقْتَ بِهَاİstersen arazinin aslını elinde tutar; (oradan gelecek mahsulü de) tasadduk edersin!” Bunun üzerine Ömer o araziyi aslı satılmamak ve satın alınmamak, miras olarak alınmamak ve bağışlanmamak şartıyla tasadduk etti. Ömer fakirler, akrabalar, köleler, Allah yolunda olanlar, yolcular ve misafirler arasında tasaddukta bulundu. O arazinin sorumluluğunu üstlenenin marufa göre ondan yemesinde veya mal sahibi olmaya kalkışmamak şartıyla bir dostuna yedirmesinde bir günah yoktur. Ravi dedi ki: Ben bu hadisi İbn Sirin’e rivayet ettim ve o şöyle dedi: Mal toplamaya kalkışmamak (olacak) dedi.)

- Buhari Sahihi’nde, İbn Ömer Radıyallahuma’dan şunu rivayet etmiştir: (Ömer bir malını Allah Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem döneminde tasadduk etmişti. Burası Semğ adında bir hurmalıktı. Ömer: Ey Allah’ın Rasulü! Ben çok değer verdiğim bir mal elde ettim ve onu tasadduk etmek istiyorum dedi. Bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: تَصَدَّقْ بِأَصْلِهِ لَا يُبَاعُ وَلَا يُوهَبُ وَلَا يُورَثُ وَلَكِنْ يُنْفَقُ ثَمَرُهُ"Aslını tasadduk et. Satılmasın, bağışlanmasın, miras bırakılmasın. Ancak yalnızca meyvesi (geliri) infak edilsin.” Bunun üzerine Ömer, orayı tasadduk etti. Onun sadakası şöyleydi: Allah yolunda olanlara, özgürlüğünü kazanmak isteyenlere, fakirlere, misafirlere, yolda kalmışlara ve akrabalaradır. O arazinin sorumluluğunu üstlenenin marufa göre ondan yemesinde veya mal sahibi olmaya kalkışmamak şartıyla bir dostuna yedirmesinde bir günah yoktur.)

- Buhari Sahihi’nde, İbn Ömer’den şunu rivayet etmiştir: (Ömer’e Hayber’de bir arazi isabet etti, o arazi hakkında emrini almak için Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e gitti ve dedi ki: Ey Allah’ın Rasulü! Bana Hayber’den bir arazi isabet etti. (Şimdiye kadar) bana bundan daha kıymetli mal hiç isabet etmedi. Bunun hakkında bana ne emir buyurursun? (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle dedi: إِنْ شِئْتَ حَبَسْتَ أَصْلَهَا وَتَصَدَّقْتَ بِهَاİstersen arazinin aslını elinde tutar; (oradan gelecek mahsulü de) tasadduk edersin!” Bunun üzerine Ömer o araziyi aslı satılmamak ve satın alınmamak, miras olarak alınmamak ve bağışlanmamak şartıyla tasadduk etti. Ömer fakirler, akrabalar, köleler, Allah yolunda olanlar, yolcular ve misafirler arasında tasaddukta bulundu. O arazinin sorumluluğunu üstlenenin marufa göre ondan yemesinde veya mal sahibi olmaya kalkışmamak şartıyla bir dostuna yedirmesinde bir günah yoktur. Ravi dedi ki: Ben bu hadisi Muhammed’e rivayet ettim. Mal sahibi olmaya kalkışmamak dediği yere geldiğimde Muhammed: Mal toplamaya kalkışmamak (olacak) dedi. İbni Avn: Bu kitabı okuyan bana haber verdi ki bu hadiste: Mal toplamaya kalkışmamak cümlesi varmış, dedi…)

Hakeza Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hadisleri, vakfetmenin beyanı hususunda gayet açıktır ki bu da; vakfedilenin ayninin (aslının) elde tutulması ve menfaatinin de Allah yolunda vakfedilmesidir. Vakfedilenin elde tutulması ise, onun elde tutulmadan ve vakfedilmeden önce elinde tutanın, yani vakfedenin rakabesine sahip olmasını gerektirir. Çünkü herhangi bir şeye sahip olmayan bir kişi onu elinde tutamaz. Zira bir şeyin elde tutulması, ona sahip olmakla olur. Çünkü o şeyin rakabesinde tasarrufta bulunacaktır. Eğer bir şeyin rakabesi onun değilse, onu elinde tutarak nasıl tasarrufta bulunacak?... Yukarıdaki hadislerde geçtiği üzere Ömer İbn Hattab Radıyallahu Anh Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem elinde tutmasını emrettiği şeyin rakabesine sahipti. Zira Radıyallahu Anhu şöyle demiştir: (Hayber’de bir arazi isabet etti, o arazi hakkında emrini almak için Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e gitti ve dedi ki: Ey Allah’ın Rasulü! Bana Hayber’den bir arazi isabet etti. (Şimdiye kadar) bana bundan daha kıymetli mal hiç isabet etmedi. Bunun hakkında bana ne emir buyurursun?) Yani Radıyallahu Anhu bu araziyi mülk edinmiş, onun arazisi olmuş, yani rakabesini mülk edinmiştir. Sonra gelmiş ve Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e onunla ilgili nasıl tasarrufta bulunacağını sormuştur… O zaman vakfetmenin meşruiyetine delalet eden hadis, ayni vakfedenin kişinin, onun rakabesine sahip olması gerektiği hususunda gayet açıktır… Yukarıdaki hadislerde geçtiği üzere Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem, şöyle demiştir:

إِنْ شِئْتَ حَبَسْتَ أَصْلَهَا... “İstersen arazinin aslını elinde tutarsın.” تَصَدَّقْ بِأَصْلِهِ... “Aslını tasadduk et” إِنْ شِئْتَ حَبَسْتَ أَصْلَهَا... “İstersen arazinin aslını elinde tutarsın.” Haracî arazinin rakabesi, Müslümanların Beytu’l Mâl’inin elinde tutulmaktadır. Dolayısıyla sahibinin mülkü değildir ve sahibi sadece menfaatine sahip olur. Onun sahibi rakabesine sahip olmadığı ve rakabesi Betu’l Mâl’in elinde olduğu sürece o zaman rakabesini nasıl elinde tutacak ki?

4- Şerî delillerin buna intibak etmesinden dolayı bizim tercih ettiğimiz ve benimsediğimiz şey budur. Yani haracî arazinin vakfedilmesi caiz değildir. Ancak satılması, hibe edilmesi, onu veya bedelinin tasadduk edilmesi ve şerî olarak izin verilen tüm işlerin yapılması caizdir. Dediğimiz gibi rakabesinin mülkiyetini şart koşan vakfetmek bundan müstesnadır. Zira haracî arazinin rakabesinin mülkiyeti, Beytu’l Mâl’e aittir.

Üçüncüsü: Şu sorunuza gelince; (Arazide tasarrufta bulunurken vakfetmenin dışında öşrî veya haracî arazinin arasını ayıran başka hükümler de var mıdır?) Buna cevap şöyledir; bizler, yukarıda zikredilen iki hususun dışında haracî ve öşrî arazi hakkında tasarrufta bulunmakla ilgili başka farkların olduğunu bilmiyoruz. Yani öşrî araziye zekât ve haracî araziye de harac gerekir. İkinci husus ise, öşri araziyi vakfetmenin caiz olması ve haracî araziyi vakfetmenin caiz olmamasıdır.

Bizim için racih olan ve benimsediğimiz görüş budur. Bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır.

Kardeşiniz H. 21 Rabiu’l Ahir 1440
Ata İbn Halil Ebu Raşta M. 18 Aralık 2019

Cevaba, Emir’in (Allah onu korusun) aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/4008/

Devamını oku...

İsveç ve Finlandiya’nın NATO Üyeliği

Soru Cevap

İsveç ve Finlandiya’nın NATO Üyeliği

Soru:

Finlandiya ve İsveç, Rusya’nın Ukrayna saldırısı nedeniyle 18 Mayıs 2022’de ittifakın Brüksel’deki genel merkezinde NATO’ya katılım için resmen başvuruda bulundu. Ancak Türkiye bu başvurunun hemen ardından, başta PKK olmak üzere Kürt silahlı gruplarla mücadelesine karşı tutumları nedeniyle bu iki ülkenin üyeliğini veto edeceğini duyurdu. Bilindiği gibi üyeliğin ön koşulu olarak Türkiye dâhil 30 üyenin tamamının iki ülkenin ittifaka katılımına onay vermesi gerekiyor... Bütün bunların arka planı ve motivasyonları nelerdir?

Cevabın açıklığa kavuşması için aşağıdaki hususlara bir göz atacağız:

Birincisi: İsveç’ten önce NATO’ya katılım başvurusunda bulunan Finlandiya’nın ittifaka katılmasıyla, Rusya’nın şu anda “düşman bir ittifak” olarak gördüğü NATO üyesi ülkelerle ortak sınırının uzunluğu iki katına çıkarak 2.600 km’ye ulaşacak. Rusya-Finlandiya sınırının 1.300 km olduğu biliniyor. Buna karşılık Rusya-Ukrayna sınırının uzunluğu 400 km’yi geçmiyor. Kaldı ki Ukrayna’nın olası NATO üyeliği, mevcut savaşın en belirgin temalarından biridir. Rusya ile doğrudan sınırı olmamasına rağmen İsveç’in NATO’ya katılımıyla, ittifakın, Baltık Denizi’nde kapsamlı ve etkili faaliyetler yürütmesi daha da kolaylaşacaktır. Bu durumda, Rusya hariç Baltık Denizi’ne erişimi olan tüm ülkeler, NATO üyesi olacak, böylece Rusya’nın Baltık Denizi’ndeki stratejik varlığı zayıflayacak, Baltık Denizi Batı ittifakının kontrolündeki bir denize dönüşmüş olacaktır. İsveç’in NATO’ya katılımı ise, İsveç’e ait Gotland Adası’nın ittifakın kontrolüne girmesi anlamına geliyor. Dolayısıyla Rusya’nın bu bölgede aktif faaliyetlerde bulunması, askeri tatbikat ve manevralar yapması, hatta bölgedeki kalıcı yeteneklerini güçlendirmesi daha da zorlaşacaktır. Örneğin İsveç’in beş ultra modern denizaltıya sahip oluşu da görmezden gelinemez. Bu denizaltılar, Polonya ve Almanya filolarına ek niteliksel bir katkı sağlayacak, Rusya’nın bölgedeki herhangi bir askeri hareketliliğini abluka altına alacaktır.

İkincisi: Askeri açıdan, Finlandiya ve İsveç’in ittifaka üyeliği, Kremlin’i çok karmaşık ve zor seçenekler ile karşı karşıya bırakacaktır. Soğuk Savaş’tan bu yana yaşanan en tehlikeli gelişme olarak Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya katılımı, sadece askeri ve stratejik boyutuyla sınırlanamaz. Siyasal boyutta Kremlin, NATO’nun doğuya doğru genişleme riskini ortadan kaldırmak ve Rusya’nın komşusu Ukrayna’daki etkisini güçlendirmemek gibi temel sloganlar adı altında Ukrayna savaşına girmişti. Peki, şimdi Finlandiya ve İsveç’in ittifaka katılmasından sonra nasıl olacak? Kuşkusuz bu savaşın en ciddi siyasi yansımalarından biri, bu iki ülkenin ittifaka katılımı olacaktır. Çünkü NATO, Saint Petersburg kentine pratikte sadece 200 kilometre uzaklıkta olacaktır. Böylece Devlet Başkanı Vladimir Putin’in emelleri ciddi siyasi darbe yiyecek, bu tür tehlikeli sonuçları hesaba katmadan Ukrayna’ya savaş açmanın yararı hakkında soruların oluşmasına yol açacaktır!

Üçüncüsü: Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya katılımının, Batının Çin ile yüzleşmesine yansımaları olacaktır. 2022’nin haziran ayının sonunda Madrid’de yapılacak NATO zirvesinde, tarihinde ilk kez NATO stratejisinde Çin etkisi ile mücadele misyonuna vurgu yapılması bekleniyor. NATO’nun Batı dünyasının dışına genişleme emellerinin olduğu bir sır değil. NATO Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda dışişleri bakanlarına bu zirveye katılmaları için davetiye gönderdi... Bu açıdan Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya resmi katılım başvurusu, ABD Başkan Joe Biden için siyasi bir zafer, Devlet Başkan Putin için fiyasko ve Çin Devlet Başkanı Şi Jinping için de bir risk teşkil edecektir.

Dördüncüsü: NATO, İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra kuruldu ve 30 ülkeli bir ittifaktır. Türkiye, ABD’den sonra NATO’nun ikinci büyük askeri gücüdür. Yeni bir ülke, NATO’ya katılım başvurusunda bulunduğunda, ittifakın üyeleri, bu katılım başvurusunu oybirliğiyle onaylaması gerekir. İşte Türkiye’nin iki Avrupa ülkesinin NATO’ya katılımını veto etmesinin önemi buradan kaynaklanıyor... 70 yıl önce ittifaka üye olduğundan bu yana Türkiye, NATO’nun genişlemesini resmen desteklemiştir. Bugün Erdoğan, İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya katılımına şu dört nedenden dolayı itiraz etmektedir:

1- Ekonomik kriz ortamında Erdoğan’ın iktidarda kalma çabası. TL’nin değer kaybı nedeniyle Türkiye, 3 haneli enflasyon oranlarını gördü. Bu, zaten sarsılmakta olan ekonomiyi daha da derin bir krize sürükledi. 2023 seçimleri öncesinde cumhurbaşkanı için bu büyük bir sorun. Yaklaşık 20 yıl önce iktidara geldiğinden bu yana Erdoğan’ın konumu hiç olmadığı kadar zayıf. Son kamuoyu yoklamalarına göre popülaritesi gittikçe düşüyor. Bu nedenle Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya katılımına karşı olduğunu göstererek, NATO’ya uyguladığı baskı ile ittifak ülkelerinden, seçimlerden önce popülerliğini iyileştirecek ekonomik ve askeri yardımlar kotarmayı umuyor.

2- Erdoğan, İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği meselesini, uzun süredir Türkiye-Suriye sınırında Kürt silahlı gruplardan arındırılmış bir tampon bölge kurma hedefine ulaşmak için bir fırsat olarak değerlendirmeyi ümit ediyor. Kurtarılmış bölgelerin genişlemesiyle Türkiye, muhalefete göre sorun teşkil eden Suriyeli mültecileri bu bölgelere gönderebilir. Ayrıca Suriye’ye askeri operasyon planları var. İki Avrupa ülkesinin ittifaka katılımı için Ankara’nın desteğine ihtiyaç duyan Batının, bu tür operasyonlara karşı çıkmayacağını düşünüyor. Operasyon açıklaması ile Erdoğan, 2023’teki zorlu seçimlere hazırlık yaptığı bir zamanda milliyetçilerin desteğini konsolide etmeyi amaçlıyor. Sınır ötesi askeri operasyonların geçmişte Erdoğan’a olan desteği artırdığı biliniyor. Ekonomik sorunların tavan yaptığı bir ortamda Erdoğan’ın operasyon hamlesi, kamuoyu yoklamalarının Erdoğan ve iktidardaki partisi AKParti’ye olan desteğin gerilediğini gösterdiği bir zamana rastlıyor.

3- Erdoğan’ın Amerikan başkanıyla görüşme arzusu. Geçtiğimiz Nisan ayında Erdoğan gazetecilere yaptığı açıklamada, Biden ile ilişkisinin eski başkanlar Donald Trump ve Barack Obama gibi türden bir ilişki olmadığını söyledi. “Erdoğan, “Zaman zaman tabii bazı görüşmelerimiz olmuyor değil, oluyor ama bunun daha ileri olması gerekirdi. Temennim odur ki bundan sonraki süreçte bunu başarırız.” [24.05.2022 https://arabic.cnn.com] Başka bir deyişle mesele, İsveç ve Finlandiya ile ilgili değil. Erdoğan, bu uygun anın kendisine mesafeli duran Biden ile görüşme olasılığını hızlandıracağını umuyor.

4- Batının Kürt silahlı gruplara verdiği desteği kesmek ve “Gülen grubu”mensuplarının teslimini sağlamak. Batının Kürt silahlı gruplara verdiği desteğe gelince, Avrupa Birliği PKK’yı terör örgütü olarak tanımlasa da, birçok Avrupa ülkesi, Ankara’nın PKK’nin Suriye uzantısı olarak gördüğü Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) askeri kanadı olan Halk Koruma Birlikleri’ne (YPG) silah yardımı yapmıştır. Türkiye silah yardımını şiddetli bir şekilde eleştirmektedir. Ankara, bazı Avrupa ülkelerinin Kürt örgütlerinin temsilciliklerine ev sahipliği yapmalarına, üyelerini ağırlamalarına ve topraklarında siyasi faaliyetler düzenlemelerine izin vermelerine de itiraz etmektedir. Avrupa ülkelerinin çoğu, Ankara’nın iade taleplerine yanıt vermemiştir. Erdoğan, Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya katılımına itirazı sırasında bu konuyu gündeme getirdi,  Batının Kürt silahlı gruplara verdiği desteği ortadan kaldırmak veya azaltmak, “Gülen grubu” mensuplarının iadesini sağlamak için bu meseleyi istismar etmeye kalktı.

Beşincisi: Bir yanda Türkiye, öte yanda İsveç, Finlandiya, ABD ve NATO üyesi ülkeler arasındaki görüşme trafiği sürüyor. Ankara, Stockholm ve Helsinki’nin ittifaka katılımına onay vermesi karşılığında bazı taleplerinin karşılanması çabasında. “18 Mayıs 2022’de Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, Almanya, İsveç, Finlandiya, Birleşik Krallık ve ABD’li muhatapları ile telefon görüşmeleri gerçekleştirdi. Görüşmelerde İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği konusu ele alındı...” [27.05.2022 https://futureuae.com] “Aynı gün Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve ABD’li mevkidaşı Anthony Blinken, “Türk-Amerikan Strateji Mekanizması”nın ilk bakanlar toplantısını New York’ta gerçekleştirdi. Toplantıda İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya katılım konusu ele alındı...” [18.05.2022 https://mubasher.aljazeera.net]

Altıncısı: Buna göre İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğine ilişkin Türkiye’nin Avrupalı ​​güçler ve ABD ile anlaşmaya varması bekleniyor. Mevcut verilere göre, Ankara’nın iki ülkenin NATO’ya katılımı vetosunda ısrar etmesi pek olası değil. Yukarıdaki dördüncü maddenin 4 noktasında bazı (hoşnutluklar) kotardıktan sonra Türkiye’nin, biraz zaman alsa da sonunda iki ülkenin NATO üyeliğine onay vermesi bekleniyor. Daha önce de benzer bir olay yaşandı... 2009 yılında Türkiye, eski Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen’in NATO genel sekreterliğine atanmasını veto etmiş, ancak uzun süren müzakerelerin ardından ittifakın siyasi ve askeri yapısı içinde bazı pozisyonlar (hoşnutluk) kotarma karşılığında Rasmussen’in genel sekreterliğine onay vermiştir.

H.02 Zilkade 1443
M.01 Haziran 2022

Devamını oku...

Daru’l Küfürde Zulmü Ortadan Kaldırmak İçin Mahkemelere Başvurmak

  • Kategori Emir'e sorulanlar
  •   |  

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Daru’l Küfürde Zulmü Ortadan Kaldırmak İçin Mahkemelere Başvurmak

İbnu’l Azrak

Soru:                                                        

Esselamu Aleykum sevgili kardeşim. Sana önemli bir sorum olacak.

Allah, Nisa Suresi’nin 60. ayetinde, tağutla hükmedilmesini yasaklamıştır.

Ancak Hilafet yokken tüm İslam beldeleri tağut liderler tarafından yönetiliyor.

O halde herhangi bir anlaşmazlığı çözmemiz gerektiğinde, o tağut liderlerin mahkemesine gidebilir miyiz?

Diyelim ki ailemden biri tecavüze uğradı.Peki yargılamanın demokratik tağut tarafından yapıldığı bir yerde yargılanmak için mahkemeye gitmek caiz midir?

Onlar şeriata göre hüküm vermiyorlar. Ayrıca Allah, herhangi bir anlaşmazlıkta Allah’tan başka kendi kanunları bulunan tağutlara gidilmesini yasaklamıştır.

Allah sizi hayırla mükafatlandırsın.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh

Daha önce 18/02/2009 tarihinde bir soru-cevap yayınlamıştık. Onun metni şöyledir:

(Şerî mahkemelerin olmadığı Daru’l Küfür’de yaşayan herhangi birinin, üzerindeki zulmü kaldırmak ve hakkının yenilmesini engellemek için Daru’l Küfrün mahkemelerine başvurması caizdir. Ancak şeriata muhalif olan kanunlarının hükmüyle değil de şeriata göre sabit olan bir hak olması şartıyla caiz olur:

Örneğin bir kişi hırsızlığa maruz kaldı. İslam, onun çalınan malını ona geri iade eder. Bunun için hırsızlığa maruz kalan kişinin, çalınan malını almak için mahkemelere başvurması caiz olur.

Mesela bir kişi, bir kısmı peşin geri kalanı taksitle olmak üzere bir bedel karşılığında diğer kişiye evini satıyor. Müşteri evi satın alıp onda oturduğu halde bedelin bir kısmını ödeyip geriye kalanı reddediyor veya inkâr ediyor… İslam, satıcının müşteride olan hakkını ona iade eder. Bunun içindir ki satıcının, müşterinin inkar ettiği evin bedelinin kendisine iade edilmesi amacıyla mahkemelere başvurması caizdir.

Böyledir, yani bu hakkın şeran sabit olması şartıyla kendisinden zulmün engellenmesi ve hakkının kendisine iade edilmesi için onun Daru’l Küfür’de mahkemelere başvurması caizdir.

Ama şayet kişinin hakkı, beşerî hukuka göre sabit olduğu halde şeriata muhalif olursa, onun şeriata muhalif olan bu hakkı almak için mahkemelere başvurması caiz değildir:

Örneğin: Bir kişi, akdi batıl olan bir anonim şirketine ortak olur ve ortaklara yönelik kâr dağılımı sırasında hissesine göre kendisine verilen kârın, hak ettiğinden daha az olduğunu görürse bu durumda kişinin hisselerinden hasıl olan hakkının tamamını almak için Daru’l Küfrün mahkemelerine başvurması caiz değildir. Çünkü bu, şeriata muhalif olan beşerî kanuna göre sabit olan bir haktır. Çünkü bu şirket, batıldır ve bunun sonucunda oluşan kârları da şeriat ikrar etmemektedir. Müslüman için vacip olan bu şirketten ayrılmasıdır.

Örneğin: Bir kişi, belli bir faiz karşılığında parasını bankaya yatırsa ancak banka, üzerinde anlaştıkları faiz oranına göre kendisine daha az para verse bu durumda kişinin, faiz yüzdesinin tamamını talep etmek ve bankayı faizin yüzdesini ödemeye zorlamak için Daru’l Küfrün mahkemelerine başvurması caiz değildir. Çünkü onun için bu hak, faizli bankaların onayladığı beşerî hukuka göre sabit olsa da şeriata göre sabit değildir. Müslüman için vacip olan bankayla yaptığı bu faizli muameleyi iptal etmesidir.

Hakeza haksızlığa uğrayan veya hakkı yenmiş birisi olup bu da şeriatın hükümlerine göre sabit olan bir haksa bu durumda kişinin, üzerindeki zulmün kaldırılması ve hakkının kendisine iade edilmesi için içinde yaşamış olduğu Daru’l Küfrün mahkemelerine başvurması caizdir. Şayet şeriatın hükümlerine göre değil de beşerî kanunlara göre sabit olan bir hak olursa, bu hakkı almak için içinde yaşamış olduğu Daru’l Küfrün mahkemelerine başvurması caiz değildir… Bununla birlikte kişinin, bu mahkemelere başvurmadan önce hayırlı insanlardan oluşan arabuluculardan yardım isteyerek hakkını geri almaya çalışması daha hayırlıdır.) Daha önceki cevabımız bitti.

Umarım bu cevap yeterli olmuştur. Bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır.

Kardeşiniz                                                                                                                        H. 14 Rabiu’l Ahir 1440

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                                     M. 11/12/2019

Cevaba, Emir’in (Allah onu korusun) aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/4007/

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER