Cumartesi, 13 Recep 1444 | 2023/02/04
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Japonya’nın Yeni Savunma Stratejisi

Soru Cevap

Japonya’nın Yeni Savunma Stratejisi

Soru:

Japonya, yeni savunma stratejisi benimsedi. Birkaç gün önce duyurulan bu yeni strateji, savunma harcamalarında önemli bir artışı öngörüyor. Bu, Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı’ndan önceki askeri gücüne yeniden kavuştuğu anlamına mı geliyor? Bu yeni stratejinin amaçları nedir? Bu strateji, sübjektif kararlar mıdır yoksa başta ABD olmak üzere dış etki altında alınmış kararlar mıdır?

Cevap:

Evet, Japonya hükümeti yeni savunma stratejisi benimsedi ve yasal değişiklikleri kabul etti. 16 Aralık 2022 Japonya Başbakanı Fumio Kişida’nın hükümeti, üç savunma belgesini; Birincisi “Japonya’nın Ulusal Güvenlik Stratejisi”ni, ikincisi “Ulusal Savunma Stratejisi”ni ve üçüncüsü “Uzun Vadeli Savunma Programı”nı onayladı. Kibarca söylemek gerekirse, Japonya, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki sayfayı kapatıp yeni bir sayfa açtı, yetmiş yıldır yaşadığı yenilgi psikolojisinden kurtulup yeniden askeri potansiyeline kavuşmak için harekete geçti. Gerçek hedefleri anlamak için aşağıdaki hususlara bir göz atacağız:

Birincisi: Bu stratejinin maddeleri:

1- Bu strateji kapsamında Japonya, Amerika’nın Japonya’yı işgali sırasında hazırladığı ve 1947’den beri yürürlükte olan, Japonya’yı askeri güçten mahrum bırakan ve sınırları dışında herhangi bir askeri harekâtı yasaklayan Japon Anayasası’nın hükümlerine son verdiğini duyurdu... Japonya’nın yeni stratejisi, yalnızca şartlı bir “karşı” Japon saldırısından bahsetmekte, önleyici savaşı hariç tutmaktadır. Japonya, ilk kez yabancı askeri eylemlerin saygınlığı yükünden kurtulmaktadır... Bu strateji, Japonya’nın askeri harcamalarının bir önceki tavan olan GSYİH’nın yüzde 1’inden 2027 yılına kadar yüzde 2’ye (NATO ülkelerinin harcamalarına benzer şekilde) çıkarılmasını öngörmektedir. Bu, hükümetin yıllık harcamalarının yüzde 10’una eşdeğerdir. (16.12.2022 el-Cezire) Böylece Japonya, askeri harcamalar açısından Amerika ve Çin’in arkasında dünyada üçüncü sıraya yerleşecektir.

2- Bu strateji aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana yaşanan “en çetin ve karmaşık güvenlik ortamı” ışığında “en kötü senaryo”ya hazırlanılmasını ve dış tehditlere karşı konulmasını, Japonya’nın uzun mesafelerden gelebilecek bir saldırıya karşılık verebilmesi için çok sayıda (500) Amerikan yapımı kıtalararası “Tomahawk” ve “SM-6” Blok I füzeleri satın alınmasını gerektirmektedir.

3- Japon Anayasası’nın 9. Maddesi, “Nizam ve adalete müstenit milletlerarası bir sulhu gönülden dileyen Japon milleti, halkın hükümranlık hakkı olarak harpten ve milletler arası anlaşmazlıkları hal işinde tehdit ve kuvvet kullanmaktan, daimî şekilde feragat eder. Bu itibarla, hiçbir kara, deniz ve hava kuvveti veya herhangi diğer bir harp kuvveti muhafaza edilemez. Devlete muhariplik hakkı tanınmaz.demektedir. Bu madde, anayasadan düşürüldü, çünkü Japonya, yeni bir savaş politikasıyla karşı karşıyadır. Bu yeni politika, savaş harcamalarından, askeri sanayileşmeye ve Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı öncesi dönemdeki ezici askeri gücünü akıllara getiren gerçek bir ordu kurulmasına kadar kapsamlı içsel dönüşümler öngörmektedir.

4- Japonya’nın komşuları ve diğer uluslararası güçlerle barış içinde bir arada yaşama politikasına son verildi. Yeni değişiklikler, Japon kuvvetlerinin düşman olarak gördüğü ülkelere karşı “karşı saldırı” başlatma hakkının olduğuna yer vermektedir. Yeni strateji, böyle isimlendirmese de “şer üçlüsü”ne meydan okumayı andıran şeyler içermektedir. Bu şer üçlüsünün birincisi Çin’dir. Çin, “Japonya’nın şimdiye kadar karşılaştığı en büyük stratejik zorluk“ olarak nitelendirilmiştir. İkincisi Kuzey Kore’dir. Kuzey Kore, “Eskisinden daha ciddi ve daha yakın bir tehdit” olarak nitelendirilmiştir. Üçüncüsü Rusya’dır. Rusya, “Ukrayna’da olduğu gibi kendi güvenlik hedeflerine ulaşmak için güç kullanmaya istekli olması, Asya-Pasifik bölgesindeki askeri faaliyetleri ve Çin ile stratejik iş birliğinin “büyük bir güvenlik endişesi” oluşturması nedeniyle sert bir şekilde eleştirilmiştir. (16.12.2022 France 24)

İkincisi: Bu stratejiye ilişkin uluslararası pozisyonlara bir göz atıldığında, aşağıdaki hususlar açığa çıkacaktır:

1- Çin, bu stratejiye şiddetle karşı çıktı ve resmen protesto etti. “Resmi duyurusundan önce bile bu yeni Japon stratejisi, Pekin’de hoşnutsuzluk yarattı. Pekin, sürekli olarak yirminci yüzyılın ilk yarısında Çin’in kurbanlarından biri olduğu acımasız Japon militarizminden bahsetmektedir. Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Wang Wenbin Cuma günü yaptığı açıklamada, “Japon tarafı gerçekleri görmezden geliyor, Çin-Japonya ilişkilerine ve iki ülke arasındaki ortak anlayışlara olan bağlılığından sapıyor ve Çin’i temelsiz bir şekilde itibarsızlaştırıyor. Bunu kınıyoruz ve diplomatik olarak protesto ediyoruzdedi. (16.12.2022 France 24)

2- Kuzey Kore, Japon planını sert bir şekilde kınadı. “Kuzey Kore Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan yazılı açıklamada, “Tokyo’nun diğer ülkelere karşı önleyici saldırı yeteneklerini etkin bir şekilde ortaya koyan yeni bir güvenlik stratejisi benimseyerek Kore Yarımadası’nda ve Doğu Asya bölgesinde ciddi bir güvenlik krizine neden olduğu” iddia edildi. Japonyanın yeni güvenlik stratejisinin bölgesel güvenlik ortamını temelden değiştirdiği” uyarısında bulunuldu.Açıklamada, Japonya’nın yanlış ve çok tehlikeli bir seçim yaptığını yakında ürpererek öğreneceği” ifade edildi.(20.12.2022 Skynews Arapça)

3- Amerika’ya gelince, Washington Japonya’nın bu yeni stratejisini memnuniyetle karşıladı. “Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, “Savunma bütçesindeki artış, ABD-Japonya ittifakını güçlendirecek ve modernize edecekdedi. (16.12.2022 France 24) ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin de, Japonya’nın güncellenen strateji belgelerini memnuniyetle karşıladı. Austin “Güncellenen belgelerin iki müttefikin güvenlik stratejilerindeki vizyonu ve öncelikleri arasındaki önemli uyumu yansıttığını vurguladı. (17.12.2022 Şarku’l Avsat) “Başkan Joe Biden, ülkesinin “bu kritik anda Japonya’nın yanında olduğunu ve ittifakımızın özgür ve açık bir Hint-Pasifik’in temel taşı olduğunu” söyledi. Beyaz Saray, Japonya’nın yeni savunma planının ABD ile askeri ittifakı güçlendirmeyi amaçladığını belirtti. (16.12.2022 el-Cezire)

Üçüncüsü: İşte bu, Japonya’nın yeni savunma stratejisi planıdır. İncelediğimizde aşağıdaki hususları görürüz:

1- Japonya’nın 16 Aralık 2022’de açıkladığı yeni bir savunma stratejisi benimsemesi, yetmiş yılı aşkın süredir devam eden Japonya’nın zayıflığını sona erdiren büyük bir olay olsa da sürpriz değildir. Çünkü Japonya Savunma Bakanlığı, 22 Temmuz 2022 tarihinde uluslararası zorluklara yanıt vermek için izlenmesi gereken savunma politikalarını açıklayan sözde “beyaz kitap” yayınladı. “Beyaz Kitap” bu durumu sona erdirmiştir. Kitap, Japonya’nın, Çin’in artan askeri gücü gibi karşı karşıya olduğu tehditlere yönelik vizyonundan, Çin’in Tayvan’a karşı bir saldırı başlatmasının risklerinden, Çin’in Rusya ile askeri iş birliği yapmasının, Çin, Rusya ve Kuzey Kore’nin Asya’da bir savaşı tetiklemesinin tehlikelerinden bahsetmektedir. Japonya Savunma Bakanlığının bu kitabı, bu tehditlerle yüzleşmek için askeri harcamaları artırmanın, askeri teknolojiye yatırım yapmanın ve uzayı da kapsayan çok boyutlu bir askeri güç inşa etmenin önemini vurgulamaktadır. Bu da Japonya’nın emellerinin yüksek olduğunu, İkinci Dünya Savaşı’ndaki yenilginin tozunu silmesi, Çin ile Japonya arasında tartışmalı adalar olan Güney Çin Denizi de dâhil olmak üzere Pasifik bölgesinde rekabeti yakalaması gerektiğini kanıtlamaktadır.

2- Bundan önce, Japonya’nın eski Başbakanı “Şinzo Abe”, Çin’in artan etkisiyle mücadele etmek için Hint-Pasifik okyanusları üzerine odaklanan ortak bir Japonya-ABD stratejisi geliştirilmesi girişiminin önemli mimarlardan biriydi. Amerika’nın benimsediği bu girişim, ticaret ve yatırım konularında ABD-Japonya ve diğer müttefiklerle iş birliği yapılmasını, seyir güvenliği için Pasifik-Hint okyanuslarında ortak iş birliği geliştirilmesini, hem Avustralya hem de Hindistan’ın bu girişime ortak edilmesini içermektedir. (08.11.2017 el-Arabiya)

3- Dolayısıyla bu yeni Japon stratejisinden ve öncekilerden, Japonya’nın bugünden itibaren yeniden askeri güç kazanmaya, geçmişin izlerini silmeye ve Asya’da savaşa hazırlanmaya başladığı anlaşılmaktadır. Japonya her zaman büyük bir ülke olmuştur ve Asya’da özel bir öneme sahiptir. İkinci Dünya Savaşı’nın ilk yıllarında bölgede egemen ülkeydi. Japonya ve Almanya yenilgiye uğramadan önce tıpkı Almanya’nın Avrupa’yı silip süpürdüğü gibi Japonya da Çin, Kore ve okyanustaki adalar ile Asya’daki diğer ülkeleri kasıp kavurmuştu. Japonya, bugüne değin nükleer saldırıyı uğrayan tek ülkedir. Ağustos 1945’te Amerikan uçakları Hiroşima ve Nagazaki’ye iki atom bombası attı ve anında iki yüz binden fazla insan öldü. Japonya, nükleer saldırıya uğradıktan bir hafta sonra 15 Ağustos 1945’te teslim olduğunu duyurdu ve Amerika liderliğindeki müttefik güçler, Japonya’ya girerek işgal etti.

4- Japonya’nın eski emperyal tarihi göz önüne alındığında, Japonya’nın askeri gücüne yeniden kavuşması, Japonlarda büyüklük duygularına dokunmakta ve Japon halkı tarafından büyük bir memnuniyetle karşılanmaktadır. Fakat Japonya’nın uzun bir süre askeri güçten arındırılmış olması ve müttefik ülkelerin 1952’de Japonya’dan çekilmesinden günümüze değin ülkede büyük ABD askeri üslerinin varlığı, Japonya’nın askeri gücüne yeniden kavuşma güdüsünü tamamen öznel hale getirmemektedir.

5- Belki de Amerika’nın, ordusu, askeri ittifakları ve bölgesel risklere bakışına ilişkin yeni politika benimseyen Japonya’yı hemen destekleyici açıklamalar yapması, hiç kuşkusuz Japonya’nın askerileşmesinin ABD’nin özellikle Çin tehditleriyle mücadele stratejisinin mihenk taşını oluşturduğunu kanıtlamaktadır. Amerika, ordularını Çin’in çevresine konuşlandırıyor, Tayvan çevresinde kargaşa ve provokasyon yaratıyor ve Çin ile savaşa hazırlanıyor. Çin’in Tayvan’a saldırması durumunda “Amerika güçleri adayı savunacak mı? sorusuna, ABD Başkanı Biden, “Evet, eğer benzeri görülmemiş bir saldırı olursa” yanıtını verdi.

6- Aynı şekilde eski Başkan Trump yönetiminin de, Kuzey Kore’yi provoke ederken, Japonya’nın yeniden askeri gücüne kavuşturulmasına teşvik ettiği gözlemlenmiştir. ABD Başkanı Trump, 2017’de Japonya’ya gerçekleştirdiği ziyaret öncesi Japonların “savaşçı bir ulus” olduğunu kaydetti. “Trump, Cuma günü başkan olarak ilk uzun ve hassas Asya gezisine çıkmadan önce konuştu. Özellikle Japonya ve Güney Kore’yi kapsayan Asya turuna Kuzey Kore’nin nükleer dosyası damgasını vurdu... Trump, Fox News’teki bir programda, Japonya savaşçı bir ulustur. Çin’e söylüyorum ve beni dinleyen herkese söylüyorum, eğer Kuzey Korenin buna devam etmesine izin verirseniz, o zaman Japonya ile büyük bir sorun yaşayacaksınız... diye konuştu. (03.11.2017 https://www.marsad.news /Cuma /uluslararası ilişkiler) Yani Trump, sanki Japonya adına konuşuyormuş gibi Japonya’nın Kuzey Kore’ye askeri müdahalede bulunabileceği konusunda Çin’i tehdit etmiştir! Doğu Asya’daki yeni koşullar ışığında Japonya’nın yeniden askeri gücüne kavuşması Japonya’nın bir gereksinimi olsa da tüm özellikleriyle tam teşekküllü bir Amerikan planıdır. Çünkü Japonya, Amerika’nın Çin’le mücadele vizyonu için merkezi bir ülke haline gelmiştir.

Dördüncüsü: Şimdi sorunun son kısmına, yani bu strateji Japonya’nın öznel kararları mıdır yoksa başta ABD olmak üzere dış etki altında alınmış kararlar mıdır? sorusuna ışık tutabiliriz. Yukarıda geçenler incelendiğinde, şunlar görülür:

1- Japonya’nın Çin’e karşı uzun bir zafer geçmişi var. Amerika ve diğer sömürgeci Avrupa ülkeleri, Japonya’yı engellemeden önce Çin Japon sömürgeciliğinin uçsuz bucaksız ufkunu temsil ediyordu. Başka bir deyişle, Japon tarihinin zaferlerle dolu bazı kalıntıları bugün hala canlılığını korumaktadır. Çin, Japonya’dan tarih boyunca işlenen suçlar için özür ve tazminat taleplerinde bulunmuştur. Öte yandan Japon ekonomisi, daha az önemli değildir. Amerika ve Çin’den sonra dünyanın üçüncü ekonomisidir. Çin ile kapsamlı bir şekilde mücadele politikasına harcama yapabilir. Japonların sanayi ve teknolojideki devasa yetenekleri, askeri gücüne yeniden kavuşması durumunda Japonya’yı tek başına Çin’le mücadele etmesini sağlayabilir.

2- Ancak Amerika, Amerika liderliğindeki bir ittifak çerçevesinde Japonya’dan bunu yapmasını istemektedir. Böylece Japonya’nın politikası, kapsamlı Amerikan planının bir parçası olarak kalacak, Japonya’nın güç eğilimi, özellikle de Amerika’nın kendisine nükleer saldırı düzenlediğini hatırlayıp Amerika ile düşmanlık aşamasına evirilmeyecektir. Çünkü Japonya, Amerika ile uzun bir çatışma geçmişine sahiptir... Tüm bunlardan dolayı Amerika, yeni Japon stratejisinin tüm detaylarını kontrol etmek istemektedir. Ki bu strateji, Tokyo askeri gücüne kavuştuğunda Çin’le mücadeleyle sınırlı kalsın, bunun ötesine geçip Amerika’nın nükleer saldırısını hatırına getirmesin! Asya’da Çin’le mücadelenin mihenk taşı olarak Japonya’nın yeniden askeri gücüne kavuşturulmasına yönelik Amerika’nın bu vizyonu, Doğu Avrupa’da Rusya’nın karşısına dikmek için Amerika liderliğindeki Almanya’nın yeniden askeri gücüne kavuşturulması stratejisine benzemektedir.

3- Tüm bunlara rağmen Japonya, tıpkı Almanya gibi ordusunu restore etmekte geç kalmıştır... Doğrudur, bu halklar canlı ve diri halklardır, ancak refah içinde yaşamaktadırlar. Ticaret ve para zihinlerine egemen olmuş, şeref ve haysiyetleri dumura uğramış, liderleri savaş ve nüfuz arzularını yitirmişlerdir. Öyle ki Japonya ve Almanya, Amerika ve Avrupa ile birlikte dönmektedir, uşaklardan farksızdırlar! Bu nedenle Japonya (ve Almanya), yetmiş yıl veya daha uzun bir süre askeri güç tesis etmelerini ertelemişlerdir. Ta ki Amerika, onları buna itene dek… Ancak bu halklar, oldukça canlı halklardır. Bu ülkelerin hızla nükleer güce dönüşebilecek bir askeri güç inşa etmeleri, çok da uzak olmayan bir gelecekte bu ülkelerin yeniden güçlerini ve büyüklüklerini hissetmelerini sağlayacaktır. Bu, Amerika’nın kendisine bile sorun yaratacak ve kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetli hale getirecektir. Dolayısıyla Amerika, Japonya ve Almanya’nın bu askeri stratejisini gözleri açık bir şekilde takip etmektedir!

Beşincisi: Günümüzde büyük denilen ülkelerin gerçekliğini inceleyenler, iyilik ve adalete hiçbir değer vermediklerini göreceklerdir. O büyük ülkelere göre iyilik, başkaları için şer olsa bile arzularını tatmin etmektir. Adalet de, başkaları için çok büyük bir haksızlık olsa bile başkalarının sorunlarını kazanmak ve kontrol etmektir. Bu yüzden değer terazileri iyilik ve adaletten olabildiğince uzaktır. Sanki tarih tekerrür etmektedir. Persler ve Romalılar dünyaya iyilik ve adaletten yoksun bir halde yönetirlerken, İslam, iyilik ve adalet gerçeğini getirmiştir. Ve gecesi gündüz gibi apaydınlık bir yol, dünyayı aydınlatmıştır. Böylece hak gelmiş, batıl yok olmuştur... Bugünün meselesi dünün meselesiyle aynıdır ve başının düzelmesiyle, Nübüvvet metodu üzere Hilafetin yeniden kurulmasıyla bu mesele yeniden düzelecektir. Umulur ki Allah’ın izniyle ceberut saltanattan sonra yakında bu gerçekleşecektir. Nitekim Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

ثُمَّ تَكُونُ مُلْكاً جَبْرِيَّةً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَة عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ ثُمَّ سَكَتَ “Daha sonra ceberut bir saltanat olacaktır. O da Allahın dilediği kadar devam edecektir. Ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldıracaktır. Sonra, nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır. Sonra da sustu[Ahmed ve et Tayalisi] Aziz ve Kaviyy olan Allah doğru söylemiştir:

 وَاللَّهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَAllah, işinde galiptir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” [Yusuf 21]

H.30 Cumade’l Ûlâ 1444
M.24 Aralık 2022

Devamını oku...

Arap Ülkeleri-Çin Zirvesinin Hedefleri

Soru Cevap

Arap Ülkeleri-Çin Zirvesinin Hedefleri

 Soru: 12 Aralık 2022’de El Cezire sitesinin bildirdiğine göre, “Cuma günü Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da çok sayıda Arap lider ve Çin Devlet Başkanı Şi Jinping’in katılımıyla Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleri liderlerinin 43. zirvesi, Körfez-Çin zirvesi ve Arap-Çin zirvesi gerçekleştirildi.” Riyad’da düzenlenen Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri ve Arap ülkeleri-Çin zirvelerinin amaçları nelerdir? Bu zirveler, siyasi nüfuzunu genişletmek ve kendisini büyük bir uluslararası kutup olarak kanıtlamak amacıyla çok kutupluluk çağrısında bulunan Çin’in yöntemi midir? Buna karşılık Rusya, şiddet yöntemiyle nüfuz ve çok kutupluluk çağrısında bulunmaktadır. Bu çağrı, Arap bölgesindeki yöneticilerde bir karşılık bulur mu? Amerika’nın tepkisi nedir?

Cevap: Bu soruların cevabını netleştirmek için aşağıdaki hususlara bir göz atacağız:

1- Çin Devlet Başkanı Şi Jinping, 08 Aralık 2022’de Suudi Arabistan’ı ziyaret ederek kral Selman ve Veliaht Prens Muhammed b. Selman ile görüştü. Çin Devlet Başkanı Şi Jinping, sıcak bir şekilde karşılandı. İki ülke, enerji ve altyapı alanlarında 30 milyar dolarlık anlaşmalar da dâhil olmak üzere kapsamlı bir ekonomik ortaklık anlaşması imzaladı. Bu anlaşmalar, “Kuşak ve Yol” stratejisi çerçevesinde Çin’in projeleri ile İbn Selman’ın üst başlığı “eğlence” olan 2030 Vizyonu arasında uyum sağlama girişimidir. Ayrıca Çin ürünlerini bölgede pazarlamak için Suudi Arabistan’ın büyük bir merkez haline getirilmesi de ele alındı. Ertesi gün Riyad’da Körfez Ülkeleri-Çin, ardından aynı gün çok sayıda Arap “liderinin” katılımıyla Arap Ülkeleri-Çin zirvesi gerçekleştirildi. Çin Dışişleri Bakanlığı bu zirveler hakkında “Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana Çin’in Arap dünyasına yönelik gerçekleştirdiği en büyük ve en üst düzeyli diplomatik faaliyet.” ifadelerini kullandı. (08.12.2022 BBC) İki zirvede, Arap ülkeleri ile Çin arasındaki ortaklığın ve ekonomik işbirliğinin güçlendirilmesine vurgu yapıldı. Sonuç bildirgesinde, mevcut uluslararası düzene ve devletlerin egemenliğine saygı duyulması, güç kullanılmaması, iyi komşuluk ilkesi, Filistin davasının merkeziliği ve nükleer silahların yayılmasını önleme antlaşmasının desteklenmesi gibi genel konular dile getirildi. Çin, Çin-Körfez Ülkeleri zirvesinin sonuç bildirgesinde İran’ı eleştirerek komşularına saygı duyması çağrısında bulundu. “Dün Körfez ülkeleri ve Çin, Riyad’da düzenlenen Körfez-Çin zirvesinin kapanışında ortak bir açıklama yayınladı. Açıklamada “Liderler, Birleşik Arap Emirlikleri’nin Büyük Tunb, Küçük Tunb ve Ebu Musa olmak üzere üç ada sorununa ikili müzakereler yoluyla barışçıl bir çözüme ulaşma girişimi ve çabaları da dâhil olmak üzere tüm barışçıl adımlara desteklerini teyit ettiler. İran’ın nükleer dosyası, istikrarsızlaştırıcı bölgesel faaliyetler, terörist ve mezhepsel gruplar ile yasa dışı silahlı örgütlere verilen desteğe karşı koymak için bölge ülkelerinin katılımıyla kapsamlı bir diyaloğun önemi üzerinde durdular.” (10.12.2022 El Meyadin) Tahran’daki Çin büyükelçisi, Çin’in bu tutumunu protesto etmek amacıyla İran Dışişleri Bakanlığına çağrıldı.

2- ABD’nin yeni stratejisi, Çin’i dünyadaki ABD hegemonyası için en büyük tehdit olarak sınıflandırmaktadır ve Çin, dünya çapında fiilen nüfuz yaratabilecek yeteneklerine sahiptir. Çin, Amerika’dan sonra dünyanın ikinci büyük ekonomisine sahiptir. Askeri harcamalarda da dünyanın ikinci büyük ülkesidir. Bu nedenle Amerika, Çin’in eylemlerini izlemekte, yükselişini durdurmak için planlar geliştirmektedir. Dahası ABD Başkanı Biden’ın son Tayvan krizine ilişkin yaptığı açıklamalarda da görüldüğü gibi Çin’le savaşa hazırlanmaktadır. Amerika, Çin Devlet Başkanının bu ziyareti hakkında şu açıklamalarda bulundu: “Beyaz Saray Çarşamba günü yaptığı açıklamada, Çin Devlet Başkanı Şi Jinping’in Suudi Arabistan’ı ziyaret etmesinin “sürpriz olmadığını” söyledi, çünkü Pekin’in, “Ortadoğu’da etkisini artırmak için çalıştığını” kaydetti. Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi Stratejik İletişim Koordinatörü John Kirby, “Çin’in dünya çapında büyümeye çalıştığı etkinin farkındayız. Orta Doğu kesinlikle etki düzeylerini derinleştirmek istedikleri bölgelerden biri... Çin Devlet Başkanı Şi’nin Suudi Arabistan gezisi kesinlikle sürpriz değil ve Orta Doğu’yu seçmesi de kesinlikle şaşırtıcı değil.” dedi. (08.12.2022 CNN Arabic)

3- Öte yandan Çin, Amerika’nın çağırdıkları şeylere çağırarak, Amerika’nın uluslararası düzenine karşı çıkmadığını göstermeye çalışmaktadır. Çin Devlet Başkanı, bu ziyaretinde bunu açıkça ortaya koydu. Zira zirvenin sonuç bildirgesinde, uluslararası hukuka dayalı uluslararası düzenin korunması, nükleer silahların yayılmasının önlenmesi ve terörle mücadeleye vurgu yapıldı. Dahası Riyad’daki Çin-Arap zirvesinin sonuç bildirisi, Rusya’ya yönelik üstü kapalı eleştiriler de içermekteydi. Sonuç bildirgesinde, devletlerin egemenliğine saygı duyulması, güç kullanmaktan veya kullanma tehdidinden kaçınılması ve iyi komşuluk ilkesine saygı gösterilmesi vurgulandı. Bu, Rusya-Ukrayna savaşına bir göndermedir. Sonuç bildirgesinde Çin’in İran’a yönelik eleştirileri, iyi komşuluk ve Körfez ülkelerinin içişlerine karışmama çağrısı, bir başka açıdan İran’a uzun süredir bu tür eleştirilerde bulunan Batı ülkeleri ve Amerika ile özdeşleşme olarak değerlendirilmektedir. İran’ın Çin büyükelçisini protesto için Dış İşleri Bakanlığına çağırması, Rusya, Çin, İran ve Kuzey Kore’nin dile getirdiği “yeni bir uluslararası kamp” kurulması söyleminin, bir kez daha hayal ve gerçekliği olmayan bir söylem olduğunu ortaya koymaktadır.

4- Arapların Çin ile ilişkilerine gelince, Suudi Arabistan’da gerçekleşen bu zirveler uluslararası açıdan hiçbir değişiklik barındırmamaktadır. Doğrudur, Suudi Arabistan, Temmuz 2022’de Suudi Arabistan ziyareti sırasında ABD Başkanı Biden’a göstermediği konukseverliği ve ilgiyi Çin Devlet Başkanına göstermiştir. Ancak bu, Suudi Arabistan’ın Demokratlar ve Başkan Biden ile anlaşmazlıklarında Cumhuriyetçilerin safında yer aldığına işaret etmektedir. Kaldı ki Başkan Biden da, Suudi Veliaht Prensi Bin Salman’a yeterli saygı göstermemektedir. Ayrıca Arap ülkeleri, Hindistan ve Almanya ile de stratejik ortaklık anlaşmaları imzaladılar. Bu, sadakat veya siyasi bağımlılıkta bir değişiklik olduğu anlamına gelmez.

5- Çin, yakın çevresinde bir parçası olarak gördüğü ve şu ana kadar ilhak edemediği Tayvan ve yakındaki Vietnam ile büyük bir siyasi sorun ve birkaç ülke ile de adalar sorunu yaşamaktadır. Çin’in yakın sadakat ilişkileri, neredeyse tamamen Kuzey Kore ile sınırlıdır. Çin, Arap bölgesinde siyasi sadakat yaratmayı ne arzuluyor ne de planlıyor. Bölge yöneticilerinin Amerika ve İngiltere’ye güçlü bağlılıklarının olduğunu biliyor. Bütün bunlardan dolayı Çin Devlet Başkanının bu ziyaretinin, zirveler düzenlenmesinin ve değeri ne kadar büyük olursa olsun ekonomik anlaşmalar imzalanmasının yakından uzaktan siyasi bağlılıkla hiçbir ilgisi yoktur. Bu zirveler, ülkeler arasındaki açık ekonomik ilişkiler türünden sayılır ve sadece ekonomik olarak değerlendirilmelidir. Zirvelerin içerdiği siyasi çağrışımların bölgeyle veya bölge yöneticilerinin siyasi bağımlılıklarıyla hiçbir ilgisi yoktur. Örneğin, Çin’in İran’a yönelik eleştirisi, Batı’nın konumuyla özdeşleştiğinin, İran’ı eleştiren küresel koroya katıldığının, İran’a karşı Körfez ülkeleri ile birlikte siyasi müdahale izlemediğinin kanıtı olarak görülmektedir. Aynı şekilde sonuç bildirgesinde, devletlerin egemenliğine saygı duyulması, güç kullanılmaması ve iyi komşuluğa saygı gösterilmesi gibi, Rusya’ya yönelik örtülü eleştirilere yer verilmesi de, Çin’in Ukrayna savaşında Rusya ile ittifak halinde olmadığının ve dünya ile ilişkilerinde barışçıl diplomatik bir yaklaşım izlediğinin göstergelerden biri olarak kabul edilmektedir.

6- Çin, ekonomik olarak Körfez bölgesiyle yakınlaşmaktadır, çünkü Amerika ve Avrupa’nın Çin sanayi zincirlerini, özellikle de Batı pazarlarına ihracat zincirlerini kıracağından korkmaktadır. Bugün Avrupa’da büyük ölçüde Rus enerji kaynaklarına bağımlılığın stratejik bir hata olduğu tartışılıyor. Aynı tartışma, Batının büyük ölçüde Çin sanayi zincirlerine bağımlılığı konusunda da yaşanabilir. Hatta bu tartışmanın güçlü belirtileri ortaya çıkmıştır bile. Almanya Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock, “Almanya’nın Rusya ile yaşadığı deneyim “Kendimizi artık değerlerimizi paylaşmayan hiçbir ülkeye bağımlı kılmamamız gerektiğini, ekonomik bağımlılığın, bizi siyasi olarak şantaja maruz bıraktığını” göstermiştir ifadelerini kullandı. (02.11.2022 El Meyadin) Almanya Şansölyesi Scholz, Pekin’e yapacağı resmi ziyaret öncesi “Frankfurter Allgemeine Zeitung” gazetesinde bir makale kaleme aldı. Scholz, Frankfurter Allgemeine Zeitung’a yazdığı makalede, “Almanya’nın “Marksist-Leninist siyasi yaklaşıma yönelen Çin’e “yaklaşımını” değiştirmesi gerektiğini söyledi. Scholz, Alman şirketlerinin Çin tedarik zincirine “tehlikeli bağımlılıklarını azaltmak” için adımlar atması gerektiğini sözlerine ekledi. (04.11.2022 Şarku’l Avsat) Bu bağlamda ve bunu engellemeye çalışmak için Çin, Batı’ya olan tedarik zincirlerinin özellikle enerji konusunda Rus tedarik zincirlerinin yaşadıklarını yaşamamak için önleyici tedbirler almaktadır. Çin’in önleyici tedbirlerinden şu ana kadar görünenler şunlardır:

A- Kendisini Rusya’dan ayırması: Çin, Rusya Devlet Başkanı Putin’in Ukrayna’da bir oldubittiyi dayatacağını ve bunun sonucunda Rusya’nın daha büyük bir küresel rol üstleneceğini ümit etmişti. Bu yüzden Çin, Rusya-Ukrayna savaşının başlarında belirsiz bir konum izledi. Fakat Amerika ve Avrupa’nın Ukrayna’ya verdiği büyük destek, Ukrayna’ya direnme gücü verdi. O zaman Çin de, Rusya’dan uzaklaşmaya ve Rusya’ya yönelik örtülü eleştirilerini artırmaya başladı. Çin’in, Çin Komünist Partisi’nin son kongresinin (Ekim 2022), Başkan Şi Jinping’in dizginleri tamamen ele geçirmesinin ve muhaliflerini partinin siyasi bürosundan diskalifiye etmesinin ardından Rusya ile arasına mesafe koyduğu gözlemlenmiştir. Daha sonra da pervasız Rusya’dan daha da uzaklaşmıştır. Çin, Amerika ve Avrupa ülkelerinin Rus enerji zincirlerini kestikleri gibi Çin sanayi zincirlerini de kesmelerini göze alamaz. Çin bunu hesaba katmıştır.

 B- Batılı konumlarla özdeşleşme: Çin, (Amerikan) uluslararası sistemine bağlılığını ve sadakatini ilan etmeye ve İran’ın Körfez ülkelerinin içişlerine müdahalesi gibi Batı’nın eleştirdiği şeyleri eleştirmeye başladı. Böylelikle Çin, Batı’ya, bazı ülkelerin izlediği barbarca politikaları reddeden “uygar” dünya ülkelerinden biri olduğunu anlatmak istemektedir. Belki de önümüzdeki günlerde, Tayvan ile askeri bir gerilimden kaçınmak, Amerika’dan gerilimi azaltmasını istemek ve Kuzey Kore’nin nükleer krizinin çözümüne yardımcı olmak da dâhil olmak üzere Çin’in bu pozisyonlarında bir artışa tanık olabiliriz. Tüm bunlar, hem Amerika hem de Avrupa’nın Çin’in sanayi tedarik zincirlerini kesme politikasını durdurmayı amaçlamaktadır.

C- Ekonomik alternatiflere ilginin artması: Çin, hala Batı pazarları kadar önemli olmasa da, Arap ülkeleri pazarlarını bir alternatif olarak görmektedir. Diğer bir deyişle, Çin’in Amerika ve Avrupa ile olan tedarik zincirlerinin kesilmesi (ya da azalması) durumunda Amerika ve Batı pazarlarına kıyasla marjinal kalsalar da Arap pazarları bir tür alternatif oluşturabilirler. Arap ülkeleri pazarları, Afrika ve Latin Amerika pazarları ile kombine edildiğinde, Çin’e olan bağımlılığı azaltmak için Amerika ve Avrupa’da ortaya çıkan yeni trendler nedeniyle boğulması durumunda Çin ekonomisi bir nefes almış olacaktır.

7- Arap ülkelerinin ekonomik boyutuna gelince, ister Körfez ister Arap olsun bu zirvelere şu şekilde bakılabilir:

A- Arap ülkelerindeki on yıllardır süren kapsamlı yönetişimin başarısızlığından sonra bu ülkeler kuru ormanlar gibidir. Birilerinin kibrit çalmasını bekliyor. Bu ülkelerden bazıları, toplanan vergilerin yarısından fazlasını tefeci kredilerin faizlerine ödemektedir. Bu ülkelerin para birimleri dramatik bir şekilde çöktü, başarısız ekonomik politikaları ve Batı’ya olan derin bağımlılıklarının bir sonucu olarak bu ülkelerde fiyatlar keskin bir şekilde yükseldi. Bu da protestoları ateşlemekle tehdit etmektedir. Körfez ülkeleri dışında hemen hemen tüm Arap ülkeleri, ciddi ekonomik sorunlar yaşamaktadır. Bu gerçeklik, bu yöneticilerin Çin’i potansiyel bir ekonomik kurtarıcı olarak görmelerini sağlıyor. Dolayısıyla Çin’den daha fazla kredi alabileceklerini ve IMF’nin bazı sert koşullarından kaçınabileceklerini düşünüyorlar. Çin, büyük denizaşırı projeleri sayesinde bu ülkelerde çok büyük yatırımlar yapabilir. Bu yatırımlar, yöneticilerin koridorlarındaki yaygın hükümet yolsuzlukları nedeniyle yöneticiler ve avenelerinin yararına ve çıkarına olabilirler.

B- Amerika’ya gelince, Trump yönetiminin Suudi Arabistan ile imzaladığı hayali silah sözleşmeleri gibi, ekonomik sorunları ABD’yi daha da ajanlarına bağımlı hale getirmiştir. Dahası Amerikan ajanlarının İngiliz ajanı Katar’a uyguladığı baskı gibi Amerika, ekonomik çıkarı için diğer ülke ajanlarına baskı uygulamaktadır. Hatta Katar’ın Amerika’da yaptığı yatırım paraları, yöneticilerinin iktidarda kalmaları için bir cankurtaran simidi haline gelmiştir. Nitekim ABD Başkanı Trump, bölgedeki yöneticilerden Amerika’nın koruma sağlaması karşılığında ödeme yapmalarını talep etmiştir. Bu yöneticiler, büyük sorunlar yaşadıkları için Amerika, ya onları Çin’e doğru itmekte ya da ekonomik yönelimlerine aldırış etmemektedir. Belki de bugün Amerika, Çin’in yükselişini durdurma politikasının bir parçası olarak, bölgedeki Amerikan ajanlarına sağladığı ekonomik yardımlar ile Çin ekonomisini iyice yormayı planlıyor olabilir. Bir başka deyişle, Çin-Arap ekonomik işbirliği ve ortaklıkları, bu yöneticilerin sadakatine hiçbir şekilde tehdit oluşturmaz.

8- Tüm bunlardan, Çin’in bu zirvelerden hedeflerinin öncelikle ekonomik hedefler olduğu net bir şekilde anlaşılmaktadır. Çin, Arap bölgesinde siyasi nüfuz için Amerika ve Avrupa ile rekabet etmemektedir, çünkü yetenekleri ve iradesi bunun için çok zayıftır.  Yakın çevresi Doğu Asya’da bile siyasi etkisini kendi lehine çözememektedir. Çin, bu zirveler ve imzaladığı ekonomik ortaklık anlaşmaları ile ister Körfez’den gelen enerji kaynakları, isterse sanayisi için Arap ülkelerinin pazarları olsun, Arap bölgesinin ekonomisini besleyen arteri olarak kalmasını istemektedir. Uygar dünyanın bir parçası olduğunu, Kuzey Kore ve İran gibi Batı’nın “haydut devletler” dediği ülkeler kampının bir parçası olmadığını söylemek için bu ve diğer durumlardan yararlanmaktadır. Bugün Rusya’nın boynuna dolanan ve onu boğmak isteyen uluslararası izolasyondan etkilenmek istemiyor. Ayrıca Batı’nın Çin üzerindeki baskısını arttırması ve Batı ülkelerinin Çin’le olan sanayi tedarik zincirlerini kesmesi durumunda Batı pazarlarının yerini almak için Arap bölgesi, Afrika ve Latin Amerika ile sağlam ekonomik ilişkilere sahip olmak istiyor. Çin, Batı ile işbirliği politikası ve şekillenmekte olan Rusya’dan uzaklaşma politikası ile bundan kaçınmaya veya hafifletmeye çalışmaktadır.

9- Şunu belirtmek gerekir ki, bu zirvelerde Çin Devlet Başkanı ile yaptıkları “dostça” görüşmelerde, Çin’in Sincan Uygur “Doğu Türkistan” Müslümanlarına yönelik vahşi eylemlerini gündeme getirmeleri “Arap liderleri”nin akıllarına bile gelmemiştir. Sanki yokmuş gibi tartışılmamıştır bile! Bu, Arap yöneticilerin ihanetlerinin ve zayıflıklarının ciddiyetini ve Müslümanların meseleleriyle ilgilenmediklerini göstermektedir. Halklarının kendilerine karşı şiddetli düşmanlığı, tüm politikalarının toptan başarısızlığı ve insanların hayatlarını etkileyen herhangi bir sorunla başa çıkamamaları ışığında tüm bu yöneticilerin temel meselelerinin tahtlarını korumak olduğunu kanıtlamaktadır. Sanki Çin’in Uygur Müslümanlarına karşı işlediği suçlar başka bir dünyadaymış gibi konuşmalar ekonomik ilişkiler ve uluslararası ticaret üzerine odaklanmıştır!

 10- Bugün Arap yöneticiler ve hatta Müslümanların yöneticileri, Hilafetin yıkılmasından bu yana en kötü durumdalardır. Bu, yok oluşlarının çok yakın olduğunun bir habercisidir. Amerika, Avrupa ve hatta Çin ile koordineli olarak yarattıkları yıkımın boyutu o kadar büyük ki, başa çıkmak için debelenip duruyorlar. İktidarda kalmalarını haklı çıkaracak herhangi bir başarı elde etmekten oldukça uzaklar. Bir yöneticiyi diğerinden ayıran şey, başarısızlığın derecesidir... Dahası Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın gazabı da onların üzerinedir. Çünkü İslam’ı arkalarında bıraktılar ve yeryüzünde İslami hayatı yeniden başlatmak için çalışanlara karşı savaş açtılar ve körü körüne her sömürgeci zorba kâfirin emrine uydular.

أَمْوَاتٌ غَيْرُ أَحْيَاءٍ وَمَا يَشْعُرُونَ أَيَّانَ يُبْعَثُون“Onlar diriler değil, ölülerdir. Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.”[Nahl 21]

H.22 Cumade’l Ûlâ 1444
M.16 Aralık 2022            

Devamını oku...

Sudan’da Çerçeve Anlaşması

Soru Cevap

Sudan’da Çerçeve Anlaşması

Soru: 5 Aralık 2022’de Sudan televizyonu ve medyasında, Genelkurmay ve Egemenlik Konseyi Başkanı ve yardımcısı öncülüğünde asker ile 52 siyasi parti ve blok arasında Cumhuriyet Sarayı’nda bir çerçeve anlaşması imzalandığı görüntüleri yer aldı. Genel seçimlere doğru iki yıllık bir geçiş hükümetinin yolunu açacak anlaşma, uluslararası özellikle Amerika, İngiltere ve imzalanan şekliyle anlaşmanın direktörlüğünü yapan Birleşmiş Milletler temsilcisi sponsorluğunda imzalandı. Ancak bu anlaşmaya muhalefet edenler var ve 8-9 Aralık 2022 tarihlerinde anlaşmaya karşı gösteriler düzenlendi. Bu anlaşma ne anlama geliyor? Ve kimin faydasına? Anlaşmaya muhalefet etmek de nedir? Anlaşmanın devam etmesi bekleniyor mu?

Cevap: Bu soruları yanıtlandırabilmek için aşağıdaki hususlara bir göz atacağız:

Birincisi: Anlaşmanın hükümleri:

1- Anlaşmanın ilk bölümünde “Sudan’ın, çok kültürlü, çok etnikli ve çok dinli bir ülke olduğu” hükmü yer almaktadır. Oysa bilindiği gibi, Sudan halkının yüzde 96’dan fazlası İslam dinine inanmaktadır ve dolayısıyla kabileleri ne kadar çok olursa olsun dinleri ve kültürleri birdir. Anlaşma İslam’ı hayattan, yönetimde, ekonomide, eğitimde, içtimai sistemde, ceza sisteminde, iç ve dış, askeri ve sanayi politikalarında, bireyler ve toplumun tüm hayat işlerinde uygulanması gerekliliğinden uzaklaştırmak için bir kandırmaca ve aldatmacadır. Bu nedenle anlaşmada, “Sudan, egemenliğin halka ait olduğu sivil, demokratik, federal, parlamenter bir ülkedir. Halk otoritenin kaynağıdır.”ifadeleri yer almıştır. Bütün bunlar, İslam’a aykırıdır. Çünkü Sudan’ı sivil bir devlet yani dini hayattan ayıran laik ve yasama hakkını insanlara veren demokratik bir devlet haline getirmektedir. Sivil devlet, egemenliği kaynağı Kuran ve Sünnet olan Şeriata ait kılmaz, ülkeyi federal bir ülke yapıyor. Federalizm İslam’a aykırı bir yönetim sistemidir. Bu yönetim sistemi, ülkeyi bölebilir, Güney Sudan’da olduğu gibi bölgeleri ayırabilir! Öyle görünüyor ki bu anlaşma, Sudan’da İslam’ın her türlü izini silmeyi amaçlıyor. Anlaşmada yer alan hükme göre, “Devlet hiç kimseye din dayatmaz. Devlet, din işlerinde, inanç ve vicdan meselelerinde tarafsızdır. Özgürlükleri ve uluslararası insan hakları sözleşmelerine, özellikle kadın hakları sözleşmelerine bağlılığı garanti eder.”Yani anlaşmayı formüle eden güçler, bu Müslüman ülkesindeki Müslümanları İslam’dan kasıtlı olarak uzaklaştırmayı planlamışlardır.

2- Anlaşmanın ikinci bölümünde şu hükümler yer almaktadır: “Geçiş otoritesi tam bir sivil otoriteye devredilecek... Devlet başkanı onursal görevlere sahip olacak... Yürütme düzeyinde anlaşmayı imzalayan güçler, bir geçiş hükümetinin başbakanını seçecekler. Meclis ve güvenlik güçleri olacak, başbakan savunmayı üstlenecek ve düzenli teşkilat liderlerini ve Cuba Barış Antlaşması’nı imzalayan silahlı hareketleri içerecek.” Yine anlaşmaya göre, “Ordu, siyasetten, ekonomik, ticari ve yatırım faaliyetlerinden uzak duracak. Hızlı Destek Kuvvetleri ile silahlı hareketlerin, birleşik, profesyonel bir ulusal orduya yol açan güvenlik ve askeri reform planı kapsamında Entegrasyon ve Terhis komisyonunun üzerinde anlaşmaya varacağı düzenlemelere göre orduya entegrasyonu sağlanacak… Cuba Barış Anlaşması uygulanacak... Anlaşmayı imzalamayan silahlı hareketlerle barış tamamlanacak.”Anlaşma, “Anayasa Yapım Komisyonu’nun gözetiminde ve Sudan’ın tüm bölgelerinin katılımıyla, anayasal temeller ve konularda diyalog ve anlaşmaya varmak için kapsamlı bir anayasa yapım süreci başlatılmasını.”şart koşuyor. Yine anlaşma, “Başbakanın atandığı tarihten itibaren 24 aylık geçiş dönemi sonunda kapsamlı bir seçim süreci düzenlenmesini”öngörüyor.

İkincisi: Yerel tutumlar:

1- Genelkurmay ve Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdül Fettah El Burhan, imza töreninde yaptığı konuşmada, “Askeri kurumun siyasi süreçten nihai olarak çekilmesi, geçiş döneminin sonunda seçimlerin yapılması ve çerçeve anlaşmasındaki konuların uygulanması konusunda kararlıyız... Ülke olağanüstü koşullardan geçiyor. Siyasi ve askeri güçler arasında uyumsuzluk yaşıyorduk. Bu da ülkeyi olumsuz etkiledi. Orduyu herhangi bir parti, grup ya da ideoloji yanlılığından uzak anayasal bir kuruma dönüştürmenin çabasındayız.”dedi. Yardımcısı Muhammed Hamdan Daglo da yaptığı açıklamada, “Siyasi çerçeve anlaşmasının imzalanması, Sudan devletinin tarihinde yeni ve harika bir dönemin başlangıcına işaret ediyor. Anlaşmanın imzalanmasıyla mevcut siyasi krizin sona erdirilmesi ve önceki döneme eşlik eden yanlışlardan kaçınılacak yeni bir geçiş dönemine hazırlanılması umut ediliyor. Ağustos 2019’da geçiş döneminin başlangıcından bu yana geçişin bileşenleri arasında anlaşmazlıklar ve 25 Ekime yol açan yanlış siyasi uygulamalar olmuştur. Karşıt devrimci güçlerin geri dönüşüne kapı açan da yine siyasi yanlışlıktır... Bu nedenle kurulacak hükümetin öncelikleri, Cuba Anlaşması’nı uygulamak, imzalamayan hareketlerle barışı tamamlamak, yerinden edilenlerin ve mültecilerin köylerine dönüşleri için çalışmak, toprak ve göçebe sorunlarını tedavi etmek olmalıdır.ifadelerini kullandı. (05.12.2022 SUNA) Bu anlaşma, El Burhan ve yardımcısı başkanlığındaki askeri liderliği ve beraberindekileri, içinde bulundukları zor durumdan kurtarmaktadır. Zira insanların iktidarlarını reddetmeleri nedeniyle artık hiçbir iç destekleri yoktur. Yine anlaşma, askeri liderliğe işledikleri suçlardan dolayı kovuşturmaya karşı dokunulmazlık ve koruma vermekte, cezadan kurtulmalarını sağlamaktadır. Askerler, ülkenin işlerini idare edemediler ve sorunlarını çözemediler. Tek yaptıkları şey, dostları Ömer El Beşir’in devrilmesinden sonra Amerikan etkisini korumak olmuştur. Diğer taraf olan sözde Özgürlük ve Değişim Güçleri ve hükümeti oluşturan partilerin de, ülkenin işlerini yönetmede, sorunlarını çözmede ve insanların asgari yaşam ihtiyaçlarını temin etmede başarısız oldukları bilinmektedir. Bunların da tek yaptıkları şey, ülkedeki İngiliz etkisini korumak ve köklü rejim değişikliğinin önüne geçmek olmuştur.

2- Bu anlaşmaya muhalefet edenler vardır. 8-9 Aralık 2022 tarihlerinde anlaşmayı reddetmek için gösteriler düzenlediler. Onlardan bazıları, Cebrail İbrahim liderliğindeki Adalet ve Eşitlik Hareketi, Minni Arko Minawi liderliğindeki Sudan Kurtuluş Hareketi ve sömürgeci İngilizler uydusu Özgürlük ve Değişim Güçleri’yle ittifak kuran bazı siyasi partiler gibi samimiyetsiz, ümmete ve Sudan halkına sadakatsiz muhalif güçlerdir. İngiltere kendisi için bir geri dönüş hattı ve paralel muhalefet gibi hareket eden güçler oluşturmuştur. Anlaşmanın başarısızlığa uğraması durumunda bu güçler, muhalefet bileşenleri gibi hareket edecekler, ajanlıklarını kamufle edip, Amerikan veya İngiliz ajanlarının hakimiyetinden kurtulamayan insanlara liderlik etmek için çalışacaklardır. Böylece insanlar, birinden kurtulduklarında, diğerinin tuzağına düşecekler ve böyle devam edip gidecektir. Ülkeye resmi bağımsızlık verilmesinden, sömürgecinin askeri olarak çekilmesinden, siyasi, fikri, ekonomik vb. biçimleriyle sömürgeciliğin devam etmesinden bu yana mesele bu şekilde devam edegelmektedir.

3- Bazıları, bu anlaşmanın ülkedeki kronik yönetim krizini çözeceğini sanıyor. Kriz, iktidarı siyasi güçlere devretmek ve orduyu yönetimden ve siyasetten uzaklaştırmak için ordu ile siyasi bileşenler arasındaki bir anlaşmazlıktır. Anlaşma, ajanlar arasında yaşanan bir koltuk anlaşmazlığıdır. Anlaşma, en başta Sudan’ın muzdarip olduğu ve uğrunda devrime kalkıştığı ekonomik sorunlarını çözmez. Anlaşma, yönetişim sorununu da çözmez, çünkü Sudan’da çatışan büyük güçler adına hareket eden ajanlar ve aygıtlar arasındaki bir çatışmadır. Anlaşma, bu vb. sorunları çözemez, çünkü anlaşma, dinin hayattan, devletten ve toplumdan ayrılması gibi bozuk ve batıl bir temele dayanmaktadır. Ve çünkü anlaşma, yabancı güçleri takip eden samimiyetsiz siyasi güçler ile ordu arasında geçici uzlaşmacı bir çözümdür. Çünkü daha önce de taraflar arasında geçiş döneminde bir anlaşma imzalanmış, 25 Ekim darbesiyle anlaşma sona ermiştir. Çünkü mesele, sivil bir hükümetin kurulup kurulmaması meselesi değildir, bu hiçbir şey sağlamaz... Anlaşmanın başarılı olacağına dair bir garanti yok, çünkü her bir taraf diğerini gözetlemektedir ve taraflar çatışan büyük güçlerin bir memurudur.

Üçüncüsü: Uluslararası tutumlar:

1- Amerika anlaşmayı memnuniyetle karşıladı. ABD Dışişleri Bakanı Anthony Blinken 6 Aralık 2022 tarihinde Twitter’dan yaptığı paylaşımda şunları kaydetti: Bu, sivillerin önderliğinde bir geçiş hükümeti kurmak ve bir geçiş dönemi için anayasal düzenlemeler yapmak yolunda önemli ilk adımdır.07 Aralık 2022’de ABD Dışişleri Bakanlığı’nın internet sitesinden yapılan açıklamada, Sudanlı sivil partilerin ve ordunun, nihai bir anlaşmaya varmadan ve yetkiyi sivillerin önderliğindeki bir geçiş hükümetine devretmeden önce çözülmemiş konularda kapsayıcı diyaloglar kurma planlarını destekliyoruz.ifadelerine yer verildi. Açıklamada ABD Dışişleri Bakanlığı, anlaşmayı baltalamaya çalışanlara yaptırım uygulanacağı uyarısında bulunarak, şu ifadeleri kullandı: Bu amaçla, bugün Göçmenlik ve Vatandaşlık Yasası’nın 212(a)(3)(C) Bölümü uyarınca, insan hakları ve temel özgürlüklerin bastırılması da dâhil olmak üzere Sudan’daki demokratik geçişin altını oymaktan sorumlu veya suç ortağı olduğuna inanılan kişiler ve bu tür kişilerin yakın aile üyelerine yönelik mevcut vize kısıtlama politikasının, görevdeki veya eski Sudanlı yetkilileri kapsayacak şekilde genişletildiğini duyuruyorum.Bu anlaşma, Sudan’daki nüfuzunu korumak, ajanları Abdül Fettah El Burhan ve yardımcısı Muhammed Daglo vb. liderliğindeki ABD yanlısı askeri otoritenin düşmesini önlemek için Amerika’ya göre önemli bir adımdır. Özellikle de El Burhan ve Daglo, bir buçuk yıl önce 25 Ekim 2021’de sivil hükümete karşı darbe yapmış, 21 Ağustos 2019’daki anlaşma ile taraflar arasında imzalanan geçiş aşamasının seyrini askıya almışlardır. Anlaşma, 21 ay süreyle Egemenlik Konsey’ine askerlerin başkanlık etmesini, ardından 18 ay boyunca da sivillerin başkanlık etmesini öngörüyordu. 3 Ekim 2020 tarihli Cuba Anlaşması’ndan sonra geçiş aşaması 53 aya çıkarılmıştı. Ancak 25 Ekim 2021 darbesi, İngiliz ajanlarına fırsat vermemiş, Egemenlik Konseyi’ne başkanlık etmelerine engel olmuştur... Bu son anlaşma ise, Amerikan ajanlarını düşmekten ve kovuşturmadan kurtarmaktadır. Buna bağlı olarak Amerika’nın, Sudan’daki nüfuzunu korumakta ve siyasi ortamı kontrol eden İngiliz ajanlarının her şeye hâkim olmalarını engellemektedir.

2- İngiltere Kalkınma ve Afrika İşleri Bakanı Andrew Mitchell, Birleşik Krallık’ın siyasi çerçeve anlaşmasını memnuniyetle karşıladığını duyurdu: Dörtlü ve Troyka ülkeleri, Sudan’da sivil liderliğindeki bir anlaşmaya yönelik bu önemli adımı memnuniyetle karşılıyor. Birleşik Krallık, kurulduktan sonra böyle bir hükümetle yakın çalışmayı sabırsızlıkla bekliyor ve nihai bir anlaşmaya varmak için tüm aktörleri acilen birleşmeye çağırıyoruz.(06.12.2022 https://alsudantoday.com) “Sudan’da nihai bir anlaşmayı geciktirmenin korkunç sonuçları olacağı” konusunda uyarıda bulunan İngiltere’nin Güvenlik Konseyi Büyükelçisi James Kariuki, Birleşik Krallık, kurulduktan sonra sivil liderliğindeki bir geçiş hükümetine önemli ekonomik desteği koordine etmek için uluslararası ortaklarla birlikte çalışıyor. Sudan’daki güvenlik durumu da kırılganlığını koruyor. Mavi Nil ve Batı Kordofan’daki şiddet olaylarıyla ilgili derin endişelerimizi yineliyoruz.ifadelerini kullandı. (06.12.2022 https://www.sudanakhbar.com) İngiltere, Amerika gibi Sudan’a doğrudan müdahale etmektedir ve anlaşmayı desteklediğini açıkladı. Birleşmiş Milletler özel temsilcisi aracılığıyla İngiltere, Amerika ile birlikte anlaşmanın formüle edilmesini ve piyasaya sürülmesini denetleyenler arasındaydı. İngiltere, çoğunlukla kendi ajanlarından oluşması beklenen sivil hükümeti desteklediğini duyurdu. İngiltere, iktidarı devralmak, ordunun yönetim ve siyasetteki etkisini sarsmak için siyasi ortamdaki etkisini sürdürmüştür.

Dördüncüsü: Ezcümle, Sudan’daki bu güncel olaylar incelendiğinde, Sudan’daki uluslararası çatışmada bir değişiklik olmadığı görülür. Sudan’daki çatışma, bir yanda El Burhan ve yardımcısı ve grubunu kontrol eden Amerika ile diğer yanda Özgürlük ve Değişim Güçleri ile İngiltere ajanları ve uydularından Özgürlük ve Değişim Güçleri’yle ittifak kuran partiler arasında gizli olmayan açık bir çatışmadır. Çünkü her iki taraf da yani Amerika ve İngiltere, şimdiye kadar askeri ve sivil bileşenlerdeki etkilerini genişletebilmiş değildir. Bu nedenle Amerika ve İngiltere, El Beşir’in değişiminin başında olduğu gibi anlaştılar. Ta ki 25 Ekim’de anlaşmazlıkları kızışana kadar, sonra şimdi tekrar anlaşmaya vardılar! Bu anlaşma, iki taraftan biri askeri ve sivil olarak tam nüfuz elde edene kadar sürecek geçici bir anlaşmadır... Biz, el Burhan yönetiminin başlangıcından itibaren buna ve (Darbenin) meydana gelmesine işaret ettik. Yayınladığımız iki soru cevapta buna dikkat çektik:

1- 23 Eylül 2019’de yani tarafların iktidar ortaklığının hemen başında yayınladığımız bir soru cevapta, askeri bileşen ile sivil bileşenin güç paylaşımı anlaşması hakkında şu ifadelere yer verdik: Beklentilere gelince, ABD ve İngiltere sükûnetle bir arada yaşayamaz. Çünkü çıkarları ve uydusu olan yerel aygıtları farklıdır. Onun için taraflar birbirlerinin hamlelerini yok etmeye çalışacaklardır! Güncel olaylar takip edildiğinde, ilintileri enine boyuna düşünüldüğünde, yerel ve yabancı özellikle de Amerikalı ve Avrupalı yetkililerin açıklamaları incelendiğinde, tarafların rakibini baskılamak, üstün gelmek ve iktidardan diskalifiye etmek için kullanacağı baskın yöntemlerin şunlar olacağı görülür...Soru cevapta o yöntemleri belirttik. Ve gerçekten de öyle oldu.

Daha sonra 25 Ekim 2021 tarihli soru cevapta ise şöyle dedik: ... İster Amerikan ajanlarının ittiği kötü gidişat olsun isterse İngiliz ve Avrupa ajanlarının izlemeye çalıştığı art niyetli gidişat olsun Sudandaki durum, zulüm, açlık, krizler ve kan gölüne evirilecektir. O yüzden Sudan halkı, durumunun farkına varıp Amerikan, İngiliz ve Avrupa ajanları olan ve Sudan halkının kanını ve kutsallarını kâfir ülkelerin hizmetine sunan bu başarısız yöneticilere sırt çevirmelidir. Kararlılık gösterip bu ajan yöneticilere karşı saflarını birleştirmelidir.

2- Bu anlaşma devam edecek mi ve uygulanacak mı? sorularına gelince, şüphelidir. Peki, anlaşma ülkeyi kurtaracak mı? Bu, pek mümkün değildir. Çünkü anlaşma, batıl üzerine kuruludur ve geçici olarak anlaşmaya varan birbirleriyle çatışan sömürgeci güçlerden çıkmıştır. Ve çünkü anlaşma, yalnızca koltuk ve makamı umursayan, finansal kazançlarını korumayı ve daha fazla para kazanmayı önemseyen ajan taraflar arasında imzalanmış bir anlaşmadır. Ülkenin ve halkın meseleleri, ülkenin kalkınması, sömürgeciliğin boyunduruğundan ve sömürgecilerin pençesinden kurtulması umurlarında değil. Kalkınmaya giden yolu da bilmiyorlar. Çünkü entelektüel ve siyasi olarak ülkedeki etkisini sağlamlaştırmak için çalışan sömürgeci kesimler yararına çalışmaktadırlar. Ve çünkü bu sömürgeci kesimler, özellikle Amerika ve İngiltere, Sudan’da nüfuzlarını genişletmek için çatışmaktadırlar. Dış müdahale herkes için açık ve nettir. Zira anlaşma, Cumhuriyet Sarayı’nda imzalanırken yabancılar da hazır bulunmuştur. Dahası, anlaşmayı hazırlayan kişi de yabancıdır. Anlaşmayı Sudan’daki uluslararası çatışmanın tarafları olan Amerikalıların ve İngilizlerin doğrudan gözetiminde Dörtlü ve Troyka adına Birleşmiş Milletler özel temsilcisi hazırlamıştır. Dörtlü, Amerika ve ajanı Suudi Arabistan ile İngiltere ve ajanı BAE’dir. Amerika yerel tarafları etkilemek ve rüşvet vermek için ajanı Suudi Arabistan’ı kullanırken, İngiltere de kendi adına benzer şeyler yapması için BAE’yi kullanmaktadır. Troyka ise, Amerika, İngiltere ve Avrupalı taraf olarak Norveç’tir. Norveç’in gerekli olduğunda ve gizli görüşmeler yapıldığında ancak bir etkisi vardır. Çoğunlukla gizli görüşmeler, piyasaya sürülmeden önce gizli anlaşmalar yapılmasıyla ünlü Norveç’in başkenti Oslo’da yürütülmektedir. Amerika, anlaşmayı başarısızlığa uğratanları yaptırımlarla tehdit ederken, İngiltere, anlaşmanın başarısızlığa uğraması durumunda korkunç sonuçlarının olacağı konusunda uyarıda bulunmuştur...

3- Çatışan ABD ve İngiltere taraflarını memnun etmeye çalışan Alman BM Sudan Temsilcisi Volker Peretz’e gelince, anlaşmanın başarısızlığı uğraması konusunda uyarmıştır. Peretz, BM Güvenlik Konseyi’ne verdiği brifingde şunları kaydetti: Sudan nihai bir siyasi anlaşmaya yaklaşırken, siyasi çözümün çıkarlarını desteklemediğini düşünenler, devam eden siyasi süreci baltalama girişimlerini artırabilirler.(08.12.2022 https://www.alrakoba.net) Çerçeve anlaşması, taraflar arasında geçici bir anlaşmadır. Yorgun savaşçıların dinlenmesi amacıyla imzalanan vakit kazanma sözleşmesine benzemektedir. Ardından bir taraf diğerini yenene kadar çatışma yeniden başlayacaktır. Bir taraf, diğerine galip geldiğinde, o zaman bu taraf teslim olmayacak, ülkenin doğusunda, batısında, kuzeyinde, güneyinde ve kalbi başkentte sorunlar yaratacaktır. Çünkü ajan aygıtları var. Ülke bunlardan temizlenmezse, durum sükûnete ermeyecek, insanlar zerre kadar umut görmeyecekler, nezih ve güzel hayatın tadını tatmayacaklar, her iki yurtta da saadetten yoksun olacaklardır. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesi Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafeti kurmak için çalışanlarla birlikte ciddiyetle ve gayretle çalışmak, her dürüst ve samimi insanın görevidir.

ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةٌ عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ  Sonra Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır[Ahmed]

وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ  “O gün Allahın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” [Rum 4-6]

H.27 Cumade’l Ûlâ 1444
M.11 Aralık 2022            

Devamını oku...

Tunus’ta 18. Frankofon Zirvesi

Tunus’ta 18. Frankofon Zirvesi

Soru: 19-20 Kasım 2022 tarihlerinde Tunus’ta Frankofon Örgütü’nün 18. Zirvesi düzenlendi. Zirvede Tunus Cumhurbaşkanı açılış konuşmasını Fransızca yaptı. Peki, bu örgüt ne anlama geliyor ve kime hizmet ediyor? Bu zirvenin Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said ve Fransa ile ilişkisi açısından önemi nedir? Bu, İngiltere’nin Tunus’taki etkisinin tamamen sona erdiği anlamına mı geliyor? Cezayir, Frankofon Örgütü üyesi olduğu halde neden konferansa katılmadı? Allah sizi hayırla mükâfatlandırsın...

Cevap: Cevabın açıklığa kavuşması için aşağıdaki hususlara bir göz atacağız:

1- Uluslararası Frankofon Örgütü anlamına gelen Frankofoni, 88 daimi ve bir gözlemci üyeden oluşmaktadır. Merkezi, Fransa’nın başkenti Paris’te bulunmaktadır ve 1986’dan beri her iki yılda bir zirve düzenlemektedir. Üyeleri arasında, özelde Afrika’daki eski Fransız kolonileri, genelde diğer ülkeler yer almaktadır. Üyeleri arasında Fransızca bilmeyen ve bir Fransız kolonisi olmayan ülkeler de vardır. Örgüt üyesi ülkelerin, Fransa’nın bir uydusu olması gerekmiyor. Böyle olanlar olduğu gibi olmayanlar da vardır. Dünyada Fransızca konuşanların sayısının 321 milyon olduğu tahmin edilmektedir. Frankofon Örgütü 1970 yılında kurulmuştur. Amaç, tüzüğünde de belirtildiği gibi, üye ülkeler arasında Fransızca dilini, siyasi, eğitimsel, ekonomik ve kültürel iş birliğini geliştirmektir. Örgüt Fransız dilinin, Fransız değerlerinin, demokrasi, laiklik, genel özgürlükler, insan hakları ve kadın hakları gibi Batılı fikirlerin yayılmasına odaklanmaktadır. Fransa’nın sömürgelerindeki sömürge mirasını korumak, Fransız dilini ve kültürünü yayarak sürekliliğini sağlamak için çalışmaktadır. Fransa için en önemli şey, sömürgeciliği sürdürmek, nüfuz alanını büyütmek, etki çemberini genişletmek ve Fransa’nın büyüklüğünü güvence altına almaktır. Fransa, 1960’lı yılların başında kolonilerini terk ettikten sonra İngiliz Milletler Topluluğu’na benzer bir örgüt kurmayı düşünmüştür. İngiltere, yeni sömürgeci Amerika tarafından kendisine ve Fransa’ya karşı yürütülen yeni kampanya ile mücadele etmek için resmi bağımsızlık vermek zorunda kaldığı eski sömürgelerindeki etkisini korumak amacıyla İngiliz Milletler Topluluğu’nu kurmuştur.

2- Tunus Cumhurbaşkanı Kais Said, Frankofon Zirvesi’nin Tunus’ta düzenlenmesi için gayret etti. Fransa ile olan bağını ve hedeflerini gerçekleştirdiğini kanıtlamak ve böylece kendisini desteklemeye devam etmesini sağlamak için açılış konuşmasını Fransızca yaptı. Açılış konuşmasında Said, “Frankofon alanının, yükümlülüklerimizi halklarımız, özellikle de kadınlarımız ve gençlerimiz düzeyinde dayanışma unsuruna ve somut başarılara dönüştürebileceğine inanıyorum” diye konuştu (21.11.2022 Monte Carlo) Kais Said’in zirveye olan ilgisi, iktidarını destekleyecek bir dayanak arayışından kaynaklanmaktadır. Aradığı dayanağı Fransa’da buldu. Meclisin seçtiği önceki hükümeti devirmesine, meclisi fesh etmesine, 2014 anayasasını iptal ederek yeni bir anayasaya meşruiyet kazandırmak istemektedir. Çoğu insan, Kais Said’e karşı çıktı ve bu perspektiften bakanlar, Kais Said’in yaptıklarını yasadışı ve anti-demokratik olarak gördüler. Bu nedenle yurt içinde ve yurt dışında eleştirilere maruz kaldı ve Tunus Bağımsız Yüksek Seçim Kurulu, 25 Temmuz 2022 tarihinde yapılan anayasa referandumuna katılım oranının yaklaşık yüzde 27,54 olarak gerçekleştiğini duyurdu. Frankofon Örgütü üyesi ülkeler ve diğerleri, Tunus’a gelerek zirveye katılmaları ve yaptıklarını protesto ederek zirveyi boykot etmemeleri ile Fransa, Said’e destek temin etmiş olmaktadır. Zira zirvenin başka bir ülkede yapılması yönünde çağrılar olmasına rağmen Fransa, Tunus’ta yapılması konusunda ısrar etti. Aralarında 31 devlet ve hükümet başkanı ile uluslararası ve bölgesel kuruluşların 7 lideri olmak üzere zirveye yaklaşık 89 heyet katıldı. Bu, Kais Said’in yaptıklarını onaylamak, ona meşruiyet kazandırmak ve iktidarını güçlendirmek anlamına gelmektedir.

3- Fransa Cumhurbaşkanı Macron, bir kez daha Kais Said’i desteklediğini açıkladı. Yaptığı açıklamada Macron, “Tunus Cumhurbaşkanına ülkesiyle ilgili olarak ne yapması gerektiğini söylemek, Fransa Cumhurbaşkanına düşmez. Dostum olarak gördüğüm Kais Said’e, Fransa’nın Tunus’u destekleyeceğini dile getirdim. Tunus bir devrim yaşadı, teröre karşı zafer elde etti ve tüm dünya ülkelerinde olduğu gibi Korona salgınıyla mücadele etti... Kais Said gibi büyük bir anayasa hukukçusunun bu tür şeylerin farkında olduğunu düşünüyorum. Onunla bir süre önce yaptığım görüşmenin gündemi buydu. Bugün, Tunus siyasi sahnesinde bir değişim yaşıyor. Siyasi arenadaki bu değişimin meyvesini vermesini ve süreci tamamlamak amacıyla önümüzdeki milletvekili seçimlerinde Tunus’taki tüm siyasi partilerin ve güçlerin yer almasını umuyorum.” diye konuştu. Macron “Said’i, ekonomik ve siyasi düzeyde bu süreci tamamlamak amacıyla Tunus’u desteklemek için Fransa-Tunus iş birliği olasılıklarını araştırmaya çağırdığını belirtti. Fransa’nın bu zirve vesilesiyle Tunus’a sağladığı 200 milyon avroluk destek, temel özgürlükler ve demokratik müktesebat açısından açık bir çek değildir.” (21.11.2022 El Arabi El Cedid, TV5 Mondeden alıntı)

Bu açıklamasıyla Macron, Fransa’nın Tunus Cumhurbaşkanı Kais Said’i siyasi ve ekonomik olarak desteklediğini, onu dost olarak gördüğünü, aldığı önlemleri desteklediğini, çünkü ne yaptığını bilen ve yaptığının farkında olan bir hukuk adamı olduğunu yani yaptıklarının meşru ve kabul edilebilir olduğunu dile getirmektedir. Macron, Kais Said’e maddi destek sağlamıştır. 200 milyon avro tutarındaki tefeci kredi, açık çek değildir, aksine temel özgürlükler ve demokratik ilkeler adına Fransa’ya bağımlılığından dolayı verilmiş bir kredidir. Avrupa Birliği de, bütçesini desteklemek için Tunus’a 100 milyon avroluk tefeci kredi vereceğini açıkladı. Kais Said ilk yurt dışı ziyaretini Haziran 2020’de Fransa’ya yaptı. Ziyaret sırasında Cumhurbaşkanı Macron önünde aşağılık ve zül bir tavır sergiledi. Kais Said’in, Tunus Parlamentosunun Fransa’nın sömürge ve sonrasında işlediği suçlar için özür dilemesi talebini ve Fransa’nın sömürgeci bir ülke olarak kabul edilmesini reddetmesi, himaye talebinden başka bir şey değildir ve 350 milyon avroluk bir tefeci kredi aldı. Dolayısıyla aradığını Fransa’da ve Fransa ile Almanya’nın başkanlık ettiği Avrupa Birliği’nde buldu.

4- Kais Said, yönetimindeki rejime karşı 25 Temmuz 2021’de darbe gerçekleştirdiğinde Fransa’nın desteğini elde etti. Said, “23 Temmuz 2021’de (yani darbeden iki gün önce) hükümetin artan Korona vakalarıyla mücadelesine yardımcı olmak için tıbbi yardım sağlamak üzere gelen bir Fransız heyetini kabul ettiğini ve bazı önlemler almak üzere olduğunu” belirtti. Ve “Bu önlemlerin bir aktörün zımni onayıyla hayata geçirileceğine” dikkat çekti. Ardından yani 25 Temmuz 2021’de meclis kapatıldı, hükümet düşürüldü, anayasa askıya alındı. Birkaç gün sonra da yani 7 Ağustos 2021’de Macron, telefonda görüştüğü Tunuslu mevkidaşına “Fransa’nın, bu önemli anda özgürlüğü ve egemenliği için Tunus ve halkının yanında yer aldığını” duyurdu. Elysee’den yapılan açıklamada, Macron’un, Tunus’un karşılaştığı ekonomik, sosyal ve sağlık sorunlarına hızlı bir şekilde yanıt verebilmesini umduğunu ifade ettiği belirtildi.” (21.11.2021 el-Cezire) Tüm bunlar, Kais Said’in Fransa ile ne derece ilişkili olduğunu ortaya koyuyor. Parlamentoyu fesheden, hükümeti deviren, Frankofon akımı yanlısı bir kadını başbakan olarak atayan ve anayasayı iptal edip başka bir anayasa sunan Kais Said’in, iktidarını pekiştirmek için rejime karşı gerçekleştirdiği darbede Fransa’nın desteğini aldığını gösteriyor.

5- Uluslararası Frankofon Örgütü Genel Sekreteri Ruandalı Louise Mushikiwabo, 20 Kasım 2022 Pazar günü Tunus’un Cerbe adasında düzenlenen zirvenin sonunda düzenlediği basın toplantısında, “Cerbe bizi hayal kırıklığına uğratmadı... Tunus bizi hayal kırıklığına uğratmadı... Çağdaş ve ilgili geleceğin Frankofon’una doğru ilerliyoruz.” ifadelerini kullandı. Mushikiwabo, Afrika kıtasında Fransızca eğitimine yatırım yapılması, eğitimin geliştirilmesi, Fransızcanın internette ve uluslararası kuruluşlarda varlığının güçlendirilmesi çağrısında bulundu...” (21.11.2022 Monte Carlo)

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, Frankofon Örgütü zirvesinin Tunus’ta düzenlenmesi, Fransa’nın düzenlenme yeri konusundaki ısrarı, Kais Said’in zirvenin açılış konuşmasını Fransızca yapması, sonra Macron’un konuşmasında Kais Said’e övgü dizmesi ve Uluslararası Frankofon Örgütü Genel Sekreterinin konuşmaları... Bütün bunlar, Fransanın Tunus Cumhurbaşkanına ve Fransızca diline verdiği desteğin boyutunu göstermektedir!

6- Bu, Tunus’taki baskın nüfuzun Fransız nüfuzu olduğu, İngiliz nüfuzunun sona erdiği anlamına mı geliyor? sorusuna gelince, 1 Ağustos 2021 tarihli soru cevabımızda bunun cevabını yanıtladık. Soru cevapta konu ile ilgili geçenlerin bir kısmını aynen aktarıyorum: ... İngilterenin tutumu incelendiğinde, Tunustaki olaylardan dolayı şok olduğu görülür. 27 Temmuz 2021deki El Cezire sitesine göre, İngiliz The Guardian gazetesi, The Guardianın Tunustaki darbeye bakışı: Bahar kışa dönüşüyorbaşlıklı bir makale yayımladı. Gazete, Tunusun karşıt bir devrime tanıklık ettiğini belirtti ve Güvenlik güçlerinin TV istasyonlarını basması, hiç iyiye alamet değildedi. Gazeteye göre, Vatandaşlar ilgisiz davranıyor ve illiberal kavramlara yöneliyorlar, çünkü özgürlük ve demokrasi, siyasi istikrar ve ekonomik refahı sağlayamadı. Tam tersine yolsuzluk, enflasyon ve işsizlik devam etti. Tunustaki ailelerin üçte biri, Koronavirüs salgınının yayılmasından sonra geçen yıl gıdanın tükenmesinden korktu. Sızan belgelere göre, hükümet, 10 yıl içinde IMFden 4 milyar dolar kredinin dördüncü dilimi almak için müzakerelerde ekmekten sübvansiyonları kaldırmaya hazırdı. Hükümetin salgını ele alış biçimine yönelik kamuoyunun öfkesi, ulusal borç seviyesi nedeniyle daha da kötüleşti. Kredi ödemeleri şu an ülkenin sağlık harcamalarının altı katıdır... Bütün bunlardan, İngilterenin Tunustaki etkisinin fiilen zayıfladığı açığa çıkıyor. İngilterenin etkisini zayıflatan koşulların devam etmesiyle birlikte, Fransa, Tunusa güçlü bir şekilde sızmak için bir kapı araladı...Sonra özet kısmında şöyle dedik: Tunusta şiddetlenen uluslararası çatışmanın tüm göstergeleri, çatışmanın Tunusta eski ve büyük etki sahibi İngiltere ile yeni ve istikrarsız nüfuz sahibi Fransa arasında olduğunu gösteriyor... Tüm bu uluslararası tutumlardan, Fransanın Tunusta İngiltere ile iktidar çekişmesine tutuştuğu açığa çıkıyor. Ancak çekişme, Avrupa içindedir... Bu yüzden çatışma, uzun süreli olmayacak, ahenklilik formülü geri gelecek, İngilterenin etkisi büyük olasılıkla Tunustan ayrılmayacaktır. Çünkü İngiltere, siyasi deha ustasıdır. Fransa ise bundan yoksundur...”

Gayet açık ki, Tunus’ta Fransız etkisi en güçlü olanıdır. Tunus Cumhurbaşkanı Kais Said şimdi Fransa etkisinin izinden gitmektedir, İngiliz etkisi zayıflayıp gerilemiştir... Ancak bu, İngiliz etkisinin sona erdiği, Tunus’tan ayrıldığı anlamına gelmez, aksine, adamlarının birçoğu hala hareket halindedir... Fransa’nın yoksun olduğu İngiliz siyasi dehasına göre hareket etmektedirler…

7- Cezayir’in Frankofon Örgütü’nün Tunus’taki zirvesine neden katılmadığına gelince, öncelikle Cezayir daimi üye değildir, gözlemcidir... İkincisi, zirve, Fransa’nın sömürge dönemi ve o dönem için özür dilemeyi, neden olduğu trajediler için tazminat ödemeyi, bunlarla ve 1960’lı yıllarda Cezayir çölünde gerçekleştirdiği nükleer denemelerle ilgili dosyaları açmayı reddetmesi, Arap dili ve İslam’la mücadele etmesi, Fransızcayı dayatması nedeniyle Cezayir halkının Fransa’ya karşı öfkeli olduğu bir zamanda düzenlendi. Fransızca konuşanların sayısı, ülkenin üçte birinden daha aşağıya inmiştir, bu nedenle Cezayir, Fransızca kullanımından kurtulmaya çalışmaktadır. Cezayir Cumhurbaşkanı, Tunus’u ve Fransa ile olan ilişkisini ima ederek şunları söyledi: “Tebbun, Fransa’nın Cezayir’i ciddiye aldığını söyledi. Fransa’nın Cezayir’i hala bir Fransız eyaleti olarak görüp görmediğini soran gazetecinin sözlerini “hayır hayır” diyerek düzeltti ve “Başka bir ülkeyi kastediyorsun. Fransızlar o ülkeye emir veriyor, o da susup uyguluyor.” dedi. Bazıları, özellikle de Tunus Cumhurbaşkanı Kais Said’in Fransa ziyareti sırasında yaptığı “Tunus sömürgecilik altında değil, koruma altındadır” açıklamalardan sonra, Cezayir Cumhurbaşkanının, sözleriyle Tunus’a işaret ettiğini söylediler...” (08.07.2021 https://el-hosary.com)

Bu arada Frankofon Örgütü üyesi Fas da zirveye katılmadı. Bu da İngiliz yanlısı Cezayir ve Fas rejimlerinin, Tunus’ta İngiliz yanlısı rejime karşı darbe yapan ve Fransa’ya bağlılığını gösteren Kais Said’e destek vermekten kaçındıklarını gösteriyor. Zira bu zirve, Kais Said’i desteklemek, Fransa’ya bağlı kalmak ve iki ülkenin aksine İngiltere’den uzaklaşmak için yaptıklarına meşruiyet kazandırmak olarak görülmektedir...

8- Sonuç olarak iki şeye vurgu yapmak istiyoruz:

Birincisi: Fransa ve Frankofon Örgütü’nün yanı sıra diğer Batılı ülkelerin demokrasi, özgürlükler, insan hakları, kadın hakları, azınlık hakları gibi atıp tuttukları boş laflar, ülkede söz sahibi olduklarında hiçbir anlam ifade etmezler... Söz sahibi olmadıklarında ise, o lakırdıları baskı yapmak için kullanmaktadırlar. Bu ülkeler, kolonilerini on yıllarca, bazılarını yüz yıldan fazla kolonileştirdiler, ne özgürlüklere ve insan haklarına ne de hayali demokrasilerine saygı duymadılar. Büyüklük taslamak ve çıkarlarını elde etmek için bunların hepsini çiğnediler, insanları öldürdüler, insan onurunu ve malını ihlal ettiler, haysiyetini ayaklar altına aldılar, zenginliklerini yağmaladılar. Fikirlerinde dürüst değillerdir. Diğer bir deyişle kendi ideolojilerine saygı duymuyorlar. Zenginlikleri yağmalamaya, halkların kanını emmeye, onları sefalete, yoksunluğu, hastalığa terk etmeye düşkünlükleri kadar ideolojilerini uygulamaya düşkünlükleri olmamıştır... Fransa kolonilerini terk ettikten sonra etkisini korumak ve çıkarlarını güvence altına almak için Frankofon, yani sözde Frankofon Ülkeler Topluluğunu kurmuş ve Fransızcayı bunun için bir araç olarak kabul etmiştir.

İkincisi: Demokrasi ve laik fikirleri benimseyen koloni ülkelerindeki politikacılar ve partiler, bozguncudurlar, ıslahçı değil bozguncu bir siyasi vizyona sahiptirler. Çünkü Batı ve fikirleri hayranıdırlar. Destek elde etmek ve iktidara ulaşmak için, ister İngiltere ve Fransa olsun isterse yeni sömürgeci Amerika olsun, Batının kölesi olmaya ram olmuşlardır.

Mesele, bunların hepsini siyaseti ortamdan, iktidardan uzaklaştırmak, halkı siyasi olaylara İslami perspektiften bakan, herhangi bir sömürge ülkeye siyasi, fikri, kültürel, ekonomik veya askeri bağımlılığı reddeden, Kitap ve Sünnete dayalı İslami çözümleri benimseyen, Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafeti kurmak ve İslam’ın hükümlerini uygulamak için hikmetle ve sıkı bir şekilde çalışan samimi ve uyanık siyasetçileri ikna etmeye çalışmaktır... İşte bu, hakka davettir, onlar da bu davetin insanlarıdır.

وَمَنْ أَحْسَنُ قَوْلاً مِمَّنْ دَعَا إِلَى اللَّهِ وَعَمِلَ صَالِحاً وَقَالَ إِنَّنِي مِنَ الْمُسْلِمِينَAllaha çağıran, Salih amel işleyen ve Kuşkusuz ben Müslümanlardanımdiyenden daha güzel sözlü kimdir?[Fussilet 33]

H.04 Cumade’l Ûlâ 1444
M.28 Kasım 2022

Devamını oku...

ABD Kongre Seçimleri

ABD Kongre Seçimleri

Soru: Cumhuriyetçi Parti, 435 üyeli Temsilciler Meclisi’nin kontrolünü çok az bir çoğunlukla ele geçirdi. “BBC’nin ABD’deki ortağı CBS News’in tahminlerine göre, Cumhuriyetçiler en az 218 sandalye kazandı...” (17.11.2022 BBC) Demokratlar ise, “Pazar günü ABD Senatosunda salt çoğunluğu koruduğu için sevindiler...” (14.11.2022 El Cezire) Dünyanın birçok ülkesinde yerel medya, ABD Kongresi (Temsilciler ve Senato) seçimlerini ilgiyle izledi. Peki, Amerika’daki yerel olayların - diğer ülkelerde yerel olaylara pek aldırış edilmez- tüm dünyada ilgiyle izlenmesini nasıl anlamalıyız? Yoksa Amerika, ajanlarına ait medya kuruluşlarında kralları, evlilikleri, çocukları vb. hakkında saçma sapan haberler yaptıran İngiltere gibi, iç olaylarını uluslararası bir mesele haline getirmek için ajanları ve uydusu ülkelerden iç olaylarını ilgiyle izlemelerini mi istedi? Yahut bu seçimlerin dünya çapında gerçek bir etkisi mi söz konusu?

Cevap: Evet, İngiltere, ajanları ve uydularından İngiltere’deki önemsiz meseleleri ilgiyle izlemelerini ister. Çünkü İngilizler, geçmişte üzerine güneşin batmadığı imparatorlukları bugün hala varmış gibi büyük ve derin ihtişam duygusuna sahipler. İngiltere örneğinde bu, eski ihtişam duygusunu yeniden canlandırma meselesidir. Amerika’ya gelince, mesele tamamen farklıdır. Bunu netleştirmek için aşağıdaki hususlara bir göz atacağız:

1- ABD iç olaylarının uluslararası arenadaki etkisini anlamak için ABD Başkanı Biden’ın yaptığı açıklamalara atıf yapmakta fayda var. Biden, Rusya’nın Herson’dan çekilmeyi açıklamak için ABD ara seçimlerini beklemesinin ilginç olduğunu söyledi. (11.11.2022 El Cezire) Yine Suudi Arabistan’ın “OPEC Plus” aracılığıyla petrol üretimini günlük 2 milyon varil indirme kararına atıf yapmakta da fayda var. Çünkü fiyatlar, küresel olarak yükselecek, Amerikan vatandaşı yerel yakıt fiyatları hakkında gürültü koparacak, Demokratlar yerine Cumhuriyetçileri seçecekti. Çin’in Koronavirüs bahanesiyle kapanması, gerçek sebeplerden mi kaynaklandı yoksa Başkan Biden’ın partisine seçim desteği sağlamak için mi oldu, bunu teyit etmek henüz mümkün değil. Önümüzdeki günler bunu gösterecek. Kısacası, 8 Kasım 2022’deki ABD Kongre ara seçimleri, uluslararası önemli bir olayı temsil ediyordu. Amerika’da meydana gelen herhangi bir sarsıntının dünyanın diğer bölgelerinde de yankılanacağını söylemek yeterlidir. Bu nedenle ABD seçimlerinin uluslararası alandaki önemi, hafife alınmamalıdır. Ayrıca bunu önemli kılan şey, eski Başkan Trump yönetiminin Amerika içinde, halk, hükümet, partiler ve finans şirketleri arasında çok keskin bir bölünmeyi ortaya çıkarmasıdır. Tüm bunlardan dolayı dünya, ABD Kongresi seçimlerinin sonuçlarının nelere gebe olacağını izledi.

2- Dünyanın en ünlü ve en büyük kapitalist ülkesi Amerika’daki siyasal sistemde rekabet, Cumhuriyetçi Parti ile Demokrat Parti arasında gerçekleşmektedir. İki parti de seçimleri kazanmak için kapitalist şirketlere dayanır! Şirketlerin, bu yıl iki kanatlı Kongre seçimleri adaylarını desteklemek için yaklaşık 17 milyar dolar harcama yapması, karar verenin halk değil dev kapitalist şirketler olduğunun en açık göstergesidir. “Amerika Birleşik Devletleri her durumda paradoksal bir modeli sunuyor. Ülkenin tarihi bir enflasyonla boğuştuğu bir dönemde, ara seçim kampanyalarına yapılan harcamalar rekor seviyeye ulaştı. Bir Amerikan kuruluşu tarafından yapılan bir araştırmaya göre Amerika Birleşik Devletleri’ndeki 2022 ara seçimlerinin 16,7 milyar doları aşması bekleniyor. Buna göre bu seçimler gelmiş geçmiş en pahalı ara seçimlerdir.” (13.11.2022 Skynews Arapça) Bu rekor harcama, Afrika ve başka yerlerdeki bazı ülkelerin bütçesine eşdeğerdir. Buradan da açıkça görülüyor ki, Amerikan halkını şunu değil bunu seçmeye yönlendirenlerin Amerika’daki büyük şirket sahibi kapitalistlerdir. ABD seçimleri, görünürde egemenliğin halka ait olduğu izlenimini vermekte, ancak gerçekte egemenlik, belirli bir adayı desteklemek için yüz milyonlarca dolar harcayan büyük şirketlere aittir. Hatta Amerika’daki politikacıların, kendi seçmenlerini seçtikleri bile söylentiler arasındadır. Bunun kanıtı, kürtaj özgürlüğü sloganı atan kişinin seçilmek için bir kadın kitlesi istemesi, göçmenliği savunma sloganını atan kişinin, kendisini seçmeleri için azınlıkları hedef alması ve ırkçı sloganlar atan kişinin, kendisini seçmeleri için beyaz Amerikalılara yoğunlaşmasıdır.

3- Amerika’da her zaman para ve şirketler söz sahibi olmuştur. Ancak eski Başkan Trump yönetimi, Amerika’da yaşanan keskin değişiklikleri gözler önüne serdi. Büyük şirketler arasındaki kıyasıya rekabetin artık eskisi gibi sportif bir rekabet olmaktan çıkması, bu değişikliklerin en belirgin özelliğidir. Çatışan çıkarları ışığında kapitalistlerin açgözlülükleri, barışçıl bir şekilde bir arada yaşamalarına izin vermeyince, rekabet kızıştı, kaynama noktası daha da arttı ve neredeyse patlama noktasına geldi. Şirketler arasındaki yoğun kapitalist rekabet, bu şirketlerin çıkarlarını temsil eden politikacılar arasında kemik kırma durumuna ulaştı. Genel itibariyle kapitalistler, teknoloji şirketlerinin hâkim olduğu ve ABD Demokrat Partisi’nin temsil ettiği bir kesim ile petrol ve enerji şirketlerinin hâkim olduğu ve ABD Cumhuriyetçi Partisi’nin temsil ettiği diğer kesim olmak üzere iki gruba ayrıldılar. Bu iki kesimin, arkalarında duran büyük şirketlerin çıkarlarına ve bu şirketlerin çıkarlarına yoğunlaşan Amerikan eyaletine göre daha fazla bölünmesi bekleniyor. Amerikan petrol ve enerji şirketlerinin onlarca yıldır Amerikan kapitalizminin özünü temsil ettiği, Amerika içinde ve dışında büyük bir etkiye sahip oldukları not edilmelidir. Petrol savaşları, ülkeler arasında boru hatları döşeme ve dev tankerler inşa politikaları bu şirketlere büyük nüfuz ve büyük karlar sağlamıştır. Ancak son yirmi yılda, sermayesi hızla artan teknoloji şirketleri büyük sıçrama gerçekleştirdiler. Öyle ki yirmi yıldan kısa bir sürede bazı teknoloji şirketlerinin sermayesi, bazı petrol ve enerji şirketlerinin yaklaşık bir asırdır biriktirdikleri sermayelerini bile geçti. Korona döneminde bu sorunun vahameti katlanarak arttı. Kapanma politikası petrol şirketlerini büyük karlardan yoksun bıraktı, hatta petrol fiyatları kimi zaman sıfırın altına bile düştü. Evlerine kapanan insanların birbirleriyle iletişim kurmaları, işlerini iletişim cihazları ve bilgisayarlardan yapmaları, teknoloji şirketlerinin atılımlarını daha da artırdı. Pek çok ticaret sektörünü kontrol eden, ticareti elektronik ticarete ve malların eve teslimine dönüştüren Amerikan şirketi “Amazon” gibi şirketlerin ticari ve finansal işlemleri fazlalaştı. Bu büyük atılımlar, Trump yönetiminin iktidara gelişiyle aynı zamana rastladı. Böylece zarar eden ve kâr eden büyük şirketler arasındaki çatışmanın ateşi alevlendi, hatta hiddeti ve şiddeti birbirlerinin kemiklerini kırma noktasına kadar bile vardı. Bu şirketler, istediklerini politikacılar aracılığıyla uyguladıklarından bu politikacılar da keskin bir şekilde bölündüler.

4- ABD eyaletlerindeki bölünme de arttı. Demokratların kontrolündeki eyaletler, örneğin Kaliforniya’nın sıfır emisyon politikası yayınlaması ve 2035’te tamamen elektrikli arabalara geçilmesi gibi, petrol şirketlerine karşı yasalar çıkardı. Teksas gibi Cumhuriyetçilerin kontrolündeki eyaletler ve onların arkasındaki eyaleti kontrol eden petrol şirketleri ise, “yeşil” sanayi şirketlerini, yani emisyonları azaltma politikası benimseyen şirketleri kara listelerine aldı. Cumhuriyetçilerin kontrolündeki eyaletler, Demokrat seçmenin tercih ettiği posta yoluyla oy kullanmayı kısıtlayan yasalar gibi, seçim bölgelerini bölmeye ve yaklaşan seçimlerde eyaletteki kontrollerini güvence altına alacak yasalar çıkarmaya başlayınca, bölünmenin meşruiyeti iyice arttı. Demokratların kontrolündeki eyaletler ise, seçim bölgelerini bölmeye ve Cumhuriyetçilerin bu eyaletlere erişimini engellemek için posta yoluyla oy kullanmayı kolaylaştırma gibi yasalar çıkarmaya başladılar. Cumhuriyetçilerin kontrolündeki eyaletlerde, okul müfredatına “ırk teorisi” kültürünün dâhil edilmesi, göç ve göçmenler karşıtı kültürün yaygınlaşması gibi kültürel bölünmeden bahsetmiyoruz bile. Öte yandan Demokratların kontrolündeki eyaletlerde, Cumhuriyetçilerin muhafazakâr bakış açısıyla uyuşmayan kürtaj özgürlüğü ve göçmenleri savunma kültürü yaygınlaşıyor. Böylece ABD eyaletleri, beyaz Amerikalıların üstünlüğündeki Cumhuriyetçilerin kontrolündeki kırmızı eyaletler ile Demokratların kontrolündeki ve göçmen toplulukların çoğunu bir araya getiren mavi eyaletlere bölündüler. Diğer bir deyişle bölünme, etnik bir karaktere bürünmeye ve bu bölünme giderek kalıcı hale gelmeye başladı. Eyaletlerdeki politikacılar, tartışmalı konuları yüceltme eğilimine girdiler!

5- Amerika ve dünya hükümetleri, ABD Kongresi ara seçimlerinin sonuçlarını çıkarları doğrultusunda izlediler. Rusya, bu seçimleri kazanması durumunda “Trump grubu”nun Biden yönetiminin Ukrayna’ya sağladığı büyük Amerikan desteğine engel olacağını bekliyordu... Avrupa, özellikle Almanya, “Trump grubu”nun Rusya’nın yayılmacı eğilimlerini püskürtmek için Amerika ile Avrupa’nın ortak hareket etmelerini etkilemesinden korkuyordu... Belki de Çin, Amerika’nın Çin’e karşı pervasız davranmasından veya Güney Kore ve Japonya’nın nükleer silahlanmasını etkilemesinden korkuyordu... Amerika’nın İslam bölgesindeki ajanları da Suudi Arabistan gibi kimileri, “Trump grubu”nun “Biden grubu”ndan daha iyi olduğunu düşünürken, kimileri de tam tersini düşünüyordu. Doğrudur, bu seçimler başkanlık seçimleri değildir, ancak 2024’te yapılacak başkanlık seçimlerinin önemli bir provası olduğu için sanki başkanlık seçimleri gibi algılandı. Akaryakıt fiyatlarındaki artış da dâhil olmak üzere Amerika’daki yüksek enflasyon, Cumhuriyetçi Parti’nin silip süpürmesi için elverişli bir ortam yarattı. Kamuoyu yoklamaları Cumhuriyetçi Parti’nin silip süpüreceğini öngörüyordu. Medya, o derece propagandasını yaptı ki “ezici kızıl dalga”, Demokratları korkuttu. Yani seçim koşulları genel olarak Cumhuriyetçilerden yanaydı. Ancak şimdiye kadar ortaya çıkan sonuçlar, kamuoyu yoklamalarını, medyayı ve “kızıl dalga” bekleyen Demokrat parti yanlısı bazı medya organlarını ters köşe yaptı. Eski Başkan Trump da sanki başkanlık seçimleri kampanyasıymış gibi Cumhuriyetçi adayları desteklemek için eyalet eyalet dolaştı. Buna karşılık Demokratlar, gelmekte olduğu düşünülen “kızıl dalgayı durdurmak” umuduyla mevcut Başkan Biden ile Obama ve Clinton gibi eski başkanların kampanyalarını kullandılar. Ama beklenen bu kırmızı dalga gerçekleşmedi. Aksine seçim sonuçları, Cumhuriyetçi Parti’nin 435 üyeli Temsilciler Meclisi’nin kontrolünü çok az bir çoğunlukla ele geçirdiğini göstermektedir. “BBC’nin ABD’deki ortağı CBS News’in tahminlerine göre, Cumhuriyetçiler en az 218 sandalye kazandı...” (17.11.2022 BBC) Demokratlar ise, “Pazar günü ABD Senatosunda salt çoğunluğu korumakla sevindiler...” Senatoya başkanlık eden Başkan Yardımcısı Kamala Harris’in bir oyu da dâhil olmak üzere şu anda Senato’da Demokratların 50, Cumhuriyetçilerin 49 sandalyesi var. Senato seçimlerinde bir koltuk boş kaldı. 6 Aralık’ta Georgia eyaletinde ikinci tur seçim yapılması planlanıyor. Bu seçimi kazanmaları durumunda Demokratlar Senato’daki çoğunluklarını güçlendirebilirler...” (14.11.2022 El Cezire) Sonuçlar, tüm beklentiler ve kamuoyu yoklamaları ile farklılık göstermektedir.

6- İncelediğimizde, Cumhuriyetçi valilerin bulunduğu, eyaletteki temsilciler ve senatörlerin çoğunluğunun Cumhuriyetçi olduğu, Cumhuriyetçilerin kontrolündeki eyaletlerin yine Cumhuriyetçilerde kaldığını, küçük istisnalar dışında Demokrat Parti’nin bu eyaletlerde kayda değer bir etki elde edemediğini görürüz. Örneğin Teksas gibi özellikle Latin Amerika’dan gelen göçmenlerin sayısındaki artış, çok az bazı temsilcilerinin Demokratlardan olmasını sağladı. Cumhuriyetçiler neredeyse bu eyaletlerin kontrolünü tamamen ellerinde tuttular. Demokratların kontrolündeki eyaletlerde ise bunun tersi geçerlidir. Görüldüğü gibi bu bölünme derin ve köklüdür. Georgia, Arizona, Nevada ve Pensilvanya gibi salıncak eyaletler olarak adlandırılan bazı eyaletler, iki parti arasında çatışma konusu olmaya devam etti. Belki de tüm geleneksel beklentileri, kamuoyu yoklamalarını ve seçim okumalarını altüst eden seçim sonuçları, başkent Washington D.C.’nin topladığı Amerikan eyaletlerinin artık eskisi gibi birleşik eyaletler olmadığını göstermektedir. Dahası, aralarındaki ayrışma karakteristiği kalıcılığa doğru yol almaktadır. Öte yandan iki partinin iktidar mücadelesi ve arkalarında duran büyük şirketlerin farklı çıkarları, salıncak eyaletlerde keskin bir şekilde kızışabilir. Çünkü bu seçimlerde bir partinin bu eyaletlerden birini kontrol etmesi, buralarda diğer partiye karşı yeni kanunlar çıkarması ve karşıt bir kültürün yayılması bu eyaleti diğer partiden daha da uzaklaştıracak, kaybeden parti bunu kabul etmeyecektir. Dolayısıyla bu salıncak eyaletlerden patlayacak şiddet kıvılcımları, ülkeyi daha fazla şiddete sürükleyebilir. Böylece devletin dış politikası kargaşaya düşebilir, hatta bugünden itibaren düşmüştür bile. Suudi Arabistan’ın petrol indirimi konusunda “Trump grubu” ile ittifak yapması, bu eğilimin tehlikeli bir göstergesidir. Bu derin bölünme, bu seçimlerin ortaya çıkardığı en önemli şeydir. İki parti de neredeyse eşit güçtedir, fiyat artışları gibi yeni koşullar güçlerini etkilemez. Partizanlık görüşü güçlü bir şekilde perçinlendi. Bu, beklenmedik sonuçları olan tehlikeli bir meseledir. “Trump grubu”ndaki bazı adayların hatta kadınların bile omuzlarında silahlarla kampanya yürütmeleri, seçimlerde açıkça gerilim yaşanmasına neden oldu. Belki de önümüzdeki günlerde eyaletler arasındaki daha fazla ayrışma ve bu ayrışmanın meşruiyeti, beyaz ırk üstünlüğü teorisinin propagandasının yapıldığı Cumhuriyetçi Parti’nin kontrolündeki bölgelerden beyaz olmayanların giderek artan göçünü gün yüzüne çıkacaktır.

7- Seçimlerde yaşanan gerçeklikten hareketle, kongre ara seçimlerinin sonucuna şu şekilde ışık tutulabiliriz:

A- Öyle görünüyor ki Amerika, Washington’da iktidar mücadelesi veren taraflar arasındaki uçurumu kapatabilecek aklı başında insanlardan yoksundur. Amerikalılar sadakat ve siyasi saflaşma konusunda daha fazla gerilim yaşayacaklar. Bu yüzden Başkan Biden yönetimi önümüzdeki iki yıl “Kızıl” Cumhuriyetçi eyaletler ve Temsilciler Meclisinin daha fazla engelleriyle karşı karşıya kalacaktır. Tüm bunlar, devleti dış politikaya odaklanmak yerine kendi iç koşullarıyla daha fazla ilgilenmeye ve meşgul olmaya itecektir. Trump’a gelince, seçimlerden önce Donald Trump, Cumhuriyetçi Parti’yi tamamen kontrol altına almış gibi görünse de seçim sonuçlarının açıklanmasının ardından Trump’ın desteklediği bazı adayların seçimi kaybettikleri, bazılarının ise kazandıkları görüldü. Bu da Amerika’da Cumhuriyetçi Parti’den ikinci dönem için başkanlığa adayı olmayı düşünen Trump’ı zorlayabilir.

B- Suudi Arabistan’ın petrol üretimini azaltma kararında da açıkça görüldüğü gibi Cumhuriyetçi Parti’nin arkasında duran dev Amerikan şirketleri, önemli bir uluslararası etkiye sahip olduğundan, Amerika’nın uluslararası nüfuzunun bölünmesinin belirtileri muhtemelen artacaktır ve bu da Amerika’yı uluslararası alanda zayıflatacaktır. Bu, hafife alınmayacak bir durumdur. Bu durum erken belirdi. Demokratların eski Dışişleri Bakanı John Kerry’nin temasları, Trump yönetiminin İran’a yönelik azami baskı politikalarını zayıflattı. Cumhuriyetçiler, buna Demokratik Biden yönetimi sırasında Suudi Arabistan’ı petrol üretimini kısmaya teşvik ederek karşılık verdiler. Bu da Biden yönetiminin Rusya üzerindeki baskısını zayıflattı. Bu, Amerika’nın uluslararası nüfuzunu ikili nüfuz haline getirmekte, ABD’nin bazı uluslararası çıkarlarını Cumhuriyetçilerin çıkarları ve Demokratların çıkarları olmak üzere ikiye bölmektedir. Rusya ve Çin’le mücadele gibi ortak stratejik çıkarlar çemberi, aynen devam etmekte, sadece bu stratejiyi gerçekleştirmek için biçimlerde ve alt politikalarda farklılık göstermektedirler.

C- Biden yönetiminin Ukrayna konusunda Rusya’ya baskı yapmak için daha tam iki yılı var. Amerika, Ukrayna ile Rusya arasındaki müzakerelere kapı aralasa bile kısa vadede Ukrayna’daki tüm kazanımlarından vazgeçmesi için Rusya’ya baskı uygulamaya devam edecek ve uygulanan ağır yaptırımlar sürecektir. Ta ki Amerika’nın, Rusya’nın nükleer silahlarının Amerika için bir tehdit oluşturmamasını sağlamak gibi, Ukrayna sahası dışında başka kazanımlar elde edene dek. Biden döneminin politikası bu gibi görünüyor. Biden bu kazanımları elde edemezse Rusya, Batı dünyası ve uydularının izolasyonuna maruz kalmaya ve ekonomisi ayakta duramayacak şekilde emeklemeye devam edecektir.

D- Biden yönetimi, Çin ve Rusya tarafından ilişkilerinin gücü hakkında yapılan içi boş açıklamalara rağmen Çin’i Rusya’yı desteklemekten korkutarak Çin’i fiilen Rusya’dan uzaklaştırmayı başardı. Bu açıklamalar, işin gerçekliğini değiştirmez. Bu uzaklaştırma işlemi henüz tamamlanmış değil. Rusya, Çin’in kendisini yüz üstü bıraktığını, Ukrayna’ya önemli askeri destek sağlayan ve Rusya’ya ağır ekonomik yaptırımlar uygulayan Amerika ve NATO ülkeleri karşısında kendisini yalnız bıraktığını güçlü bir şekilde hissediyor. Çin ise, Ukrayna’daki savaşın patlak vermesinden önce ittifaklarını “sınırsız” olarak tanımlayan bir müttefike hiçbir yardım sağlamamaktadır.

E- Batı Avrupa ülkeleri, ister yeniden başkan olmasıyla isterse grubunun Kongre’nin kontrolünü ele geçirmesiyle olsun bir şekilde Trump’ın tekrar iktidara gelmesinden korkuyorlar. Çünkü Trump, NATO’nun miadı dolmuş bir ittifak olduğu politikasını benimsemektedir. Avrupa, askeri gücünün zayıflığı ve Rusya’nın yayılmacı politikasına karşı koyamayacak durumda olması nedeniyle Biden yönetiminin yeniden Avrupa’ya dönmesinden memnundur. Ayrıca Amerikan gaz şirketleri de Biden yönetimini zor durumda bıraktılar. Rus gazına alternatif Amerikan gazını, Amerikan fiyatlarının dört katı fazlası fiyatına Avrupa’ya sağladıkları için Avrupa ülkelerinin protestosuna maruz kaldılar... Başkan Biden’ın kendisi de Ukrayna’daki savaş sırasında astronomik karlar elde ettiklerini söylediği bu şirketleri eleştirmiş, karlarına ek vergiler koymakla tehdit etmiştir. Biden yerel petrol fiyatlarında yaşanan artışı eleştirmiştir. Çünkü Avrupa’daki yüksek fiyatlar pek umurunda değil. Aksine Biden’ın Almanya ekseninde yürüttüğü Amerikan politikası, Avrupa’nın parçalanmasına yol açmaktadır. Bu politika, eski Başkan Trump’ın Avrupalıların birliğine darbe vurmak için “Brexit” ekseninde yürütmüş olduğu politikayı andırmaktadır.

8- Sonuç olarak, ABD Kongresi ara seçimlerinin, nasıl birçok iç ve dış boyutu ve göstergesinin olduğunu, Amerikan hegemonyasının nasıl küresel bir olay haline geldiğini, Amerika’nın dış politikası üzerindeki etkisinden dolayı dünyanın çoğu ülkesinin, ABD seçimleri önemsediğini ortaya koydu. Bu, büyüklük arzusundan dolayı ajanlarından medyasal ilgi göstermelerini isteyen İngiltere’nin iç olaylarına benzemez.

İşte süper güç denilen devletler böyledir ve iç olaylarının önemi bu şekilde ortaya çıkar. Allah’ın izniyle İslam Devleti kurulduğunda ve İslam ümmeti dünyayı etkilemek için yola koyulup onlara hidayeti taşıdığında, o zaman Müslümanlar arasındaki küçük veya büyük herhangi bir olay, kâfir ülkelerin siyasi ve medya olarak büyük ilgisini çekecek, inceleyecekler ve etkilerini analiz edeceklerdir. Günümüzde kafir büyük ülkeler, İslam dünyasındaki küçük büyük her şeyle ilgileniyorlar, İslami hareketlere ilgi gösteriyorlar. Dolayısıyla medyası “ılımlı” olarak adlandırdıkları bu hareketlerin bazılarını izliyor ve ümmeti samimi diğer hareketlerden uzaklaştırmaya çalışır. Bu kâfir ülkeler, Müslümanların samimi hareketleri için binbir hesap yapıyorlar, onları izliyorlar ve ajanlarından o samimi hareketleri diri diri gömmelerini istiyorlar. İslam Devleti Hilafetin kurulmasından önce bile durum böyledir. Peki, İslam ümmeti ve muazzam enerjisi, Rabbini razı etmek ve ümmetin çıkarlarına hizmet etmek için çalışan samimi ve uyanık bir liderliğin inisiyatifi altında olduğunda kâfirlerin hali nasıl olacaktır? O zaman ümmet eski ihtişamına kavuşacak ve süper güç olarak adlandırılan bu ülkelerin aşırı zayıf oldukları gün yüzüne çıkacaktır.

وَسَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَيَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُون  “Zulmedenler, hangi dönüşle döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.” [Şuara 227]

H.25 Rabiu’s Sânî 1444
M.19 Kasım 2022

Devamını oku...

Siyasi Sohbetler (Derdeşat)

 

Siyasi Sohbetler (Derdeşat)

(Bazı Gençlerden Gelen Soruların Cevapları)

1- Soru: Amerika ve Çin, 1961’de Kennedy ve Kruşçev’in imzaladığı gibi bir anlaşma imzalayabilir mi? Özellikle de küresel ekonomik güç olarak Çin’in, ABD gücü için bir numaralı tehdit haline gelmesinden dolayı böyle söyleyebilir miyiz? Tayvan’da Çin’e yönelik Amerikan tehdidinin bununla ne ilgisi var?

Cevap: Böyle bir anlaşmanın imzalanması çok uzak bir ihtimal. Amerika, Çin’i çevreleyebilmek, iradesine boyun eğdirmek, ayrıca Ukrayna’da Rusya’yı desteklemesini engellemek için Çin’i Tayvan ile savaş tuzağına çekmenin gayreti içerisinde. Bu yüzden Amerika, Çin’i kışkırtacak eylemlerde bulunuyor, Çin’e karşı faaliyet yürütmek için çevresinde ittifaklar kuruyor, Çin’e yaptırımlar uyguluyor. Amerika, Çin’e karşı ekonomik savaş başlattı. Dolayısıyla ABD, Tayvan sorunu bir şekilde sona erene kadar bu eylemlere devam edeceği görüntüsü veriyor. Çünkü Çin, zorla bile olsa Tayvan’ı ilhak etmekte ısrarcı. Nitekim başkanlığını üçüncü döneme taşıyan ve beş yıl daha görevde kalacak olan Çin Devlet Başkanı Şi Jinping yaptığı açıklamada, “Barışçıl bir yeniden birleşme perspektifi için samimiyetle büyük bir çaba göstermeye devam ediyoruz. Bununla birlikte, güç kullanımından vazgeçme sözümüz yok ve gerekli tüm tedbirleri alma seçeneğini saklı tutuyoruz.” tehdidinde bulundu.” [16.10.2022 El Cezire] Çin, Rusya’nın Ukrayna’da ağır bir yenilgiye uğraması durumunda kendi trajedisinin tekrarlanmaması için Ukrayna’da neler olup bittiğini ve bu işin sonunun nereye savrulacağını izliyor. Çin’in Ukrayna’da Rusya’yı desteklemekten kaçındığını, hatta sonuna kadar Rusya’yı destekleyeceğini duyurduktan ve bu konuda anlaşma imzaladıktan sonra geri adım attığını, ardından tarafsız bir tutum izlediğini gördük. Putin’in, dengeli bir tutum olarak nitelendirdiği, eleştirdiğinde ve payladığında Çin’i kaybetme korkusuyla anlayışla karşıladığını ifade ettiği bu tutum Rusya’nın zararınadır. Bu yüzden Amerika’nın, tüm bu eylemler tükeninceye kadar eski Sovyetler Birliği ile yaptığı gibi Çin ile uluslararası bir paylaşım anlaşması imzalamaması, yine Güney ve Doğu Çin Denizlerindeki etki alanını kabul etmek için Çin ile bir anlaşma yapmaması da kuvvetle muhtemeldir. ABD, ülkeleri Çin’e karşı seferber edecek ve bu iki bölgeyi kontrol etmesini engellemek için çalışacaktır...

2- Soru: Rusya, Sovyetler Birliği’nin daha önce yaptığı gibi, ABD’yi yakın mesafeden tehdit etmekle “Küba Füze Krizi gibi” bir misillemede bulunabilirdi. Peki, neden yapmadı?

Cevap: Bu söz, Amerika’nın kendisinden daha güçlü olduğunu hisseden ve itiraf eden Rusya için pek gerçekçi değildir. Üstelik Sovyetler Birliği ile ABD’nin gücü birbirine denkti. Bugün her iki ülkenin nükleer gücü neredeyse eşit, ama Amerika, Rusya’nın füzelerinden korunacak bir füze kalkanına sahip. Rusya, böyle bir kalkana sahip değil. Rusya’nın füze kalkanını aşabilecek yeni füzeler üretimi duyurusu ise halen ilk aşamalarında. Başka bir deyişle, Rusya’nın ABD topraklarına ulaşan ve füze kalkanını aşabilen aktif hizmetteki nükleer füzelerinin sayısı, çok azdır. Buna karşılık Rus topraklarını vurmak için daha önce konuşlandırılan Amerikan füzeleri, hala Rus topraklarını vurabilir. Buna ek olarak Amerika İHA’lar, hayalet uçaklar ve akıllı füzeler gibi konvansiyonel silahlarda muazzam ilerlemeler kaydetmiştir. Rusya bu konvansiyonel silahların yakın muadiline bile sahip değildir. Zira Ukrayna savaşı, Rus hava kuvvetlerinin zayıf olduğunu ve Ukrayna gibi bir ülkenin hava sahasını bile kontrol edemediğini kanıtlamıştır. Rus İHA’lar sofistike değildir, çok az gelişmiştir. Raporlarda Ukrayna savaşında İran insansız hava araçlarını kullandığından söz edilir. Ukrayna savaşı, Rusya’nın konvansiyonel güçlerinin önemli zayıflıklarını ve Rusya’nın büyüklük yanılsamasını açığa çıkardı. Bu nasıl süper güçtür ki Batının desteğini alsa bile Ukrayna gibi küçük bir ülkeyi sekiz aydır yenemiyor? Rusya nasıl bir büyüklüğe sahiptir ki, daha savaşın başında Batının Ukrayna verdiği destekte bir artış olmadan yani Ukrayna daha az güçlüyken bile başkent Kiev çevresinden çekilmek için acele etmiştir? Dolayısıyla daha önce de söylediğim gibi, “Rusya, ABD’yi yakın mesafeden tehdit etmekle “Küba Füze Krizi gibi” bir misillemede bulunabilirdi.” sözü, pek gerçekçi değil. Çünkü bugün Rusya, Küba füze krizinin yaşandığı o günlerdeki Sovyetler Birliği değildir...

3- Soruda bahsi geçen uluslararası ortaklık meselesine gelince, Amerikalılara göre bu, uluslararası ganimetlerden belirlediği bir şeyi vermeyi kabul etmesi karşılığında büyük güçlerin Amerikan çıkarlarına hizmet etmesi anlamına gelir. Örneğin Rusya, Suriye’de Amerikan çıkarlarına hizmet etmeyi kabul etmiştir. 2015’teki askeri müdahalesi, büyük bir güç olarak ön plana çıkması, Güvenlik Konseyi’ndeki “veto” kararı, küçümsenmemesi gereken bir uluslararası ganimettir. Daha sonra Amerika, Rusya’nın ABD’ye hizmetlerini Kuzey Kore ve Çin’e karşı Çin havzasına taşımak istedi, ancak Rusya kabul etmedi. Rusya’nın reddedeceğinden emin olunca, Suriye’de baskın görünen Rus rolünü tırpanlamaya, Azerbaycan-Ermenistan savaşı ve diğer birçok konuda başını ağrıtmaya başladı. Amerikan mantığı budur. Washington, etkisini birisiyle paylaşma mantığına sahip değildir. Aksine şu ya da bu ülkeye vermeyi kabul ettiği bazı uluslararası ganimetler karşılığında, dünya çapında Amerikan çıkarlarını gerçekleştirmesine yardımcı olmaları için sözde diğer büyük ülkeleri kendisine ortak etme mantığındadır. İşte Çin, Rusya ve Avrupa ülkelerine yönelik Amerikan mantığı budur. Bugün Amerika’nın, Rusya ile mücadelede Almanya’nın Doğu Avrupa’daki rolünü genişletmesi de bu mantığın bir parçasıdır. Ancak tüm bunlar, Amerikan liderliğinin gözetimi ve planlaması altında gerçekleşmektedir. Şayet Almanya, Amerikan liderliğinden ve planlamasından kurtulmaya ve tek başına hareket etmeye karar verirse, o zaman Almanya’ya baskı uygulamaya başlayacaktır... Amerikan düşüncesindeki hâkim mantık budur...

4- “ABD, Rusya’dan petrol ithalatını onaylayan Hindistan’a neden yaptırım uygulamadı?” sorusuna gelince, bunun cevabı şöyledir: Amerika Hindistan’a yaptırım uygulamadı çünkü bu, Modi ve partisi Bharatiya Janata Partisi liderliğindeki Hindistan’daki ajanlarının kaderini tehlikeye atacaktır. Alternatifini sağlayamadığı için Hindistan’ın Rusya’dan gaz ve petrol satın alımına karşı çıkmamıştır. Hindistan, Almanya’da olduğu gibi Rusya’dan enerji alımını durdurduğunda, Hindistan’da fiyatlar iki katına çıkacaktır. Hindistan halkı buna katlanamaz. Bu durum Amerikan yanlısı Modi hükümetini etkileyecek ve böylece düşecektir. Bu ise Hindistan’da hâlâ güçlü olan Hindistan Kongresi Partisi’ndeki İngiliz ajanlarının bekledikleri bir fırsattır. ABD, Kongre Partisi döneminden beri olduğu gibi Hindistan’ın Rusya’dan silah alımına izin veriyor. 1947’deki kuruluşundan 1998’e kadar çoğu dönemde Hindistan’da Kongre Partisi hüküm sürmüştür. BJP ilk kez 1998’de iktidara geldi ve 2004’e kadar iktidarda kaldı. Sonra tekrar iktidara gelen Kongre Partisi 2014’e kadar Hindistan’ı yönetti. 2014’de BJP tekrar iktidara geldi ve bugüne kadarda iktidardadır. Bu partinin başarısı, Pakistan’daki kukla yöneticilerin ödünlerinden kaynaklanmaktadır. Amerika, Pakistan’daki ajan yöneticilere özellikle Keşmir’de bu partinin popülaritesini artıracak şeyleri yapmalarını emretmiştir. Bu nedenle Amerika, Rusya’dan S-400 füzeleri aldığında Türkiye’ye uyguladığı yaptırımları Hindistan’a uygulamadı. Aksine Hindistan’ı Amerika’nın Düşmanlarına Yaptırımlarla Karşı Koyma Yasası “CAATSA” çerçevesindeki yaptırımlardan muaf tuttu. 14 Temmuz 2022 tarihinde ABD Temsilciler Meclisi, ABD’nin 2023 savunma bütçesini onaylamasının bir parçası olarak, “Yaptırımlardan muafiyetin ABD ile Hindistan arasındaki savunma bağlarını güçlendireceği” iddiasıyla Hindistan’a getirilen muafiyet kararını onayladı. (16.07.2022 Anadolu Ajansı) Bu, bariz bir çifte standart olarak kabul edildi. ABD’nin, bu yasa çerçevesinde Türkiye’ye uyguladığı yaptırımları Hindistan’a uygulamaması, bu tür yaptırımlar uyguladığında ve Rusya’dan enerji kaynakları satın alımına yasak getirdiğinde, Bharatiya Janata Partisi’ndeki ajanlarının iktidardan düşmesiyle Hindistan’daki etkisini kaybetmekten korktuğunu gösteriyor. Söz konusu yaptırımlar ise, Erdoğan ve yörüngesinde dönen hükümetini etkilemiyor, aksine popülaritesini artırıyor ve Amerika ile olan ilişkisini örtbas ediyor.

5- Petrol ve gaz sorularında bahsi geçen diğer noktalara gelince, bu sorunların yanıtı şöyledir:

A- Avrupa, Rusya’nın Avrupa’ya doğru genişlemesinin tehlikelerine yakından tanıklık etmesi nedeniyle Rus enerji tedarik zincirlerinin kesintiye uğramasının bir numaralı kurbanıdır. Bu nedenle Avrupa, Amerika’nın da desteğiyle, Rus doğalgaz ve petrolünden bağımsız hale geldiğinde, Rusya ile daha iyi mücadele etme arzusunda ve bunun sonuçlarına da katlanmaya hazır. Dolayısıyla Amerika’nın Avrupa’yı Rusya’ya olan enerji bağımlılığından kurtulması için yönlendirdiği söylenemez. Her ne kadar bu Amerikan yaklaşımı, yeni bir eski Amerikan stratejisi olsa da. Bilakis Amerika’nın Ukrayna’nın pozisyonunu sağlamlaştırması, desteklemesi ve Rusya’yı Ukrayna çıkmazına düşürerek Ukrayna’yı Batıya doğru sürüklemesi ile başarılı olduğu söylenebilir. Başka bir deyişle ABD, onlarca yıl Ukrayna’ya yaptığı müdahale ile Rusya’yı bu köşeye (Ukrayna) sıkıştırmayı başarmıştır. Bu köşe, bütün Avrupa için bir tehdit olarak algılanabilir. Rusya’nın Avrupa’ya yönelik tehdidi gerçek ve aşikâr hale geldiğinde, Avrupa ülkeleri gönüllü olarak Amerikan stratejisine uydular ve ardından Rus enerji kaynaklarının Avrupa’ya akışı kesintiye uğradı. Bunu doğal gaz fiyatlarındaki artış izledi. Rus gazı, sıvılaştırılmış gaz taşımacılığı yapan tankerler ile değil, birçok boru hattı ile Avrupa’ya ulaşıyordu. Bu yüzden ucuzdu. Bu borulardan gaz tedariki “kesintiye uğradığında”, Avrupa’nın çoğunlukla tankerler ile gaz ithal etmesi elzem hale geldi. Bu ise, ihracatçı ülkelerdeki gazın sıvılaştırılması, ardından Avrupa’daki ithalatçı ülkelerde tekrar gaz haline dönüştürülmesi nedeniyle maliyetlidir.

B- Petrole gelince, doğal gazın aksine sadece Avrupa’da değil küresel bazda petrol fiyatları yükseldi. O nedenle petrol fiyatlarında yaşanan artıştan Amerika da etkilendi. Sekteye uğrayan Rusya ve Ukrayna tahılları için de aynısı söylenebilir. Yani tahıl fiyatları, sadece Avrupa’da değil küresel düzeyde arttı. Tüm dünyada olduğu gibi Avrupa’da da tahıl ve petrol kıtlığı meselesi, Rusya ve Ukrayna dışındaki bölgelerden nakliyat olasılığı nedeniyle fiyatların yükselmesi meselesidir. Gaz sıvılaştırma sanayisinin modernliği ve gaz tankerlerinin göreceli kıtlığı sebebiyle doğalgazda durum farklıdır. On yıllardır çevre ve iklim teşvikleri nedenleriyle dünyanın doğal gaza artan bağımlılığı da buna katkıda bulunmuştur. Yani kömür ve nükleer enerji gibi diğerlerine oranla doğalgaz daha az kirletici ve tehlikelidir.

C- Amerika’nın uluslararası piyasalarda doğalgazı dolar cinsinden fiyatlandırma hayali peşinde koştuğu kesin, ama önünde çok büyük engeller var. Rusya, Çin ve diğer ülkeler yerel para birimi ile ticaret yapmak konusunda anlaştılar. Bu, Rusya’nın 2014’ten beri izlediği ve belli bir mesafe kat ettiği bir yaklaşımdır. Daha doğrusu, dünya ülkelerinin Amerikan dolarına olan aşırı bağımlılıkları açığa çıkınca, 2009 mali krizinden bu yana pek çok ülke aynı şeyi düşünmektedir. Yerel para birimiyle karşılıklı ticaret yapmak yaklaşımı halen sınırlı olsa da aslında dünya çapında belli bir mesafe kat ettiği söylenebilir. Belki de Amerika, faiz oranlarını yükseltmesi ve 2022’de izlemeye başladığı yeni güçlü dolar politikası ile dolara olan güveni yeniden tesis etmek ve diğer yerel para birimleriyle ticaret yapılması yaklaşımını zayıflatmak istemiş olabilir. Uzun vadede iklim politikaları, uluslararası ölçekte doğal gaza olan bağımlılığı artıracak ve bu enerji kaynağının öneminin artmasına yol açacaktır. Dolayısıyla doğal gazın dolar cinsinden fiyatlandırılması Amerika’ya büyük fayda sağlayacaktır...

D- Amerika’nın Kuzey Akım gibi boru hatları ile Rusya ve Avrupa arasındaki gaz tedarik zincirlerini kesme çabası, ABD’nin kontrolünde olmayan enerji hatlarının kesilmesi olarak görülmesi çok daha önemli olabilir. Türkiye’nin Amerika’nın uydusu olduğu göz önüne alındığında, Rusya ile doğalgaz hatlarını kesmesi için Türkiye’ye baskı uygulamaması bunu gösteriyor. Rusya Devlet Başkanı Putin, Rus gazını Avrupa’ya taşımak için Türkiye’yi tedarik merkezi yapma niyetinde olduklarını duyurdu. Diğer bir deyişle Amerika, gelecekte Rus gazının Avrupa’ya akışının Washington’un kontrolündeki bir yolla olmasını arzuluyor.

H.04 Rabiu’s Sânî 1444
M.31 Ekim 2022

Devamını oku...

Suudi Arabistan’ın Petrol Üretimini Azaltmasının Arka Planı

Soru Cevap

Suudi Arabistan’ın Petrol Üretimini Azaltmasının Arka Planı

Soru:

Amerikan ajanı Suudi Arabistan, ABD’nin karşı çıkmasına rağmen fiyatların artmasına yol açan üretimi düşürmek için neden “OPEC+” grubunda Rusya ile işbirliği yaptı? Üretimin düşürülmesine öfkelenen Amerika, Suudi Arabistan ile ilişkileri yeniden gözden geçirdiğini duyurdu. Biden “Şu anda bu ilişkileri değerlendirme sürecindeyim. Suudi Arabistan’ın Rusya ile yaptıklarının sonuçları olacak...” diye konuştu. (16.10.2022 France 24) Peki, Suudi Arabistan ve fiili hükümdarı İbn Selman’ın Amerikan ajanı olduğu göz önüne alındığında, tüm bu hamleler ne anlama geliyor? Bundan beklenti nedir?

Cevap:

Öncelikle şunu kabul etmek gerekir ki, Suudi Arabistan ve BAE’nin “OPEC+” grubunda Rusya ile anlaşarak günlük petrol üretimini 2 milyon varil azaltma kararı, Biden ve onunla birlikte Avrupa için şok edici bir karardır. Zira bu ülkeler, Rus enerji kaynaklarından kurtulmak için muazzam çaba sarf ediyorlar. Dolayısıyla kaynakların yetersizliğinin, özellikle Avrupa’da inanılmaz derecede pahalı hale gelen fiyatlara yansımaması için, dünya pazarlarında acilen daha fazla Rusya dışı enerji kaynağına ihtiyaç duyuyorlar. Suudi Arabistan’ın amacını öğrenmek için, bu hamleyi çevreleyen uluslararası iklimin gerçekliğini bilmek gerekiyor:

Birincisi: Avrupa’da enerji krizi

1- “Birkaç ay önce Avrupa Birliği, Ukrayna’daki askeri harekât nedeniyle önümüzdeki Aralık ayından itibaren Rusya’dan petrol ithalatına yasak getirecek kararı da içeren altıncı yaptırım paketini onayladı. Zaten Avrupa Birliği’nin Rus ham petrol ithalatı, Ocak ayında günlük 2,6 milyon varile kıyasla geçen Ağustos ayında günlük 1,7 milyon varile gerilemişti...” (12.09.2022 www.independentarabia.com) Avrupa’nın bu ambargosu, Rusya’dan deniz yoluyla ham petrol tedarikini içeriyor, boru hatlarından gelen Rus ham petrolünü içermiyor. ABD, Avrupa’ya yardım etmek için, AB’nin daha önce (altıncı yaptırım paketinden önce) vazgeçtiği Rus petrolünün yarısını çoktan telafi etti.

2- Farklı bir açıdan bakıldığında özellikle Avrupa, gaz ve elektrik fiyatlarının iki kat arttığı ve giderek kötüleşen bir enerji krizi yaşıyor. Bu durum, Avrupa’nın Ukrayna savaşı öncesi Rus enerji kaynaklarına olan aşırı bağımlılığından kaynaklanıyor. Bugünlerde Avrupa ve Amerika arasındaki doğalgaz fiyatları değişiyor, dört kat daha fazla. Ama bu, petrol için geçerli değil. Zira petrol fiyatları küresel olarak hemen hemen aynı. Gaz fiyatları ise, petrol boru hatlarının veya sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) tesislerinin varlığına bağlı olarak farklılık gösteriyor. Bir başka deyişle, Avrupa’nın Rusya’ya yönelik 6. yaptırım paketi, Avrupa’da 1,4 milyon varil petrol arz sıkıntısına yol açacaktır. Bu, epey büyük bir miktardır ve petrol fiyatlarında ek bir artışa yol açması bekleniyor. Buna, “OPEC+” grubunun günlük petrol üretimini 2 milyon varil azaltma kararını da eklersek, o zaman fiyatlar aşırı pahalı hale gelecektir.

İkincisi: Rusya ve bunun Rusya üzerindeki etkisi

1- Amerika ve Avrupa ülkeleri, Rus ekonomisini abluka altına alıp paradan yoksun bırakmaya çalışıyorlar. Aynı zamanda da Rusya’nın petrol gelirlerini azaltmak için dünya pazarlarında bol miktarda petrol arzı görmek istiyorlar. Ancak Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü’nün (OPEC) bu arzı daraltan son kararı, arz kıtlığına, fiyatlarda artışa ve Rusya’nın mali olarak yararlanmasına yol açıyor. Bu ülkeler ise bunu istemiyor. Doğrudur, Amerika’nın, Avrupa’nın Rusya ile bağlarını koparmak, yani enerji tedarik zincirini değiştirmek gibi uzun vadeli hedefleri vardır. Fakat Moskova’yı mali olarak boğmak da ABD’nin önemli bir hedefidir. Bundan dolayıdır ki Suudi Arabistan’ın, Amerika’nın bu hedefine karşı hareket etmesi şaşırtıcı.

2- ABD ve Avrupa ülkeleri, bu hedeflerinin bir parçası olarak, Rus petrolü ve gazına tavan fiyat uygulaması getirmek istiyorlar. Çünkü yaptırımlar nedeniyle enerji kaynakları Avrupa pazarından çekilen Rusya’nın, Hindistan, Çin ve diğer Asya ülkelerinde petrolü için yeni pazarlar bulduğuna tanık oldular. Rusya, bu ülkelere düşük fiyattan petrol satsa da, uygulanan yaptırımların ardından dünya genelinde yükselen petrol fiyatları bu farkı kapatmasını sağladı. Diğer bir deyişle Rusya’nın dünyada petrol fiyatlarının artması nedeniyle petrol satışlarından elde ettiği gelirde, Ukrayna savaşından önceki döneme oranla bir değişiklik olmamıştır. Bundan dolayı Moskova’nın petrolden elde ettiği gelirleri sınırlamak için Rus petrolüne tavan fiyat uygulama düşüncesi ortaya atıldı. Küresel piyasalarda petrol arzı yeterli düzeyde kalırken, bu ülkelere göre fiyatlar makul seviyelerde seyretmektedir. Rus petrolüne tavan fiyat uygulaması getirilmesi halen planlama aşamasındadır. Avrupa ülkeleri ve Amerika, Rus petrolüne tavan fiyat uygulaması getirilmesine cesaret edemediler. Çünkü Rusya, fiyat üst sınırı uygulaması getirilen ülkelere petrol tedarik etmediği zaman bunun küresel fiyatlar üzerinde yansımaları olacaktır.

Üçüncüsü: ABD Kongre seçimleri

1- 8 Kasım 2022’de ABD Kongresi ara seçimleri yapılacak. Eski Başkan Donald Trump’ın partisi olan Cumhuriyetçi Parti, bu seçimleri kazanmayı ve Kongre’nin her iki kanadını; Temsilciler Meclisi ve Senato’yu kontrol etmeyi umuyor. Bu seçimler önemlidir, çünkü sonuçları, Cumhuriyetçi Parti’nin yeniden iktidara gelmeyi planladığı 2024 başkanlık seçimleri için bir gösterge olacaktır. Amerika’da Demokrat Parti ve onu destekleyen teknoloji şirketleri ile Cumhuriyetçi Parti ve onu destekleyen petrol şirketleri arasında keskin bölünmenin yaşandığı konjonktürde, “OPEC+” grubu kararının ABD Kongre seçimleriyle ilgili derin boyutları vardır. Suudi Arabistan’ın, grubun üretim kesintisini destekleme kararı işin püf noktasını oluşturuyor.

2- İşin püf noktası olmasına gelince, Kongre seçimlerine bir ay kala Amerika çok kritik bir dönemden geçiyor. “5 Ekim’de OPEC ve OPEC dışı bazı üretici ülkelerden oluşan “OPEC+” grubu, günlük petrol üretimini önümüzdeki Kasım ayından itibaren 2 milyon varil azaltma kararı aldığını duyurdu. Bu da petrol fiyatlarında yüzde 10’luk bir artışa yol açtı. Ardından bu hafta hafif düşüşe geçti. (12.10. 2022 Anadolu Ajansı) “OPEC+” kararının bu kaçınılmaz sonucu, yani petrol fiyatlarındaki artış, Suudi Arabistan’ın karara verdiği desteğin de amacıdır zaten. Çünkü Amerika’da akaryakıt fiyatları, Amerikalı seçmen için çok hassas bir meseledir. Fiyatların yükselmesi, ABD’li seçmenin ruh halini değiştirip Başkan Biden ve Demokrat Parti’den uzaklaştırıp Cumhuriyetçi Parti adaylarını seçmeye yönlendirebilir. Amerikalı yetkililerin, “OPEC+” kararını bir ay yani ABD Kongresi ara seçimleri sonrasına ertelemek için Suudi Arabistan ve Körfez Ülkeleri ile temasa geçmiş olmaları da bunu gösteriyor. “Wall Street Journal gazetesi, Suudi Arabistan’ın ABD’li yetkililerin “OPEC+” grubunun petrol üretimini azaltma kararını sadece bir ay erteleme çağrısına olumlu yanıt vermediğini aktardı. Gazete, görüşmelere aşina olan kaynaklardan aktardığına göre, Amerikalı yetkililerin OPEC+ petrol üretimini günde iki milyon varil azaltma kararı almadan önce Suudi Arabistan ve diğer Arap müttefikleriyle temasa geçtiğini ve onlardan bu konudaki kararı sadece bir ay daha ertelemelerini istediğini ancak bu ülkelerin Amerika’ya olumsuz yanıt verdiğini söyledi. Konuya aşina olan kişiler, ABD’li yetkililerin Suudi Arabistan’ı planlarını ertelemeye ikna etmek için yoğun bir baskı kampanyası yürüttüğünü söylediler. Gazeteye göre, Beyaz Saray yetkilileri, Veliaht Prens Muhammed b. Selman ile birkaç telefon görüşmesi yaptı ve Hazine Bakanı Janet Yellen, Suudi Maliye Bakanı ile görüştü.” (11.10.2022 El Hurra) Böylece, söz konusu petrol üretimini azaltma kararının seçimler öncesinde Demokrat Parti ve Biden yönetimi için oldukça hassas olduğu, Biden yönetimin kararı ertelemeye çalıştığı, ancak başarılı olamadığı açığa çıkıyor.

3- Bütün bunlardan, Suudi Arabistan’ın, “OPEC+” grubunun petrol üretimini çok büyük miktarda (günlük 2 milyon varil) azaltma kararını desteklemesinin arka planında Batı karşıtı Rus hazinesine finansal destek sağlama ve Avrupa’daki enerji krizini derinleştirme planının olmadığı anlaşılıyor. Çünkü Suudi Arabistan, Washington’daki efendileri istemedikçe, Avrupa’ya karşı gelemez. Suudi Arabistan’ın, Amerika’daki efendileriyle birlikte Trump’ın partisi Cumhuriyetçi Parti’nin oylarını artırmayı planladığı açıktır. Bölünmenin ardından Amerika’daki siyasi hayatın kötüleştiği ve korkunç hale geldiği bir gerçektir. O kadar ki bir parti, iktidarda olsa dahi diğer partinin çıkarlarına darbe vurmak için dış güçlerle işbirliği bile yapabiliyor!

4- Biden yönetimi, Suudi Arabistan’a ve kararına kızgınlığını dile getirdi. “Biden, Salı akşamı CNN’e verdiği röportajda, “(Suudilerin) Rusya ile yaptıklarının bazı sonuçları olduğunu” söyledi. Neyi değerlendirdiğim ve aklımda neler olduğu konusuna girmeyeceğim. Ancak sonuçları olacak” diye konuştu. John Kirby, Başkan Biden’ın Suudi Arabistan’la ilişkileri yeniden değerlendirme ve bu ilişkinin ABD’nin ulusal güvenlik çıkarlarına hizmet ettiğinden emin olmanın zamanının geldiği görüşünde olduğunu söyledi.” (12.10. 2022 Anadolu Ajansı) Ayrıca “Beyaz Saray Sözcüsü Karine Jean-Pierre de Salı günü yaptığı açıklamada, Başkan Joe Biden yönetiminin başından beri Suudi Arabistan ile farklı bir ilişkiye gerek duyulduğu konusunda net olduğunu söyledi. Sözcü, Washington’un Suudi Arabistan ile ilişkileri gözden geçirdiğini ve Kongre ile istişareler ışığında önümüzdeki haftalarda neler olacağını izleyeceklerini belirtti. “OPEC+” kararının Suudi Arabistan’ın enerji politikalarında Rusya ile müttefik olduğunu gösteriyor diye de sözlerine ekledi. (12.10.2021 El Cezire)

Dördüncüsü: Beklentinin ne olacağı meselesine gelince, görünüşe göre şu şekilde olacaktır:

1-“OPEC+” grubunun, günlük petrol üretimini 2 milyon varil azaltma kararı, petrol arzı üzerinde güçlü bir baskı oluşturacaktır. Bu karardan önce bile Biden yönetimi, Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle tetiklenen yüksek enerji fiyatlarına karşı koymak ve Kongre seçimlerinde zarar görmemek amacıyla Stratejik Petrol Rezervi’nden 6 ay boyunca günde 1 milyon varil petrolün serbest bırakılması yönünde karar almıştı. “Beyaz Saray tarafından yapılan yazılı açıklamada, ABD Başkanı Joe Biden, tarihin en büyük petrol rezervi salınımını açıklayacak. Başkanın, Kongre’yi kamu arazilerini kiralayan ancak petrol ve gaz çıkartmayan enerji şirketlerine de mali cezalar uygulanması yönünde çağrı yapacağı belirtildi. Açıklamada, “Müttefikler ve ortaklarla istişareden sonra, Başkan, önümüzdeki altı ay boyunca her gün ortalama bir milyon varil daha piyasaya sürerek, tarihin en büyük petrol rezervi salınımını açıklayacak. Bu rekor sürüm, yerli üretimin artacağı yıl sonuna kadar köprü görevi görecek tarihi miktarda arz sağlayacaktır” denildi. (31.03.2022 CNN Arabic)

2- Bütün bunlardan, Biden’ın üretimi artırma taleplerinin Suudi Arabistan tarafından reddedildiği bir zamanda, ABD Başkanı’nın Kongre seçimleri öncesi yerel akaryakıt piyasalarını sakinleştirmek için nasıl da çaba gösterdiği ortaya çıkıyor. Son olarak Suudi Arabistan, Kongre seçimlerine bir ay kala petrol üretimini önemli ölçüde azaltmak için “OPEC+” grubu kararını desteklemiştir. Dahası, Suudi Arabistan bundan daha çok fazlasını yapmıştır, Rusya’dan ithal ettiği petrolün miktarını artırmıştır. “Veri analiz firması Refinitiv verileri, Suudi Arabistan’ın bu yıl Nisan-Haziran ayları arasında Rusya ve Estonya limanları üzerinden Rusya’dan 647 bin ton (günde 48 bin varil) fuel oil ithal ettiğini gösterdi. Bu rakam geçtiğimiz yılın aynı döneminde 320 bin ton düzeyindeydi. 2021 yılının tamamında ise Suudi Arabistan 1,05 milyon ton Rus akaryakıtı ithal etti.” (15.07.2022 El Hurra) Bu, Suudi Arabistan’ın Amerikan petrol şirketleri ve Cumhuriyetçi Parti ile uyum içinde, Başkan Biden’ın Rusya ve küresel petrol fiyatları politikasına karşı gelmek için yürüttüğü büyük bir komplonun kanıtıdır.

Tüm bunlara, Jared Kushner gibi eski Trump yönetimi ekibinin Suudi Arabistan ile olan temaslarını da eklersek, Suudi Arabistan’ın, petrol politikasını Cumhuriyetçi Parti, özellikle de eski Başkan Trump’ın ekibi ve Cumhuriyetçi Parti yanlısı Amerikan petrol şirketleriyle koordinasyon içinde yürüttüğü açıkça görülür. Suudi petrolü üzerinde bu şirketler söz sahibidir.

3- Şüphesiz önümüzdeki günlerde Suudi Arabistan’ın bu politikası, “OPEC+” grubunun aldığı üretimi önemli ölçüde azaltma kararının ardından Suudi Arabistan ile ilişkilerini gözden geçirme sürecinde olduğunu açıklayan Biden yönetiminin baskısına maruz kalacaktır. Hatta Biden yönetimi yetkilileri, Suudi Arabistan ile Rusya arasında bağlantı kurmaya başladılar bile: “ABD Başkanı Biden, OPEC+ grubunun petrol üretim kotalarını düşürme kararının Suudi Arabistan için “sonuçlarının olacağını” vurguladı ve Suudi Arabistan ile ilişkileri “yeniden düşünmenin” zamanının geldiğini belirtti. Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi Sözcüsü John Kirby, Başkan Biden’ın Suudi Arabistan’la ilişkileri yeniden değerlendirme ve bu ilişkinin ABD’nin ulusal güvenlik çıkarlarına hizmet ettiğinden emin olmanın zamanının geldiği görüşünde olduğunu söyledi.” (12.10.2022 El Hurra) Demokrat Partili Senatör Bob Menendez de, “OPEC+ ülkelerinin petrol üretimini azaltmaya yönelik adım atarak Rusya’ya Ukrayna savaşında yardımcı olmasının kabul edilemez olduğunu söyledi. Illinois Senatörü Richard Durbin Salı sabahı yaptığı açıklamada, “Suudi Arabistan açıkça Rusya’nın Ukrayna’daki savaşı kazanmasını istiyor” dedi. CNN’e verdiği demeçte Durbin, “Bu konuda çok açık konuşalım, Putin ve Suudi Arabistan ABD’ye karşıdır” dedi ve “Suudi Arabistan’ın güvenilir bir müttefik olmadığını” vurguladı.” (12.10.2022 El Hurra) Şüphesiz ki Suudi Arabistan’ın bu eylemleri Rusya’nın yararına değildir. Çünkü 2020’de Trump yönetimi sırasında Rusya’yı ikna etmek ve üretimi azaltmaya zorlamak için Rus çıkarlarına karşı hareket ettiği biliniyor. (29 Nisan 2020 tarihli petrol krizi ve yansımalarısoru-cevabına bakılabilir) Dolayısıyla Suudi Arabistan’ın Amerika’ya karşı Rusya’yı desteklediğini düşünenler, fantezi dünyasında yaşıyordur. Amerikan ajanı Suudi Arabistan yöneticilerinin böyle bir lüksü olamaz.

Beşincisi: Suudi Arabistan’ın mevcut petrol politikasının realitesi budur. Bu politika, Biden yönetiminin istekleriyle açıkça çelişirken, Cumhuriyetçi Parti ve onu destekleyen Amerikan petrol şirketlerinin istekleri ile uyuşmaktadır. Bir açıdan ABD petrol şirketleri, faydalanan oldukları için fiyatları yükseltmek istiyorlar. Daha önemli bir açıdan ise, Cumhuriyetçi Parti’nin Kongre’nin her iki kanadında kontrolü ele geçirmesi umuduyla yaklaşan Kongre ara seçimlerinde Başkan Biden’ın Demokrat destekçilerini devirmeyi ve böylece 2024’te başkanlığa geri dönüşlerini kolaylaştırmayı arzuluyorlar.

Suudi Arabistan ve petrol zengini Körfez ülkeleri, pazarlama ve fiyatlandırma açısından petrol piyasalarını kontrol etmek istemiş olsalardı, hem kendilerinin hem de halklarının çıkarları için bunu yapabilirlerdi. Ancak bu tür düşünceler, bu kukla yöneticilerin akıllarından bile geçmiyor. Çünkü ajanlık ve yabancıya teslimiyeti, İslam ve Müslümanlara düşmanlığı özümsemişlerdir. Müslümanların petrolünü, düşmanların değil, Müslümanların elinde bir silaha ancak Allah’ın izniyle yakında kurulacak Hilafet Devleti dönüştürecektir.

وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ  “O gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” [Rum 4-6]

H.21 Rabiu’l Evvel 1444
M.17 Ekim 2022

 

Devamını oku...

Rusya’nın Ukrayna’daki Savaşının Yansımaları

Soru Cevap

Rusyanın Ukrayna’daki Savaşının Yansımaları

Soru:

01 Eylül 2022’de France 24 sitesinin aktardığına göre, “Ukrayna ordusu sözcüsü, Ukrayna kuvvetlerinin binlerce Rus askerini kuşattıktan sonra Cumartesi günü doğudaki Lyman kasabasına (Donetsk bölgesi) girdiğini söyledi.” Çarşamba günü Rusya Devlet Başkanı Putin, Ukrayna’daki savaş alanında yaşanan büyük gerilemenin ardından İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez kısmi askeri seferberlik ilan edildiğini duyurdu...” (21.09.2022 Euronews) Kısmi askeri seferberlik duyurusu, Ukrayna’nın Rusya’nın işgal ettiği bölgeleri geri almak için başlattığı karşı saldırıların ardından geldi. “Ukrayna Savunma Bakan Yardımcısı Pazar günü Al-Hurra uydu kanalına yaptığı açıklamada, “Ülkesinin Rusya’nın doğu Ukrayna’da işgal ettiği 10.000 kilometrekarelik bir alanı geri aldığını söyledi... Kiev’in Batı ülkelerinden çok destek gördüğünü ve doğuda karşı saldırılarda başarı elde ettiklerini kaydetti...” (18.09.2022 Al-Balad)

Şimdi soru şu: Rusya askeri olarak gerçekten zayıf mı? Yoksa Batının silah yardımı büyük ölçüde arttı mı? Rusya’nın kısmi askeri seferberliği, işleri tersine çevirebilecek mi? Ukrayna’nın kendi toprağı olan Lyman kasabasını geri alması ile Rusya’nın Ukrayna’nın dört bölgesini ilhak etmesi ne anlama gelir? Rusya ilhaktan geri adım atabilir mi?

Cevap:

Bu yeni gelişmeleri billurlaştırmak, boyutlarını ve yansımalarını kavramak için öncelikle büyük savaşların, gerçek güç dengesini değiştirmenin en hızlı ve en güvenilir yolu olduğunu vurgulamak gerekir. Tarih boyunca hep böyle olmuştur. Ukrayna savaşındaki gelişmeler takip edildiğinde, şunlar açığa çıkar:

1- Rusya, Donbass’ta Rusça konuşan insanları savunmak için Ukrayna savaşının fitilini ateşlemedi, her ne kadar gerekçesi bu olsa da. Aksine uluslararası konumunu güçlendirmek için savaş başlattı. Savaşın fitilini ateşlemeden hemen önce Avrupa, Amerika ve NATO’dan güvenlik garantileri istedi. Ukrayna’nın NATO’ya dâhil edilmemesi bu güvenlik garantileri arasında yer alıyordu. Batının Rusya’ya haksızlık ettiği ve birinci sınıf bir nükleer güç olarak uluslararası konumuna insafsızlık yapıldığı düşüncesinden kaynaklanan Rusya’nın bu hedefleri, Moskova’nın savaştan önce yaptığı tüm açıklamalarda açıkça görülüyordu. Moskova’nın bu garantilerde ısrarı ve Amerika ile Batıya bunları yazılı olarak sunması bunu doğruluyor. Bu nedenle bu çok önemli. Amerika ve Avrupa, Rusya’nın bu savaşını Ukrayna’dan toprak talebi veya doğu Ukrayna’daki Rusları savunmak olarak değil, uluslararası sisteme isyan olarak ele aldılar, Amerika ve Batının bu reaksiyonu, Rusya’nın 2014’te Kırım’ı ilhak ettiğinde sergiledikleri reaksiyondan tamamen farklıydı. Diğer bir deyişle bu reaksiyon, Amerika’nın tek başına önderlik ettiği Batılı uluslararası sisteme isyan eden büyük bir güce verilen tepki düzeyindeydi.

2- Bu nedenle Amerika ve Avrupa’nın Rusya’ya verdiği tepki sert oldu. Siyasi aptallığıyla ünlü Rusya böyle bir tepki beklemiyordu... Amerika ve Avrupa, Rusya’ya tarihinin en sert yaptırımlarını uyguladılar, yurtdışındaki mal varlıklarını dondurdular. Bu ülkeler, Avrupa’nın Rus petrol ve gazına şiddetli ihtiyaç duymalarına rağmen Rusya ile bağlarını kopardılar. Başta Almanya olmak üzere Avrupa yeniden silahlanmaya ve Amerika ile birlikte, Ukrayna’ya yoğun bir şekilde askeri destek sağlamaya başladılar. Rusya-Ukrayna savaşının ardından Amerika, eski Başkan Trump döneminde sorgulanır hale gelen Batıdaki liderliğini açık ve net bir şekilde gösterdi ve müttefikleriyle ilişkilerinde var olan birçok boşluğu doldurdu. Savaşın başında Moskova’yı ileriye iten Rus gücünün gerçekliği, bugün de olduğu gibi Ukrayna’ya girdikten 6 aydan fazla bir süre geçtiği halde net değildi. Bu yüzden Amerika, kademeli olarak Ukrayna’ya askeri yardım sağladı ve Moskova’nın tepkisini izledi. Zamanla Rusya’nın kırmızıçizgileri birer birer terk edilmeye başlandı. Amerika ve müttefikleri, Rusya’nın kırmızıçizgilerini yok ettiler, Rusya onları durduramadı. Ukrayna’ya askeri yardım sağlanması, savunmadan saldırıya kadar nicelik ve nitelik olarak yardımlardaki artış bu çizgilerin aşılmasıydı... Böylece Ukrayna’yı Kırım’da Rusya’ya saldırması için cesaretlendirmeyen Amerika, şimdi saldırması için cesaretlendiriyordu...

3- Stratejik aptallığıyla Rusya, pervasızca Ukrayna topraklarını işgale kalkıştı. Kendini Ukrayna’dan üstün gördüğü için başkent Kiev’e doğru ilerledi. Ancak Kiev’i işgal edemedi, Donbass’a geri çekildi. Fakat bu geri çekilme, Rus ordusunda büyük bir zayıflığın olduğunu gösterdi. Rusya, savaş uçaklarını gösterip Ukrayna hava sahasını kontrol edemediği gibi ilerleyen güçlerine lojistik destek de sağlayamadı. İstihbaratının aksine Ukrayna direnişinin büyüklüğü Rusya’yı şaşırttı. Böylece Rus ordusunda ciddi bir askeri zayıflık belirdi ve Rus ordusunun Ukrayna’da yenilgiye uğrayacağına dair Washington’da umutları yeşertti.. Rusya Devlet Başkanı Putin’in Rus ordusu hakkındaki açıklamaları, zayıf saha performansıyla örtüşmediği görüldü. Sahada beliren bu zayıflık, misyonlarını durduran yabancı elçiliklerin Kiev’e geri dönmesini sağladı. Batılı yetkililer, peş peşe Ukrayna’nın başkentine ziyaret gerçekleştirdiler...

4- Sonra Amerika, Ukrayna’ya yapılan askeri yardımın hedeflerini açıkladı. Amerika’nın açıkladığı bu hedefler, Moskova’da yıldırım etkisi oluşturdu.. Amerika, uydu görüntüleri ve telsiz görüşmeleri üzerinden Ukrayna için saha istihbaratı topladı. Askeri danışmanlık yaptı, hatta ABD Genelkurmay Başkanı, Ukraynalı mevkidaşını haftada yedi kez aradığını bile söyledi. (El Cezire, Eylül 2022) Eldeki tüm veriler, Amerika’nın Ukrayna’daki savaşı kendi savaşı olarak gördüğü, ancak doğrudan katılmadığı anlamına geliyor. Nitekim Amerika haftalık yaptığı açıklamalarda, Ukrayna’ya milyarlarca dolar ek askeri yardım sağladığını duyurdu. Bir başka deyişle, Amerika, Rusya’yı Ukrayna’da hezimete uğratmaya ve büyük ülkeler listesinden çıkarmaya kararlı. Rusya bunu çok geç fark etti!

5- Avrupa’nın Rus petrol ve gazına bağımlılıktan kurtulma yolunda emin adımlarla ilerlediğini açıklamasına rağmen Rusya’nın (savaşın) altı ayı boyunca Avrupa’ya petrol ve gaz ithalatına devam etmesi, stratejik zayıflığını gösteren göstergelerden biridir. Yani Rusya, gece gündüz düşmanlığını ilan eden ülkelere petrol ve doğalgazı tedarikini durdurmamıştır. Bu, ekonomisinin Batı yaptırımlarından etkilenmediğini ve rublenin yaptırımlar karşısında istikrarını koruduğunu söyleyen Moskova’nın paraya ne kadar çok ihtiyacı olduğunu gösteriyor! Rusya, çok geç bir hamleyle 2022 Eylül’ünün başlarında patlamalardan önce Nord Stream 1 gaz boru hattını tamamen kesti. Diğer yandan da güvenilir bir enerji tedarikçisi olduğunu açıkladı. Öte yandan Polonya üzerinden geçen “Yamal-Avrupa” boru hattı, Ukrayna üzerinden geçen “Progress” ve “Soyuz” boru hatları ve Türkiye’den geçen “Türk Akım” boru hattı gibi Avrupa’ya gaz tedarik eden diğer boru hatları faaliyetlerine ve Avrupa gaz sağlamaya devam ettiler. Rusya değil, Polonya ve Ukrayna, gaz tedarik eden yan hatları kestiler. Rusya’nın paraya ihtiyacı, uluslararası arenada itibar kaybettirdi. Bu, savaştan önce uluslararası konumunu güçlendirme çabalarıyla uyuşmaz...

6- Rusya, 2022 Eylül ortalarında yani Rusya’nın Kharkov’daki yenilgisinden kısa bir süre sonra Şanghay İşbirliği Örgütü’nün Semerkant Zirvesi’nde Çin’in sergilediği tutuma şaşırdı. Rusya Devlet Başkanının kendisi bu tutumu ifşa etti. Çin’in Ukrayna’daki savaşla ilgili “kaygılarını ve endişelerini” anladığını ifade etti. “Putin, -Ukrayna’daki Rus savaşının başlamasından bu yana Çinli mevkidaşı ile yaptığı ilk görüşmede- Çinli dostların Ukrayna kriziyle ilgili dengeli duruşunu çok takdir ettiğini söyledi.” (15.09.2022 El Cezire) Böylece Rusya, Ukrayna’daki savaştan önce “sınırsız” işbirliği anlaşması imzaladığı Çin’in “dengeli” bir duruş izlediğini yani ne Rusya’nın ne de Ukrayna ve Batının yanında yer almadığını gördü. Nitekim Çin, Şanghay zirvesinde Rusya ile düzenlenen ortak basın toplantısında ve Çin devlet başkanının açıklamalarında, “Ukrayna”nın adını bile anmadı, sadece ima etti. Aklı başında biri, Amerika’nın Çin’e Ukrayna’daki savaşında Rusya’ya herhangi bir destek vermesinin sıkıntısını açıkladığından şüphe etmez. Bu, şüphesiz Çin’in uluslararası ticaretinin zarar görmesi korkusuyla karşılık vermesi gereken bir meseledir... Bu nedenle Çin, Ukrayna’daki 4 bölgenin ilhakının kınanmasını içeren Güvenlik Konseyi taslağında çekimser kaldı, Rusya’yı desteklemedi. 1 Ekim 2022’de France 24 sitesinin bildirdiğine göre, “Rusya Cuma günü, Ukrayna’daki 4 bölgenin ilhak edilmesini kınayan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin (BMGK) karar taslağını veto etti... Çin, Hindistan, Brezilya ve Gabon’un çekimser kaldığı oylamada BMGK üyesi 10 ülke, ABD ve Arnavutluk tarafından hazırlanan karar lehinde oy kullandı...”

7- Tüm bunların ışığında Ukrayna’ya şartlarını kabul ettiremeyen Rusya’nın Ukrayna saldırısı, Rusya’nın ciddi bir askeri zafiyet yaşadığını ortaya koyuyor. Yine Amerika ve Batının, Ukrayna’ya bir kısmı açık, bir kısmı gizli niteliksel büyük bir askeri destek sağladığını gösteriyor. Rusya, savaştan önce beklemediği bu yeni gerçekleri gördüğü için Lavrov, 12 Eylül 2022’de Rusya’nın Ukrayna ile müzakereleri reddetmediğini belirtti. (12.9.2022 El Cezire) Fakat savaşın ilk günlerinde Rusya’nın Ukrayna’ya dayatmak üzere Ukrayna masasına koyduğu şartların da buharlaştığının farkında. Nükleer silah kullanımı dışında Rusya’nın bu şartları tekrar gündeme getireceğine dair hiçbir umut yok. Nükleer silah, belki de Rusya’nın son kozudur. Fakat nükleer silah kullanımının Amerika’yı şu ya da bu şekilde savaşa çekeceğini de biliyor. Amerikan yardımı alan Ukrayna ordusuna karşı giriştiği savaşta zafer elde edemiyor ki Amerikan ordusu savaşa katılırsa nasıl zafer elde etsin? Dolayısıyla Ukrayna saldırısından sonra Rusya, “zor” bir durumdadır.

8- Rusya tüm bu tehlikelerin farkında. Rusya Devlet Başkanı Putin, yenilgiyi kabul etmediğini gösterdi. “Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ülkesinin nükleer tehditlere maruz kaldığını belirterek kısmi askeri seferberlik ilan edildiğini duyurdu.” (21.09.2022 El Cezire) Ayrıca (Rusya destekli Lugansk, Donetsk, Kherson ve Zaporozhye bölgeleri, Rusya’ya katılmak için 23-27 Eylül tarihleri arasında referanduma gideceklerini duyurdu.” (21.09.2021 Anadolu Ajansı) Nitekim referandum yapıldı ve ilhak gerçekleşti... 30 Eylül 2022’de El Cezire sitesine göre, “Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Kremlin’de yaptığı konuşmada, Ukrayna’nın Herson, Zaporijya, Donetsk ve Luhansk bölgelerinin resmen ilhakını açıkladı ve buraları Rusya Federasyonu’nun dört yeni bölgesi olarak ilan etti. Ayrıca uzun konuşmasında Putin, Batının dünya düzenini kontrol etmesini kınadı. Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski ise, ülkesinin Rusya’nın hamlesine yanıt olarak “kararlı bir adım” attığını söyledi.” Bununla birlikte Ukrayna ordusu, bu dört bölgede askeri operasyonlarını sürdürdü... 01 Eylül 2022’de France 24 sitesinin aktardığına göre, “Ukrayna askeri sözcüsü, Ukrayna kuvvetlerinin Rus güçlerini kuşattıktan sonra Cumartesi günü doğudaki kale Lyman’a girdiğini duyurdu. Rusya, çatışmalar sürerken binlerce kişinin kasabadan ayrıldığını doğruladı. Cuma günü Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Ukrayna’daki 4 bölgenin ilhakını onayladıktan sonra Moskova, siyasi olarak gerilimi tırmandırmaya devam ediyor... Ukrayna Savunma Bakanlığı sosyal medya hesabı Twitter’da “Ukrayna Hava Taarruz Kuvvetleri, Donetsk bölgesi Lyman’a giriyor.” ifadelerini kullandı. Bundan kısa bir süre önce Ukrayna ordusu, Cuma günü Rusya’nın ilhak ettiği Donetsk bölgesinde bulunan Lyman kasabasında binlerce Rus askerini kuşattığını söyledi.”

9- Tüm bu olanlardan sonra Rusya’nın tutumunu daha yakından incelediğimizde, şunlar görülür:

A- Tarih boyunca olduğu gibi Rus aklı, toprak kazanımlarına bakar ve ne pahasına olursa olsun o toprağı korumak ister. Bu nedenle Rusya’ya ilhak etmek ve oldubittiye getirmek için kısmen veya tamamen kontrol ettiği bölgelerde referandum yaptı. Bir başka deyişle Rusya, bu yeni bölgelerin (Lugansk, Donetsk, Zaporozhye ve Kherson) Rus toprakları haline geldiğini, oralara yapılan saldırının Rusya’ya yapılmış bir saldırı olduğunu, Rusya’nın “askeri-nükleer doktrini” gereklerine göre, o toprakların savunulması nükleer silahların kullanılmasını gerektirebileceğini söylemek istiyor. Yani Rusya, topraklarına saldırılması durumunda Ukrayna ordusunu desteklemenin doğuracağı riskler hakkında Amerika ve Avrupa ülkelerini gözdağı vermek ve bizzat Ukrayna ordusunu korkutmak istiyor. Bütün bunlar, Rus ordusunun zayıflığını, savaşlarda nükleer silah kullanımını yasaklayan bir tür uluslararası anlaşmanın varlığına rağmen Ukrayna’da zafer elde edememesi sonrasında nükleer silaha başvurabileceğini gösteriyor...

B- 300 bin yedek askeri göreve çağırmak için ki çok daha fazlası göreve çağrılabilir, kısmi askeri seferberlik ilan edilmesi, dolaylı olarak Rus ordusunun zayıflığını, Rusya’nın Ukrayna’daki hedeflerine ulaşamadığını ve verdiği ağır insan kayıplarının yedek askerlerin orduya katılımına ihtiyaç doğurduğunu kanıtlıyor. Yine de Rusya hala savaşta olmadığını sadece özel bir askeri operasyon yürüttüğü söylüyor.

10- Büyük olasılıkla Ukrayna’daki savaş, çok tehlikeli bir tırmanış aşamasına girmiştir. İtibarını geri almak istemesi durumunda Rusya, önümüzdeki günlerde Ukrayna’da kuru yaş her şeyi yakacaktır. Tabii bunu yapacak gücü ve iradesi varsa. Oysa birçok gösterge, yeteneğinin azaldığını ve iradesinin zayıfladığını kanıtlıyor. Rusya, Ukrayna’da şu veya bu şekilde Amerika ve Avrupa ülkeleriyle yüzleştiğini çok geç anladı. Rusya’yı çılgına döndüren Amerika’nın aksine Avrupa ülkeleri, Rusya’yı oyuna getirmek için kapılarında küçük bir delik bıraktılar ve Avrupa’nın bu yılın sonunda Rus petrolünden ve ardından da doğalgazından vazgeçme planları var. İşte bütün bunlar, Avrupa’yı Rusya’ya karşı daha agresif hale getiriyor. Bu, Almanya’nın Rusya’ya karşı ses tonunu yükseltmesinden ve Almanya’nın silahlanmasındaki artıştan açıkça anlaşılabilir. Rusya, Ukrayna bölgelerinin Rusya’ya katılım referandumlarından, bu bölgelerdeki kazanımlarını herkesin kabul edeceği bir oldubitti haline getirmek istedi ve bu bölgeleri savunmak için nükleer silah kullanımı belirsizliğini korudu. Ancak Batı, bu referandumları reddetti ve Ukrayna’yı askeri olarak desteklemeye devam edeceğini açıkladı. Hatta Ukrayna’ya daha gelişmiş hava savunma sistemleri bile sağladı. Böylece Rusya’nın çıkmazı daha da karmaşıklaştı.

11- Kısmi seferberlik ilan edilmesi konusuna gelince, askeri uzmanlara göre kısmı seferberlik meselesi ve eğitimsiz yedek askerlerin göreve çağrılması Rus ordusu için pek bir işe yaramayacaktır. Rus ordusunun zayıflığı meselesi, yedek askerlerin silahaltına alınmasıyla üstesinden gelinemeyecek kadar derindir. Zayıflık meselesi, bir liderlik ve bugün Rusya’da bulunmayan bir ekipman sorunudur. Rusya, ordu yararına askeri ve ortak üretim fabrikalarını sanki bir dünya savaşındaymış gibi maksimum kapasitede çalıştırıyor olsa da, belirleyici olmayacaktır. Çünkü Amerika ve Avrupa ülkeleri de Ukrayna’ya ordusunun ihtiyacı olanı şeyleri sağlıyorlar. Rus ordusunun Ukrayna’da verdiği ağır kayıplar devam ederse, Kremlin Rusya içinden savaşı durdurması için büyük bir baskıya maruz kalacaktır. Baltık Denizi’nde Kuzey Akım boru hatlarında meydana gelen patlamalar ve bunun sonucunda Avrupa’nın ucuz Rus doğal gazına dair umutlarının suya düşmesi, bu baskıyı daha da artıracaktır. Bütün bunlar Rusya’yı daha büyük bir Avrupa düşmanlığıyla karşı karşıya bırakıyor. Bu düşmanlık, Ukrayna ordusuna verilen desteğin artmasını ve ucuz gaz elde etmek için Rusya ile uzlaşma çağrısı yapan Avrupalı ​​seslerin zayıflamasını sağlayacaktır. Buna ek olarak Çin’in tutumunda da bir gerileme söz konusu. Dolayısıyla Rusya’nın Amerika ve Batı ile yüzleşmede tek başına kaldığı hissiyatı güçleniyor. Başka bir deyişle, Çin Rusya’yı büyük ölçüde terk etti. Bütün bunlar, Kremlin liderlerinin yanlış hesaplar yaptığı yönünde içeride yaygın eleştirilere yol açıyor.

12- Rusya’nın nükleer tehditlerine gelince, birincisi, gerçek iradeden yoksundur. Zira Batı istihbaratı, Rusya’nın nükleer kuvvetlerinde herhangi bir hareketlilik gözlemlememiştir.  Dolayısıyla bu, Batının Putin’in bu tehditlerinin nükleer silah kullanımından ziyade gözdağı vermeye yönelik olduğu inancını artırıyor. Amerika ve Avrupa ülkeleri, bu tehditleri ciddiye aldıklarını söyleseler de Rusya’nın nükleer silahlarından korktuklarına dair bir yaklaşım sergilemediler. Kaldı ki hedef, Ukrayna’dır, Batı değil. Amerika, Rusya’nın Ukrayna’da herhangi bir nükleer silah kullanımına karşılık vereceğini açıklasa da, hatta Rusya ile Amerika arasında yaşanacak herhangi bir nükleer savaşı önlemek için konvansiyonel silahlarla karşılık verse bile, tüm bunlar, Rusya’nın sahip olduğu son kozunun caydırıcılık gücünü yitirmesine neden oluyor. Savaş sonrası çözümlerde bu silahının başına felaket gelebilir.

13- Soruda belirtildiği gibi Rusya’nın ilhaktan geri adım atması meselesine gelince, bu, Rusya’nın uluslararası arenadan silinmesi ve etkisinin sona erdiği anlamına gelir. Bu, Rus liderliğine çok ağır gelir. Bu yüzden Rusya’nın, bu dört bölgede yani ilhak referandumlarının düzenlendiği bölgelerin sınırlarında durması bekleniyor. Belki Kharkov’da kaybettiği bölgeleri geri almak için biraz ileriye gidebilir. Rusya Devlet Başkanı, halkı önünde “güçlü” görünüyor. 2014’te Kırım’ı ilhak ettikten sonra Rusya’ya yeni toprak kazanımları sağladı. Eğer bu gerçekleşirse, Ukrayna’yı kısa sürede yutmakla tehdit eden süper güç görüntüsündeki bir ülke için küçük bir hedef olur. Ama öte yandan Amerika ve Batılı ülkeler, Rusya’nın işgal ettiği bu bölgelerin kurtarılması için Ukrayna’yı cesaretlendiriyorlar ve ordusunu destekliyorlar. Batının Ukrayna’ya artan askeri desteği ile Rusya’nın kısmı seferberliği arasında kalan Ukrayna savaşı, büyük ihtimalle yoğun çatışmalara sahne olacak ve daha uzun sürecektir. Rusya’nın, nükleer silah kullanımı dışında savaşı kazanma garantisi zayıflarken, Ukrayna’daki savaş, daha fazla uluslararası tehlikelere açık hale gelecektir... Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, Rusya’nın müzakereleri reddetmediğini hatırlatsa da, Amerika ve özellikle İngiltere, Ukrayna’yı Rusya’nın büyük ülkeler listesinden çıkarıldığı arena haline getirme niyetindeler. Bu iradeler çatışması arasında Ukrayna sahası, işleri alt üste edebilecek sürprizlere gebedir.

14- Son olarak, günümüz dünyasının büyük güçleri, hiçbir insani veya ahlaki değeri umursamadan barbar emellerini gerçekleştirmek için birbirleriyle çatışıyorlar. Bu ülkeler, yeryüzünde bozgunculuğu artırdılar. Dünya, bu ülkelerin yok oluşuyla ancak düzelecek, sonra çalışanların çalışması ve âlemlerin Rabbinin yardımıyla Nübüvvet metodu üzere Hilafet yeniden kurulacaktır.

وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ O gün Allahın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” [Rum 4-6]

H.06 Rabiu’l Evvel 1444
M.02 Ekim 2022

Devamını oku...

Demokratik Seçimlere Gözlemci Olarak Katılmanın Hükmü

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Demokratik Seçimlere Gözlemci Olarak Katılmanın Hükmü

Hisham Banibaker’e

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Delille birlikte parlamento seçimlerine gözlemci olarak katılmanın hükmünü sormak istiyorum. Allah sizi mübarek kılsın.

Sorunun açıklaması şöyle: İşin mahiyetinin sayımla ve seçimlerin düzenlenmesi meseleleriyle hiçbir ilgisi yoktur. İşin mahiyeti, seçimlerle ilgili haber ve istatistiklerdir.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Biliyorsunuz ki şu anda yapılan parlamento seçimleri, şer’an caiz değildir. Çünkü ister başkanlık ister parlamento olsun mevcut rejimlere göre seçimler, şeriat ile yönetmeyen bir ülke için yasama seçimleridir… Bu nedenle seçimlere katılmaya, desteklemeye veya benzerlerini yapmaya teşvik etmek için bunlara katılmak, uygulanmasına yardımcı olmak ya da propagandasını yapmak caiz değildir.

Ancak sorunuzda belirttiğiniz gibi (oyların istatistiğinin), bu “katılma, uygulama, teşvik etme ve destekleme” hususlarıyla hiçbir ilgisi yoksa, tekrar ediyorum bu (katılma, uygulama, teşvik etme veya destekleme) hususları yoksa, bilakis sadece matematiksel “yani oyların sayısının istatistiği” yönü mevcutsa, ben bunun harama dahil olmak olduğunu düşünmüyorum. Ama burada soru şudur: Matematiksel işlemin bu dört husustan herhangi biriyle karışmadığına emin misiniz? Her durumda bundan eminseniz, haram kapsamına girmez… Ancak bu rejimlerin sahipleri, görevlileri sadece seçim amellerine katılanları beyan etmek için kullanmadıklarından dolayı bunu yapmamak daha evladır. Zira Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in ashabı, harama yaklaşmaktan korktukları için mubah olan birçok kapıdan uzak duruyorlardı. Nitekim Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den sahih olarak rivayet edildiğine göre şöyle buyurmuştur: لَا يَبْلُغُ العَبْدُ أَنْ يَكُونَ مِنَ المُتَّقِينَ حَتَّى يَدَعَ مَا لَا بَأْسَ بِهِ حَذَرًا لِمَا بِهِ البَأْسُKul, sakıncalı olan şeylerden kaçınmak için sakıncalı olmayan (şüpheli) şeyleri terk etmedikçe, muttakilerin derecesine ulaşamaz.” [Tirmizi tahric etti ve bu, hasen hadistir dedi.]

Bu meselede benim görüşüm budur. Bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır.

Kardeşiniz H. 30 Cumade'l Âhira 1442
Ata İbn Halil Ebu Raşta M. 12 Şubat 2021

Cevaba, Emir’in aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/4099/

Devamını oku...

Ağ Pazarlama

Soru-Cevap

Ağ Pazarlama

Abdulhamid Fawaghra ve Ammar Ebu Uveys’e

Sorular:

Abdulhamid Fawaghra’nın sorusu:

Esselamu Aleykum. Network Marketing (ağ pazarlama veya çok katlı pazarlama satışı) konusu hakkında sormak istiyorum.

Bir arkadaşım bana ek maaş getirecek yeni bir iş fırsatı için bir davet gönderdi. Fırsat ise, internet üzerinden çalışmak ve Zoom uygulaması üzerinden tanıtım toplantılarına katılmak. İşin içeriğinin özeti şöyle; özellikle Korona pandemisi ve tüm işlemlerin uzaktan ve elektronik hale gelmesiyle yaşadığımız koşullar ışığında işi tanıtmak ve ek gelir ihtiyacımızı belirtmektir.

Çalışma, kozmetik ve tıbbi ürünler için Genesis şirketi ile birlikte oluyor. Dolayısıyla her bir kişinin bir çevrimiçi mağaza veya elektronik cüzdan sahibi olabilmesi için, fiyatı en az bin ila iki bin dolar arasında değişen bir ürün paketi satın alması gerekiyor. Ücreti bankaya ödeniyor ve ardından paket evinize teslim ediliyor. Çalışma şekli, benim mülküm olan paketi satmak veya tanıtmak ya da internet üzerinden satmak da değil. Zira onlar bunu geleneksel bir yöntem olarak görüyorlar. Bilakis çalışma, diğer insanları çalışmaya ve bir ekip çalışmasına katılmaya davet etmek, onları iletişim siteleri aracılığıyla daha büyük sayıda aile, akraba ve arkadaşlarıyla birlikte fırsat ve diyalog konusunda ikna etmek, onları Zoom uygulamasıyla ilgili toplantılara dahil etmek ve bu alanda eski, kıdemli ve birçok kâr elde etmiş insanlarla tanışmalarını sağlamaktır…

Kâr, bir paket satın alan ve genellikle kişisel kullanım için kalan ilk adımı atan her yeni aboneden kazandığınız komisyonlar yoluyla oluyor. Dolayısıyla ne kadar başka kişiler dahil ederseniz ve zincir ne kadar uzun olursa, komisyonlar da o kadar yüksek oluyor…

Aynı şekilde davet ettiğiniz kişiler de başkalarını davet edecekler, onlar da komisyon alacaklar ve ayrıca siz de her yeni kişi için ek bir komisyon alacaksınız ve bu komisyonun 35 dolar olduğu tahmin ediliyor…

Aynı şekilde beni arayan kişinin açıklamasına göre iki ay içinde 4000 dolara ulaşan maddi getirideki artışla birlikte ekip sayısı ne kadar artarsa, bir o kadar fazla ayrıcalık, komisyon ve derece elde ediyorsunuz.

Bu işten şüphelendim ve meşruiyeti hakkında şüpheye düştüm. Bu yüzden ilk sorum, bu iş hakkında şeriatın tutumunun ve alimlerin ve şeyhlerin bu konu hakkındaki görüşlerinin ne olduğudur. Konuyu aydınlatmanızı ve ifade etmenizi rica ediyorum. Uzattığım için özür dilerim.

Ammar Ebu Uveys’in sorusu:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Sizden bu konu hakkında en kısa zamanda beni bilgilendirmenizi rica ediyorum. Allah sizi hayırla mükafatlandırsın.

Ammar Ebu Uveys.

Esselamu Aleykum… Son zamanlarda, e-ticaret, özellikle de ağ pazarlaması yaygınlaştı ve helal ve haram olması konusunda görüş ayrılıkları oluştu. Sorum şu: Network Marketing’in hükmü nedir… Resim daha net olsun diye şirketin çalışmasını izah edeceğim… Başlangıçta şirket, işe katılmak isteyenlerden, vekaleten ondan izin alıyormuş gibi, ağda kendisine bir ID almak için belirli bir miktar para ödenmesini istiyor. Bu ID şirkete mal oluyor ve bu yüzden çalışanından para alıyor… Katılım sağladıktan sonra çalışma, şu şekilde iki bölüme ayrılarak başlıyor; birincisi, çalışan kişi gerçek fiyatı belli olan ve aldatma olmayan ürünü pazarlamaya ve satmaya başlıyor. Şirketin bu ürünü satması sonucunda çalışana verdiği nispi bir komisyon karşılığında hedef ve amacına ulaşıyor. Çalışanın müşterinin bilgilerini şirkete aktardığı, şirketin ürünü ona devrettiği, satıcı değil de pazarlamacı olduğu gerekçesiyle çalışan ürünün mülkiyetine sahip olmadan çalışanın yüzdesini verdiği bilinmelidir. Bu bir yöndendi… Diğer yönden olana gelince; en önemlisi çalışanın şirketin tanıtımını yapması ve başka çalışanlar getirerek sağda solda onun altında şubelere ayrılmalarıdır. Böylece getirdiği her bir çalışan için 500 puan alıyor. Eğer ürünleri satmak ve kişiler getirmek yoluyla sağ ve sol dengesini sağlayabilirse, yani örneğin sağdan 1000 puan ve soldan da 1000 puan şeklinde dengeyi saplayabilirse, ilk çalışanın dereceleri ve komisyonları yükseliyor… Başkaları da yükselmek için aynı işi yapıyorlar... Bu işte bir aldatma ve kumar var mıdır yoksa ücret kapsamına mı giriyor?

Bu husustaki şerî hükmü açıklamanızı rica ediyorum. Allah sizi hayırla mükafatlandırsın.

Cevap:

Sorularınız birbirine benzemektedir. Daha önce bize ağ pazarlaması hakkında benzer sorular gelmiş ve biz de 13/10/2007, 08/03/2009 ve 19/08/2015 tarihlerinde bunlara cevap vermiştik. Şimdi bu cevaplardan size, yeterli olacak kadar aktarımda bulunacağım:

* İslam’da akitler açık ve kolay olup onda hiçbir karmaşıklık yoktur. Dolayısıyla akitlerin tamamı, vakıası ve akit yapan taraflar açısından muamelenin malum olması, sonra bununla ilgili şerî nâssların bilinmesi, incelenmesi ve sahih bir içtihatla hükmün istinbat edilmesi şeklinde olur.

** Sorunuzda geçen şirketler, birçok ürünlerde pazarlama ağı ile muamele ediyor ve bu şirketler, ilk soruda olduğu gibi ürünlerini pazarlayanların kendilerinden bir şeyler satın almalarını veya ikinci soruda olduğu gibi “vekaleten ondan izin alıyormuş gibi” kendisine belli bir miktarın ödemesini şart koşuyor. Böylece ona müşteri getirme hakkı veriyor ve onlara karşı ona bir komisyon veriyor, “yani şirkete müşteriler getirdiği için şirketin komisyoncusu oluyor ve onlardan komisyon alıyor” ve birtakım müşteri yani şirketin bu amaç için hazırlamış olduğu programlara göre müşteri getirmedikçe ona komisyon vermiyor. Başka bir ifadeyle ilk müşteri veya ilk miktarı ödeyen getirdikleri kişiler için komisyon alıyorlar ve aynı şekilde başkalarının onlara getirdiklerinden de daha az bir komisyon alıyorlar ve “komisyonculuk” pazarlaması işleri bu şekilde, yani bir komisyonculuk zinciri veya ağ pazarlaması şeklinde devam ediyor.

*** Bu tür ticari işler şeriata aykırıdır ve bunun açıklaması şöyledir:

1- Satıcının, bir adamın kendisinden satın almadıkça komisyoncusu olmayacağını şart koşması doğru değildir. Bilakis bu ancak komisyonculuk vakıasına uygun olduğu zaman caiz olur. Yani satıcının adama, eğer bana müşteri getirirsen sana her müşteri için bir miktar vereceğim der ya da dediğim gibi kendisinden satın almasını şart koşmaz veya kendisinin komisyoncusu olması için ona para öder. Ancak şirket, ilk soruda olduğu gibi “pazarlamacının” ürünlerinden satın almasını veya ikinci soruda olduğu gibi belli bir miktar ödemesini şart koşuyor. Ancak bu şekilde komisyon için şirkette komisyoncu olarak çalışma hakkına sahip oluyor, yani şirkete müşteriler getiriyor ve onlar üzerinden komisyon alıyor… Dolayısıyla bu da hem satın alma “veya para ödeme” hem de komisyon sözleşmesinin yapıldığı iki sözleşmenin tek bir sözleşme içerisinde olması veya tek bir anlaşmada iki anlaşmanın olması anlamına gelmektedir. Çünkü bu ikisi, birbirine şartlıdır ve bu da haramdır. Zira نَهَى رَسُولُ اللهِ صلى الله عليه و سلم عَنْ صَفْقَتَيْنِ فِي صَفْقَةٍ وَاحِدَةٍAllah’ın Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem, tek bir anlaşma içerisinde iki anlaşmanın yapılmasını nehyetmiştir.” [Ahmed, Abdurrahman İbn-u Amdullah İbn-u Mesud’dan, o da babasından tahriç etmiştir] Yani sana şöyle demem gibi: Beni bayi yaparsan senin adına çalışırım veya senin adına pazarlama yaparım veya senden satın alırım ve benzerleri gibi. Açıktır ki bu vakıa, soruya göre burada mevcuttur. Zira satış ve komisyonculuk, tek bir sözleşme içerisindedir. Yani şirketten bir ürün satın alma zorunluluğu, komisyonculuk işi için, yani şirkete getirilen müşterilerden komisyon almakla ilgili pazarlama yapmak için şarttır.

2- Komisyonculuk, bayi ile kendisine müşteri getiren kimse arasındaki bir sözleşmedir. Bu sözleşmedeki komisyon ücreti ise, kişinin şirkete getirdiği müşterilere düşer, başkasının getirdiği müşterilere değil. Söz konusu şirketin muamelesindeki komisyon ücretini ise, “pazarlama yapan” komisyoncu, şirketten satın almaları için getirdikleri müşterilerden aldığı gibi başkasının getirdiklerinden de almaktadır. Dolayısıyla bu, komisyonculuk sözleşmesine aykırıdır.

3- Şirket satış fiyatı, gabn-ı fâhişi de beraberinde getirmektedir. Müşteri bunu bilmesine rağmen durum, şirketin faaliyetlerine teşvikte kullandığı “dolambaçlı” yöntemler sonucunda bir aldatma söz konusudur. Zira bu, müşterinin gerçek fiyatın bir kısmına dahi denk gelmeyen şirketin ürünü için yüksek bir fiyat ödemesine öncülük etmektedir… Tüm bunlar da şirketin bu müşteriye “parlak” bir geleceği teşvik etmesi yüzündendir. Çünkü bu, şirkete getireceği “iki müşterinin” yanı sıra ilk getirdiği müşterilerin getirdiği müşteriler üzerinden de komisyon ücreti karşılığında şirketin ürününü pazarlama fırsatı verecektir! Müşteri, söz konusu şirkete iki müşteri getiremediği, özellikle de müşteriler zincirinin son halkasında olanlardan ise, aldatmanın içine düşmüş ve ödediğinin onda birine dahi denk gelmeyen ürün karşılığında ödediği yüksek fiyat elinde kalacaktır! Aldatmak ise, İslâm’da haramdır. Nitekim Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: الخديعة في النارAldatan ateştedir.” Yine Buhari’nin İbn Ebu Evfâ’dan tahriç ettiği hadiste Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, satışta aldatan bir adama şöyle demiştir: إذا بايعت فقل لا خلابةSattığın zaman hılâbe yok de.” [Buhari, Abdullah İbn Ömer Radıyallahu Anhuma’dan tahriç etmiştir.] Hılâbe ise, aldatmadır. İşte hadisin mantuku ve mefhumu, aldatmanın haram olduğuna delâlet etmektedir.

Sonuç olarak sorularda açıklandığı şekildeki bu muamele, komisyonculuk şartlarına aykırıdır ve aldatmadan da hâli değildir. Dolayısıyla bu muamele, şeriata aykırıdır. Allah Subhanehu ve Teala’dan bizleri, Subhanehu’nın fazlı ve keremi sayesinde Hilafeti kurmaya ve tüm tebası için rahat bir yaşam ve huzurlu bir hayat sağlayacak saf ve temiz iktisadi muameleleri açıklayacak olan İslam’ın gölgesinde İktisadi Nizamı tatbik etmeye muvaffak kılmasını temenni ediyorum. Şüphesiz Allah, Aziz’dir ve Hakîm’dir.

Bu meselede benim için râcih olan budur. Bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır.

Kardeşiniz                                                                                                               H. 23 Cemâde’l Âhir 1442

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                            M. 05/02/2021

Cevaba, Emir’in aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/4098/

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER