Pazar, 13 Jumada al-thani 1443 | 2022/01/16
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Gasp Edilen Mal

  • Kategori Emir'e sorulanlar
  •   |  

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Gasp Edilen Mal

Fuad Hus’a

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Kerim Şeyhimiz:

Bilindiği gibi Filistin topraklarının tamamı Yahudi varlığı tarafından gasp edilmiştir. Dolayısıyla burada gerçek sahipleri bilinmeyen çok sayıda gasp edilmiş gayrimenkul ve arazi bulunmaktadır. Bu arazilerin bir kısmı, bireylerin veya şirketlerin kendi projelerine yatırım yapmaları için Yahudi devletinin mülkiyetindedir. Ben Filistin’de yaşıyorum; Filistin’in köylerinden birindeki gasp edilmiş topraklarda Yahudi bir kişinin sahip olduğu binada bir gayrimenkul (dükkan) kiralamam teklif edildi ve bu arazinin sahipleri (mülteciler mi yoksa yerinden edilmişler mi) bilinmiyor.   

Bu gayrimenkulü kiralamam caiz midir? Şayet arazinin gerçek sahipleri bilinmiyorsa hüküm değişir mi? Yoksa bunlar için de satılması, satın alınması ve kiralanması caiz olmayan gasp edilmiş arazi olarak mı muamele edilir??

Kerim Şeyhimiz, Allah sizi mübarek kılsın, bedeninize kuvvet versin, ilminizi genişletsin ve Allah sizin elinizle fetih nasip etsin.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Ey kardeşim, gasp edilen mal sahibine ait olarak kalır. Dolayısıyla onun, gasp eden kişiden satın alınması veya kiralanması caiz değildir. Bunun detayı ise şu şekildedir: 

Çalınan veya gasp edilen mal, nerede bulunursa bulunsun sahibine aittir. Zira Ahmed, Semura’dan şöyle dediğini tahric etmiştir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: ِذَا سُرِقَ مِنَ الرَّجُلِ مَتَاعٌ، أَوْ ضَاعَ لَهُ مَتَاعٌ، فَوَجَدَهُ بِيَدِ رَجُلٍ بِعَيْنِهِ، فَهُوَ أَحَقُّ بِهِ، وَيَرْجِعُ الْمُشْتَرِي عَلَى الْبَائِعِ بِالثَّمَنِBir adamın malı çalınır veya kaybolur sonra da malını aynıyla bir başka adamın yanında bulursa onu almaya hak sahibidir. Müşteri ise bedelini almak üzere satıcıya müracaat eder.”  Dolayısıyla bu nâss, çalınan malın sahibine ait olduğuna dair bir nâsstır. Aynı şekilde Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: عَلَى اليَدِ مَا أَخَذَتْ حَتَّى تُؤَدِّيَBaşkasına ait bir malı alan, onu sahibine geri verinceye kadar ondan sorumludur.” [Tirmizi tahric etti ve bu, hasen hadistir dedi.] Bu da gasp edilen mal hakkındadır.

Hakeza kim bir araziyi gasp ederse hem haram işlemiş hem de büyük bir günah işlemiş olur. Bu da Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu kavlinden dolayıdır: من ظلم قِيدَ شبرٍ من الأرض طوّقه من سبع أرضينKim bir karış miktarı bir yere haksız olarak zulümle sahip olursa, o yerin yedi katı boynuna geçirilir.” [Müslim, Aişe Radıyallahu Anhe’nin hadisinden tahric etmiştir.] Yani her kim, ister az ister çok olsun araziden herhangi bir şey gasp ederse, ahirette cezasını çekeceği bir günah işlemiş olur. Dünyada da tazir cezasına çarptırılır ve gasp ettiği şeyi, gasp ettiği haliyle sahibine vermesi gerekir. Bu da Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu kavlinden dolayıdır: عَلَى اليَدِ مَا أَخَذَتْ حَتَّى تُؤَدِّيَBaşkasına ait bir malı alan, onu sahibine geri verinceye kadar ondan sorumludur.” [Tirmizi tahric etmiştir.] Gasp edilen (şey) gasp edenin elinde telef olur veya gasp edilen kumaşı dikmek, gasp edilen madeni eritmek veya gasp edilen hayvanı kesmek gibi onun durumunu değiştirirse, gasp eden kişi onun değerini tazmin etmelidir.   

Binaenaleyh şayet bir şeyin çalınmış ve gasp edilmiş olduğunu öğrenirsen, onu satın alma ve kiralama. Şüphelendiğinde de aynı şekilde onu satın alma. Zira Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: دَعْ مَا يَرِيبُكَ إِلَى مَا لَا يَرِيبُكَŞüpheliyi bırak, şüphe vermeyene bak.” [Tirmizi Hasan İbn Ali Radıyallahu Anhuma’dan tahric etti ve Tirmizi, bu hadis hasen hadistir dedi.]   

Bu nedenle sahibini bilseniz de bilmeseniz de gasp edilmiş olduğundan emin olduğunuz sürece -ki önemli olan gasp edilmiş olduğundan emin olmanızdır-, orayı kiralamanız caiz değildir. Çünkü gasp eden kişi oraya sahip değildir ve sizinle bir anlaşma yapamaz.

Binaenaleyh Allah sana bu kiralamadan daha iyi olanı nasip etsin ve kiralayabileceğin başka bir gayrimenkul araştır. Allah seni orada mübarek eylesin ve dinde ve dünyada senin için hayır olan budur. Bu gayrimenkul gasp edilen olduğu sürece ona üzülme. Allah seninle olsun.    

Kardeşiniz H. 20 Cumade'l Ûla 1439
Ata İbn Halil Ebu Raşta M. 8 Mart 2018

Cevaba, emirin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3857/

Devamını oku...

İllet, İlletli Olanın Varlığı ve Yokluğu İle Birlikte Döner

  • Kategori Emir'e sorulanlar
  •   |  

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

İllet, İlletli Olanın Varlığı ve Yokluğu İle Birlikte Döner

Refik Ahmed Ebu Cefar’e

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh. Çabalarınız bereketli olsun ve Allah sizi hayırla mükafatlandırsın…

Faziletli Şeyhimiz, şu şerî kaide hakkın bir soru sormak istiyorum; “illet, illetli olanın varlığı ve yokluğu ile birlikte döner.” Soru şu şekildedir: Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e taze hurmanın kuru hurma ile satışı hakkında sorulduğunda şöyle dedi; taze hurma, kuruduğunda eksilir mi? Evet denildiğinde, o halde hayır, dedi… Şimdi şayet eksik olan miktarı kesin olarak bilir ve onu telafi edersek caiz olur mu, diğer bir ifadeyle, şayet taze hurmanın ağırlığı bir kilo olsa, kuru hurma haline geldiğinde 900 grama düşse, bir kilo yaş hurma için 900 gram satmamız caiz olur mu? Şayet cevap, satışın caiz olmadığı şeklindeyse, illetin eksiklik olduğunu söylememizin ne faydası vardır?

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Sen sorunda, İslam Şahsiyeti Kitabının üçüncü cildinde illetin delaleti hakkında geçenlere işaret ediyorsun ve ben de sana, şahsiyette sorunla alakalı olanların bir kısmını aktarıyorum:

(Üzerine delilin delâleten delâlet ettiği illete gelince; bu, tenbih ve îma olarak adlandırılandır ki bu da iki kısımdır:

Birincisi: Hüküm, anlaşılır bir vasfa dayanmış olmalıdır…

İkincisi: Ta’lîl, vad’ı açıdan lafzın medlulünün lâzımı olmalıdır ve lafız, vad’ı itibariyle ta’lîle delâlet eden olmamalıdır. Bu da beş çeşittir:

Birincisi:………

İkincisi:………..

Üçüncüsü: Şâri’, hükümle birlikte bir vasıf zikreder, eğer onunla illletlendirmek takdir edilmemiş olsaydı, onu zikretmenin bir faydası olmazdı. Şâri’nin konumu bundan münezzehtir. Âdeten teşrî nâsslarda zikredilenlerin hepsinin teşrî bir itibarı olur. Onun için bu vasıf, illet olarak itibar edilir, nâss da muallel olur. Bu, ister vasıf, soru mahallinde olsun, isterse hükmün beyanında soru mahallinden soru mahallinin benzerine geçilmiş olsun, kelam bir soruya cevap olduğunda böyledir. Bu, Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den rivayet edilen şu hadis gibidir: أَنَّهُ سُئِلَ عَنْ جَوَازِ بَيْعِ الرُّطَبِ بِالتَّمْرِ، فَقَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم: هَلْ يَنْقُصُ الرُّطَبُ إِذَا يَبِس؟ فَقَالُوا: نَعَمْ، فَقَالَ: فَلاَ إِذَنْYaş hurmanın kuru hurma ile satışının caiz olması hakkında sorulduğunda Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: Yaş hurma kuruduğunda eksilir mi? Evet, dediler. Bunun üzerine (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle dedi: O halde hayır.” [Derakutni tahric etti.] Hükmün, yaş hurma kuruduğunda eksilir diye onların cevabındaki eksiklik vasfıyla bitiştirilmesinin, abes olması mümkün değildir. Bilakis bir fayda için olması kaçınılmazdır. Rasul’ün yaş hurmanın satışı hakkındaki cevabının, Fâ ile -ki, ta’lîl sîgalarındandır- onun “Öyleyse hayır.” sözüne bitiştirmesi, hükmün vasfa Fâ ile tertibinden ve hükmün “O halde” harfine bitişmesinden dolayı, eksiklik yaş hurmanın, kuru hurma karşılığında satışının yasaklanmasının illeti olduğuna dair bir delâlettir. Bu misalde zikredilen vasıf, soru mahallindeki vakıa oldu. Vasfın, soru mahalli dışında olduğuna dair misal ise ki bu, hükmün beyanında soru mahallinin benzerini zikretmeye geçmektir. Bu da Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den rivayet edilen şu hadisten dolayıdır: Has’amili genç bir kadın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e bir soru sordu ve şöyle dedi: Ey Allah’ın Rasulü! Üzerinde Hacc fârizası olduğu halde babama ölüm yetişti. Onun adına Haccetsem, bunun ona faydası olur mu? Bunun üzerine Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: أرأيتِ لوْ كانَ على أبيكِ دَيْنٌ أَكُنْتِ قاضِيَتَه؟ قالت: نعم. قال: فَدَيْنُ اللَّهِ أَحَقُّ بالقَضاءNe dersin, babanın üzerinde bir borç olsaydı onu öder miydin?” buyurdu. Kadın, “Evet.” dedi. “Öyleyse Allah’ın borcu, ödemeye daha layıktır.” Has’amili kadın sadece Hacc hakkında sordu ve Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ise insanın borcunu zikretti. Dolayısıyla ona, bizzat hakkında sorulanın cevabı olarak değil hakkında sorulanın benzeri olarak zikretti. Fakat Rasul, o kadının hakkında sorduğu hükmü borç üzerine terettüp ederek zikretti. Hükmün, bir vasfa -ki, borçtur- bitiştirilmesinin, abes olması mümkün değildir. Aksine mutlaka bir fayda için olmalıdır. Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in bu vasfı, hükmü onun üzerine terettüp etmekle birlikte zikretmesi, onunla ta’lîle delâlet eder. Aksi halde onu zikretmek abes olurdu.) Bitti.

Gördüğünüz gibi bu nâss, sorunuzun cevabını içermektedir. Zira şöyle demiştiniz: “Şayet cevap, satışın caiz olmadığı şeklindeyse, illetin eksik olduğunu söylememizin ne faydası vardır?”… Nitekim konu, yaş hurmanın kuruduğu zaman eksilmesinin faydasını açıklamıştır. Zira şöyle demiştir: (Hükmün, yaş hurma kuruduğunda eksilir diye onların cevabındaki eksiklik vasfıyla bitiştirilmesinin, abes olması mümkün değildir. Bilakis bir fayda için olması kaçınılmazdır. Rasul’ün yaş hurmanın satışı hakkındaki cevabının, Fâ ile -ki, ta’lîl siğalarındandır- onun “Öyleyse hayır.” sözüne bitiştirmesi, hükmün vasfa Fâ ile tertibinden ve hükmün “O halde” harfine bitişmesinden dolayı, eksiklik yaş hurmanın, kuru hurma karşılığında satışının yasaklanmasının illeti olduğuna dair bir delâlettir. Bu misalde zikredilen vasıf, soru mahallindeki vakıa oldu.) Buradaki fayda, illetin varlığıdır, yani eksikliğin zikredilmesinin, illetin yaş hurmanın kuru hurma ile satışının yasaklanması olduğunu açıklamasıdır. Bu nedenle şu şekilde sormanız doğru değildir: “illetin eksiklik olduğunu söylememizin ne faydası vardır?”(!) Ayrıca bu soru yanlıştır. Daha doğrusu konuda belirtildiği gibi eksikliği zikretmenin ne faydası var şeklindeki bu soru yanlıştır. Zira hükmün, eksiklik vasfıyla bitiştirilmesinin bir fayda için olması kaçınılmazdır ki bu da, eksikliğin yaş hurmanın kuru hurma ile satışının yasaklanmasının illeti olmasıdır. Şayet böyle olmasaydı, eksikliği zikretmenin bir faydası olmazdı… Bunun faydası ise, satışın yasaklanmasının illet olduğunun açıklanmasıdır. Zira Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e, yaş hurmanın kuru hurma ile satışı hakkında sorulduğunda, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem de soru soran kişiye, yaş hurma kuruduğunda eksilir mi? diye sordu. Evet, denilince Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: “O halde hayır.

Eksikliği telafi etmenin neden doğru olmadığına gelince; Yani sorunuzda şu şekilde geçtiği gibi: “Şayet eksik olan miktarı kesin olarak bilir ve onu telafi edersek caiz olur mu?” Diğer bir ifadeyle, bir kilo kuru hurma karşılığında bir kilo yaş hurma satın alıyorsun. Sonra bir kilo yaş hurmanın ziyadesini, yani yaş hurma ile kuru hurma arasındaki ağırlık farkı olan miktarı alıyorsun. Örneğin, bir kilo yaş hurma kuruduğunda 100 gram eksiliyor ve sen ona bir kilo kuru hurma verdin, o da sana, bir kilo yaş hurmaya ek olarak 100 gram fazla veriyor…Bu, kendi cinsiyle değiştirmiş olsanız bile faizli sınıflarda caiz değildir. Yani erş olarak (satılan malın kusurlu çıkması halinde satış bedelinden düşülen miktar), yani kalite farkı olarak veya aynı cinsten olan iki sınıf arasındaki özelliklerin farkı olarak adlandırılan şeyi almanız caiz değildir. Zira bu, faizli sınıflarda caiz değildir. Bilakis kuru hurmayı para ile satarsın ve bu para ile yaş hurma satın alırsın. Buna dair delil şudur:     

Buhari Sahih’inde, Yahya’nın şöyle dediğini tahric etmiştir; Ukbe İbn Abdulgâfir’in Ebu Said el-Hudri Radıyallahu Anhu’nun şöyle dediğini işittiğini duydum: جَاءَ بِلَالٌ إِلَى النَّبِيِّ صلى الله عليه و سلم بِتَمْرٍ بَرْنِيٍّ فَقَالَ لَهُ النَّبِيُّ صلى الله عليه و سلم مِنْ أَيْنَ هَذَا قَالَ بِلَالٌ كَانَ عِنْدَنَا تَمْرٌ رَدِيٌّ فَبِعْتُ مِنْهُ صَاعَيْنِ بِصَاعٍ لِنُطْعِمَ النَّبِيَّ صلى الله عليه و سلم فَقَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه و سلم عِنْدَ ذَلِكَ أَوَّهْ أَوَّهْ عَيْنُ الرِّبَا عَيْنُ الرِّبَا لَا تَفْعَلْ وَلَكِنْ إِذَا أَرَدْتَ أَنْ تَشْتَرِيَ فَبِعْ التَّمْرَ بِبَيْعٍ آخَرَ ثُمَّ اشْتَرِهِBilal, (iyi bir cins hurma olan) berni hurması getirmişti: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona şöyle dedi: “Bu nereden?” Bunun üzerine Bilal şöyle dedi: Bizde adi hurma vardı. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in yemesi için ondan iki ölçek satıp bundan bir ölçek satın aldım. Bunun üzerine Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: Eyvah, bu ribanın ta kendisidir. Böyle yapma. Ama hurma almak istediğin zaman o hurmayı başka bir alış-verişe karşılık sat, sonra onu al.” Aynı şekilde Müslim de tahric etmiştir.

Sonuç olarak eksikliğin zikredilmesinin faydası, kuru hurma ile yaş hurmanın satışının yasaklanmasının illetini açıklamak içindir. Çünkü yaş hurma, kuruduğu zaman eksilmektedir… Aradaki farkın veya erş olarak isimlendirilen şeyin ödenmesinin caiz olmadığına gelince; Çünkü faizli sınıflarda fark almak caiz değildir. 

Umarım bu kadarı yeterli olmuştur. Bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır.

Kardeşiniz H. 6 Cumade'l Âhir 1439
Ata İbn Halil Ebu Raşta M. 22 Şubat 2018

Cevaba, emirin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3854/

Devamını oku...

Nikahta Batıl ve Fasit Akit

  • Kategori Emir'e sorulanlar
  •   |  

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Nikahta Batıl ve Fasit Akit

Ferah Ferhat’a

Soru:

Bismillahirrahmanirrahîm. Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Emirimiz, Allah sizi korusun ve gözetsin.

Sorum şu şekildedir: Evlilikte, sıhhat şartları ile inikâd şartları arasında ne fark vardır? Bunların akde etkisi nedir; ne zaman batıl ne zaman fasit olur? Allah sizi hayırla mükafatlandırsın ve düşmanlarınıza karşı size yardım etsin.  Allah sizi sürekli korusun ve gözetsin.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

1- Bunları, İçtimai Nizam’da açıkladık, detaylandırdık ve şöyle dedik:

(…Evlilik akdi, şerî bir icab ve kabul ile gerçekleşir. İcab, akit taraflarından birinin kelamından ilk sadır olandır ve kabul de diğer akit tarafının kelamından ikinci sadır olandır… Evliliğin inikâdi için şu dört şart koşulur:

Birincisi- İcab ve kabul meclisinin birliğidir ki icabın sadır olduğu meclisin, kabulün sadır olduğu meclisin aynısı olmasıdır. Bu ise akit taraflarının hazır olmaları halindedir. Eğer o ikisinden biri, bir beldede ve diğeri de başka bir beldede olur, ikisinden biri evliliğe icabet etmek üzere diğerine bir mektup yazar ve mektubun kendisine yazıldığı kimse de kabul ederse, evlilik akdi gerçekleşir. Ancak bu durumda mektubu okuması veya iki şahide okutturması, ifadesini onların da işitmesi veya onlara, “falan kişi, beni nikahlamak için bana haber gönderdi” demesi ve onları mecliste onun kendisini ona nikahladığına şahit tutması şartı koşulur.

İnikad şartlarından ikinci şart: Akit taraflarından her birinin diğerinin sözünü işitmesi ve onu anlamasıdır ki bu ifadeyle evlilik akdini istediğini bilmesidir. Eğer işitmemesi veya erkeğin kadına seni kendime nikahladım ifadesini mesela anlamadığı Fransızca olarak bildirmesi, kadının da onun kendisine bildirdiği lafzı anlamaksızın söylemesi ve erkeğin de söylediklerinin maksadının evlilik akdi olduğunu bilmeksizin kabul etmesi gibi anlamamasından ötürü bunu bilmezse, evlilik akdi gerçekleşmez. Eğer söylediklerinin maksadının evlilik akdi olduğunu biliyorsa, sahih olur.

Üçüncü Şart: İster icabın tamamında, isterse bazısında olsun kabulün icaba muhalefet etmemesidir.

Dördüncü Şart: Şeriatın akit taraflarından birinin diğeriyle evlenmesini mübah kılmış olmasıdır ki kadının Müslüman veya ehli kitaptan olması ve erkeğin de sadece Müslüman olmasıdır.

Akit, bu dört şartı tamamlarsa, evlilik akdi gerçekleşir ve bunlardan birini tamamlamazsa, evlilik akdi gerçekleşmez ve esasından batıl olur.

Evlilik akdi gerçekleştiğinde, evliliğin sıhhati için sıhhat şartlarını tamamlaması da kaçınılmazdır ki bunlar şu üç şarttır:

Birincisi: Kadının evlilik akdinin mahalli olması. “Örneğin iki kız kardeşin bir arada olmaması gibi.”

İkincisi: Nikah, ancak veliyle sahih olur. Zira kadın, kendisini ve başkasını evlendirmeye malik olmadığı gibi evliliği hususunda velisinden başkasını vekil atamaya da malik değildir. Eğer bunu yaparsa, nikahı sahih olmaz.

Üçüncüsü: Akit taraflarının sözünü işiten ve kendisiyle icab ve kabulün hasıl olduğu sözden maksadın evlilik akdi olduğunu anlayan akil baliğ Müslüman iki şahidin bulunmasıdır.

Eğer akit, bu şartları tamamlarsa, sahih olur ve bunlardan biri eksik olursa fasit olur….) Bunun ardından, İçtimai Nizam’da bu şartların delillerini açıkladık… Bundan, inikâd şartları tamamlanmadığında akdin batıl olduğu, sıhhat şartları tamamlanmadığında ise akdin fasit olduğu anlaşılmaktadır…

2- Fesat ve butlan arasındaki farkı anlamamız için; butlan, aslı açısından Şari’nin emrine muvafakat etmemektedir. Yani onun aslı yasaklanmıştır veya aslı tamamlamayan şartın, fiilin aslına halel getirmesidir. Fasit bundan farklıdır. Çünkü fasit, aslı konusunda Şâri’in emrine muvafıktır. Ama asla halel getirmeyen vasfı, Şâri’in emrine muhaliftir. İbadetlerde fesatın varlığı tasavvur edilemez. Bilakis butlan olur. Çünkü ibadetlerin şartlarını ve rükünlerini takip eden kimse, bunların hepsinin asılla ilgili olduklarını görür. Fakat fesatın varlığı muamelatta ve akitlerde tasavvur edilir. Örneğin, melâkîhlerin, yani hayvanların karnındakilerin satışı, esasından batıldır. Çünkü aslından nehyedilmiştir. Oysa şehirlinin bedevi için satışı bundan farklıdır. Zira bu, bedevinin fiyat cehaletinden dolayı fasit bir satıştır. O zaman bedevi, pazarı gördüğünde muhayyer bırakılır. Onun satışı uygulama ve onu feshetme hakkı vardır. Yine örneğin; anonim (hisse) şirket, esasından batıldır. Çünkü beden ortaklığından yoksundur. Dolayısıyla o, asla ilişkin olan bir şarttan yoksundur… Ancak ortaklar, ortaklardan birinin belirli bir miktara sahip olmasını şart koşmaksızın şerî şartlara göre ortak olurlarsa, şirket fasit olur. Çünkü bunun, aslında değil, vasfında aldatma vardır. Zira ortak için bir kâr oranı vardır ve onun belirli bir miktarı yoktur. Dolayısıyla şirket, hasarlı olmaktadır. Şayet kâr oranı üzerinde anlaşırlarsa fesat ortadan kalkar ve akid sahih haline geri döner.    

Hakeza ibadetlerde batıl ile fesat arasında bir fark yoktur. Dolayısıyla onların tamamı, zimmetten hâli ya sahih olur ya da sahih olmaz. Dolayısıyla bununla vacip düşmez. Zira namaz, sadece ya sahih olur ya da batıl olur. Ancak butlan, mütekabiliyet yükümlülüklerinin ortaya çıktığı veya satış, icare, havale, şirket ve benzeri akitler gibi mülkiyetin intikal ettiği mâli akitlerde fesattan farklıdır.   

Nikaha gelince; batıl ve fasit akdin her ikisi de şeriata aykırıdır. Ancak batıl akit, temelinden hükümsüz olup (akdin) etkileri ona terettüp etmez. Şayet (cinsel) beraberlik gerçekleşirse, zina hükmünde olur, çocuk ilişkiye dahil edilmez, iddet yoktur, mehir hakkı yoktur ve (evlilikten dolayı meydana gelen) akrabalıkla ilgili haramlıklar yoktur… Zira o, aslından batıldır. Fasit akde gelince; inikâd şartları noktasında değil, sıhhatin şartları noktasında şeriata aykırıdır. Bu nedenle akdi gerçekleştiren taraflar günah işlemesine rağmen ancak (cinsel) beraberlik olursa, yani koca (kadınla) birlikte olursa ona (akdin) etkileri terettüp etmiştir. Şayet fasit akitte (cinsel) birliktelik olmazsa, etkiler terettüp etmez. Fasit akitte kocanın karısıyla birlikte olması halinde, yani (cinsel) birlikteliğin olması halinde terettüp eden etkilere gelince; bunlardan birisi şudur:      

- Mehir: Birlikteliğin (yani cinsel birlikteliğin) olduğu fasid nikahta mehir gerekir. Zira Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: أَيُّمَا امْرَأَةٍ نَكَحَتْ بِغَيْرِ إِذْنِ وَلِيِّهَا فَنِكَاحُهَا بَاطِلٌ فَنِكَاحُهَا بَاطِلٌ فَنِكَاحُهَا بَاطِلٌ فَإِنْ دَخَلَ بِهَا فَلَهَا الْمَهْرُ بِمَا اسْتَحَلَّ مِنْ فَرْجِهَا... “Hangi kadın velisinin izni olmadan evlenirse onun nikahı batıldır, onun nikahı batıldır, onun nikahı batıldır. Şayet (cinsel) birliktelikte bulunmuş ise, ilişkiyi helal etmesi/sayması nedeniyle kadının mehir alma hakkı vardır.” Tirmizi tahric etti ve hasen hadistir dedi… Dolayısıyla bu hadiste Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, kocanın kadınla (cinsel olarak) birlikte olması şartıyla fasit bir nikahla, yani velisinin izni olmaksızın nikahlanan kadın için mehir belirlemiştir. Çünkü Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem, mehiri (cinsel) birliktelikle ilişkilendirmiştir. Zira hadiste şöyle geçmektedir: فَإِنْ دَخَلَ بِهَا فَلَهَا الْمَهْرُ بِمَا اسْتَحَلَّ مِنْ فَرْجِهَاŞayet (cinsel) birliktelikte bulunmuş ise, ilişkiyi helal etmesi/sayması nedeniyle kadının mehir alma hakkı vardır.” 

- (Cinsel) birlikteliğin olması halinde fasit nikaha terettüp eden başka etkilerde vardır… Ancak bu hususta, iddet, neseb, miras ve (evlilikten dolayı meydana gelen) akrabalığın haramlılığı gibi fikhî detaylar ve ihtilaflar vardır… Buna ihtiyacı olanlar, bu husustaki görüşlere müracaat edebilir…   

Bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır.

Kardeşiniz H. 29 Cumade'l Ûla 1439
Ata İbn Halil Ebu Raşta M. 15 Şubat 2018

Cevaba, emirin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3853/

Devamını oku...

Makinenin Teslim Alınmadan Satışı

  • Kategori Emir'e sorulanlar
  •   |  

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Makinenin Teslim Alınmadan Satışı

Abu Ihsan Manasra’ya    

Soru:

Kerim Şeyhimiz, Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Akitlerle ilgili kişisel bir soruma cevap vermenizi rica ediyorum;

Benim 400 metrekarelik bir tesisim ve içerisinde de marangoz makinem var. Şahıslardan biri makineyi satın almak için bana geldi ve ben de satmayı kabul ettim. Daha sonra benden satın almış olduğu makinenin yerinde kalması ve aynı yerde çalışmak için tesisi kiraya vermemi istedi ve bu şekilde anlaşma yapıldı. Makinenin taşınabilir bir ayni olduğu, bununla birlikte makinenin onu satın alan kişinin kiraladığı tesiste yerinde kalmaya devam ettiği ve makinenin taşınmadığı bilinmelidir. Ayrıca tesisin anahtarının makinenin sahibi olan kiracıda olduğu, tesisin tam olarak menfaatine sahip olduğu ve tesisi telef etmeden veya ona zarar vermeden tasarrufta bulunmakta serbest olduğu da bilinmelidir.

Peki makine taşınmaksızın aramızdaki anlaşmanın şerî şartları yerine getirilmiş sayılır mı?

Yoksa makinenin taşınmamasından ve makineyi satın alan kişinin kiraladığı tesiste kalmaya devam etmesinden dolayı anlaşma batıl mı sayılır?

Allah sizi mübarek kılsın ve Allah sizin elinizle fetih nasip etsin.

Çok gerekli olduğu için mümkünse sorunun cevabını en kısa sürede vermenizi rica ediyorum.

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Satışta eşyanın teslim alınması ve alan kişiye aktarılması şarttır. Ancak bu, sadece ölçülen, tartılan ve sayılan şeyler için geçerlidir. Örneğin kumaşlar veya pirinç gibi gıdaları satın alman ya da karpuz veya muz gibi sayılan bir şeyi satın alman gibi… Bir ölçekle ölçülebilen “ve örneğin kulaç ile ölçülebilenin de dahil olduğu” bu tür hususlar… veya karpuz gibi tek olarak sayı ile satılabilen veya ölçü ile satılabilen ya da kilo, kulaç, ölçü veya sayı ile satılabilenler ve benzerleri gibi… Tüm bunlar satıldığında, müşterinin yerinden taşıması gerekir. Aynı şekilde satıcı için de böyledir. Zira eşyanın kendi mülkü olması ve onu satmasının caiz olması için eşyayı teslim alması ve dükkanına götürmesi gerekir… Bu nedenle tüccarın, sahip olmadıkça, yani dükkanına götürmedikçe eşyayı satması doğru değildir. Zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: مَنِ ابْتَاعَ طَعَامًا فَلا يَبِعْهُ حَتَّى يَسْتَوْفِيَهُKim bir yiyecek satın alırsa, onu tamamen teslim almadan satmasın.” [Buhari rivayet etti] Müslim İbn Ömer’den şunu rivayet etmiştir: وَكُنَّا نَشْتَرِي الطَّعَامَ مِنْ الرُّكْبَانِ جِزَافًا فَنَهَانَا رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم أَنْ نَبِيعَهُ حَتَّى نَنْقُلَهُ مِنْ مَكَانِهِMal getirenlerden rastgele yiyecek alıyorduk. Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem (yiyeceği) yerinden taşıyıncaya kadar onu satmamızı yasakladı.” Müslim, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediğini rivayet etmiştir: مَنْ ابْتَاعَ طَعَامًا فَلَا يَبِعْهُ حَتَّى يَكْتَالَهُKim bir yiyecek satın alırsa, onu teslim almadan (kabzetmeden) satmasın.” Hakim İbn Hizam’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: قُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنِّي أَشْتَرِي بُيُوعًا فَمَا يَحِلُّ لِي مِنْهَا وَمَا يُحَرَّمُ عَلَيَّ قَالَ فَإِذَا اشْتَرَيْتَ بَيْعًا فَلَا تَبِعْهُ حَتَّى تَقْبِضَهُEy Allah’ın Rasulü! Ben satılacak (mal) satın alıyorum, bunlardan benim için helal ve haram olanları nedir acaba? Dedim. (Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Satmak için (bir mal) satın aldığında, onu teslim almadıkça satma.” [Müslim rvayet etti] Zeyd İbn Sâmit’den şöyle rivayet edilmiştir: إِنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم نَهَى أَنْ تُبَاعَ السِّلَعُ حَيْثُ تُبْتَاعُ حَتَّى يَحُوزَهَا التُّجَّارُ إِلَى رِحَالِهِمْAllah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, tüccarlar onları konaklama yerlerine götürmedikçe, ticari malların satıldığı yerde satılmasını yasakladı.” [Ebu Davud rivayet etti] Ahmed Müsned’inde İbn Ömer’in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle demiştir: مَنْ اشْتَرَى طَعَامًا بِكَيْلٍ أَوْ وَزْنٍ فَلَا يَبِيعُهُ حَتَّى يَقْبِضَهُKim bir ölçü ya da tartı ile bir yiyecek satın alırsa, onu teslim almadıkça satmasın.

Hadislerden, ölçü ve tartının belirtildiği gibi genel olarak yiyeceğin de belirtildiği açıktır. Zira yiyecek de tartılan, ölçülen ve sayılan olmaktan yoksun değildir. Çünkü yiyecek, bazı meyve türlerinde olduğu gibi bazen sayı ile satılmaktadır… Buna göre teslim almanın şartı, yiyeceklerin kilo, ölçü veya sayı ile takdir edilebilen her şeyle ilgili olmaktadır.

Tartılan, ölçülen ve sayılanların dışındakilere gelince; bunların satıldığında teslim alınması şart değildir. Buna ise, ev, arazi, hayvan ve benzerleri intibak etmektedir. Ev ve araziye gelince; bu ikisi taşınmazlardandır… Hayvana gelince; bunun hakkında nâssın olmasından dolayıdır. Zira Buhari, İbn Ömer’den şunu rivayet etmiştir; İbn Ömer, Ömer’e ait genç bir deve üzerinde olmayı sıkıcı buluyordu: فَقَالَ لَهُ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم بِعْنِيهِ فَقَالَ عُمَرُ هُوَ لَكَ فَاشْتَرَاهُ ثُمَّ قَالَ هُوَ لَكَ يَا عَبْدَ اللَّهِ فَاصْنَعْ بِهِ مَا شِئْتَNebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem (Ömer’e) şöyle dedi: “Onu bana sat.” (Ömer’de) o senindir ey Allah’ın Rasulü dedi. Sonra onu satın alınca (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle dedi: O senindir ey Abdullah, onunla istediğini yap.

Aynı şekilde Müslim Sahih’inde Amir’den şöyle dediğini rivayet etmiştir; Cabir İbn Abdullah bana şunu rivayet etmiştir: أَنَّهُ كَانَ يَسِيرُ عَلَى جَمَلٍ لَهُ قَدْ أَعْيَا فَأَرَادَ أَنْ يُسَيِّبَهُ قَالَ فَلَحِقَنِي النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم فَدَعَا لِي وَضَرَبَهُ فَسَارَ سَيْرًا لَمْ يَسِرْ مِثْلَهُ قَالَ بِعْنِيهِ بِوُقِيَّةٍ قُلْتُ لَا ثُمَّ قَالَ بِعْنِيهِ فَبِعْتُهُ بِوُقِيَّةٍ وَاسْتَثْنَيْتُ عَلَيْهِ حُمْلَانَهُ إِلَى أَهْلِي فَلَمَّا بَلَغْتُ أَتَيْتُهُ بِالْجَمَلِ فَنَقَدَنِي ثَمَنَهُ ثُمَّ رَجَعْتُ فَأَرْسَلَ فِي أَثَرِي فَقَالَ أَتُرَانِي مَاكَسْتُكَ لِآخُذَ جَمَلَكَ خُذْ جَمَلَكَ وَدَرَاهِمَكَ فَهُوَ لَكَKendisi hastalanmış bir devesinin üzerinde gidiyormuş; derken deveyi başı boş bırakmak istemiş. (Cabir) dedi ki: Bana Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem yetişti ve benim için dua ederek (hayvana) vurdu. Bunun üzerine deve öyle yürüdü ki (o ana kadar) böyle yürüdüğü olmamıştı. (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onu bana bir ukıyyeye sat dedi. Olmaz, dedim. Sonra (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onu bana sat dedi. Ben de bir ukıyyeye sattım ve üzerindeki yükü evime götürmeyi istisna ettim. Yükü götürdüğümde deveyi kendilerine getirdim. Bana parasını saydılar. Sonra döndüm. Hemen arkamdan birini göndererek bana şöyle dedi: Acaba deveni alayım diye senin (fiyatını) kırdığımı mı düşündün? Dirhemlerinle birlikte deveni de al! O senindir dedi.” Hadiste, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem Cabir’in devesini satın almış ve onu teslim almamıştır. Bilakis Cabir, ailesine gidinceye kadar deveye binmeye devam etmiştir… Bunun ardından Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem deveyi ona vermiştir.

Binaenaleyh hayvan ve benzerlerinin satışının, ölçü, tartı veya sayı ile satılmaması bir örf olmuştur. Bu yüzden teslim almak, satışın tamamlanması için şart değildir.

Benim için racih olan, hakkında sormuş olduğun marangoz makinesinin de hayvan gibi olması ve teslim alınmadan, yani yerinden taşınmadan yapılan satışın tamamının buna intibak etmesidirDiğer bir ifadeyle ister müşteri onu evine taşısın, ister onun olduğu yeri kiralısın ve onu aynı yerde bıraksın makinenin satış anlaşmasının sahih olmasıdır. O halde satış sahihtir. Allah, makineyi satışında seni ve aynı şekilde onu satın alan kişiyi mübarek kılsın.     

Benim için racih olan budur ve bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır.

Kardeşiniz H. 22 Cumade'l Ûla 1439
Ata İbn Halil Ebu Raşta M. 8 Şubat 2018

Cevaba, emirin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3850/

Devamını oku...

Tâbi (Müttebi) Mükallid

  • Kategori Emir'e sorulanlar
  •   |  

بسم الله الرحمن الرحيم

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Tâbi (Müttebi) Mükallid

Imam Annawawy’a

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh. Allah sizi korusun ve sizi desteklesin ey emirim, ey kardeşim. Umarım cevap vermek için geniş zamanınız vardır.

Kitabınız (Teysîru’l Vusûl İle’l Usûl’ün 273. sayfasında) şu metni okudum: (Şimdi ortaya çıkan soru şudur: Mukallid açısından olana gelince; şayet belirli bir meseleyi taklit ediyorsa ondan vazgeçip aynı meselede bir başkasını taklit etmesi caiz midir? Buna cevap olarak diyoruz ki; Mukallit hakkındaki şerî hüküm, taklit etmiş olduğu müçtehidin istinbat etmiş olduğu şerî hükümdür. Bu da meselenin şu şekilde olacağı anlamına gelmektedir: Mukallidin ameli, taklit etmiş olduğu meseleyle ilgiliyse, ondan vazgeçmesi ve bir başkasını taklit etmesi caiz değildir. Çünkü o, bu hususta şerî bir hükme bağlı kalmalı ve onunla amel etmelidir.) Bitti. Bende şöyle bir soru zuhur etti; örneğin Arapça bilmeyen bir ümmi, “namaz gibi” bir meselede şerî hüküm olarak İmam Şafii Rahimehullah’ın görüşünü alıyor ve onunla amel ediyor, sonra namaz hükümlerini, “İmam Malik Rahimehullah gibi” başka bir müçtehidin Rusçaya tercüme edilmiş fıkıh kitabında Rusça olarak okuyor ve bu ümmi, İmam Şafii’nin görüşünü terk etmek ve İmam Malik’in görüşünü almak istiyor… Burada sorum şudur: Bu, onun için şerî olarak caiz midir? Diğer bir ifadeyle, Arapça olmayan bir dilde tercihte bulunması doğru mudur? Zira Arapça dili dışındaki deliller, şerî deliller sayılmıyor mu? Bu soruyu neden soruyorum? Çünkü benim bölgemdeki birçok Müslüman, Arapça dilini ve şerî ilimleri bilmiyorlar! Ayet ve hadisleri Rusça olarak okuyorlar ve bunun şerî deliller olduğunu iddia ediyorlar! Hem benim anlamam hem de başkalarına anlatmam için cevap vermenizi rica ediyorum. Allah sizi tüm hayırla mükafatlandırsın ve Allah sizi korusun.   

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Mesele aşağıdaki şekildedir:

Bir Müslüman, Ebu Hanife mezhebine göre namaz kılması gibi hükümlerin herhangi birinde belirli bir mezhebi taklit ediyor, bunu değiştirmek istiyor ve örneğin Şafii mezhebine göre namaz kılmak istiyorsa, aşağıdaki hususlara bağlı kalınmadıkça bu doğru değildir: 

Bu husus, kendisine daha hafif veya daha kolay olmasından ya da nefsani arzusuyla örtüşmesinden dolayı değil şerî bir tercihe dayalı olmalıdır. Çünkü arzuya (hevaya) tâbi olmaktan nehyedilmiştir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: فَلا تَتَّبِعُوا الْهَوَىArzuya uymayınız…” [Nisa-135] Ayrıca Allah Subhanehu şöyle buyurmuştur: فَإِنْ تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِBir şeyde çekişirseniz onu Allah’a ve Rasulü’ne götürün.” [Nisa 59] Dolayısıyla bu, mukallid nezdinde Allah ve Resulünün razı olacağı tercihe dönmek demektir. Bu ise hevaya ve şehvete uymaktan çok çok uzaktır. Bu nedenle mukallidin, tercihte bulunmaksızın iki mezhepten birini seçmesi, hem şehvetini ve arzusunu tercih etmesi hem de Allah’a ve Rasulü’ne dönmeye zıt bir davranışta bulunması demektir. Bir müctehidi diğer bir müctehide, bir hükmü birçok hükme tercih eden mukallidin tercihlerinde dikkat edeceği şeylerin en önemlisi ve en evla olanı bilmek, anlamak ve adalettir… Dolayısıyla mukallid, ilmi ve adil olması ile tanıdığı kimseyi tercih eder. Çünkü adil olmak, şahidin şehadetinin kabulünde bir şarttır. Zira onun öğretme esnasında şerî hükmü alması, onun şerî hüküm olduğuna şehadet etmek demektir. Bu nedenle şerî hükmün kabulünde onu öğreten kimsenin adil olması gereklidir. Dolayısıyla şerî hükmü istinbat eden kimsenin adaletli olması evla babındandır. Bu yüzden adalet, ister müctehid olsun ister öğreten kimse olsun kendisinden şerî hükmü aldığımız kimsenin haiz olması gereken bir şarttır. Zira adalet, zorunludur. Dolayısıyla Şafii’nin daha âlim ve mezhebinin daha doğru olduğuna inanan bir kimse arzu ve isteklerine göre (o mezhebin görüşüne) muhalif olan bir mezhebi benimseme hakkı yoktur. Sadece delil tercihine dayanarak mezhebinin görüşüne muhalif bir tercih durumu ortaya çıktığında mezhebinin görüşüne muhalif görüşü alabilir, hatta almalıdır. Zira tercih kaçınılmazdır. Ancak bu tercihin, heva ve hevese dayanmaması gerekir. Aynı şekilde bu da kaçınılmazdır. Zira mukallid her meselede mezheplerden en güzel olanını seçebilecek güçte olan bir kimse değildir!

2- Şerî hükmü bilmede insanlar iki gruba ayrılırlar; birincisi mukallid, ikincisi müçtehittir. Bir üçüncüsü yoktur. Çünkü vakıaya göre kişi, ya kendi ictihadı ile ulaştığı şeyi (şerî hükmü) alır ya da başkasının ictihadıyla ulaştığı şeyi alır. Dolayısıyla mesele, bu iki halin dışına çıkamaz. Buna göre durumu ne olursa olsun müctehid olmayan kimse mukalliddir. Dolayısıyla taklitteki mesele; alınan kimsenin müctehid olup olmamasına bakılmaksızın hükmü bir başkasından almasıdır. Kendisi ictihad yapmaya ehil olsa bile bir müctehidin tek bir meselede müctehidlerden birini taklid etmesi caizdir. Bu durumda müctehid olan kişi taklid ettiği konuda mukallid sayılır. Bu nedenle mukallid, bazen tek bir hükümde müctehid olur bazen de müctehid olmaz.

3- İctihat ehliyetine sahip olan bir müçtehid, yeterli derecede Arapça bilgisi, Kur’an ve sünnetin bölümleriyle ilgili yeterli bilgisi, karşılaştırma, cem ve tercih gibi delilleri muhakeme keyfiyetiyle ilgili yeterli bilgisi varsa ve sonra hükümleri istinbat etme gücüne de sahipse…bu müctehid bir meselede ictihad eder ve ictihadı da onu bir hükme götürürse, ictihadı neticesinde ulaştığı hükme muhalif olan müçtehitlerden birini taklit etmesi caiz olmadığı gibi zannını terk etmesi veya bu meselede zannıyla amel etmeyi terk etmesi de caiz değildir. Ancak şu hallerin dışında terk edebilir ki bunlardan en önemlisi şudur; onun için ictihadında kullandığı delilin zayıf olduğu ve bir başka müctehidin kullandığı delilin kendi delilinden daha kuvvetli olduğu ortaya çıkması halinde. Bu durumda müctehidin ictihad sonucunda ulaştığı hükmü terk edip delili daha kuvvetli olan hükmü alması gerekir ve ictihadıyla ulaştığı ilk hüküm üzerinde kalması haram olur…    

Bunların tamamı bilfiil ictihad eden ve ictihadı ile bir meselede bir hükme ulaşan müctehid hakkındadır.Ancak henüz herhangi bir meselede ictihad etmemiş ise başka müçtehitlerden birini taklit etmesi caizdir ve o meselede ictihad da yapmayabilir. Çünkü ictihad farz-ı ayn değil farz-ı kifayedir. Zira mesele hakkındaki şerî hükmü zaten bildiği için müçtehidin o hususta ictihad yapması vacip değildir. Aksine müctehidin, bu mesele hakkında ictihad yapması caiz olduğu gibi müctehidlerden bir başkasını taklit etmesi de caizdir.

Yani bir müçtehid tercih durumu yoluyla bir görüşten diğerine geçebilir. Tercih durumu ise, ister ondan hüküm istinbat eden kendisi olsun isterse başka bir müçtehid olsun delilin kuvvetli olmasıdır.

Müçtehidin taklit etmesinin vakıası budur. Müçtehid olmayana gelince; bu iki kısımdır. Tâbi ve âmmi (mukallid). Bu ikisinden birinin başka bir mezhebe geçmesinin birtakım şartları vardır ve tüm durumlardaki bu geçiş daha hafif olmasından dolayı arzu ve hevese göre değil, bilakis tâbi ve âmminin şerî bir tercih durumu ile olmalıdır:   

- Tâbiye gelince; o, teşride bazı muteber ilimlere sahip olan kişidir ve bunların en önemlileri şunlardır:

a- Arapça dilini yeterli düzeyde bilmesi, yani Arapçayı belli bir dereceye kadar anlaması, hadisi okuduğu zaman manasını Arapça olarak anlaması gerekmektedir. Bu onun her kelimeyi bilmesi anlamına gelmiyor, bilakis Arapça kelimeyi sorabilir ve onun anlamı hakkında araştırma yapabilir…    

b-Tercüme ile bile olsa hadislerdeki mütevatir, sahih, hasen ve zayıf olanın medlulunu bilmeli ve hadis kitaplarından sahih (hadis) ilmine sahip olmalıdır. Örneğin Buhari veya Müslim’de bir hadis gördüğünde onun sahih olduğunu bilmelidir. Aynı şekilde Tirmizi’de bir hadis okuduğunda ve Tirmizi onun hakkında hasen hadis dediğinde, bunun medlulunu bilmelidir… Dolayısıyla zayıftan sahih ve hasenin anlamını idrak etmeli ve benzerleri gibi…   

Tâbi (mukallid), bir görüşten delilini bildiği başka bir görüşe geçebilir. Zira delilini bildiği hükme tâbi olması, delilini bilmediği hükümden daha evladır. Dolayısıyla delilini bilmediği bir mezhebi taklit eder ve delilleriyle birlikte başka bir mezhebe vakıf olursa, delilini bildiği mezhebe tâbi olur ve delilini bilmediği mezhebi bırakır.

Yani tâbi, tercih durumu yoluyla bir görüşten başka bir görüşe geçebilir. Zira tâbinin, delilini bildiği hükme tâbi olması ve delilini bilmediğini terk etmesi gerekir.

- Âmmiye gelince; o, teşride bazı muteber ilimlere sahip olmayan kişidir. Zira onun Arapça bilgisi yok denecek kadar az olduğu gibi Kitap ve sünnetin delilleri hakkında bilgisi de yoktur…Dolayısıyla o, mezhepteki şeyhin kendisine söylediği şekilde Allah Subhanehu’ya ibadet eder. Böyle birisi, tercih durumu dışında herhangi bir meselede kendi mezhebinden başka bir mezhebe geçemez. Âmmi nezdinde tercih durumu, anlayış, takva ve güzel muamele açısından taklit etmiş olduğu kimseye olan güvenidir. Dolayısıyla o, caminin şeyhini veya babasını ya da camide insanlara Kur’an okumayı öğreten birini taklit eder… Örneğin onlar gibi Şafii mezhebine göre namaz kılar. Bu durumda o, bu mezhepten bir başkasına geçemez. Ancak dediğimiz tercih durumu bundan başkadır. Yani onlardan daha iyi bilen bir adam tanıyor, onun takvasına ve adaletine onlardan daha çok güveniyor, bu adam da Ebu Hanife’nin mezhebine göre namaz kılıyor, bu adamı onlardan daha fazla ilim sahibi ve takvalı görüyor, onun ilmine güveniyor, özellikle Ebu Hanife’nin namaz konusundaki derslerine katılıyor ve o kişi de güveninin ve mutmainliğinin mahalli olmuşsa, onun bu durumda güven ve itminan tercihiyle namazında Şafii mezhebinden Hanefi mezhebine geçmesi caiz olur…        

Yani âmmi biri, tercih durumu yoluyla bir görüşten diğerine geçebilir. Bu tercih durumu ise, âmmi kişinin takvasına ve adaletine güvendiği, ilminden ve anlayışından emin olduğu bir adamı tanıyıp onu geçeceği mezhebe yönlendirdiğinde, şayet emin olursa ona geçmesi caiz olur… 

5- Tüm bunlar, eğer ameli bir müçtehidi taklid etmekle bağlantılıysa ve bir başka müçtehide geçmek istiyorsa böyledir ve onun tercih durumuna ihtiyacı vardır. İster bu, delilini bilmediği bir müçtehide tâbi olduğunda delili bilmek yoluyla olsun isterse bu müçtehidin delillerinin taklit etmiş olduğu kimsenin delillerinden daha kuvvetli olduğunu güvenilir bir kimseden öğrenmek yoluyla olsun fark etmez. Ama şayet ameli, herhangi bir meselede bir müçtehidi taklit etmekle bağlantılı değilse ve ilk defa taklit etmek istiyorsa, deliline ve ilmine güven duyduğu herhangi bir müctehidi taklit edebilir.   

Kayda değerdir ki bir meselede taklit ederken, meselenin şartlarının ve rükünlerinin tek bir müçtehitten olması gerekir…Örneğin namaz noktasında, onun şartlarını ve rükünlerini tek bir müçtehitten alması gerekir…Abdest, kıyam ve rükû gibi. Bunların tamamı tek bir müçtehitten alınmalıdır. Yani namaz Ebu Hanife’den, abdest de Şafii’den alınmaz. Bilakis bunların tamamının tek bir müçtehitten olması gerekir. Ama namaz, oruç ve Hac gibi mesele farklı olursa, onun bunların tamamını bir müçtehitten alması caiz olduğu gibi namazı bir müçtehitten, orucu da başka bir müçtehitten alması caiz olur…       

6- Yukarıda geçenlere binaen, Arapçayı bilmeyen, kendilerini tâbi kapsamında değerlendiren, bundan dolayı delillerin tercümesini okuyarak buna binaen delil bilmenin yeterli olduğu tâbi hükmünde olduklarını düşünerek bir önceki mezheplerinden bir sonraki mezhebe geçen kardeşler hakkındaki sorunuzun cevabı… Arapçayı bilmedikleri sürece onların vakıası buna delalet etmez. Bundan dolayı mezhebini terk edip başka bir mezhebe geçmesi için tercüme yeterli değildir! Bilakis Arapçayı bilen, kendisine delili Arapça olarak okuyan, onu açıklayan ve bu mezhebin daha tercih edilen olduğunu ortaya koyan güvenilir bir kimseyi tanıyan âmmi gibi başka bir tercih haline ihtiyacı vardır…Dolayısıyla ilmine ve anlayışına güven duyuyorsa, o zaman onun bu güvenden dolayı tercih ettiği mezhebe geçmesi caiz olur… Yani o kardeşler, bir önceki mezhepten bir sonraki mezhebe geçmek istiyorlarsa, Arapçayı bilmedikleri sürece tercümeyi okumaları yeterli değildir. Bilakis onlarda, tercümeye ek olarak âmminin tercihlerinden olan tercih halinin olması gerekir.   

Bu meselede benim görüşüm budur. En iyi bilen ve hüküm veren Allah’tır. 

Kardeşiniz H. 15 Cumade'l Ûla 1439
Ata İbn Halil Ebu Raşta M. 1 Şubat 2018

Cevaba, emirin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3849/

Devamını oku...

Borcun (Bir Bedel) Karşılığı Garanti Edilmesi

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Borcun (Bir Bedel) Karşılığı Garanti Edilmesi

Yusuf Ebu İslam’a

Soru:

Esselamu Aleykum değerli Şeyhimiz ve Emirimiz…

Allah sizi tüm kötülük ve şerlerden korusun ve inşallah size yeryüzünde çok kısa bir zamanda iktidar nasip etsin. 

İzninizle acil bir sorum olacak… Bir grup tüccara büyük miktarda borcu olan bir kişi var. Bir başka kişi ona, borcun miktarını düşürmeleri karşılığında bu tüccarların alacaklarını kendi cebinden ödeyerek ödemeyi hızlandıracak şekilde onlarla pazarlık yapmayı teklif ediyor. Sonra kendisiyle borçlu arasındaki belirli oran düşüldükten sonra düşülen miktar dağıtılıyor, yani düşülen oran, aracı ile borçlu arasından paylaşılıyor. Bu, caiz midir? Allah sizi mübarek kılsın ve işlerinizde size yardım etsin.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Sorundan senin bir tüccara borçlu olduğunu anladım… Oradaki bir kişi, tüccarın borcunu senin adına ödeme noktasında sana yardım etmek istiyor. Ancak o kişi sana, borcun miktarını düşürmek için tüccarlarla pazarlık yapacağını ve bu düşürülenden bir kısmının kendisinin olmasını şart koşuyor. Örneğin borç 10000 olsun. Dolayısıyla o kişi tüccarla pazarlık yapacak, şayet borcu 8000’ne düşürebilirse örneğin onun 1000’ni, yani senin adına borcu ödemek karşılığında düşürülenin yarısını senden almak istiyor. Diğer bir ifadeyle sana borcun ödenmesini garanti etmek istiyor. Dolayısıyla sana terettüp eden bedel karşılığında, yani alacaklılarla başardığı indirimin yüzdelik oranı karşılığında senin adına borcu ödüyor.

Eğer bu anlaşılan doğruysa, bu muamele caiz değildir. Çünkü bunun vakıası kefalettir. Yani o, senin adına borcun ödenmesine kefil oluyor. İslam’da kefaletin şartları vardır ve bu şartlardan biri de kefaletin karşılıksız olmasıdır. Ancak o burada, bir bedel karşılığında sana kefil oluyor. Bu muamele bu şekliyle caiz değildir. Zira kefaletin delilinde onun, zimmetin zimmete ilhakı olduğu ve kefaletin zimmette sabit bir hak olduğu açıktır. Yine kefalette, kefil, alacaklı kişi ve borçlu kişinin olduğu açık olduğu gibi onun karşılıksız olması gerektiği de açıktır. Bu delil Ebu Davud’un Cabir’in şöyle dediğini rivayet ettiği hadistir:  كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم لَا يُصَلِّي عَلَى رَجُلٍ مَاتَ وَعَلَيْهِ دَيْنٌ فَأُتِيَ بِمَيِّتٍ فَقَالَ أَعَلَيْهِ دَيْنٌ قَالُوا نَعَمْ دِينَارَانِ قَالَ صَلُّوا عَلَى صَاحِبِكُمْ فَقَالَ أَبُو قَتَادَةَ الْأَنْصَارِيُّ هُمَا عَلَيَّ يَا رَسُولَ اللَّهِ قَالَ فَصَلَّى عَلَيْهِ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَلَمَّا فَتَحَ اللَّهُ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ أَنَا أَوْلَى بِكُلِّ مُؤْمِنٍ مِنْ نَفْسِهِ فَمَنْ تَرَكَ دَيْنًا فَعَلَيَّ قَضَاؤُهُ وَمَنْ تَرَكَ مَالًا فَلِوَرَثَتِهِAllah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem borçlu olarak ölenin cenazesini kılmazdı. (Bir gün) bir cenaze getirildi. (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), "Onun borcu var mı?" diye sordu.Evet, iki dinar borcu var, dediler."Arkadaşınızın namazını kılınız" buyurdu.Bunun üzerine, Ensar'dan olan Ebû Katâde;o iki dinarı ben yükleniyorum” ey Allah’ın Rasulü dedi. (Sonra) Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem onun namazını kıldırdı. Allah, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e fetihler nasip edince şöyle dedi: Ben her mümine kendi nefsinden daha evlâyım. Her kim borç bırakırsa (borçlu ölürse) onu ödemek bana aittir. Kim de mal bırakırsa vârislerine aittir.” Bu hadiste açıktır ki Ebu Katâde, alacaklıya (ödenmesi) gereken mali bir hakkın yükümlülüğü noktasında zimmetini ölünün zimmetine dahil etmiştir. Yine hadiste açıktır ki kefalette, kefil, alacaklı kişi ve borçlu kişi vardır ve her birinin tazmin edeceği kefalet, bir karşılık olmaksızın zimmetteki bir hakkın yükümlülüğüdür.  Dolayısıyla hadis, hem kefaletin sıhhatinin şartlarını hem de onun inikât şartlarını içermektedir.    

Bu nedenle bu adamın borcunu ödeme ve borç sahipleriyle pazarlık yapma keyfiyeti noktasında sana kefil olması, ancak bir karşılık olmaksızın caizdir. Eğer bir karşılık isterse, caiz değildir… 

Tekrar ediyorum sorunuzdan anladığım yukarıda bahsedilen şekildeyse, bu meselede benim için racih olan budur. Bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır… Eğer konu, benim sorunuzdan anladığım şekilde değilse, onu bana açıkla ki yeni vakıa üzerine cevap vermeye çalışalım Allah’ın izniyle.   

Kardeşiniz                                                                                                                  H. 02 Cumade’l Ûla 1439

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                                M. 19/01/2018

Cevaba, emirin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3845/

Devamını oku...

Ümmetin Ayrılığı Hadisleri

  • Kategori Emir'e sorulanlar
  •   |  

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Ümmetin Ayrılığı Hadisleri

 Muhsin el-Azamâtâ

Soru:

Bismillahirrahmanirrahîm.

Emrimiz, Allah sizi korusun. Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh. Ayrılık hadisinin “biri hariç hepsi cennettedir” şeklinde ikinci bir rivayetle tahric edildiğini gördüm. Zira bu rivayeti, Hâkim’in garib lafızla sahihlediğini ve Makdisi’nin bunun hakkında “biri hariç hepsi ateştedir (cehennemdedir)” rivayetinden daha sahih olduğunu söylediğini okudum.  Şayet vaktiniz varsa bunu bana izah eder misiniz. Allah ilminizi ve vaktinizi bereketli kılsın.  

Emirimiz, “Hâkim sahihledi” cümlesi açısından olana gelince; Aclûni’ye ait Keşfu’l Hafa kitabının 150. sayfasında geçmektedir ve metni şöyledir: “Şarâni (Mizan’da), İbn Neccar hadisinden rivayet etmiştir. Hâkim de şu garib lafızla sahihlemiştir: “Ümmetim yetmiş küsur fırkaya ayrılacaktır, biri hariç hepsi cennettedir.” Deylemi’nin rivayetinde şöyle geçmektedir: “Onlardan biri helak olmuştur.” Alimler şöyle dediler: O, zındıklardır.” Zındıklar lafzıyla geçen ziyadenin mevzu (uydurma) olduğunu anlıyorum. Ancak benim istediğim şey, Hâkim’in, zındıklar ziyadesinin olmadığı rivayeti nerede sahihlediğidir?

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Birincisi: Ümmetin ayrılması hakkındaki sorunuz açısından olana gelince; bu konuda, üç sınıf hadis varit olmuştur:

1- Ümmetin yetmiş üç fırkaya ayrıldığını söyleyen sınıf.

2- Yetmiş üçü, “biri hariç hepsi ateştedir” ziyadesiyle zikreden sınıf.

3- Yetmiş üçü, “biri hariç hepsi cennettedir” ziyadesiyle zikreden sınıf.

Birinci, yani ziyadenin olmadığı sınıfa gelince; o, sahihtir ve bildiğim kadarıyla onun zayıf olduğunu söyleyen birini görmedim: 

- Ebu Davud, Ebi Hureyra’nın şöyle dediğini tahric etmiştir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: افْتَرَقَتْ الْيَهُودُ عَلَى إِحْدَى أَوْ ثِنْتَيْنِ وَسَبْعِينَ فِرْقَةً وَتَفَرَّقَتْ النَّصَارَى عَلَى إِحْدَى أَوْ ثِنْتَيْنِ وَسَبْعِينَ فِرْقَةً وَتَفْتَرِقُ أُمَّتِي عَلَى ثَلَاثٍ وَسَبْعِينَ فِرْقَةًYahudiler yetmiş bir veya yetmiş iki fırkaya ayrıldılar. Hristiyanlar da yetmiş bir veya yetmiş iki iki firkaya ayrıldılar. Benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır.” 

- Tirmizi Sünen’inde, Ebi Hureyra’dan Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediğini tahric etmiştir: تَفَرَّقَتْ الْيَهُودُ عَلَى إِحْدَى وَسَبْعِينَ أَوْ اثْنَتَيْنِ وَسَبْعِينَ فِرْقَةً وَالنَّصَارَى مِثْلَ ذَلِكَ وَتَفْتَرِقُ أُمَّتِي عَلَى ثَلَاثٍ وَسَبْعِينَ فِرْقَةًYahudiler yetmiş bir veya yetmiş iki fırkaya ayrıldılar, Hıristiyanlar da aynı şekilde. Benim ümmetim ise yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır.”  Said, Abdullah, İbn Ömer ve Avf İbn Malik’in babında Ebu İsa şöyle demiştir: Ebi Hureyra’nın hadisi, hasen-sahihtir.  

- Hâkim Müstedrek’inde, Ebi Hureyra’nın şöyle dediğini tahric etmiştir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: افترقت اليهود على إحدى أو اثنتين وسبعين فرقة، وافترقت النصارى على إحدى أو اثنتين وسبعين فرقة، وتفترق أمتي على ثلاث وسبعين فرقةYahudiler yetmiş bir veya yetmiş iki fırkaya ayrıldılar. Hıristiyanlar da yetmiş bir veya yetmiş iki fırkaya ayrıldılar. Benim ümmetim ise yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır.” Şöyle dedi: Bu, Müslim şartıyla sahih hadistir, onu tahric etmemiştir ve onun şevâhidleri vardır. Zehebî onu onaylamıştır.   

“Biri hariç hepsi ateştedir” ziyadesinin olduğu ikinci sınıfa gelince; bunun sahih veya hasen olduğuyla ilgili çok rivayetler geçmiştir…:

- Tirmizi Sünen’inde şunu tahric etmiştir: Bize Mahmud İbn Gaylân tahdis etti; bize Ebu Davud el-Haferi, Süfyan Sevri’den, Abdurrahman İbn Ziyad el-Afriki’den, Abdullah İbn Yezid’den, Abdullah İbn Amr’ın şöyle dediğini tahdis etti: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: ... وَإِنَّ بَنِي إِسْرَائِيلَ تَفَرَّقَتْ عَلَى ثِنْتَيْنِ وَسَبْعِينَ مِلَّةً وَتَفْتَرِقُ أُمَّتِي عَلَى ثَلَاثٍ وَسَبْعِينَ مِلَّةً كُلُّهُمْ فِي النَّارِ إِلَّا مِلَّةً وَاحِدَةً قَالُوا وَمَنْ هِيَ يَا رَسُولَ اللَّهِ قَالَ مَا أَنَا عَلَيْهِ وَأَصْحَابِيİsrailoğulları yetmiş iki fırkaya ayrıldı. Benim ümmetim ise yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bir fırka hariç hepsi ateştedir (cehennemdedir). Dediler ki, o hangisidir ey Allah’ın Rasulü! (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dedi ki: Benim ve ashabımın (yolundan gidenlerdir)” Ebu İsa, bu hadis hasen-garibtir dedi…

- İbn Mâce Sünen’inde şunu tahric etmiştir: Bize, Amr Ibn Osman İbn Said İbn Kesir İbn Dinar el-Hımsi tahdis etti; bize Abbad İbn Yusuf tahdis etti, bize Safvan İbn Amr, Raşid İbn Sad’dan Avf İbn Malik’in şöyle dediğini tahdis etti: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: افْتَرَقَتْ الْيَهُودُ عَلَى إِحْدَى وَسَبْعِينَ فِرْقَةً فَوَاحِدَةٌ فِي الْجَنَّةِ وَسَبْعُونَ فِي النَّارِ وَافْتَرَقَتْ النَّصَارَى عَلَى ثِنْتَيْنِ وَسَبْعِينَ فِرْقَةً فَإِحْدَى وَسَبْعُونَ فِي النَّارِ وَوَاحِدَةٌ فِي الْجَنَّةِ وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ لَتَفْتَرِقَنَّ أُمَّتِي عَلَى ثَلَاثٍ وَسَبْعِينَ فِرْقَةً وَاحِدَةٌ فِي الْجَنَّةِ وَثِنْتَانِ وَسَبْعُونَ فِي النَّارِ قِيلَ يَا رَسُولَ اللَّهِ مَنْ هُمْ قَالَ الْجَمَاعَةُYahudiler yetmiş bir fırkaya ayrıldı. Biri cennette, yetmişi ateştedir. Hristiyanlar da yetmiş iki fırkaya ayrıldı. Biri cennette, yetmiş biri ateştedir. Muhammed’in nefsi kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bir fırka cennette, yetmiş ikisi de ateşte olacaktır. Dediler ki: Ey Allah’ın Rasulü! Onlar kimlerdir? (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dedi ki: Cemaattir, (Ben ve Ashâbımın yolu üzere olanlardır.)”    

- Ahmed Müsned’inde şunu tahric etmiştir: Bize, Ebu Mugira tahdis ve dedi ki: Bana, Ezher İbn Abdullah el-Hevzenî, Ebu Mugira’nın başka bir yerde Ebi Amir Abdullah İbn Lahey’in şöyle dediğini söyledi: Muaviye İbn Ebi Süfyan ile hacca gittik. Mekke’ye geldiğimizde, öğle namazını kılınca kalktı ve Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediğini söyledi: إِنَّ أَهْلَ الْكِتَابَيْنِ افْتَرَقُوا فِي دِينِهِمْ عَلَى ثِنْتَيْنِ وَسَبْعِينَ مِلَّةً وَإِنَّ هَذِهِ الْأُمَّةَ سَتَفْتَرِقُ عَلَى ثَلَاثٍ وَسَبْعِينَ مِلَّةً يَعْنِي الْأَهْوَاءَ كُلُّهَا فِي النَّارِ إِلَّا وَاحِدَةً وَهِيَ الْجَمَاعَةُİki kitap ehli dinlerinde yetmiş iki millete (fırkaya) ayrıldılar. Bu ümmet ise yetmiş üç millete (fırkaya) -yani hevalarına- ayrılacaktır. Biri hariç hepsi ateştedir. O biri ise cemaattir (Ben ve Ashâbımın yolu üzere olanlardır.) ” 

- Taberani Sagir’de şunu tahric etmiştir: Bize, İsa İbn Muhammed Simsar el-Vasati tahdis etti, bize Vehb İbn Bakiyye tahdis etti, bize Abdullah İbn Süfyan, Yahya İbn Said el-Ensari’den Enes İbn Malik’in şöyle dediğini tahdis etti: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem şöyle buyurmuştur: تفترق هذه الأمة على ثلاث وسبعين فرقة كلهم في النار إلا واحدة، قالوا: وما هي تلك الفرقة؟ قال: ما أنا عليه اليوم وأصحابيBu ümmet yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Biri hariç hepsi ateştedir.” Dediler ki: O fırka hangisidir? (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dedi ki: Benim ve ashabımın bulundukları üzere olanlardır.” Bunu Yahya’dan sadece Abdullah İbn Süfyan rivayet etmiştir.

Beyhaki Delailü’n Nübüvve’de şunu tahric etmiştir: Bize Ebu’l Hüseyin İbn el-Fadl el-Kattan haber verdi, bize Abdullah İbn Cafer en-Nahvi haber verdi, bize Yakub İbn Süfyan tahdis etti, bize Ebu el-Yeman tahdis etti, bize Safvan’ın Ezher İbn Abdullah’dan Ebi Amir Abdullah İbn Lahey’in şöyle dediğini tahdis etti: Muaviye ile hacca gittik. Mekke’ye geldiğimizde, Mekke’de öğle namazını kılınca kalktı ve Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediğini söyledi: ن أهل الكتاب افترقوا في دينهم على اثنتين وسبعين ملة، وإن هذه الأمة ستفترق على ثلاث وسبعين ملة يعني الأهواء، كلها في النار إلا واحدة، وهي الجماعةKitap ehli dinlerinde yetmiş iki millete (fırkaya) ayrıldılar. Bu ümmet ise yetmiş üç millete (fırkaya) -yani hevalarına- ayrılacaktır. Biri hariç hepsi ateştedir. O biri ise cemaattir (Ben ve Ashâbımın yolu üzere olanlardır.)

- Hâkim Müstedrek Ale’s Sahiheyn’de şunu tahric etmiştir: Bize Ebu Abbas Muhammed İbn Yakub tahdis etti, bize Muhammed İbn İshak es-Sagâni tahdis etti, bize Ebu Yeman el-Hakem İbn Nafi el-Bahrâni tahdis etti, bize Safvan İbn Amr, Ezher İbn Abdullah’ın Ebi Amir Abdullah İbn Lahey’in şöyle dediğini tahdis etti: Muaviye Ebi Sufyan ile hacca gittik. Mekke’ye geldiğimizde, Mekke’de öğle namazını kılınca kalktı ve Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediğini söyledi: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِنَّ أَهْلَ الْكِتَابِ تَفَرَّقُوا فِي دِينِهِمْ عَلَى اثْنَتَيْنِ وَسَبْعِينَ مِلَّةً، وَتَفْتَرِقُ هَذِهِ الْأُمَّةُ عَلَى ثَلَاثٍ وَسَبْعِينَ كُلُّهَا فِي النَّارِ إِلَّا وَاحِدَةً وَهِيَ الْجَمَاعَةُ... “Kitap ehli dinlerinde yetmiş iki millete (fırkaya) ayrıldılar. Bu ümmet ise yetmiş üç millete (fırkaya) ayrılacaktır. Biri hariç hepsi ateştedir. O biri ise cemaattir (Ben ve Ashâbımın yolu üzere olanlardır.)” Hâkim, bunların hadisin tashihi konusunda kendisiyle delil getirilen isnadlar olduğunu söyledi… Bunu, Zehebi onaylamıştır.     

- Ebu Davud Sünen’inde şunu tahric etmiştir: Bize, Ahmed İbn Hanbel ve Muhammed İbn Yahya tahdis ettiler ve şöyle dediler: Bize Ebu Mugira tahdis etti, bize Safvan tahdis etti, bize Amr İbn Osman tahdis etti ve bize Bakıyye tahdis etti ve şöyle dedi: Bize Safvan tahdis etti ve onun gibi şöyle dedi: Ezher İbn Abdullah el-Harazi, Ebi Amir el-Hevzeni’nin Muaviye İbn Ebi Süfyan’ın aramızda iken şöyle dediğini tahdis etti: Dikkat edin, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem aramızda iken kalktı ve şöyle dedi: أَلَا إِنَّ مَنْ قَبْلَكُمْ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ افْتَرَقُوا عَلَى ثِنْتَيْنِ وَسَبْعِينَ مِلَّةً، وَإِنَّ هَذِهِ الْمِلَّةَ سَتَفْتَرِقُ عَلَى ثَلَاثٍ وَسَبْعِينَ: ثِنْتَانِ وَسَبْعُونَ فِي النَّارِ، وَوَاحِدَةٌ فِي الْجَنَّةِ، وَهِيَ الْجَمَاعَةُDikkat edin! Sizden önceki kitap ehli yetmiş iki millete (fırkaya) ayrıldılar. Bu millet (ümmet) ise yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır: (Bunların) yetmiş ikisi ateşte, bir tanesi de cennette olacaktır. O biri ise cemaattir (Ben ve Ashâbımın yolu üzere olanlardır.)” Albâni, hasendir dedi.   

“Biri hariç hepsi cennettedir” ziyadesinin olduğu üçüncü sınıfa gelince; birçokları bu rivayetin zayıf olduğunu söylemişlerdir ve bunlardan bazıları şunlardır: 

- Ukayli Duafâi’l Kebîr’de şunu tahric etmiştir:

Bize Muhammed İbn Mervan el-Kureşi tahdis etti ve şöyle dedi: Bize Muhammed İbn Ubade el-Vasıtî tahdis etti ve şöyle dedi: Bize Musa İbn İsmail el-Cebeli tahdis etti ve şöyle dedi: Bize Muaz İbn Yasin ez-Ziyât tahdis etti ve şöyle dedi: Bize el-Ebrad İbn el-Eşras, Yahya İbn Said’den Enes İbn Malik’in şöyle dediğini tahdis etti: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle demiştir: َفَرَّقُ أُمَّتِي عَلَى سَبْعِينَ أَوْ إِحْدَى وَسَبْعِينَ فِرْقَةً، كُلُّهُمْ فِي الْجَنَّةِ إِلَّا فِرْقَةً وَاحِدَةً، قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ، مَنْ هُمْ؟ قَالَ: الزَّنَادِقَةُ وَهُمُ الْقَدَرِيَّةُÜmmetim yetmiş veya yetmiş bir fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan biri hariç hepsi cennettedir. Dediler ki: Onlar kimlerdir ey Allah’ın Rasulü! (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dedi ki: Zındıklardır, onlar da Kaderiyedir.

Ukayli Muaz İbn Yasin ez-Ziyât, el-Ebrad İbn el-Eşras hakkında şöyle dedi; meçhul bir adamdır ve onun hadisi korunmamıştır. 

Aynı şekilde Ukayli “Duafâi’l Kebîr’de” şunu tahric etmiştir

Bize Hasan İbn Ali İbn el-Leysi tahdis etti ve şöyle dedi: Bize Nuaym İbn Hammad tahdis etti ve şöyle dedi: Bize Yahya İbn Yeman, Yasin ez-Ziyât’dan, o da Sad İbn Said Ehi Yahya İbn Said el-Ensârî’den Enes’in şöyle dediğini tahdis etti: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle demiştir: تَفْتَرِقُ أُمَّتِي عَلَى بِضْعٍ وَسَبْعِينَ فِرْقَةً، كُلُّهَا فِي الْجَنَّةِ إِلَّا فِرْقَةً وَاحِدَةً، وَهِيَ الزَّنَادِقَةُÜmmetin yetmiş küsur fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan bir fırka hariç hepsi cennettedir. O biri ise zındıklardır.”  

Ukayli şöyle dedi: Bu, sıhhatine dönülmeyen bir hadistir. Belki de Yasin onu, babasından veya bunu Ebrad’dan almıştır. Zira bu hadisin aslı, Yahya İbn Said’in ve Sad’ın hadisinde yoktur.

- Mevzû’ât Li İbni’l Cevzî’nin (1/267) –Sünnet’i ve'l Bid’a Kitabının- bu ümmetin ayrılığı babında şöyle geçmektedir:

Bize Abdulvahhâb İb Mübarek haber verdi ve şöyle dedi; bize İbn Bekrân haber verdi ve şöyle dedi; bize Atıki haber verdi ve şöyle dedi; bize Muhammed İbn Mervan el-Kureşi tahdis etti ve şöyle dedi; bize Muhammed İbn el-Vasıti tahdis etti ve şöyle dedi; bize Musa İbn İsmail tahdis etti ve şöyle dedi; bize Muaz İbn Yasin ez-Ziyât tahdis etti ve şöyle dedi; bize el-Ebrad İbn el-Eşras, Yahya İbn Said’den Enes İbn Malik’in şöyle dediğini tahdis etti: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle demiştir: تَفْتَرِقُ أُمَّتِي عَلَى سَبْعِينَ أَوْ إِحْدَى وَسَبْعِينَ فِرْقَةً كُلُّهُمْ فِي الْجَنَّةِ إِلا فِرْقَةً وَاحِدَةً قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ مَنْ هُمْ؟ قَالَ: الزَّنَادِقَةُ وَهُمُ الْقَدَرِيَّةُÜmmetim yetmiş veya yetmiş bir fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan bir fırka hariç hepsi cennettedir. Dediler ki: Onlar kimlerdir ey Allah’ın Rasulü! (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dedi ki: Zındıklardır, onlar da Kaderiyedir.” Ahmed İbn Adiy el-Hâfız, Musa İbn İsmail’in hadisinden, o da Halef İbn Yasin’den, o da el-Ebrad’dan rivayet etmiştir.

İkinci kanal: Bize Abdulvahhab haber verdi, bize İbn Bekrân haber verdi, bize Atıkî haber verdi, bize Yusuf İbn ed-Dahîl haber verdi ve şöyle dedi; bize el-Akılî haber verdi ve şöyle dedi; bize Hasan İbn Ali İbn Halid el-Leysi tahdis etti ve şöyle dedi; bize Nuaym İbn Hammad tahdis etti ve şöyle dedi; bize Yahya İbn Yeman, Yasin ez-Ziyât’ın, Sad İbn Said Ehi Yahya İbn Said el-Ensârî’den Enes’in şöyle dediğini tahdis etti: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle demiştir: تَفْتَرِقُ أُمَّتِي عَلَى بِضْعٍ وَسَبْعِينَ فِرْقَةً كُلُّهَا فِي الْجَنَّةِ إِلا فِرْقَةً وَاحِدَةً وَهِيَ الزَّنَادِقَةُÜmmetin yetmiş küsur fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan bir fırka hariç hepsi cennettedir. O biri ise zındıklardır.”     

Üçüncü kanal: Bize el-Cerirî haber verdi ve şöyle dedi; bize el-Uşâri haber verdi ve şöyle dedi; bize Derâkutnî tahdis etti ve şöyle dedi; bize Ebu Bekir Muhammed İbn Osman es-Saydalâni tahdis etti ve şöyle dedi; bize Ahmed İbn Davud  es-Sicistâni tahdis etti ve şöyle dedi; bize Osman İbn Afvan İbn el-Kureşi tahdis etti ve şöyle dedi; bize Ebu İsmail el-Eyli Hafsa İbn Ömer’in Misar’dan, o da Sad İbn Said’den şöyle dediğini tahdis etti; Enes İbn Malik’i şöyle derken işittim: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediğini işittim: تَفْتَرِقُ أُمَّتِي عَلَى بِضْعٍ وَسَبْعِينَ فِرْقَةً كُلُّهَا فِي الْجَنَّةِ إِلا الزَّنَادِقَةِÜmmetin yetmiş küsur fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan zındıklar hariç hepsi cennettedir.” Enes şöyle dedi: Biz onları Kaderiler olarak görüyoruz. 

Bu hadislerin, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den olduğu sahih değildir. Zira bunlardan her birinin bir veya bir çok yerdeki isnadı zayıftır ve açıklaması şu şekildedir:

- İbnu’l Cevzi yukarıdaki üç rivayeti aktardıktan sonra şöyle demiştir:

(Sınâ’a alimleri şöyle dediler:

El-Ebrad, birinci rivayetin senedindek adamlardan biri olup kendisi “yalancı ve terkedilmiş biridir, Yasin’de ondan almış, onun isnadını alt üst edip karıştırmış ve onu, yukarıdaki üçüncü rivayetteki senedin adamlarından biri olan Osman İbn Afvan çalmıştır.”

El-Ebrad’a gelince; Muhammed İbn İshak İbn Huzeyme şöyle demiştir: Yalancı ve terkedilmiş biridir.  

Yasin’e gelince; “üçüncü rivayetteki senedin adamlarından biridir.” Yahya dedi ki: Onun hadisi hiçbir şey değildir. Nesai şöyle dedi: Hadis terkedilmiştir.   

Osman’a gelince; nakil alimleri şöyle demiştir: Hadis terkedilmiştir. Onun hadisi sadece değerlendirmek adına yazılabilir. 

Hafsa İbn Ömer’e gelince; “üçüncü rivayetteki senedin adamlarından biridir.” Ebu Hatim Er-Râzi şöyle demiştir: Yalancı biridir. Akılî şöyle demiştir: İmamlardan batıl yollarla tahdis etmiştir.)  

- İbn Hacer el-Askalânî’ye ait Lisanu’l Mizan’da şöyle geçmektedir:

362- Ebrad İbn Eşras-Yahya İbn Said En-Ensâri’den…

İbn Huzeyme şöyle demiştir: Yalancı ve terkedilmiş biridir.

Aynı şekilde “biri hariç hepsi cennettedir” ziyadesi de sahih değildir:

İkincisi: Sorunuzda bahsetmiş olduğunuz (Hâkim’in garib lafızla sahihlediği: “biri hariç hepsi cennettedir”) şeklindeki hadise gelince; Bildiğim kadarıyla Hâkim’de bu sahihlemenin olduğunu görmedim… Ancak bahsettiğiniz şey bilmediğim veya gözden kaçırdığım bir yerde olsa dahi, bu ziyadenin zayıf olduğunu söyleyen birçok muhakkikin karşısında durmayın.  

Üçüncüsü: Sonuç olarak; ziyadeler olmaksızın ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır hadisi, sahihtir… “Biri hariç hepsi ateştedir” şeklindeki birinci ziyadeyi, birçokları hasen olarak görmüştür… “Biri hariç hepsi cennettedir” şeklindeki ikinci ziyadeye gelince; birçokları zayıf olarak görürken çok az kişi sahih veya hasen olarak görmüştür… Binaenaleyh benim için racih olan da, “biri hariç hepsi ateştedir” şeklinde alınan ziyadedir. “Biri hariç hepsi cennettedir” şeklindeki son rivayete gelince; yukarıda bahsettiğimiz iki ziyadeye dair rivayetlere göre bu alınmamalıdır.      

Benim için racih olan budur. Bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır.

Kardeşiniz                                                                                                                 H. 24 Rabiu’l Âhir 1439

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                                 M. 11/01/2018

Cevaba, emirin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3843/

Devamını oku...

Faiz Sadece Altı Sınıf İçin mi Geçerlidir?

  • Kategori Emir'e sorulanlar
  •   |  

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Faiz Sadece Altı Sınıf İçin mi Geçerlidir?

Alâ el-Maktarî’ye

Soru:

Esselamu Aleykum.

Soru, Muhsin el-Cadabî adlı arkadaşlardan birinden gelmiştir – Sana’a

Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: أي قرض جر منفعة فهو رباMenfaat (kâr) getiren her borç faizdir.” Nitekim hadisler, faizi altın, gümüş, (hurma, kuru üzüm, buğday, arpa) gibi bazı sınıflarla sınırlandırmıştır. O halde zorunlu (kanuni) kâğıt (paralar), altın ve gümüşle kaplanmadıkları hükmünden dolayı onda faiz yok mudur? Bir kişinin başka bir kişiye, bir ton demir borç vermesi ve onu demir olarak geri vermesini, ancak bir buçuk ton gibi bir tondan daha fazlasını vermesini şart koşması caiz midir?    

Allah size hayırla mükafatlandırsın.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Evet, faiz sadece altı sınıf için geçerlidir: Hurma, buğday, arpa, tuz, altın ve gümüş.. Ancak bu, satış ve selemde olur. Borç (kredi) ise; her şeyde olabilir. Daha fazlasını veya daha azını almak yahut başka bir türünü almak için bir şeyi borç vermek asla helal olmaz. Ancak aynı tür ve aynı miktarda borç verilebilir.

Faizin sadece bu altı tür için olmasına gelince; Çünkü sahabelerin icması, bunun üzerinde ittifak etmiştir. Çünkü Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: الذهب بالذهب والفضة بالفضة والبر بالبر والشعير بالشعير، والتمر بالتمر والملح بالملح، مثلاً بمثل، سواء بسواء، يداً بيد، فإذا اختلفت هذه الأصناف فبيعوا كيف شئتم إذا كان يداً بيدAltını altınla, gümüşü gümüşle, hurmayı hurmayla, buğdayı buğdayla, tuzu tuzla, arpayı arpa ile peşin ve eşit olarak değiştirilsin. Bu sınıflar farklı olunca, istediğiniz gibi peşin olarak alış-veriş yapın.” [Müslim, Ubade İbn Sâmit’den rivayet etmiştir.] İcma ve hadis, faizin muayyen şeylerde olacağını belirtmiştir. Bunların dışındaki eşyalarda faiz olmaz. Sadece bunlarda sabit olmuştur. Bu altı türün dışındaki şeylerin haramlılığına dair bir delil varit olmamıştır. Dolayısıyla bunun dışındakilerde faiz olmaz, aynı cinsten olan ve bu vasfa intibak eden her şey bu kapsama girer. Bunun dışındakiler, bu kapsama girmez. Hakeza faiz, satış ve selemde sadece şu altı şeyde geçerlidir: Hurma, buğday, arpa, tuz, altın ve gümüş. Bunlar cins isimler olup bunlara kıyas yapılmaz.

Ancak zekât hakkındaki hadislerde, altın ve gümüşü nakit olarak, yani sadece cins isim olarak değil, bilakis insanların kendisiyle fiyatlar ve ücretler olarak muamele ettiği nakit olarak zikreden nâsslar vardır. Bu delillerden, nakitin olduğu bir illet istinbat edilmiştir. Dolayısıyla buna, zorunlu (kanuni) kâğıt paralar da kıyas edilir. Böylece bunlara bu illet tahakkuk eder ve bunlara, altın veya gümüş piyasasındaki muadilini hesaplayarak nakit zakâtının hükümleri uygulanır. Ali İbn Ebi Talib’den, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: إذا كانت لك مئتا درهم، وحال عليها الحول، ففيها خمسة دراهم، وليس عليك شيء - يعني في الذهب - حتى يكون ذلك عشرون ديناراً، فإذا كانت لك عشرون ديناراً، وحال عليها الحول، ففيها نصف دينارİki yüz dirhemin olup da üzerinden bir yıl geçmişse, onda beş dirhem (zekât) vardır. Yirmi dinarın olmadıkça senin üzerine -altında- (zekât olarak) bir şey yoktur. Yirmi dinarın olup da üzerinden bir sene geçerse onda yarım dinar (zekât) vardır.” [Ebu Davud rivayet etti.] Aynı şekilde şu kavli de varit olmuştur: في كل عشرين ديناراً نصف دينار، وفي كل أربعين ديناراً دينارHer yirmi dinarda yarım dinar; kırk dinarda ise bir dinar zekât vermek gerekir.” Ali Radıyallahu Anhu’dan, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: .. فهاتوا صدقة الرقّة، في كل أربعين درهماً، درهماً وليس في تسعين ومائة شيء، فإذا بلغت مائتين ففيها خمسة دراهم “… Rikkaların (basılı paraların) zekâtını getiriniz. Her kırk dirhemde bir dirhem (zekât) vardır. Doksan ve yüzde zekât yoktur. Fakat (gümüş) iki yüz dirheme ulaştığında, bundan beş dirhem zekât vermek gerekir.” [Buhari ve Ahmed rivayet etti.] Muhammed İbn Abdurrahman el-Ensari hem Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hem de Ömer’in yazdığı zekât mektuplarında, şu ifadelerin geçtiğini rivayet etmiştir: ... والورِق لا يؤخذ منه شيء حتى يبلغ مئتي درهم200 dirheme ulaşmadıkça gümüşün zekâtı yoktur.” [Ebu Ubeyd rivayet etti.]

Tüm bu hadisler, nakit (para) ve değere delalet etmektedir; Çünkü rikka lafızları, “her kırk dirhemde bir dirhem” karinesiyle gelmiştir. Kâğıt (para), dinar ve dirhem, darphanelerde basılan ve dökülen altın ve gümüş, nakitler ve değerler olarak adlandırılan lafızlardır. Dolayısıyla bu lafızlarla ifade edilmesi, bu hadislerden kastedilenin nakit ve değer olduğuna delalet etmektedir. Dolayısıyla da bu lafızlar, zekât, diyetler, kefaretler, hırsızlıktan dolayı elin kesilmesi ve diğer hükümler gibi birçok şerî hükümlerle ilişkilendirilmişlerdir.

Buna göre zorunlu (kanuni) kâğıtların, bu nakit (para) ve değere, yani eşyaların değerlerine, menfaatlerin ve hizmetlerin ücretine ve kendisiyle altın ve gümüşün satın alındığı, ayrıca kendisiyle diğer teklif ve aynilerin satın alındığı şeylere tahakkuk ettiği görülmektedir. Dolayısıyla bunların, nakit ve değere tahakkuk etmiş olması, dinar ve dirhem olarak basılmış olan altın ve gümüş için de tahakkuk ettiği göstermektedir. Böylece hadisler, altın ve gümüş nakitlerinde zekâtın farz olduğunu kapsamaktadır. Bu nedenle altın ve gümüş için zekât vermek farz olduğu gibi bu türden paralar için de zekât farzdır ve altın ve gümüş olarak takdir edilir. Kimin yanında yirmi dinar altına eş değer -yani 85 gr altın karşılığı- zorunlu (kanuni) kâğıt (para) varsa -ki bu altının nisap miktarıdır- veya 200 dirhem gümüşe -595 grama- eş değer zorunlu (kanuni) kâğıt (para) varsa ve üzerinden de bir yıl geçmişse onun zekâtını vermek farz olur. Dolayısıyla bu miktarın kırkta birini zekât olarak vermek gerekir.

Altının zekâtı altınla, naibe veya vesika para ile de verilir. Aynı şekilde gümüşün zekâtı da, naibe ve vesika paralarla verilebilir. Ayrıca altının zekâtı gümüşle ve zorunlu (kanuni) paralar ile verilebileceği gibi gümüşün zekâtı da altın veya zorunlu (kanuni) paralarla verilir. Çünkü bunların tamamı hem para hem de değerlerdir. Dolayısıyla birbirlerinin yerine kullanılmaları caiz olduğu gibi bu husustaki amacı gerçekleştirmek için bunların birbirlerinin yerine çıkartılmaları da caizdir.

Bunlarda zekât farz olduğu sürece aynı şekilde bunların üzerine, zekât, diyetler, keffaretler, hırsızlıktan dolayı elin kesilmesi gibi para hükümleri ve diğer hükümler de tatbik edilir. Hakeza altın ve gümüşteki faiz hükümleri nakit (para) gibidir ve kanuni kağıt (paralara) intibak eden bir cins olan nakit (para) gibi değildir. Çünkü onlarda, nakit (para) illeti tahakkuk etmiştir.   

Borca gelince; hem bu altı sınıf, hem diğerleri hem de sahip olunan her şey için caiz olup onun mülkiyetten çıkarılması helal olur. Dolayısıyla bir menfaat (kâr) getirmedikçe faize girmez. Zira Haris İbn Ebi Usame Ali Radıyallahu Anhu’nun hadisinden şu lafzı rivayet etmiştir: أن النبي صلى الله عليه وسلم نهى عن قرض جر منفعةNebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, menfaat (kâr) getiren borcu yasaklamıştır.” Şu rivayet de vardır: كل قرض جر منفعة فهو رباًMenfaat (kâr) getiren her borç faizdir.” Ancak bundan, bir fazlalık olmaksızın borcun en güzel şekilde ödenmesi istisna edilmiştir. Zira Ebu Davud, Ebi Rafi’nin şöyle dediğini tahric etmiştir: استسلف رسول الله صلى الله عليه وسلم بكراً فجاءته إبل الصدقة فأمرني أن أقضي الرجل بكره فقلت لم أجد في الإبل إلا جملاً خياراً رباعياً فقال: أعطه إياه فإن خيار الناس أحسنهم قضاءًAllah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, genç bir deveyi ödünç almıştı. (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e zekât develeri gelince, bana o adamın genç devesini vermemi emretti. Ben, develerin arasında dört yaşındaki güzel ve değerli develerden başka bir deve bulamadığımı söyledim. Bunun üzerine (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle dedi:Onu ver. Zira insanların en hayırlısı, borcunu en güzel şekilde ödeyendir.

Binaenaleyh altı sınıf veya diğerlerinden verilen herhangi bir borcun, sahibine bir fazlalık “menfaat (kâr) olmaksızın geri verilmesi gerekir. Aksi taktirde faiz olur. Sonra bir ton demirin borç verilip bir buçuk ton olarak geri alınması da caiz değildir. Çünkü bu şekilde faiz olur.”

Umarım cevap açıklığa kavuşmuştur Allah’ın izniyle.

Kardeşiniz                                                                                                                H. 14 Rabiu’l Âhir 1439

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                               M. 01/01/2018

Cevaba, emirin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/4197/

Devamını oku...

Genetik (DNA) Teste Dayalı Olarak Çocuğun Nesebi

  • Kategori Emir'e sorulanlar
  •   |  

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Genetik (DNA) Teste Dayalı Olarak Çocuğun Nesebi

NajmeddineKhcharem’e

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Celil Şeyhimiz, bir adam genetik teste dayalı olarak çocuğun nesebini reddedebilir mi?

Allah sizi mübarek kılsın.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Birincisi: Herhangi bir meselenin ispatında ihtilaf olduğu zaman, bütün doğru ispat araçlarını kullanmak ve dakik olması için her türlü çabayı göstermek caizdir… Bu araç ve üsluplara DNA, bilimsel araştırma araçları ve herhangi bir meselede doğru görüşe ulaştıran her türlü kanıt araçları girer. Ancak belirli bir meseleyle ilgili özel bir şerî nâss varsa kesinlikle bu nâssa bağlı kalmak gerekir… 

DNA’nın, insanda ve tüm canlı varlıklarda tek yapısı olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla o, sarmal acil durum merdiveni gibi birbirine sarılmış (ikili sarmal) iki yapışkan şeritten ibarettir. Kenarları şeker ve fosfat moleküllerinden oluştuğu gibi bu merdivenin basamakları da bir grup azotlu bazlardan oluşur. Bu da her şeridin şeker, fosfor ve azotlu baz birimlerinden oluştuğu anlamına gelmektedir. Her birim ise nükleotitler olarak adlandırılır.   

Bu nükleotitler düzgün bir şekilde sıralanmıştır. Bu kompakt nükleotitler şeriti, İngilizcede “Genes” olarak bilinen ve (tekili gen olan) genler adı verilen parçalara ve birimlere bölünmüştür. Her gen, belirli bir protein türü üretmek için gerekli talimatları veren belirli bir özellik taşır. Bu, vücut dokularının yapıldığı ham maddedir.  

Bu “genler” veya “genetik parmak izleri” hem ebeveynlerde hem de çocuklarda kalıtsal özellikler taşır… Bunlar, Allah Subhanehu’nun nesepleri birbirine bağlamak için yarattığı benzer özelliklerdir. Dolayısıyla teorik olarak baba ile oğul arasındaki muayenenin ve genetik parmak izinin sonuçlarının doğruluğunu varsayarsak, yani bu genetik parmak izinden yaratıcı Subhanehu’nun oraya yerleştirdiği gibi genetik gerçekleri elde edersek, bu çocuğun nesebinin babaya ait olduğunu gösterir. Ancak uzmanlar ve mütehassıslar, analiz sırasında meydana gelen insan veya laboratuvar hataları veya numunenin herhangi bir kontaminasyonu nedeniyle test sonuçlarında hata ihtimalinin olabileceğini ve aynı şekilde diğer faktörlerin dışında test yapanın doğruluğu ve test mesleğine olan dürüstlüğü hususunda “şüpheler” meydana geldiğini söylüyorlar… Dolayısıyla tüm bunlar, sonuçları etkilemektedir.    

Bu nedenle yukarıda belirtilen faktörler nedeniyle sonuçta hatanın meydana gelmesi ihtimalinden dolayı DNA testinin sonuçları, mutlak olarak kesin değildir. Şayet söz konusu hatalar giderilirse, onun ispatı noktasında şerî nâss geçmemişse, herhangi bir meselenin ispat araçlarından bir araç olarak kullanılması mümkündür… Ama şerî bir nâss varit olmuşsa, kesinlikle şerî nâssa bağlı kalınır…

Örneğin, bilinmeyen cesedin sahibinin kim olduğunu ispatlarken... veya hastanelerde bir anlaşmazlık çıkması durumunda herhangi bir annenin doğumunu ispatlarken… Dolayısıyla bu durumda, kanıt araçlarından herhangi bir doğru aracı ve açığa çıkarma ve kanıtlama noktasında herhangi bir yolu kullanarak kanıtlama ve ispatın olması caiz olur… Bir cesedin bulunduğu bölgedekiler ile hastanenin doğumhane bölümündeki personel hakkındaki ciddi bir soruşturmada DNA’nın ve kendisine ulaşılan sonuçların doğruluğundan emin olacak şekilde doğru kanıt araçlarından herhangi bir aracın kullanılması gibi… Tüm bunlar caizdir. Çünkü bunların ispat edilmesi noktasında şerî bir nâss geçmediği için ispat genel nâsslar kapsamına girmektedir. Şayet bu meselenin ispat edilmesi noktasında şerî bir nâss geçmişse, bağlanılması gereken tek şey odur.

İkincisi: Şimdi çocuğun nesebinin reddedilmesi hakkındaki sorunuza gelelim… Bu mesele hakkında özel şerî bir nâss varit olmuştur. Dolayısıyla bağlanılması gereken tek şey odur. Bu ise aşağıdaki şekildedir:

1- DNA’nın sonuçları, bu mesele için delil olmaya elverişli değildir. Çünkü doğan çocuğun nesebinin kocaya ait olduğunun ispatına ve reddedilmesine dair İslam’da özel deliller vardır. Dolayısıyla nesep, bunun dışında hiçbir şeyle ispat edilmez ve reddedilmez ve DNA araştırmalarının yayılmasından sonra verilen fetvalar bunu etkilemez. Zira özellikle Mısır ve Kuveyt’teki Fetva Kurulu olmak üzere fetva kurullarından bu konuya dair fetvalar verilmeye başlanmıştır. Onlardan bazıları ispat ve ret noktasında DNA’nın caiz olduğunu, bazıları ispat olmaksızın ret noktasında caiz olduğunu, bazıları ise çiftin mevcut olması durumunda nesebin ispatında caiz olduğunu ve zina hallerinde caiz olmadığını söylemişlerdir. Batı kültürüyle sırtlanlaşmış bazı fakih kılıklılar da DNA’nın zina hallerindeki nesebin ispatında bile caiz olduğunu söylemişlerdir!!

2- Bu konudaki sahih hükmü, şeriat nesep konusunda çok açık bir şekilde belirlemiştir. Bu konuyu biz, İçtimai Nizam’da açıkladık. Zira nesep konusunda şöyle geçmektedir:

(Bir erkeğin evlendiği kadın, evlilik tarihinin başlangıcından itibaren altı ay sonra doğum yaparsa çocuk erkeğe aittir. Zira Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: الوَلَدُ للفِراشِÇocuk yatağın sahibine aittir.” [Aişe Radıyallahu Anha kanalıyla Müttefekun Aleyh’tir.] Özetle: Kadın kocasıyla evlilik halinde olduğu ve evlendikten altı aydan fazla bir süre sonra çocuk doğurduğu sürece, kesinlikle o kocanın çocuğudur.

Ancak kocanın, karısı altı ay veya daha fazla bir süre içerisinde doğum yapar ve bu çocuğun da ondan olmadığı tahakkuk ederse, araştırılmış olması şartıyla onun çocuğu reddetmesi caiz olur. Ancak bu şartlar yerine getirilmezse çocuğu reddetmesinin bir anlamı yoktur. Kabul etse de etmese de çocuk ona aittir. Böylesi bir durumda aranan şartlar şunlardır:

Birincisi: Neseben reddedilen çocuk diri olarak doğmalıdır. Çünkü ölü olarak doğan bir çocuğun nesebini, reddetmenin bir anlamı yoktur. Zira böylesi bir durum şerî hükmü gerektirmemektedir.

İkincisi: Erkek, sarahat veya delalet yoluyla çocuğu olduğunu ikrar etmemiş olmalıdır. Sarahat veya delalet yoluyla çocuğu olduğunu ikrar ederse nesebi reddetmesi doğru olmaz.

Üçüncüsü: Çocuğun reddedildiği dönemin; doğum vakti veya çocuğa ait eşyaların satın alındığı vakit ya da kendisi yokken karısının doğum yaptığını öğrendiği vakit gibi özel zamanlarda ve özel durumlarda gerçekleşmesi. Bu vakitlerin ve hallerin dışında erkeğin nesebi reddetmesi geçerli sayılmaz. Karısı çocuğu doğurduğu zaman çocuğu reddetme imkanı olduğu halde sükut etmişse, çocuğun nesebi kocaya aittir, bundan sonra onu reddedemez. Çocuğun durumunu bilir, onu reddetme imkanı olur ve buna rağmen reddetmezse çocuğun nesebi sabit olur. Çünkü Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: الوَلَدُ للفِراشِÇocuk yatağın sahibine aittir.” [Buhari, Aişe Radıyallahu Anha kanalıyla tahric etmiştir.] 

Dördüncüsü: Çocuğu reddetme olayını lian olayı takip etmişse veya çocuğun reddini lian ile yapmışsa çocuk, ancak tam olarak yapılacak lian ile reddedilebilir.

Bu dört şart tahakkuk edince çocuk reddedilir ve kadına verilir. İbni Ömer Radıyallahu Anh’dan şöyle rivayet edilmiştir; “Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem zamanında bir adam kendi karısına lianda bulunmuş ve ondan olan çocuğu reddetmişti. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem de karı kocayı birbirinden ayırmış ve çocuğu da kadına vermişti.” [Buhari tahric etti.]

Lian kelimesi “اللعنel-la'n” kelimesinden türemiştir. Çünkü karı kocadan her biri şayet yalan söylüyor ise beşinci defa da kendisini lanetlenmiş olur. Bunun aslı, Allahu Teala’nın şu kavlidir: وَالَّذِينَ يَرْمُونَ أَزْوَاجَهُمْ وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ شُهَدَاءُ إِلَّا أَنْفُسُهُمْ فَشَهَادَةُ أَحَدِهِمْ أَرْبَعُ شَهَادَاتٍ بِاللَّهِ إِنَّهُ لَمِنَ الصَّادِقِينَ * وَالْخَامِسَةُ أَنَّ لَعْنَتَ اللَّهِ عَلَيْهِ إِنْ كَانَ مِنَ الْكَاذِبِينَ وَيَدْرَأُ عَنْهَا الْعَذَابَ أَنْ تَشْهَدَ أَرْبَعَ شَهَادَاتٍ بِاللَّهِ إِنَّهُ لَمِنَ الْكَاذِبِينَ  وَالْخَامِسَةَ أَنَّ غَضَبَ اللَّهِ عَلَيْهَا إِنْ كَانَ مِنَ الصَّادِقِينَEşlerine zina isnadında bulunup da kendilerinden başka şahitleri olmayanların şahitliği; kendisinin doğru sözlülerden olduğuna dair Allah'ı dört defa şahit tutmasıdır. Beşincisi ise; eğer yalancılardan ise Allah'ın lanetinin kendi üzerine olmasıdır. Kocasının yalancılardan olduğuna dair dört defa Allah'ı şahit tutması kadından cezayı kaldırır. Beşincisi ise; kocası doğrulardan ise kendisinin Allah'ın gazabına uğramasıdır.” [Nur-6-7-8]

Çocuğu reddetme şartları tahakkuk etmeyince çocuk reddedilemez. Bundan dolayı, çocuğun nesebi kocaya ait olur ve evlatlık hükümlerinin hepsi buna göre cereyan eder. Nesep ve onun reddedilmesiyle ilgili şerî hükümler bunlardır ve bu hususta ancak bu beyyine kullanılır.) Bitti.

Binaenaleyh DNA’nın kullanılması yoluyla çocuğun nesebi reddedilmez. Bilakis sadece yukarıda şeriatın açıkladığı şartlarla olur, bir başkasıyla olmaz.

Üçüncüsü: Kayda değerdir ki İslam, nesepler konusuna çok büyük bir önem vermiştir ve bu hususta kapsamlı nâsslardan bazıları şunlardır:

* Buhari Sahih’inde, Sa’d Radıyallahu Anhu’dan şöyle dediğini tahric etmiştir: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i şöyle derken işittim: مَنِ ادَّعَى إِلَى غَيْرِ أَبِيهِ، وَهُوَ يَعْلَمُ أَنَّهُ غَيْرُ أَبِيهِ، فَالْجَنَّةُ عَلَيْهِ حَرَامٌBir kimse kendi babası olmadığını kesinlikle bildiği birinin soyundan geldiğini ileri sürerse, ona cennet haramdır.

* İbn Mâce Abdullah İbn Amr’ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: مَنِ ادَّعَى إِلَى غَيْرِ أَبِيهِ لَمْ يَرَحْ رِيحَ الْجَنَّةِ، وَإِنَّ رِيحَهَا لَيُوجَدُ مِنْ مَسِيرَةِ خَمْسِمِائَةِ عَامٍKim babası olmayan birinin (soyundan geldiğini) ileri sürerse, cennetin kokusunu alamaz. Oysa cennetin kokusu beş yüz yıllık mesafeden alınır.

* Nesai Sünen-i Kebir’de, Ebi Hureyra’dan Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediğini işittiğini tahric etmiştir:  حِينَ نَزَلَتْ آيَةُ الْمُلَاعَنَةِ: أَيُّمَا امْرَأَةٍ أَدْخَلَتْ عَلَى قَوْمٍ مَنْ لَيْسَ مِنْهُمْ، فَلَيْسَتْ مِنَ اللهِ فِي شَيْءٍ، وَلَنْ يُدْخِلَهَا اللهُ جَنَّتَهُ، وَأَيُّمَا رَجُلٍ جَحَدَ وَلَدَهُ، وَهُوَ يَنْظُرُ إِلَيْهِ احْتَجَبَ اللهُ مِنْهُ، وَفَضَحَهُ عَلَى رُءُوسِ الْأَوَّلِينَ وَالْآخِرِينَLian yapan (eşlerle) ilgili âyet indiği zaman şöyle demiştir: Bir kavme, o kavimden olmayan bir çocuğu dahil (nispet) eden bir kadının Allah’ın (dini) ile hiçbir ilgisi yoktur ve Allah onu kesinlikle cennetine koymayacaktır. Bile bile çocuğunu kabul etmeyen bir erkeği de Allah kendisinden uzaklaştıracak (kıyamet gününde) önceki ve sonraki (ümmetlerin) gözü önünde onu rezil rüsva edecektir.

Kardeşiniz H. 7 Rabiu'l Âhir 1439
Ata İbn Halil Ebu Raşta M. 25 Aralık 2017

Cevaba, emirin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3840/

Devamını oku...

Bitcoin Hakkındaki Şerî Hüküm

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Bitcoin Hakkındaki Şerî Hüküm

SchukranJaan ve Wisam Al-Haninny’e

SchukranJaan’ın sorusu:

Bismillahirrahmanirrahîm

Kerim Şeyhimiz.

Umarım bu sorumuz size ulaştığında sağlığınız iyi olur.

Sizi selamların en güzeliyle selamlıyoruz: Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Kardeşlerden biri ve ben Bitcoin, Ethereum, Dash, Ripple ve benzeri dijital para birimlerinin alım satımının hükmü hakkında konuşuyorduk.

Bizler üstad Ebi Halid el-Hicazi’nin içtihadını okuduk ve şeyhin vardığı sonuca tam olarak ikna olmadık.

Şeyhin dijital para birimlerinin vakıasını analiz etme keyfiyeti, biz de bazı sorunlar oluşturdu. Ayrıca makalesinin altındaki yorumlar bölümü, onunla aynı fikirde olmayan kardeşlerin yorumlarıyla dolu ve menatın incelenmesinin, tamamen doğru olmadığını savunuyorlar.

Dijital para birimlerinin alım satımının hükmünü öğrenmek istiyoruz.

Bu konuya ışık tutabilir misiniz. Çünkü bizim için hala netlik kazanmadığı görülüyor.

Allah sizi hayırla mükafatlandırsın.

Allah’tan, hepimizi Kendi yolunda güçlendirmesini ve bizleri, Nübüvvet Minhacı üzere Hilafet’in olduğu bu dünyada yeniden hayrın yayılmasına vasile olanlardan kılmasını temenni ediyoruz.

Amin.

Wisam Al-Haninny’in sorusu:

Esselamu Aleykum. Soruya cevap verilemeyeceği görüldü. İçinde olduğunuz zorlukları anlayabiliyorum. Allah yardımcınız olsun.

Ama son aylarda başta Müslümanlar olmak üzere insanlar arasında önemli ölçüde yayıldığını gördüğüm bir husus için bekleyemediğim bir sorum var...

Soru: Bitcoin, 8 yıl önce ortaya çıkan bir paradır. Şimdi ise benzeri görülmemiş bir şekilde yayıldı ve tek bir para biriminin değeri 8000 doları aştı. Bitcoin’in vakıasını ve onunla nasıl işlem yapıldığını takip ettiğimde, onunla dolar arasında somut bir madde olması dışında herhangi bir fark göremedim? Şeyhimiz bizim için bunun birkaç yönden şeri hükmünü istinbat etmenizi rica ediyorum ki bunlar şunlardır: 1- Bitcoin ile alım satım muamelesinde bulunmak. 2- “Yeni paraların oluşturulmasında” madencilik. 3- Onunla diğer somut para birimleri arasındaki değişimin hükmü? Size bunun vakıasını açıklayan web siteleri ve YouTube sağlamamı isterseniz, ben hazırım. Ancak bunlara erişmenin kolay olduğunu düşünüyorum. Allah sizi mübarek kılsın.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Bitcoin ile ilgili iki sorunuz hakkında daha önce 28/04/2017 tarihinde böyle bir soruyu cevaplamıştık ve cevabın metni şöyledir:

(1- Bitcoin açısından olana gelince; o bir para birimi değildir ve paranın şartları ona intibak etmez. Çünkü Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in onayladığı nakit para, dinar ve dirhemdir ve bunlar şu üç hususu içermelidir:

- Mal ve hizmetler için bir ölçü olmalıdır. Yani nakdi illete sahip olmalı, yani fiyatlar ve ücretler olmalıdır.   

- Bilinen bir otorite tarafından çıkarılmalı ve dinar ve dirhemleri çıkaran otorite meçhul olmamalıdır…

- Nakit paralar, insanlar arasında yaygın olmalı ve diğerleri dışında özel bir gruba ait olmamalıdır… 

Bunun “Bitcoin” üzerine uygulanmasıyla, şu üç hususun gerçekleşmediği ortaya çıkmaktadır:   

- O, kesinlikle mal ve hizmetler için bir ölçü değildir. Bilakis sadece belirli mal ve hizmetler için bir değişim aracıdır…

- O, bilinen bir otorite tarafından değil, aksine meçhul bir otorite tarafından çıkarılmaktadır…

- O, insanlar arasında yaygın değildir. Bilakis o, ticaretini yapanlara ve değerini bilenlere özgüdür, yani tüm toplum için değildir…

Bu nedenle “Bitcoin” para birimi şerî açıdan nakit para değildir.

2- Binaenaleyh Bitcoin bir metadan başka bir şey değildir. Ancak bu metanın kaynağı da meçhuldür ve onun bir garantörü yoktur. Sonra bu, sahtekarlık, dolandırıcılık, spekülasyon ve aldatmalar için büyük bir alandır. Bu nedenle onun alınıp satılması caiz değildir. Özellikle kaynağının bilinmemesi, bu kaynağın başta Amerika olmak üzere büyük Kapitalist ülkelerden… veya kötü niyetli büyük bir devletle bağlantılı bir çeteden… veya kumar, uyuşturucu ticareti, kara para aklama ve organize suç yönetimi için büyük uluslararası şirketlerden uzak olmadığı konusunda şüpheler oluşturmaktadır Yoksa neden kaynağı meçhul olarak kalsın ki?   

Özet olarak kaynağı bilinmeyen, garantörü olmayan, sahtekarlık ve dolandırıcılık eylemlerine konu olan, başta Amerika olmak üzere sömürgeci Kapitalist ülkelerin bu meseleleri insanların servetlerini yağmalamak için istismar ettiği hegemonik meçhul bir paradır… Bu nedenle onun satın alınması caiz değildir. Zira tüm meçhul metanın alım ve satımını nehyeden şerî deliller vardır ve bu delillerden biri de şudur:

Müslim Sahih’inde Ebi Hureyra’nın şöyle dediğini tahric etmiştir: نَهَى رَسُولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم عَنْ بَيْعِ الْحَصَاةِ، وَعَنْ بَيْعِ الْغَرَرِAllah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem hasa ve ğarar satışından nehyetmiştir.

Ayrıca Tirmizi, Ebi Hureyra’dan şunu tahric etmiştir… “Hasa satışı”, bir kişinin diğer kişiye, attığım taşlar bu elbiselerden hangisinin üzerinde düşerse (şu fiyata) sana sattım veya bu arazinin buradan bu (attığım) taşların ulaştığı yere kadar olan kısmını (şu fiyata) sana sattım demesi gibidir… Dolayısıyla meçhul satıştan nehyedilmiştir…”Ğarar satışı”, yani malum değil meçhuldür. Çok suda balığı satmak, hayvanın memesindeki sütü satmak, hayvanın karnındaki yavrusunu satmak ve bunun benzerleri gibi. Tüm bunların satışı batıldır. Çünkü ğarardır (meçhuldür). 

Bundan dolayı ğarar veya meçhul satışın haram olduğu açığa çıkmış olup Bitcoin’in vakıası buna intibak etmektedir. Zira o, kaynağı meçhul olan bir metadır ve onu garantör olarak çıkaracak resmi bir kurum yoktur. Bu yüzden onun satılması ve alınması caiz değildir.) Bitti.

 Kardeşiniz                                                                                                                     H. 30 Rabiu’l Evvel 1439

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                                  M. 18/12/2017

Cevaba, emirin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3839/

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER