Salı, 07 Ramazan 1447 | 2026/02/24
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Bir Caydırıcı Görmediğinde Amerika… Örnek Olarak Golan!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Bir Caydırıcı Görmediğinde Amerika… Örnek Olarak Golan!

Haber:

ABD Başkanı Trump, Yahudi varlığının Suriye'nin işgal altındaki Golan Tepeleri üzerinde egemenliğini tanıdığına imza attığını söyledi ve daha sonra Golan'ın değerinin trilyonlarca dolara ulaşabileceğini öğrendiğini belirterek, bu tanıma karşılığında Yahudi varlığından bir şey istemesi gerektiği eklemesinde bulundu.

Yorum:

Trump, sanki bu topraklar kendisine aitmiş ya da onun hak ettiği mülküymüş gibi ve sanki bu toprakların kaderi konusunda son sözü söyleyecek kişi kendisiymiş gibi Yahudi varlığının işgal altındaki Golan üzerindeki egemenliğini tanımaktadır. Sanki tüm dünyaya siz ne yapabilirsiniz der gibi karşısında karşı koyacak veya caydıracak birini görmeden..

İşte Amerika budur; zira onun nefreti bizim kanımızla doymamakta, bazen sopa, bazen de havuç sallamakta ama karşılıksız hiçbir şey vermemektedir. Karşılığında kat kat fazlasını almadan tek bir adım bile atmamakta; böylece en büyük güç sahibi ve her şeyde karar sahibi olmaya devam etmektedir. Her kim onun razı olacağını veya “sevgi dolu bir anneye” dönüşebileceğini sanıyorsa, Trump'ın açıklamalarını ve eylemlerini iyice bir düşünmelidir.

Amerika, kendisi için bir menfaati olduğu sürece istediği kişiyi yanında tutan, sonra bir faydası olmadığı anda onları terk eden hain ve aldatıcı bir ülkedir. Birçok ülkede yaşananlar bunun en iyi kanıtıdır. Havran'ın güney bölgesinde, bölgeyi rejime teslim etme kararı alındığında, araçlarıyla iletişime geçerek, onlara açıkça bizim herhangi bir rolümüz kalmamıştır, artık kendinizi savunmalısınız demiştir. İşte bu, yakın ve bariz olan bir örnektir.

Gerçekliğimiz hakkında daha da net ve açık olan başka bir örnek;nasıl da Esad rejimini desteklemiş, gözetmiş ve onu korumuş, onun için her bir yerden paralı askerler getirmiş, sonra da onu tekrar döndürüp yeniden sunmaya çalışmıştı. Ama maske düşüp kel görününce, onu terk edip bir çöp gibi bir kenara atmadı mı Allah aşkına!

Bugün de Amerika, kendisini her şeyin sahibi olarak sunuyor; çünkü o, karşısında kendisini caydıracak birini görmüyor.Eğer korkup hesaba katacağı biri olsaydı, Golan açıklamasını ya da başka bir açıklama yapmaya cesaret edemezdi.

Bizler kimliğimizi kaybettiğimiz gibi izzetimiz de yok oldu; eğer izzetli olmak ve Amerika'nın istediği kişiye verdiği, istediği kişiden geri aldığı bir miras olmak istemiyorsak, o zaman onu caydıracak ve onu denizlerin ötesine geri gönderecek güçlü ve korkutan bir devletin olması gerekir.

Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti dışında hiçbir devlet bunu yapamaz; zira bunu yapmaya muktedir olan sadece Hilafet Devleti’dir ve tarih de bunun şahididir. O halde gelin bu devleti kurmak için çalışalım ki izzet, güç ve egemenlik sahibi olalım ve Trump veya diğerlerinin elinde, istedikleri gibi, nasıl isterlerse ve istedikleri şekilde bizi parçalayan bir kukla olarak kalmayalım.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdu ed-Della - Suriye

Devamını oku...

Müfredatların Ele Geçirdiği Zihinler

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Müfredatların Ele Geçirdiği Zihinler
Eğitim Kurumlarımız Düşünceyi Ateşlemenin Yerine Nasıl Onu Söndürmenin Bir Aracına Dönüştü?

Çevremizdeki eğitim kurumlarının zihnimizi genişletmek için değil de bir başkasının çizdiği sınırlar içinde hareket etmemizi sağlayan dar bir çerçeveye sokmak ve hapsetmek için var olduğunu hiç düşündünüz mü?

Ülkemizdeki üniversitelerin ve okulların gerçekliğini düşündüğünüzde, şüpheli bir durumun olduğunu fark edersiniz:

Zahiri olarak insan inşa ediyormuş gibi görünen, ancak gerçekte ise insanın rolünün özgür bir düşünür değil de itaatkâr bir alıcı olmaktan öteye geçmeyecek şekilde düşük bir tavan belirleyen eksiksiz bir sistem. Üniversite doktorlarının çoğu herhangi bir sapma olmadan belirli bir müfredatı takip etmek zorunda oldukları gibi okuldaki öğretmenler de değiştirme gücüne sahip olmadıkları belirli bir plana göre hareket etmektedirler; hatta öğrencilere verilen projeler bile, onların düşünme kapasitelerine göre değerlendirilmekten çok, kendileri için belirlenen modele ne kadar bağlı olduklarına göre değerlendirilmektedirler. Garip olan şey, bu aynı sistem, öğrencilerinden birinde bir deha kıvılcımı gördüğünde, onu hemen sömürgeci ülkelerin yararlanabileceği yurtdışına göndermeye çalışırken, diğerlerini ise, sanki insanın fıtratı önceden hazırlanmış kalıplar içinde gelişiyormuş gibi “yeterince çalışkan değiller” diye bir kenara atmaktadır.

Ancak bugün yaşadıklarımıza doğru bir şekilde baktığımızda, bunun sadece geçici bir eğitim eleştirisi değil, aksine toplumun tamamında yaşanan daha derin bir krizin yansıması olduğunu anlıyoruz. Öğrencinin hissettiği sıkıntı, öğretmenin bastırılmış sesi ve idari rutin ile resmi talimatlar arasında sıkışıp kalan düşünür, evet bunların hepsi, ayrı ayrı sahneler değil, aksine insan zihnine ve onun özgürce düşünme yeteneğine duyulan güvenin yitirilmesinin birer tezahürüdür. Bu yüzden motivasyonunu kaybetmiş gençleri ve diğerlerinin de eğitimin değeri ile “dereceler ve diplomalar” için verilen mücadelenin arasını karıştırdıklarını görmemiz hiç de şaşırtıcı değildir. Dahası birçok insanın İslam'ın altın çağının kapanmış güzel bir sayfa olduğunu ve İslami yaşamı yeniden canlandırma fikrinin de tamamen hayal ürünü olduğunu düşünmesi şaşırtıcıdır. Dolayısıyla yaşadıklarımız ile yaşamamız gerekenler arasındaki bu uçurum, içsel bir kırılganlık oluşturmaktadır: Gerçeği hissetmeye mukabil hareketsizlik duyguları.

İlk dönem Müslümanlar arasındaki ilim talebesi, yolculuğuna açık şerî kaideler ilkelerinden başlamakta, samimiyet, sorgulama ve tefekkürle ilerlemekte ve ardından sonuçlarını katı bir modele değil, uzmanlaşmış ilim ehline sunmaktaydı. Eğer onun yaklaşımı doğruysa, ümmet bunu benimser, devlet bundan faydalanır ve doğrudan uygulama sahasına girerdi. Böylece hünüz genç biriyken kamil bir şekilde ilmin usulünü belirleyen Şafiî, kısa ömrüne rağmen dünyayı ilimle dolduran Nevevi ve ilmi veya siyasi otoriteden korkmadan diyalog, eleştiri ve inceleme faaliyetlerinde bulunan İbn Hacer ve İbn Teymiyye ortaya çıkmıştır. İşte onlar, İslam'ın ilmin önünde hiçbir zaman engel olmadığını, aksine ilmin itici gücü olduğunu söyleyen örneklerdir; çünkü İslam, hakka yönelik bir vizyon, dürüstlüğe yönelik açık bir standart ve siyasi iklim veya kurumların diktelerine göre değişmeyen bir metot sunmuştur.

Bu yeni idrakin en güzel yanı, bu yorumu kapattığınız andan itibaren, ilimle olan ilişkinizi yeniden düzenlemek için küçük ve pratik bir adım atabilecek olmanızdır. Örneğin okulda ezber yoluyla öğrendiğiniz bir ders ile alimlerin araştırma ve tartışma yoluyla meseleleri nasıl test ettiklerinin arasını bir karşılaştırın. Ya da ilmiyle özgürce yaşayan bir imamın biyografisinden bir sayfa okuyun, o zaman sorunun Arap zihninde değil, aksine ona dayatılan kalıplarda olduğunu anlarsınız.Bu farkı gördüğünüzde, asıl sorunun şu olmadığını anlayacaksınız: Neden ilerlemiyoruz? Dahası kapıya benzemekten daha çok bir prangaya benzeyen eğitim sisteminde yaşamayı nasıl kabul ettik?

إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنْفُسِهِمْ
Şüphesiz ki bir kavim, kendini nefsini değiştirmedikçe; Allah da onları değiştirmez.” [Rad 11]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Mahmud Abdulhâdi – Mısır

Devamını oku...

Türkiye Vilayeti: Gündem Değerlendirme Toplantısı 23/12/2025

  • Kategori Türkiye
  •   |  
Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti:
Gündem Değerlendirme Toplantısı 23/12/2025
 

Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu Üyesi Sayın Muhammed Emin Yıldırım, gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

⬛️ 2026 Yılı Bütçe Kanunu
⬛️ Türkiye’deki Uyuşturucu Operasyonları
⬛️ SDG’nin Suriye Ordusuna Entegrasyonu

H. 3 Receb 1447 - M. 23 Aralık 2025

turkiye vilayeti

İlgili Bağlantılar:

 

2026 Yılı Bütçe Kanunu
⬛️Türkiye’deki Uyuşturucu Operasyonları
⬛️SDG’nin Suriye Ordusuna Entegrasyonu

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Heyeti, Müslüman Kardeşler Cemaati Yöneticilerinden Hasan Abdülhamid ile Görüştü

19 Aralık 2025 Cuma günü, Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Merkezi Temas Komitesi Başkanı Üstad Nasır Rıza başkanlığında ve Komite Koordinatörü Üstad Abdullah Hüseyin’in eşliğinde bir heyet, Sudan’daki Müslüman Kardeşler Cemaati (İhvan-ı Müslimin) yöneticilerinden Üstad Hasan Abdülhamid ile bir araya geldi.

Görüşmede mevcut siyasi durum ele alındı; Amerika’nın Darfur’u ayırmak suretiyle Sudan’ı parçalamaya yönelik planı değerlendirildi. Ayrıca Batı’nın planlarıyla yüzleşmenin, ümmeti birleştiren kapsayıcı bir proje ile mümkün olduğu vurgulandı. Bu bağlamda, Allah’ın vaadi ve Peygamberimiz Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesi olan Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet projesinin bu planlara karşı tek sahih çözüm olduğu ifade edildi. Heyet, iletişimin ve temasın sürdürülmesinin önemini özellikle vurguladı.

Devamını oku...

Tarık Rahman Şovu, Müflis Laik Rejimin Siyasi Oyalama Taktiğinden Başka Bir Şey Değildir

Bangladeş, seçimler öncesi kritik bir evreye girerken, Bangladeş’in eski Başbakanı Halide Ziya’nın oğlu ve Bangladeş Milliyetçi Partisi (BNP) Başkan Vekili Tarık Rahman’ın ülkeye dönüşünün duyurulması, beklendiği üzere bu şahıs etrafında yoğun bir gürültü kopardı. Partisi tarafından güçlü bir şekilde propagandası yapılan ve onu Ümmetin karşı karşıya olduğu meydan okumaların yegâne çözümü olarak tasvir eden bu anlatı; bugünün gücünün ve nizamının temel gerçeklerini tehlikeli bir şekilde çarpıtan derin bir siyasi yanılsama olarak görülmelidir.

“Bireysel Kurtarıcı” Efsanesinin Başarısızlığı: Gerek dünya tarihinde gerek Bangladeş tarihinde, “gönderilmiş kurtarıcı lider” efsanesinin bir hayalden ibaret olduğu defalarca ispatlanmıştır. Arap Baharı’na bakın; liderler düştü ama Batı destekli güçlü yapılar oldukları gibi kaldı. Kendi tarihimizde de Dr. Yunus’un tek başına öncülük ettiği sanılan değişim, gerçekte ordu, sivil toplum ve yabancı çıkarlar tarafından desteklenmiştir. Bu durum herhangi bir liderin kendi başına hareket etmediğini göstermiştir. Bu nedenle Rahman’ın “kurtarıcı” olarak parlatılması da tehlikeli bir yanılsamadır. Zira gerçek değişim tek bir adamdan değil, mevcut rejimi ayakta tutan güç merkezlerinin sadakatini kazanabilecek geniş çaplı bir hareketten gelecektir.

Hükmeden sistemdir, şahıslar değil. Rahman’ın şahsiyetine odaklanmak, temsil ettiği nizamdan dikkati kasten başka yöne çekmek anlamına gelir. Endonezya’da Suharto’nun, Filipinler’de Marcos’un düşüşü; kahramanca bir şahıs değişimi değil, sistemik baskıların, iç bölünmelerin ve küresel dengelerdeki değişimlerin sonucuydu. Dünya Bankası ve IMF gibi yeni sömürgeci finansal kurumların mekanizması ve diplomasi, herhangi bir bireyden çok daha belirleyici bir faktördür. Bir şahsın parlatılması, Batı destekli siyasî ve iktisadî sistemin değişmez doğasını gizlemek için kullanılan bir taktiktir. İktidara gelmek isteyen her büyük parti –Bangladeş Milliyetçi Partisi dâhil– bu sistemle uzlaşmak zorunda kalmaktadır.

Küresel gücün kaçınılmaz mühendisliği, Bangladeş’e önemli bir stratejik ve ekonomik değer kazandırmaktadır. Bu sebeple ülkede gerçekleşecek herhangi bir siyasî geçiş, başta ABD ve İngiltere olmak üzere büyük güçlerle bir tür mutabakat olmaksızın mümkün değildir. Rahman’ın ya da herhangi bir muhalif figürün bu gerçekliğin dışında yükselebileceği varsayımı safdilliktir. Eğer bugün Rahman abartılı biçimde öne çıkarılıyorsa, bu onun bağımsız dönüştürücü gücünden değil, dış çıkarlarla örtüşen bir rol üstlenmesinden kaynaklanmaktadır.

Siyasî İflası Örtme Çabası. Bu dönüş etrafında koparılan gürültü ve oluşturulan yapay gündem, esasen tek bir amaca hizmet etmektedir: Bangladeş Milliyetçi Partisi’nin derin siyasî iflasını örtbas etmek. Ayrıca bu, şu can alıcı soruyu da gündeme getirmektedir: Partinin ikna edici vizyonu nerede? Halk tabanlı örgütlenmesi nerede? Somut siyasî alternatifleri nerede? Halk, seçkinler (elitler) arasında sadece dönemsel bir değiş tokuş ve aynı sistem içindeki bir grup oyuncunun yer değiştirmesini görmektedir. Aynı oyun tekrar edilmektedir. “Efsanenin Dönüşü” tiyatrovari bir hiledir ve insanların enerjisini gerçek değişim talebinden saptırmaktan başka bir şey değildir.

Ey insanlar! Bangladeş için gerçek ve kalıcı değişim asla Londra’dan gelen bir uçakla gelmeyecektir. Değişim, şahısları yüceltmekle değil; Bangladeş’te statükoyu tahkim eden Batı destekli sistemin sütunlarını kökten söküp atmakla gerçekleşecektir. Bir şahsiyete tutunmak, şu anda tehlikeli bir oyalama tuzağına düşmek demektir.

Hizb-ut Tahrir’in samimi liderliği, iflas etmiş laik-kapitalist sistemin maskesini değiştirmek için değil, bizzat sistemi kökten değiştirmek için çalışmaktadır. Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet için tabandan tavana giden gerçek bir güç inşa etmenin zor ve gösterişsiz çalışması, değişime giden tek gerçek yol olarak kalmaya devam etmektedir. Bu nedenle, özelde muhlis siyasetçileri, genelde ise tüm halkı, Batı’nın siyasi sirkine parça olmaktan veya ona seyirci kalmaktan ziyade; nizamı değiştirmek için Hizb-ut Tahrir etrafında kenetlenmeye davet ediyoruz.

                                                                          

إِنَّ اللَّهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّىٰ يُغَيِّرُوا مَا بِأَنفُسِهِمْ“Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” [Rad 11]

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsünün “Amerika’nın Sudan Krizini Yönetme Şekli Yaraları Daha da Derinleştirmekte, Ülkeyi Paramparça Etmektedir” Başlıklı Basın Toplantısındaki Konuşması

Sudan Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Büyükelçi Muaviye Osman, Geçici Egemenlik Konseyi Başkanı ve Ordu Komutanı Korgeneral Burhan’ın Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiği ziyaretin ardından, 15 Aralık 2025 Pazartesi akşamı yaptığı basın açıklamasında şöyle dedi: “Sayın Başkan, ABD Başkanı Donald Trump’ın, Suudi Arabistan Krallığı’nın katılımıyla barışın sağlanması ve ülkedeki savaşın durdurulması yönündeki çabalara dahil olma kararlılığını tam takdirle karşıladığını ifade etti. Ayrıca Sudan’ın, bu yüce amaca ulaşmak için Başkan Trump, Dışişleri Bakanı ve Sudan Özel Temsilcisi ile birlikte çalışmaya istekli olduğunu vurguladı.”

El Burhan’ın bu sözleri, savaşın başından beri zaten fiilen Amerika’nın kontrolünde olan Sudan krizi dosyasının Amerika tarafından yönetilmesini bütünüyle kabullendiğini açıkça ortaya koymaktadır. Burada net ve açık biçimde cevaplanması gereken temel soru şudur: Amerika gerçekten Sudan’da barışı sağlamak ve savaşı durdurmak konusunda samimi midir? Ardından, biz Müslümanlar açısından ikinci bir soru gündeme gelmektedir: Aslen sömürgeci bir kâfir devletin, meselelerimizi yönetmesi şeran caiz midir?

Bu iki soruya cevap vermek için öncelikle sorunun ilk kısmını ele alacağız. Bu basın toplantısı aracılığıyla Amerika’nın krizi çözme, barışı sağlama ve savaşı durdurma konusunda ciddi olup olmadığını açıklayacağız. Ardından ikinci soruya Şer’i delillerle cevap vereceğiz.

Bu savaşın; yetkiyi sivillere, yani İngiltere’nin Sudan’daki adamlarına verecek ve Amerika’ya bağlı askerlerin hakimiyetini sona erdirecek olan sözde “Çerçeve Anlaşması”nı başarısızlığa uğratmak amacıyla Amerika’nın emriyle başladığı biliniyor. Bu yüzden savaşın patlak verdiği 15 Nisan 2023 tarihinden bu yana Amerikalı yetkililer, bu savaşın askeri olarak herhangi bir tarafın zaferiyle sonuçlanmayacağı yönünde açıklamalar yapmışlardır. Savaşın başında Hızlı Destek Kuvvetleri’nin (HDK), orduyla boy ölçüşebilecek bir donanıma sahip olmaması nedeniyle Amerika, savaşın başlamasından bir aydan kısa bir süre sonra kurulan Cidde platformunda ateşkesi dayatmıştır. Amaç, Hızlı Destek Kuvvetleri’nin Amerika’nın yeşil ışığıyla, Birleşik Arap Emirlikleri üzerinden silahlanmasını sağlamaktı. Aynı zamanda Amerika, özellikle İngiltere başta olmak üzere Avrupa’nın Sudan dosyasına müdahalesini engelledi; dosyayı tek başına elinde tuttu ve çatışmayı kendi çıkarlarına göre yönetti. Bununla da yetinmeyerek, bazı bölge yöneticilerini ve Afrika Birliği’ni devreye soktu; Birleşmiş Milletler’i kullanarak Güvenlik Konseyi’nde Sudan’la ilgili çok sayıda oturum yaptırdı; ancak savaşı gerçekten durduracak tek bir ciddi karar dahi çıkmadı. Amerika, HDK’nın tüm Darfur bölgesini ve Batı Kordofan ile kuzeyinin geniş bölgelerini ele geçirmesine kadar krizi çözmekten aciz olduğu iddiasını sürdürdü. Sonra da Mısır, Suudi Arabistan ve BAE’nin dahil edildiği sözde “Dörtlü” (Girişim) üzerinden harekete geçmeye başladı.

Zaman kazanmak için önce askerî yönetime bu dörtlüyü reddetmesi telkin edildi; ardından Massad Boulos’un Hızlı Destek Kuvvetleri’nden yana olduğu iddia edildi; sonra hükümetin, içinde BAE olduğu sürece dörtlüyü kabul etmeyeceği söylendi. Ardından Suudi Veliaht Prensi’nin Trump’tan Sudan’daki krizi çözmek için müdahale etmesini istediği tiyatrosu sahnelendi ve nihayetinde el Burhan’ın Suudi Arabistan’a yaptığı son ziyarete gelindi.

Bu süreçte, konferansın başında aktardığımız açıklamalarla eş zamanlı olarak El Burhan; İsviçre’de, ardından Mısır’da, son olarak da Suudi Arabistan’da Massad Boulos ile gizli görüşmeler yaptı. Bu görüşmelerin içeriği kamuoyuna açıklanmadı. Tüm bunlar, Sudan dosyasının fiilen Amerika’nın elinde olduğunu açıkça göstermektedir. Amerika bu dosyayı barışı sağlamak veya savaşı durdurmak için değil, Darfur’u Sudan’dan koparmak için kullanmaktadır.

Bu ortamda, askerî liderler her ne kadar Kordofan ve Darfur’un tamamını kurtarma niyetinde olduklarını söyleseler de, sahada bu yönde ciddi hiçbir askerî faaliyet yoktur. Çünkü Amerika, ordunun Hızlı Destek Kuvvetleri’ni askerî olarak yenmesini istememektedir. Bu nedenle sürekli olarak “Sudan’daki çatışmanın askerî çözümü yoktur” söylemini tekrar etmektedir. Nitekim Haziran 2025’te ABD Dışişleri Sözcüsü Tammy Bruce, basına yaptığı açıklamada “Sudan’daki çatışma askerî yollarla sona erdirilemez” ifadesini kullanmıştır. Ayrıca Ordu ile Hızlı Destek Kuvvetlerini bir tutan Amerika, HDK’nin işlediği ve işlemekte olduğu; savunmasız masumların katledilmesi, ırzların çiğnenmesi, malların ve mülklerin yağmalanması ve altyapının tahrip edilmesi gibi suç ve vahşetlere karşı hiçbir işlem yapmamıştır. Çünkü Hızlı Destek Kuvvetleri, Amerika’nın Darfur’u koparmak için kullanacağı bir araçtır. Amerika daha önce de sözde barış adına Güney Sudan’ı ayırmıştır. Bu, eski rejimin liderlerinin açık itiraflarıyla sabittir. Bugün ABD’nin Sudan’ın birliğinden ve barıştan bahsetmesi, bu savaşla hedeflediği amaca ulaşıncaya kadar göz boyamaktan başka bir şey değildir.

Bu anlatılanlar ve daha niceleri açıkça göstermektedir ki; Amerika Sudan’da barışı sağlamak ve savaşı durdurmak konusunda samimi değildir.

İkinci soruya gelince: Şeran, kâfir bir devletle ilişki kurmak bir yana; ülkemizin kaderini ona teslim etmek kesinlikle caiz değildir. Zira Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَلَنْ يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً“Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir” [Nisa 141] Amerika kâfir bir devlettir, ondan hayır gelmesi asla mümkün değildir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

مَا يَوَدُّ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ وَلَا الْمُشْرِكِينَ أَنْ يُنَزَّلَ عَلَيْكُمْ مِنْ خَيْرٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَاللهُ يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ“(Ey müminler!) Ehl-i Kitaptan kâfirler ve putperestler de Rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler. Halbuki Allah rahmetini dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.” [Bakara 105] Rabbimizin bizim için istediği hayrı istemeyen birinden, bize nasıl bir hayır gelebilir ki?! Üstelik Amerika dost değil, düşmandır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

إِنَّ الْكَافِرِينَ كَانُواْ لَكُمْ عَدُوّاً مُّبِيناً“Şüphesiz kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır.” [Nisa 101] Bu nedenle Şer’i hüküm şudur: düşman ve muharip (savaşan) bir devlettir. Irak’ta, Afganistan’da ve son olarak Gazze’de kardeşlerimizi katleden bizzat Amerika’dır.

Hilafet Devleti Anayasası Tasarısının 189. maddesinde şöyle geçmektedir: “Üçüncüsü: Kendileriyle aramızda anlaşma bulunmayan devletler, İngiltere, Amerika ve Fransa gibi bilfiil sömürgeci devletler ile Rusya gibi beldelerimize göz diken devletler, hükmen harbî devletler sayılırlar. Onlara karşı her türlü ihtiyati tedbir alınır. Onlarla herhangi bir diplomatik ilişki kurulmaz. Bu devletlerin tebaaları, beldelerimize ancak pasaportla ve her kişi her girişi için özel bir vize almak suretiyle girebilir. Fakat fiilî harbî devlet haline gelirlerse bu geçerli olmaz.

Dördüncüsü: (İsrail) gibi fiili harbi devletlere karşı bütün ilişkilerde savaş hali esas tutulmalıdır. Aramızda ateşkes olsun veya olmasın onlarla fiili savaş içindeymişiz gibi davranılmalıdır. Tüm tebaalarının beldelerimize girmesi yasaklanır.”

Ümmetin meselelerine köklü çözüm, adaleti tesis eden, ülkeyi parçalanmaktan koruyan, sömürgeci kâfirin elini kesen bir devletin kurulmasıyla mümkündür. Bu devlet, ülkemizle oynayan, servetlerimize göz diken, kimliğimizi yok eden sömürgeci kâfirin elini kesecektir. Bu devlet, hiç kuşkusuz İslam Peygamberinin emrettiği Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet devletidir.

Devamını oku...

Zalim Kerimov Rejiminin Temellerini Sarsan Adanmış Yiğitlerden Biri Olan Rahmetov Şuhratcan’ın Vefatı

Büyük bir hüzün ve kederle, dün 19 Aralık 2025 Cuma günü ruhunu Yaratıcısına teslim eden kardeşimiz Rahmatov Şuhratcan’ın vefat haberini, tüm İslam Ümmetine ve özellikle ülkemiz Müslümanlarına duyuruyoruz.

Evet, bugün; zalim Kerimov rejiminin dehşetlerine göğüs geren kardeşimiz Rahmetov Şuhratcan Turayeviç’i ahiret yolculuğuna uğurladık. Küfür hegemonyasını yıkmak ve hayatın tamamında İslam’ı uygulayan Raşidi Hilafet Devleti’ni kurmak için çalışan Hizb-ut Tahrir gençleri, Kerimov rejiminin zulmüne, baskısına, tutuklamalarına, işkencelerine ve idamlarına maruz kalmışlardır.

Şuhratcan kardeşimiz 1975 yılında Kaşkaderya bölgesinde dünyaya gelmiş ve ömrünün neredeyse yarısını, 1999-2022 yılları arasında Özbek rejiminin hapishanelerinde geçirmiştir. Cesareti, azmi, imanındaki sebatı, sözündeki doğruluğu ve hakkı söylemedeki kararlılığıyla örnek bir şahsiyet olarak tanınmıştır. Ömrünün yaklaşık çeyrek asrını Özbekistan’ın Çirçik, Zangiota, Navoi, Jaslık ve Almalık bölgelerindeki demir parmaklıklar ardında geçirmiştir. Hatta idam ve işkenceleriyle ünlü Jaslık ve Zerefşan kamplarında tutulduğu günlerde bile cesur, korkusuz, dili keskin, izzetinden taviz vermeyen bir duruş sergilemiştir. Kerimov’un baskıcı rejiminin cellâtlarını korkutan, küfür ve zulmün heybetini hak sözle yıkan öncü şahsiyetlerden biri olmuştur. Mücadele meydanında bir savaşçı, Rabbine yöneldiğinde mihrabın dostu olan bu kardeşimiz; yeryüzünde yürüyen canlı bir Kur’an gibiydi. Pek çok kişinin kalbinde yer etmiştir, müminlere karşı alçak gönüllülüğün, kâfirlere karşı ise izzetin canlı bir timsali olmuştur. Hayatının sonunda Allah Subhânehu ve Teâlâ ona güzel bir son nasip etmiştir. Sevgili kardeşimiz Şuhratcan, doğduğu topraklardan uzakta, garip ve Rabbi yolunda bir muhacir olarak bu dünyadan göçüp gitmiştir. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّ الرَّجُلَ إِذَا مَاتَ بِغَيْرِ مَوْلِدِهِ قِيسَ لَهُ مِنْ مَوْلِدِهِ إِلَى مُنْقَطَعِ أَثَرِهِ فِي الْجَنَّةِ“Şüphesiz bir kimse doğduğu yerden başka bir yerde ölürse, doğduğu yerden, cennetteki ecelinin kesildiği yere kadar olan mesafe kendisi için (sevap olarak) ölçülür.”

Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan kardeşimize bu nimeti lütfetmesini, ona merhamet edip mağfiret eylemesini ve onu şehitler makamına eriştirmesini niyaz ediyoruz. Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan ailesine ve yakınlarına sabr-ı cemil diliyoruz. Son olarak biz, Rabbimiz Subhânehu ve Teala’yı razı eden bir sözden başka bir söz söylemeyiz:

إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ“Biz şüphesiz Allah’a aitiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” derler.” [Bakara 156]

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER