- |
- İlk yorumlayan ol!
- yazı boyutu yazı boyutunu küçült Yazı boyutu büyüt
بسم الله الرحمن الرحيم
İran ve Nükleer Eşik: İlan Edilmiş Nükleer Bir Güce Dönüşmesini Engelleyen Şey Nedir?
Yirmi yıldan fazla bir süredir İran’ın nükleer dosyası uluslararası politikada merkezi bir yer tutmaktadır; bu ise sadece stratejik bir konumda bulunan İslami bir ülkenin barındırdığı nükleer programın geleceğiyle ilgili olduğundan dolayı değildir; aksine aynı zamanda Ortadoğu’daki güç dengesi ve uluslararası sistemin doğası etrafında dönen daha geniş bir çatışmayı somutlaştırmasından dolayıdır. Dolayısıyla mesele, uzun zamandır sadece santrifüj cihazları ve zenginleştirme oranları ile ilgili değil; aksine artık kurallarını güçlülerin yazıp sonra kendilerini bu kurallardan muaf tuttukları, haritalarını ise adalet sözleşmelerinin değil sermaye hareketlerinin çizdiği bir dünyada egemenlik, caydırıcılık, uluslararası meşruiyet ve gücün sınırları ile ilgili bir soruya dönüşmüştür.
İran’ın nükleer programı, Şah Muhammed Rıza Pehlevi döneminde, 1953 yılında “Barış için Atom” projesi kapsamında ABD’nin doğrudan desteğiyle başlamıştır. 1979 yılındaki Humeyni Devrimi’nin ardından program geçici bir gerilemeye maruz kalmış; ama İran-Irak Savaşı sırasında ve sonrasında kademeli olarak yeniden canlanmıştır. Yirmi birinci yüzyılın başlarında bu program, özellikle Natanz tesisi gibi hassas nükleer tesislerin ortaya çıkmasının ardından İran ile Batı arasındaki çatışmanın odak noktasına dönüşmüştür. İşte o zamandan beri dosya, yaptırımlar, müzakereler ve karşılıklı baskıların oluşturduğu bir döngünün içine girmiştir.
Yüzleşme sadece diplomatik sahayla sınırlı kalmamıştır. Zira İran’ın nükleer programı, yıllar boyunca bir dizi sabotaj eylemlerine ve önde gelen bilim insanlarını hedef alan suikastlara maruz kalmıştır. Bu dönemle özdeşleşen en meşhur isimlerden biri, 2020 yılında Yahudi varlığına ve onun uzun eli Mossad'a atfedilen bir operasyonda öldürülen Muhsin Fahrizade'dir. Ayrıca daha önce İran içinde gerçekleştirilen suikast operasyonlarında bir dizi İranlı nükleer bilim insanı öldürülmüştür. Operasyonel detaylar bir kenara bırakılacak olursa verilmek istenen siyasi mesaj oldukça netti: programın üzerine dayandığı zihinleri (beyin takımını) ve altyapıyı doğrudan hedef almak yoluyla İran’ın nükleer eşiğe daha fazla yaklaşmasını engellemektir.
Ancak büyük kırılma noktası Nisan 2021'de, Natanz tesisini hedef alan sabotaj eylemine bir tepki olarak İran'ın uranyumu yüzde 60 oranında zenginleştirmeye başladığını duyurmasıyla yaşanmıştır. Dolayısıyla mesele sadece uranyum zenginleştirme oranındaki teknik bir artış değildi; aksine İran'ın daha önce sahip olmadığı kabiliyetlere sahip olduğuna dair yankı uyandıran siyasi bir ilanıydı. Teknik açıdan olana gelince; yüzde 60’lık oran, nükleer yakıt döngüsünde çok ileri bir düzeye geçişi temsil etmektedir; dolayısıyla bu ayrılmış olan oran, geleneksel sivil seviyelere kıyasla, nükleer silahlarda kullanılan fisil (bölünebilir) malzemelere ilişkili zenginleştirme seviyelerine çok daha yakın (yüzde 90) bir mesafededir.
O andan itibaren şu yeni soru kendini dayatmaya başlamıştır: Eğer İran bu zenginleştirme seviyesine ulaşabilecek güçteyse, neden fiilen bir nükleer devlet haline gelmemiştir?
Bu soruya cevap vermek için öncelikle nükleer kapasite ile nükleer silaha fiilen sahip olmanın arasında ayrım yapmak gerekir. Küresel nükleer tarih, bilgi ve altyapıya sahip olmanın, mutlaka nükleer silah üretme kararının alınacağı anlamına gelmediğini ortaya koymaktadır. Bugün Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nın resmi nükleer devletler olarak tanıdığı beş ülke bulunmaktadır: Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, Çin, Fransa ve İngiltere.
Ayrıca uluslararası gerçeklik, hukuki metinlerden daha karmaşıktır; zira bu çerçevenin dışında Hindistan, Pakistan ve Kuzey Kore gibi nükleer silahlara sahip olduğu ya da yaygın olarak sahip olduğu düşünülen başka ülkeler de bulunmaktadır ve aynı durum Yahudi varlığı için de geçerlidir.
İşte burada, İranlılar ve onların destekçileri tarafından sıklıkla dile getirilen bir paradoks ortaya çıkmaktadır: Eğer Hindistan, Pakistan ve Yahudi varlığı fiilen nükleer devletler haline gelmişse, neden İran’ın nükleer emelleri olağanüstü bir tehlike olarak görülüyor?
Batı ülkelerinin verdiği resmi cevap, İran’ın Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nın bir üyesi olduğu, dolayısıyla onun bu anlaşmaya hiç katılmamış ülkelerin yükümlülüklerinden farklı hukuki yükümlülükleri olduğu şeklindedir. Ancak bu açıklama, tek başına siyasi soruyu cevaplamıyor. Çünkü birçok gözlemci, meselenin aynı zamanda ittifaklar ve güç dengeleriyle de ilgili olduğunu düşünüyor. Ayrıca Yahudi varlığı, ABD ile yakın stratejik ilişkiler içindedir ve Hindistan Çin’in yükselişini dengelemede Amerika için önemli bir ortak haline gelmiştir; İran ise, nükleer emelleri ve bölgesel kolları olan isyancı bir güçtür; bu yüzden Devrim Muhafızları, on yıllardır Amerika’nın yörüngesinde dönmesine rağmen kontrolden çıkarak İran’ı Amerikan nüfuzuna karşı bir güç haline getirebilir. Sonra nükleer silahların yayılmasına yönelik tutum, üzüm seçer gibi (kılı kırk yararak) seçilmiş antlaşmaların metinleri yoluyla değil, ancak siyasetin merceğinden ve İslam’a ve Müslümanlara yönelik hadari düşmanlık zaviyesinden anlaşılabilir.
Bununla birlikte sadece dış faktörlere odaklanmak, İran’ın tutumunu anlamak için yeterli değildir. En önemli soru, İran liderliğinin kendisinin ilan edilmiş nükleer bir devlete dönüşme konusunda kesin bir çıkar görüp görmediğidir. Zira nükleer silaha sahip olmak muazzam bir caydırıcılık sağlamakta ve rejimi güçle devirmeyi ya da ona karşı kapsamlı bir savaş açmayı çok daha zor hale getirmektedir. Bu bağlamda büyük güçlerin kendisiyle son derece temkinli bir şekilde muamele etmesini sağlayan bir caydırıcılık denklemini dayatmada başarılı olan yoksul ve izole olmuş bir ülke örneği olarak sıklıkla Kuzey Kore deneyimi akla gelmektedir.
Ancak buna mukabil ilan edilmiş nükleer bir devlete dönüşmek, bazılarının zihinlerine, İranlıların şimdiye kadar ödediğinden daha büyük bir bedeli getirebilir ve bu da bölgeyi, (programını sessiz sedasız geliştiren ve İncirlik Üssü'nde yaklaşık 20 Amerikan nükleer başlığına ev sahipliği yapan) Türkiye ağırlığında bir devletin dahil olmasını ve başka güçlerin belirlediği caydırıcılık marjında kalmayı istemeyen nükleer silahlanma yarışına sürükleyebilir. Ayrıca İran’ın kendisi de zaman zaman “eşik devlet” konumunda kalmayı, yani nükleer silaha sahip olduğunu ilan etmeden bu silaha hızla yaklaşmaya muktedir olan bir devlet olarak kalmayı tercih edebilir. Bu konum ona, resmi açıklamanın getireceği bazı maliyetlerden kaçınmakla birlikte caydırıcılığın bazı avantajlarını sağlayacaktır.
Buradan hareketle İran nükleer dosyasındaki temel düğümün, artık birinci derecede teknik bir konu olmadığını söylemek mümkündür. Zira onlarca yıl süren yatırımların, gelişmelerin, yaptırımların ve baskıların ardından, artık tartışmalar giderek artan bir oranda siyasi irade ve stratejik hesaplamalar etrafında dönmeye başlamıştır. Böylece gerçek soru artık şu olmayacaktır: İran nükleer kapasiteye yaklaşabilir mi? Aksine şu olacaktır: Bir eşik devlet olmak ile ilan edilmiş nükleer bir devlet olmanın arasını ayıran çizgiyi aşmasını sağlayacak siyasi bir iradeye sahip midir?
Nihayetinde İran’ın nükleer dosyası; hukuk, güç ve egemenlik arasındaki iç içe geçmişliği ya da daha doğrusu günümüz dünyasını yöneten orman kanunu mantığını ifade eden yirmi birinci yüzyılın en büyük dosyalarından biri olmaya devam etmektedir. Bu da uluslararası sistemin, sadece metinlere ve antlaşmalara göre değil, aksine aynı zamanda güç dengelerine ve değişken çıkarlara göre de çalıştığını ortaya koymaktadır. Ayrıca İran gelişmiş nükleer kapasitesini koruduğu sürece gündemde kalmaya devam edecek şu soru ortaya atılmaktadır: Durum, gizli caydırıcılık sınırlarında mı kalacak, yoksa bölge ve dünya bir gün, fiili yeni bir nükleer gücün doğuşuna mı tanık olacak? İran deneyiminden çıkarılan ders ise, Batı sistemi ile bağları koparmanın mümkün olduğudur.
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Visam Atraş



