Pazar, 17 Rebiu’l Evvel 1448 | 2026/08/30
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Bazıları Yolunu Şaşırsa da İfsat Planları Geçit Bulamayacaktır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Bazıları Yolunu Şaşırsa da İfsat Planları Geçit Bulamayacaktır

Haber:

Nablus şehrindeki Kadın Çalışmaları Merkezi, Kadınları Koruma Ağı ile işbirliği içinde, “Nass ile Uygulama Arasında: İstisnalar Gölgesinde Kız Çocuklarının Evlendirilmesi Gerçekliği" başlıklı araştırma incelemesinin sunulduğu bir forum düzenledi. Merkez Müdürü Sama Aweida’nın da katıldığı araştırma sunumu, bu olgunun yol açtığı yasal boşlukların ve toplumsal etkilerin eleştirisine odaklandı!

Yorum:

Kadın dernekleri ve merkezleri, yozlaşmış otoritenin onayı ve desteğiyle, Filistin’in şehirleri, köyleri, mülteci kampları, çöl bölgeleri ve kentleri de dahil olmak üzere İslam ülkesinin dört bir yanında çeşitli yöntem ve araçlarla kadınları yozlaştırma ve Müslüman aile yapısını parçalama yönündeki finanse edilen planlarından vazgeçmiyorlar. Nitekim bazen kadınları ve haklarını savunduklarını, bazen de çocuklara ve onların haklarına önem verdiklerini iddia ediyorlar!

Batı fikirleriyle beyinleri yıkanmış ve onların planlarını büyük ölçüde hayata geçirenlerin başında, yaygın feminist araştırma merkezlerindeki Sama Aweida ile onunla hemfikir olan arkadaşları gelmektedir; zira bu kişiler, kızlarımıza ve oğullarımıza bu yıkıcı fikirleri her yolla zerk etmek için büyük çaba sarf etmektedirler; bu yollardan biri de “Reşit Olmayanların Evlendirilmesine Karşı Mücadele Programları” olup eğer ümmetin bilinçli bir kesimi onlara karşı durmasaydı bu programı okullarda dayatmaya çalışacaklardı; nitekim Aweida, Nablus’taki son forumda yaptığı konuşmada bunu kınayarak dile getirmişti. Her ne kadar her iki cinsiyet için de evlilik yaşını 18 olarak belirleyen kanunu çıkarmayı başarmış olsalar da, kaldırılmasını talep ettikleri yasal istisna maddelerinin mevcudiyeti nedeniyle bu yasanın halen tam anlamıyla işlevsel olmadığını ifade etmiştir.

Aweida, erken evliliğin, kız çocuklarını eğitimden mahrum bıraktığını ve fiziksel, hatta psikolojik olarak hazır olmadıkları için hamilelik ve erken doğum sırasında ciddi sağlık risklerine maruz bıraktığını iddia ediyor! Ayrıca onun; okullarda, fıtrî hayayı zedeleyen ve ailenin dini ile kültürel değer ve inançlarıyla çelişen detaylar da dahil olmak üzere üreme sağlığı ve cinsel eğitim kültürünü dayatmaya çalıştığını da belirtmek gerekir.

İşte burada o kötü niyetli kadına, Batı ülkelerinde çocuk olarak adlandırdıkları kişiler arasında yaygın olan zina ilişkileri, 12 ila 18 yaş arasındaki genç kızların gayrimeşru doğumları ve bu yaştaki evli olmayan anneler hakkında soruyoruz!! Bu ahlaksızlık kabul edilebilir mi ve bu çocukların haklarını ihlal etmiyor mu; peki hakları ve haysiyeti koruyan şerî evlilik mi, bu hakların ihlali oluyor?! Ne kadar kötü hüküm veriyorsunuz.

Batı’nın kokuşmuş kültürüyle sırtlanlaşmış bu kadın ve onun gibiler, ailenin maddi yükünü hafifletmek için kızını evlendirmeye çalıştığını söylüyorlar; burada akla gelen soru şudur; acaba onların kendileri, İslam’ın Müslümanları teşvik ettiği gibi oğullarına ve kızlarına bakıp onların masraflarını karşılıyorlar mı, yoksa bunlar İslam’ı çarpıtmaya yönelik iftiralar mıdır?!

Ayrıca onun, başörtüsünün kadınlara karşı bir ayrımcılık ve dışlama olduğunu, onların kişisel özgürlüklerini ihlal ettiğini ve başörtüsünün hiç kimsenin hakkında konuşmadığı endişe verici bir konu olduğunu belirten CEDAW'cı ve Epstein'ci açıklamalarını da unutmayalım! Allah seni ve şu ayet-i kerimenin anlamına intibak eden senin gibileri kahretsin:إِنَّ الَّذِينَ يُحِبُّونَ أَن تَشِيعَ الْفَاحِشَةُ فِي الَّذِينَ آمَنُوا لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَاللهُ يَعْلَمُ وَأَنتُمْ لَا تَعْلَمُونَ İnananlar arasında çirkin şeylerin yayılmasını arzulayan kimseler için dünyada da ahirette de çetin bir ceza vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” [Nur 19]

Filistinli özgür kadınlar bu planların hayata geçirilmesine izin vermeyecekler ve bazıları yolunu şaşırsa bile İslam’ın hükümlerini uygulamaktan vazgeçmeyeceklerdir. Allah’ın izniyle izzet ve zafer İslam’a ve Müslümanlara ait olduğu gibi güzel akıbet ise takva sahiplerine aittir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müslime Şâmî (Ümmü Suheyb)

Devamını oku...

Filistin Otoritesi Batmıştır; Eğer Onun Karşısında Durmazsanız Sizi de Beraberinde Batıracaktır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Filistin Otoritesi Batmıştır; Eğer Onun Karşısında Durmazsanız Sizi de Beraberinde Batıracaktır

Haber:

Gazetecilerle yaptığı bir diyalog oturumunda Filistin Otoritesi Maliye Bakanı Estephan Salameh, otoritenin karşı karşıya olduğu bir dizi çetrefilli mali dosya hakkında konuştu; bu dosyalardan öne çıkanlar, likidite krizi, yaklaşık 4 milyar şekel seviyesine ulaşan sağlık sektörünün borç yükü ve Yahudi varlığı tarafından alıkonulan yaklaşık 6 milyar şekel tutarındaki takas fonlarıdır.

Açıklamalarında en çok dikkat çeken noktalardan biri, akaryakıt sübvansiyonu dosyası hakkındaki konuşmasıydı; zira “Akaryakıt gelirlerini memurların maaşlarını ödemek için kullanmanın doğru olmadığını” söyleyerek, akaryakıt üzerinden alınan iki verginin 16 aydır otoritenin hazinesine aktarılmadığını belirtti. Ayrıca otoritenin yakın zamana kadar petrol sektörüne yılda en az 1 milyar şekel destek sağladığı, ancak artık bu desteği sürdüremeyeceği eklemesinde bulunmuş ve desteğin, ödeme gücü olan şirketlere ve kişilere değil, hak eden kesimlere yönlendirilmesi gerektiğini vurgulamıştır.

Yorum:

Yakıt sübvansiyonlarının kaldırılması, mali kriz içindeki otorite için sihirli bir çözüm olacak mı? Otoritenin bölgelerindeki akaryakıt fiyatlarının dünya çapında en yüksek seviyelerde yer aldığı bilinmektedir; otoritenin Maliye Bakanı’nın “hükümet desteği” olarak nitelendirdiği açıklama, gerçekte devlet hazinesinden insanlara veya akaryakıt şirketlerine nakit para aktarımını ifade etmemektedir; dahası burada kastedilen, Paris Ekonomi Protokolü uyarınca otoritenin koyma hakkına sahip olduğu vergi oranındaki (mavi vergi olarak bilinen şey), Yahudi varlığındaki akaryakıt fiyatlandırmasına kıyasla yapılan bir indirimdir; yani basitçe ifade etmek gerekirse otorite; Paris Anlaşması'nın, Filistin otoritesi bölgeleri ile varlık arasında izin verdiği fiyat farkı marjı doğrultusunda insanların cebinden daha az vergi alıyordu, şimdi ise verginin tamamını almaya çalışacaktır!

Bu anlamda sübvansiyonun kaldırılması, fiyatın Yahudi varlığındaki seviyeye ulaşması için insanlara uygulanan verginin artırılmasından başka bir şey ifade etmeyecektir; zira otorite, fiyatı düşürmek için kendi cebinden hiçbir şey ödemiyordu; aksine vergi korsanlığının bir kısmından vazgeçiyordu, bugün ise, sübvansiyonu kesmeye karar verdiğinde, aslında insanların parasını yağmalamaktan elde edeceği payın tamamını almak istemektedir.

Otoritenin Maliye Bakanı’nın açıklamalarında geçen şu sözler dikkatimi çekti: “Bu iki akaryakıt vergisi, 16 aydır Filistin hazinesine aktarılmamıştır”; yani Yahudi varlığı, Bakan’ın akaryakıt fiyatlarına eklediği bu akaryakıt vergilerini, takas paralarıyla birlikte elinde tutuyor demektir. Eğer otorite zaten en başından beri bu vergiyi tahsil etmiyorsa, verginin artırılması likidite krizine ve maaş krizine nasıl çözüm olabilir ki?! Vergi artışının tek pratik sonucu, Yahudi varlığının sadece takas fonlarını değil ekonominin tüm mafsallarını kontrol etmesinin gölgesinde varlığın elinde tutulan meblağların artması ve fiyat artışlarının yükünü ise insanlar yüklenmesi olacaktır.

Başka bir deyişle: İnsanlardan bugün daha fazla ödeme yapmaları talep edilmektedir; karşılığında ise bu ek miktarın işgalin elinde tutulacağı ve işgal, otoritenin performansından ve elektronik ödemeyi dayatma ve dijital dönüşümü hızla ilerletme konusundaki gayretinden memnun kalırsa, bu miktarın kırıntılarının otoriteye aktarılmasına izin vereceği vaat edilmektedir. Oysa bunun yerine durum olduğu gibi kalabilir ve daha düşük fiyat marjı, maaşlarda ciddi eksikliğin, sağlık hizmetlerinde ağır ihmallerin, eğitim sürecinde çöküşün ve canları ile mallarının güvenliği konusunda korkunun acısını çeken insanlara bırakılabilir.

“Sübvansiyonların ödeme gücü olan şirketlere ve kişilere gittiği” sözüne gelince; Filistin otoritesinin Maliye Bakanı’nın bahsettiği sübvansiyonların kaldırılması, şirketler, fabrikalar, bireyler, otobüsler ve nakliye araçları dahil olmak üzere herkes için akaryakıt fiyatlarının yükselmesi anlamına gelmektedir. Bu da zengin ve yoksul arasında bir ayrım yapılmaksızın herkes için fiyat artışının olması demektir; çünkü akaryakıt, sadece zenginlere özgü lüks bir mal değildir, aksine fiyat artışından herkesin etkilendiği temel bir maldır. Hatta Bakan’ın açıklamasının tam tersine, en düşük gelir grubu bu durumdan en fazla etkilenen kesim olacaktır.

Sonuç olarak Filistin otoritesi, Oslo'nun ve Paris Ekonomi Protokolü'nün bataklığında boğulmuş durumda olup geçici değil, yapısal bir finansal krizin içindedir. Nitekim otorite, çirkinliğini güzelleştirme ve insanların parasına yönelik korsanlığın adını akaryakıt sübvansiyonunu kaldırma olarak değiştirme çabasıyla, süslü sloganlar ve albenili açıklamalardan başka bir şey yapmamaktadır! Dolayısıyla otoritenin bir hedefi olmadığı gibi insanların yaşamlarını çekilmez ve sıkıntılı hale getirmek için onlara baskı yapma konusunda Yahudi varlığı ve Amerika'nın emirlerini yerine getirip onlara yardım etmediği sürece Yahudi varlığı ve Amerika nezdinde hiçbir yeri de kalmayacaktır. Ayrıca insanlar onların karşısında durup tuğyanlarına engel olmadıkça ve onlar da topraklarından, kaderlerinden ve mallarından ellerini çekmedikçe bu; yatırımı geçin, bilakis yaşamı bile dışlayan bir ortam oluşturarak insanları göçe zorlama ve direnişlerini kırma amacına hizmet edecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Sabir Hüseyin

Devamını oku...

Şanghay İşbirliği Örgütü'nün Kuruluşunun 25. Yıldönümü Vesilesiyle Bişkek'te Yıllık Bir Zirve Düzenlenecek

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Şanghay İşbirliği Örgütü'nün Kuruluşunun 25. Yıldönümü Vesilesiyle Bişkek'te Yıllık Bir Zirve Düzenlenecek

Başkent Bişkek, Şanghay İşbirliği Örgütü’nün kuruluşunun 25. yıldönümü vesilesiyle bir zirveye ev sahipliği yapıyor. Zirvenin, 31 Ağustos ve 1 Eylül tarihlerinde, örgütün üye devletlerinin liderlerinin katılımıyla gerçekleştirilmesi kararlaştırıldı. Yıllık zirve sırasında devlet başkanlarının, örgütün 25 yıllık faaliyetlerinin bilançosunu gözden geçirmeleri ve önümüzdeki aşamada en öne çıkan işbirliği alanlarını görüşmeleri beklenmektedir. Ayrıca zirvenin sonunda Bişkek Bildirisi de kabul edilecek.

Örgüt nasıl kuruldu?

Şanghay İşbirliği Örgütü'nün tarihi, Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan'ın Şanghay Beşlisi'ni kurduğu 1996 yılına kadar uzanmaktadır. Örgütün ana hedefi, sınır bölgelerinde güvenliği güçlendirmek, güvenliği sağlamak ve askeri alanda gerginliği azaltmaktı.

Özbekistan bu gruba 2001 yılında katıldı ve aynı yılın 15 Haziran’ında altı ülke Şanghay’da Şanghay İşbirliği Örgütü’nün kuruluş bildirgesini imzaladı. Daha sonra örgüt içindeki işbirliği alanları genişledi; böylece artık sadece güvenlikle sınırlı kalınmadı, aksine ekonomi, ulaşım, enerji, kültür ve insani ilişkileri de kapsar bir hale geldi.

Bugün Şanghay İşbirliği Örgütü’ne tam üye olan on ülke şunlardır: Kırgızistan, Kazakistan, Çin, Rusya, Tacikistan, Özbekistan, Hindistan, Pakistan, İran ve Beyaz Rusya. Hindistan ve Pakistan 2017 yılında, İran 2023 yılında ve Beyaz Rusya da 2024 yılında tam üye olarak örgüte katıldı. Bunun yanı sıra örgüte gözlemci statüsünde olan ülkeler ve diyalog ortağı olan diğer ülkeler de katıldı.

Şanghay İşbirliği Örgütü’nün üye sayısındaki bu genişleme, örgütün coğrafi kapsamının genişlediğini ve Avrasya’daki siyasi, ekonomik ve güvenlik meselelerini ele almak için önemli çok taraflı bir platforma dönüştüğünü göstermektedir. Ayrıca örgüt, ekonomik göstergeler açısından dünyanın en büyük çok taraflı kuruluşlarından biri olarak kabul edilmektedir. 2025 yılı verilerine göre, örgütün on üye ülkesinin gayri safi yurtiçi hasılası yaklaşık 27,5 trilyon Dolara ulaşmıştır; bu da dünya ekonomisinin yaklaşık %23’üne denk gelmektedir.

Şanghay İşbirliği Örgütü’nün başlıca faaliyet alanları

Şanghay İşbirliği Örgütü, Şanghay İşbirliği Örgütü Tüzüğü, Terörizm, Aşırılık ve Ayrılıkçılıkla Mücadeleye İlişkin Şanghay Anlaşması ve Şanghay İşbirliği Örgütü Üye Devletleri Arasındaki İyi Komşuluk, Dostluk ve Uzun Vadeli İşbirliği Antlaşması gibi üç temel belgeye dayanmaktadır. Dolayısıyla örgütün politikası, faaliyetleri ve yönelimleri bu belgelere dayanmaktadır.

Şanghay İşbirliği Örgütü Tüzüğü, örgütün temel belgesidir. Nitekim 7 Haziran 2002 tarihinde St. Petersburg’da kabul edilmiş olup, 26 maddeden oluşmaktadır. Tüzük; örgütün hedeflerini ve ilkelerini, işbirliğinin ana alanlarını, Şanghay İşbirliği Örgütü organlarının yapısını ve yetki alanlarını, karar alma mekanizmasını, üyelik konularının yanı sıra diğer ülkeler ve uluslararası kuruluşlarla işbirliğini belirlemektedir.

İkinci temel belge ise terör, ayrılıkçılık ve aşırılıkla mücadeleye yönelik Şanghay Anlaşması’dır. Bu anlaşma, Şanghay İşbirliği Örgütü üye ülkeleri arasında terörle mücadele, ayrılıkçılık ve aşırılıkçılıkla mücadelede ortak çalışmanın hukuki temelini oluşturan önemli bir belgedir. Anlaşma, 15 Haziran 2001 tarihinde Şanghay şehrinde kabul edilmiştir.

Belge, terör, ayrılıkçılık ve aşırılık mefhumlarını tanımlamakta ve bunlarla mücadelede ülkeler arasındaki işbirliğinin temel alanlarını belirlemektedir. Bu ise; karşılıklı bilgi paylaşımlarını, ilgili makamlar arasında koordinasyonu ve terörist ve aşırıcı eylemlerin önlenmesini de kapsamaktadır; ayrıca bu, suç işlediğinden şüphelenilen kişilerin aranması ve yargılanmak üzere teslim edilmesi konusunu da kapsamaktadır.

Günümüzde, özellikle bu anlaşma çerçevesinde Orta Asya ülkelerinde dini alanla ilgili stratejiler geliştirilmekte, kanunlarda ve yasal düzenlemelerde değişiklikler yapılmakta ve ayrıca davete, kadınların başörtüsü takmasına ve erkeklerin sakal bırakmasına kısıtlamalar getirilmektedir.

Şanghay İşbirliği Örgütü üye ülkeleri arasındaki İyi Komşuluk, Dostluk ve Uzun Vadeli İşbirliği Antlaşması ise 16 Ağustos 2007 tarihinde Bişkek’te kabul edilmişti. Belge, ülkeler arasında karşılıklı güveni, barışı ve güvenliği güçlendirmenin yanı sıra siyasi, ekonomik ve insani işbirliğini geliştirmeyi de hedeflemektedir. Antlaşma ise, Şanghay İşbirliği Örgütü üye ülkeleri arasında uzun vadeli ve kapsamlı bir işbirliğinin hukuki temelini oluşturmaktadır.

Rusya’nın tutumu

Rusya, Şanghay İşbirliği Örgütü üye ülkeleri arasında kendi bakış açısını yaymaya çalışmaktadır. Nitekim 2008 yılında Güney Osetya'nın bağımsızlığının tanınması meselesini gündeme getirdiği gibi 2014 yılında ise Kırım Yarımadası'nın tanınması meselesi gündeme getirmişti. 2022 yılında ise, Ukrayna’daki savaşla ilgili Birleşmiş Milletler’deki oylamada Şanghay İşbirliği Örgütü üye ülkelerinin ortak bir tutum sergilemelerini sağlamaya çalışmıştı.

Ancak Rusya’nın bakış açısı, örgütün diğer üye devletlerinin dış politika yönelimleriyle her zaman uyumlu değildir. Bu nedenle üye devletler Ukrayna’daki savaşa karşı tek bir tutum benimsememektedir. Hatta Rusya’nın Ukrayna savaşı nedeniyle zayıflaması, Orta Asya ülkelerinin liderlerine çok yönlü bir politika izlemek için daha geniş bir alan sağlamıştır.

Çin'in tutumu

Çin, “Kuşak ve Yol” girişimi aracılığıyla nüfuzunu genişletmeye ve ekonomik gücünü pekiştirmeye çalışmaktadır; Şanghay İşbirliği Örgütü ise bu stratejiyi hayata geçirmek için kullandığı platformlardan biri haline gelmiştir. Bu proje çerçevesinde Çin, örgütün üye ülkelerinin topraklarında altyapı projelerini hızla hayata geçirmeye çalışmaktadır.

Değeri yaklaşık bir trilyon Dolara ulaşan bu devasa projelerin güvenliğini sağlamak için Çin, Şanghay İşbirliği Örgütü'nün çerçevesi dışında da bağımsız adımlar atmaktadır. Örneğin Orta Asya ülkelerine silah tedarikini artırmış ve bu ülkelerle ikili askeri tatbikatlar düzenlemiştir. Ayrıca Çin Halk Silahlı Polisi, Orta Asya’daki beş ülkenin her biriyle askeri tatbikatlar gerçekleştirmiştir. Bunun yanı sıra Çin, bölgedeki doğrudan askeri ve güvenlik varlığını güçlendirmiştir. Özellikle de Çin Halk Silahlı Polisi’ne ait bir üs, Tacikistan ile Afganistan arasındaki sınırın yakınında yer almaktadır.

Şanghay İşbirliği Örgütü, NATO karşıtı bir örgüt haline gelebilir mi?

Şanghay İşbirliği Örgütü’nün, çıkarları birbiriyle örtüşen ve tek bir hedefe yönelen ülkelerden oluştuğu söylenemez. Hatta birbiriyle çelişen tutumlar benimseyen ülkeler bile örgütün üyesi olmuştur. Örneğin Pakistan ve Hindistan’ı ele alırsak, aralarındaki anlaşmazlığın bizzat örgütün bünyesine kadar uzandığını görürüz. Hindistan, 22 Nisan 2025 tarihinde Pahalgam kentinde meydana gelen terör saldırısının arkasında Pakistan'ın olduğunu iddia etmişti. 25 ve 26 Haziran 2025 tarihlerinde Çin’in Gingdao kentinde düzenlenen Örgüt üye ülkeleri Savunma Bakanları Toplantısı’nda, Hindistan Savunma Bakanı, Örgüt’teki meslektaşlarını Hindistan’ın tutumunu dikkate almaya ve Pakistan’a karşı kararlı bir tutum benimsemeye çağırmıştı. Ancak Delhi’nin bu çağrısı Gingdao’da bir destek bulamamıştır. Sonuç olarak Hindistan, örgütün üye ülkeleri savunma bakanları toplantısının ortak bildirisini imzalamayı reddetmişti.

Ayrıca 14-17 Eylül 2022 tarihleri arasında Özbekistan’ın Semerkant kentinde düzenlenen Örgüt Zirvesi sırasında Kırgızistan-Tacikistan sınırında kanlı bir çatışma patlak vermişti.

ABD ve Yahudi varlığının İran’a düzenlediği saldırı ise örgüte yönelik en önemli sınavlardan biriydi. Zira üye devletlerinden biri saldırıya maruz kalmasına rağmen, örgüt sadece endişesini dile getirmekle ve anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesi çağrısında bulunmakla yetinmiştir. Örgütün üye devlet liderlerinden hiçbiri İran’a yönelik saldırıyı açık bir şekilde kınamamıştır!

Geçen ay Bişkek’te düzenlenen örgütün üye ülkeleri dışişleri bakanları zirvesinde, ikili görüşmeler çerçevesinde İran meselesi ele alınmıştı. Bu da örgütün üye ülkelerinin güvenlik konularında tek bir tutum benimsemediklerini; aksine Pakistan gibi ülkelerin, ABD’nin çıkarlarına hizmet etmek amacıyla bu savaşta arabulucu rol üstlendiklerini ve bu yönde yoğun çabalar sarf ettiklerini açıkça ortaya koymaktadır.

Pakistan ve ABD, güvenlik, terörle mücadele, ticaret, yatırım ve bölgesel istikrar alanlarında yakın işbirliğini sürdürmektedir. Ayrıca Pakistan, bu ilişkiyi “Pakistan-ABD Ortaklığı” olarak nitelendirmiş ve bunun uzun süredir devam eden bir ortaklık olduğunu belirtmiştir.

Buna ek olarak Hindistan Batı ile olan yakın işbirliğini sürdürmektedir. Örneğin Hindistan ile ABD arasındaki ilişkiler, kapsamlı bir küresel stratejik ortaklığa dayanmaktadır. Dolayısıyla bu ilişki sadece diplomatik yakınlıkla sınırlı kalmayıp, savunma, ileri teknoloji, ticaret, uzay, enerji ve Hint-Pasifik bölgesinde güvenlik alanlarında geniş çaplı bir işbirliğini de kapsamaktadır. Ayrıca her iki ülke de Çin’e karşı yöneltilmiş “QUAD” çerçevesinin üyesidir. Bunun yanı sıra Hindistan-Çin sınırında zaman zaman çatışmalar patlak vermekte ve Hindistan, Çin’e rakip bir güç olarak ABD’nin desteğini almaktadır.

Orta Asya ülkeleri ise çok yönlü bir politika izlemeye özen göstermektedir. Özellikle Kazakistan ve Özbekistan, yalnızca Çin’e bağımlı kalmayarak ve aynı zamanda Batılı ülkelerle işbirliği yaparak ekonomik alanda dengeyi korumaya çalışmaktadır.

Buna ek olarak Çin de, ABD ile olan ilişkilerinde gerginliğin tırmanmasından yana değildir. Zira 2025 yılı verilerine göre, Çin ile ABD arasındaki ticaret hacmi 559,74 milyar Dolara ulaşmış olup, bunun 420 milyar Doları Çin’in ABD’ye yaptığı ihracat tutarını oluşturmaktadır. Bu tutar ise, 2025 yılı boyunca Çin’in toplam dış ticaretinin %8,8’ini temsil etmektedir.

İşte bu gerçeklik, Şanghay İşbirliği Örgütü’nün attığı adımları etkilemektedir. Bu nedenle örgütün güvenlik alanındaki gündemi, “üç şer güç” olarak bilinen terör, ayrılıkçılık ve aşırılıkçılıkla mücadeleyle sınırlı kalmaya devam etmektedir.

Sözün özü; Rusya, örgütün 25. Zirvesi’nde Avrupa’daki güvenlik krizine ve bunun nedenlerine ilişkin sert açıklamalar içeren bir belgenin kabul edilmesini ummaktadır. Ancak Ukrayna meselesinin zirve gündemine alınması ihtimali zayıf kalmaya devam etmektedir; zira Çin, Rusya’nın tutumundan farklı bir şekilde Batı’ya yönelik diplomatik duruşunu özgürce ifade edebileceği bir hareket alanını korumak istemektedir. Hindistan ve Orta Asya ülkelerinin çoğu ise, Şanghay İşbirliği Örgütü’nün bu çatışmada bir tarafın yanında yer alan ya da onun tutumunu meşrulaştıran bir örgüt haline gelmesini istememektedir.

İran siyasi destek elde etmeye çalışırken, Çin ise enerji koridorlarının ve ulaşım yollarının istikrarlı bir şekilde işleyişini sürdürmeye önem vermektedir. Hindistan ise deniz seyrüsefer özgürlüğüne ve İran’daki altyapıya erişimin korunmasına önem vermektedir. Orta Asya ülkeleri de çatışmanın başka bölgelere yayılmasını önlemeye çalışmaktadır.

Şanghay İşbirliği Örgütü’nün bazı üye ülkeleri ABD’nin müttefiki ya da onun nüfuzu altındadır; bazıları ise ABD ile iyi ilişkiler sürdürmeye özen göstermektedir. Bu nedenle örgütün, ABD’ye karşı güçlü bir bloka dönüşmesi imkansızdır. Ayrıca Çin, şu ana kadar ABD ile açık bir çatışmaya girmekten uzak durmaktadır. Gelecekte örgütün yönünü değiştirmeye çalışsa bile, bu kolay bir iş olmayacaktır.

Aynı zamanda örgüt üyesi ülkeler Batı'nın politikalarından duydukları hoşnutsuzluğa rağmen, tamamen Çin veya Rusya'ya bağımlı hâle gelmek de istemiyorlar. Özellikle Orta Asya ülkeleri, giderek daha fazla bağımsız bir politika izleme arayışındadırlar.

Buna binaen örgütün güvenlik alanında büyük ve somut adımlar atması pek olası görünmemektedir; büyük ölçüde sert açıklamalarla ve genel tutumlarla yetinmesi beklenmektedir. Örgütün ana güvenlik faaliyeti, terör, aşırılıkçılık ve ayrılıkçılıkla mücadele gerekçesi altında İslam’a ve Müslümanlara karşı mücadeleye odaklanmaktadır. Başka bir deyişle, Şanghay İşbirliği Örgütü hâlâ esas olarak iç güvenlik meselelerine odaklanan bir örgüttür.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Harun Abdulhak

Devamını oku...

İslam Dünyasının Haritası Üzerindeki Çatışma

  • Kategori Makaleler
  •   |  

İslam Dünyasının Haritası Üzerindeki Çatışma
Coğrafyanın Parçalanması mı Yoksa Gücün Kontrol Altına Alınması mı?

Yirmi birinci yüzyılda dünya haritası artık sadece devletleri birbirinden ayıran çizgilerden ibaret olmadığı gibi siyasi sınırlar da artık milletlerin gücünü ölçmenin tek kıstası değildir. Zira her sınırın arkasında bir çıkar hikâyesi, her ittifakın arkasında güç hesapları ve her deniz veya kara koridorunun arkasında ticaret, enerji ve güvenlik akışını kontrol etme yeteneğine kimin sahip olacağına dair bir çatışma vardır.

Tam da bu açıdan bakıldığında, İslam beldelerini sadece coğrafi olarak birbirine komşu olan bir dizi ülke olarak görmek zordur; çünkü bu ülkeler, üç kıtayı birbirine bağlayan bir alana yayılmış, İslam dinine inanmış, Kur’an’ın dili ve yılların silemediği bir tarih tarafından birleştirilmiş olup, dünyanın en önemli deniz ve ticaret yollarını kontrol etmesinin ve devasa enerji kaynaklarına sahip olmasının yanı sıra göz ardı edilemeyecek bir nüfus, ekonomik ve askeri ağırlığa sahiptir. Bu nedenle İslam beldeleri, özellikle de Ortadoğu, hiçbir zaman büyük güçler arasındaki çekişmeden uzak kalmamıştır.

Ancak bugün kendini dayatan en hassas soru şudur: İslam beldeleri üzerindeki uluslararası çatışma sadece ekonomik, siyasi ve jeopolitik mi, yoksa temel hedeflerinden biri, küresel güç dengesini yeniden çizebilecek büyük bir İslam gücünün oluşmasını engellemek mi?

Mevcut çatışmayı anlamak için, bölgenin tarihindeki en büyük dönüm noktasına; yani Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, sömürgeci kafirin Osmanlı Hilafet Devleti'nin yıkmasına geri dönmek gerekir.

1916 yılında İngiltere ve Fransa, I. Dünya Savaşı'nın ardından yapılan daha geniş uluslararası düzenlemeler kapsamında, Hilafet Devleti'ne ait Arap topraklarındaki nüfuz alanlarını ve çıkarlarını ele alan Sykes-Picot Anlaşması'nı imzaladılar. Daha sonra gelen mandalar ve siyasi düzenlemeler de yeni bölgesel düzenin şekillenmesine katkıda bulunmuştur. Nitekim bölgenin haritası; savaşlar, konferanslar, mandalar, devrimler ve siyasi uzlaşmalar gibi uzun bir silsile aracılığıyla şekillenmiştir. Ancak stratejik sonuç açıktır ki bu da: bölgenin, tek bir Hilafetin birleştirdiği geniş bir siyasi alandan, birbirinden ayrı sınırlara, egemenliklere ve ulusal çıkarlara sahip bir dizi devlete dönüşmesidir. O zamandan bu yana bölge; uluslararası ve bölgesel güçlerin her bir devletle ayrı ayrı rekabete girmesine ve bölge üzerinde uluslararası çatışmaların yaşanmasına daha elverişli bir hâle gelmiştir.

Nitekim İslam, bir din olarak ortadan kaybolmadığı gibi sömürgeci güçler de onu yok etmeyi başaramamış; aksine genel olarak tüm toplumlarda, özel olarak da İslam beldelerinde güçlü bir şekilde varlığını sürdürmüştür. Dolayısıyla İslam, ortak dil, ortak tarih, stratejik coğrafi konum, doğal kaynaklar, büyük pazarlar, insan gücü ve askeri kapasitenin birleştirdiği ülkeler, sıradan bir bölgesel güçten ibaret olmayacaktır.

İslam beldesi... gücün coğrafyası

İslam beldelerinin önemi, dünya düzeninin en önemli anahtarlarından birçoğuna sahip olmalarında yatmaktadır. Zira Müslüman ülkeleri; Basra Körfezi, Kızıldeniz, Akdeniz ve Hint Okyanusu'na kıyısı olan, Süveyş Kanalı, Hürmüz Boğazı ve Bâbülmendep Boğazı’nı birbirine bağlayan ve Avrupa ve Asya'daki büyük sanayi merkezlerinin arasında yer alan bir konumdadır. Bu coğrafyanın önemi, enerji ve küresel ticaret nedeniyle giderek artmaktadır. Bu nedenle bölge üzerindeki çatışmanın, deniz geçitleri, enerji kaynakları, pazarlar, tedarik zincirleri, limanlar ve altyapı ağları üzerindeki çatışmadan ayrı olması mümkün değildir.

Fakat mesele sadece coğrafyadan ibaret değildir; zira bölge aynı zamanda ABD, Çin ve Rusya’nın yanı sıra Türkiye, İran, Suudi Arabistan ve Yahudi varlığı gibi büyük bölgesel güçlerin projelerinin de kesişme noktasında yer almaktadır ki böylece bölge, uluslararası çatışmanın bölgesel çatışmayla iç içe geçtiği bir arena haline gelmiştir.

Irak: Irak, belki de merkezi devletlerin çöküşünün taşıdığı tehlikelerin en net örneklerinden biridir. Zira 2003’teki ABD işgali ve Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinin ardından süreç, sadece otoritenin değişmesiyle son bulmamış; aksine bölgedeki güç dengesi de köklü bir şekilde yeniden şekillenmiştir.

Böylece devlet kurumları çökmüş, yeni siyasi ve askeri güçler ortaya çıkmış, İran’ın nüfuzu ABD’nin denetiminde genişlemiş, ardından Irak, mezhepsel şiddet ve terörle geçen yıllara girmiş ve bu süreç, IŞİD’in ortaya çıkmasına kadar ulaşmıştır.

Savaşı tek bir hedefe indirgemek mümkün değildir; zira ABD’nin güvenlik kaygıları, ABD’nin iç politikası, Yahudi varlığının güvenliği, petrol, Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesi ve bölgesel rekabet birbiriyle iç içe geçmiştir. Ancak göz ardı edilemeyecek sonuç şudur; Irak’ın zayıflatılması, bölgesel güç dengesinde büyük bir değişime yol açmıştır.

Bugün ise, ABD’nin gündeminin değişmesinin ardından Irak, mezhepsel savaşların ve güç dengesindeki değişimin acısını çekmektedir; zira ABD ve müttefikleri, İran’ın nüfuzunu Irak’tan çıkarmaya çalıştığı gibi iktidarı Irak’taki Sünnilere geri vermeye de çalışmaktadır. İran ile savaş alanı alevlenmiş olup bu savaşın hedeflerinden biri de İran’ın toprakları dışındaki nüfuzunu azaltmaktır; böylece Irak halkı yeni felaketlerle karşı karşıya kalacak olup, bölgenin haritasında, öncelikle Amerika’nın çıkarlarına ve Yahudi varlığının çıkarlarına hizmet edecek şekilde bir bölünme ve değişiklik meydana gelebilir; bu da (gerçek bir birlik olmaksızın) bölgenin ekonomik refahına imkan veren küçük kantonlarda istikrarlı bir ortam yaratacaktır ki bu da özellikle Amerika’nın çıkarına olacaktır.

Libya: 2011 yılında uluslararası askeri müdahale, Muammer Kaddafi rejiminin devrilmesine yol açtı ancak ülke, istikrarlı bir aşamaya geçememiş, aksine uzun süreli bir siyasi ve askeri bölünme sürecine girmiştir.

İşte burada uluslararası politikada son derece önemli bir kural ortaya çıkmıştır ki bu da; bir rejimi devirmenin, bir devleti kurmaktan çok daha kolay olmasıdır. Merkezi devlet, boşluğu doldurabilecek bir siyasi proje olmadan çöktüğünde sonuç, açık bir iç çatışma, bölgesel ve uluslararası güçler arasında bir rekabet olabilir ve ülke, bağımsız kararlar alabilen istikrarlı bir devlet olmak yerine, bir nüfuz sahasına dönüşebilir.

Suriye: Suriye, artık sadece uluslararası bir çatışmanın değil, nüfuz çatışmalarının iç içe geçtiğinin daha net bir örneği haline gelmiştir. Suriye savaşı sadece bir iç çatışma olmaktan çıkmış; bilakis bizzat devletin geleceği ve bölgesel sistemdeki konumu üzerindeki bir çatışmaya dönüşmüştür.

Büyük güçlerin, bir ülkenin geleceğine etki edebilmek için her zaman o ülkeyi işgal etmeleri gerekmez; aksine o ülkenin içinde ve çevresinde bulunan güçler üzerinde etki etme gücüne sahip olmaları yeterlidir. Nitekim Amerika, İran’ın Suriye’deki nüfuzunu zayıflattıktan ve gerilimin azaltıldığı bölgeleri kaybetmesiyle Suriye rejimine baskı uygulamaya çalıştıktan sonra, işler istediği gibi gitmemiştir; zira kitleler kendiliğinden harekete geçerek rejimin başını devirmiş ve plan değişmiştir; ancak bu kitlelerin elinde hazır bir proje bulunmadığı için Batılı güçler yeniden devreye girerek eski-yeni planlarını tamamlayabilmişlerdir; böylece rejim, Batılı güçlerin arzusuna göre devrilmemiştir ancak onlar kendilerine bir çıkış yolu bulabilmişlerdir.

Bugün ise Suriye, planlanan gündem kapsamında hizaya sokulmaktadır; zira rejim değişmemiş, aksine sadece rejimin başı değişmiştir; bağımlılık ise olduğu gibi kalmaya devam etmekte ve bölge için planlananlar son hızla yürütülmektedir.

Belki de İslam beldelerindeki en büyük zayıf noktalardan biri, dış güçlerin bölgeyle tek bir blok olarak değil, ayrı ayrı devletler yoluyla muamele etmelerine imkân tanıyan iç bölünmedir.

Türkiye: Türkiye, Müslüman çoğunluğa sahip NATO üyesi olan bir devlet olup önemli bir askeri ve ekonomik güçtür; coğrafi olarak Avrupa ile Asya arasındaki bir bağlantı noktasını kontrol etmekte ve Karadeniz, Kafkasya, Suriye, Irak ve Doğu Akdeniz’de doğrudan çıkarları bulunmaktadır. Bu nedenle Türkiye, sadece bölgesel bir ülke değil, aynı zamanda Amerika açısından gelecekteki bölgesel düzenin şekillenmesinde etkili olabilecek ülkelerden biridir.

(Suudi Basın Ajansı’nın 7/8/2026 tarihli haberinde) geçtiği üzere, bölgede ve dünyada güvenlik, barış ve istikrarı sağlamak amacıyla ortak savunma konusunda bin Selman, Erdoğan ve Şehbaz Şerif tarafından imzalanan bu yeni ittifak, tam anlamıyla bir Amerikan ittifakıdır; zira “Amerika, kendisine sadık bu üç ülkenin bölgede, özellikle de İran’a ve bölgenin Müslüman halkına karşı belirli bir rol üstlenmesini istemektedir.” Ayrıca bu husus, Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Alim Ata İbn Halil Ebu Raşta’nın 18/8/2026 tarihinde yayınladığı, “Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan Üçlü İttifakı” başlıklı soru-cevapta geçmektedir; daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler için bu soru-cevapta ayrıntılar bulunmaktadır.

İslam beldeleri bir yandan dış müdahalelerin acısını çekerken, diğer yandan da kendi büyük merkezleri arasındaki iç rekabetin acısını çekmektedir: Zira Suudi Arabistan finansal ve enerji ağırlık ile dini bir konuma sahiptir. Türkiye, askeri ve sanayii gücüne ve stratejik bir konuma sahiptir. İran, coğrafi derinliğe, bölgesel nüfuz ağlarına, askeri ve füze kapasitelerine sahiptir. Pakistan, büyük bir askeri, nükleer ve nüfus potansiyeline sahiptir. Mısır ise, coğrafi, demografik ve siyasi açıdan son derece önemli bir konuma sahiptir.

Bu ülkelerden herhangi biri, günümüz yöneticilerinin yaptığı gibi Batı'nın ayakları altına kapanmayı reddedip İslam ümmetinin çıkarlarını benimsemiş olsa, her türlü denklemi değiştirebilecek güçtedir; böylesi bir durumda sonuç, mevcut durumdan kökten farklı olacaktır. Zaferin nedenlerinin sağlanması ve ağların hakimiyeti olarak adlandırılan modern kontrol mekanizmalarının içine düşülmemesi için, değişimin köklü olması ve ümmet mefhumunu taşıması gerekir.

Toprak Hakimiyetinden Ağların Hakimiyetine

19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında nüfuz, toprakların işgali ve doğrudan kontrolüyle ölçülürdü. Bugün ise bir devlet siyasi olarak bağımsız olsa da, güvenliği açısından başka bir devlete, ekonomisi açısından başka bir pazara, teknolojisi açısından üçüncü bir devlete ve mali sistemi açısından ise üzerinde kontrol sahibi olmadığı uluslararası kurumlara bağımlı olabilmektedir. Bu nedenle gerçek bağımsızlık daha karmaşık bir hale gelmiştir; dolayısıyla köklü bir değişim gerekmektedir. Zira yirmi birinci yüzyılda bağımsızlık, sadece bir bayrağa ve sınırlara sahip olmak değil, aksine dışarının ekonomiyi, enerjiyi, güvenliği veya ticareti boğmasına izin vermeden karar alma gücüne sahip olmak anlamına gelmektedir.

Böylece büyük güçler arasındaki çatışma, artık sadece toprakların işgali üzerine bir çatışma olmaktan çıkıp, dünyanın gidişatını, ekonomiyi, ticareti ve güvenliği belirleyen nüfuz ağlarına kimin sahip olacağına dair bir çatışmaya dönüşmüştür.

Her büyük güç, kendi çıkarlarına karşı güç dengesini değiştirebilecek bölgesel bir gücün ortaya çıkmasını engellemeye çalışmaktadır. Bu kural yalnızca Müslüman ülkeleri için geçerli değildir; ancak İslam, kapitalist ideolojiyi temellerinden dinamitleyen bir ideolojiye sahiptir.

Çin, yükselen bir uluslararası güç haline geldiğinden dolayı bir çevreleme politikasıyla karşı karşıya kalırken, Rusya ise Avrupa’nın güvenliği ve kendi nüfuz alanı nedeniyle Batı ile çatışmaya girmiştir. Ancak İslam beldeleri, konum, coğrafya, enerji, nüfus ve hadari derinlik gibi ek bir özelliğe sahiptir. Bu nedenle, bağımsız bir İslami bloğun ortaya çıkması, sadece bölgesel bir olayla sınırlı kalmayacaktır; aksine küresel bir olay haline gelebilir.

Bu nedenle Hizb-ut Tahrir'in bu meselenin bilincinde olduğunu görüyoruz; zira İslami fikri, cisminin ruhu, nüvesi ve hayatının sırrı haline getirmiş ve İslam ümmetini kalkındırmak, onu küfür fikirlerinden, rejimlerinden ve hükümlerinden kurtarmak için kendi metodunu benimsemiştir; çünkü parti, Hilafeti yeniden kurmak, Müslümanları birleştirmek ve onları Rabbani ideolojilerini taşımaya teşvik etmek için çalışmaktadır; zira bu ideoloji, kulları kula ibadet etmekten, kulların Rabbine ibadet etmeye yönlendirecek ve bu ümmetin, devletinin ve gözeticisinin yokluğuyla birlikte kaybettiği izzetini yeniden kazanmasını sağlayacaktır.

Bugün ümmetin tek eksikliği, kararlılık ve irade, sağlam bir kulpa sıkı sıkıya sarılmak ve tek ve ortağı olmayan Allah’a tamamen güvenmekten başka bir şey değildir; zira zaferin sahibi O’dur. O halde ey Müslümanlar, ey güç ve kuvvet ehli acele edin, davete katılın ve Hizb-ut Tahrir ile birlikte Nübüvvet Minhacı üzere Hilafeti kurmak için çalışın.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَمَا لَكُمْ أَلَّا تُنفِقُوا فِي سَبِيلِ اللهِ وَلِلَّهِ مِيرَاثُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ لَا يَسْتَوِي مِنكُم مَّنْ أَنفَقَ مِن قَبْلِ الْفَتْحِ وَقَاتَلَ أُولَئِكَ أَعْظَمُ دَرَجَةً مِّنَ الَّذِينَ أَنفَقُوا مِن بَعْدُ وَقَاتَلُوا وَكُلّاً وَعَدَ اللهُ الْحُسْنَى وَاللهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ Size ne oluyor ki, Allah yolunda harcamıyorsunuz? Halbuki göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Elbette içinizden, fetihten önce harcayan ve savaşanlar, daha sonra harcayıp savaşanlara eşit değildir. Onların derecesi, sonradan infak eden ve savaşanlardan daha yüksektir. Bununla beraber Allah hepsine de en güzel olanı vadetmiştir. Allah’ın yaptıklarınızdan haberi vardır.” [Hadid 10]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Azerbaycan'ın Kafkasya Üzerinden Geçen Zengezur Koridoru Özbekistan İçin Bir Fırsat mı Yoksa Jeopolitik Bir Tercih mi?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Azerbaycan'ın Kafkasya Üzerinden Geçen Zengezur Koridoru Özbekistan İçin Bir Fırsat mı Yoksa Jeopolitik Bir Tercih mi?

Haber:

Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in 23-24 Ağustos tarihlerinde Özbekistan’a yaptığı devlet ziyareti, iki ülke arasındaki ilişkilerde yeni bir aşamaya geçildiğini ortaya koymaktadır. Özbekistan ve Azerbaycan, ziyaret sırasında “Sonsuz Dostluk Antlaşması”nı imzaladılar ve 2030 yılına kadar karşılıklı ticaret hacmini 1 milyar Dolara çıkarma hedefini belirlediler.

Yorum:

Ziyaret kapsamında, Azerbaycan sermayesinin katılımıyla bir dizi proje başlatıldı ve bunların temelleri atıldı. Bunlar arasında Azerbaycan Uluslararası Bankası (AR International Bank) ile ortaklaşa yürütülen Davr Bank, Matanat-A alçı fabrikası, Landau STEAM okulları, SOCAR şirketine ait beş akaryakıt istasyonu, Sea Breeze Uzbekistan ve Baku City konut kompleksleri, gümüş cevheri zenginleştirme tesisi ile meyve yetiştiriciliği alanındaki projeler yer almaktadır. Ayrıca Azerbaycan tarafı, Özbekistan’daki turizm sektörüne 5 milyar Dolara varan bir yatırım yapma planını da açıkladı. Bu da, Bakü sermayesinin Özbekistan’da basit ticaretin ötesine geçerek bankacılık, enerji, inşaat, turizm ve hammadde işleme gibi stratejik sektörlere girdiği anlamına gelmektedir.

Bu yakınlaşmanın temel noktası ulaşımdır. Zira ziyaret sırasında özellikle Zengezur Koridoru meselesine değinildi ve Aliyev, bu meselenin hayata geçirilmesi için çalışmaların etkin bir şekilde sürdüğünü belirtti. Daha önceki analizlerimizde de vurguladığımız gibi bu güzergâh, enerji ulaşım kaynaklarının çeşitlendirilmesi açısından Özbekistan için önemlidir; özellikle de Ukrayna savaşı ve altyapıyı hedef alan saldırılar nedeniyle Rusya’dan ithal edilen petrol ürünlerinin tedarikinde yaşanan istikrarsızlık göz önüne alındığında, alternatif güzergâhlara olan ihtiyaç giderek artmaktadır.

Uluslararası Hazar Ötesi Ulaşım Koridoru (Orta Koridor); Orta Asya'yı Hazar Denizi, Azerbaycan, Kafkasya ve Türkiye üzerinden Avrupa pazarlarına bağlama fırsatlarını genişletmektedir. Zengezur Koridoru'nun hayata geçirilmesi halinde, Kafkasya'daki bu ulaşım ağının imkanları daha da genişleyebilir. Özbekistan ise Orta Asya'daki büyük bir üretim ve tüketim pazarı olarak bu sistemde önemli bir konum edinecektir.

Amerika, Rusya ve Çin'in, bu işbirliğinin ardındaki beklentisi nedir?

Bu üç büyük gücün bu sürece karşı tutumu aynı olmayacaktır. ABD açısından, Hazar Ötesi koridorlar ve Zengezur Koridoru aracılığıyla Doğu ile Batı arasındaki bağların güçlendirilmesi stratejik olarak kabul edilebilirdir; nitekim ABD, buna yönelik yeşil ışığı yakın bir zaman önce değil, uzun zamandır yakmıştır. Çünkü bu, Rusya topraklarını aşarak Avrupa ile Asya arasındaki alternatif ulaşım güzergâhlarını güçlendirmektedir. Ayrıca Trump'ın Zengezur Koridoru çevresindeki yeni uluslararası barış ve refah sürecinin mekanizması, ABD'nin bölgedeki katılımını artıracak ve Rusya'nın nüfuzunun zayıflatılmasını sağlayacaktır.

Rusya ise Orta Asya ile Kafkasya arasındaki ekonomik ve ulaşım bağlarının güçlenmesi ve kendi geleneksel jeopolitik ve transit nüfuzunun zayıflaması açısından izlemektedir. Onun için asıl soru şudur: Yeni koridorlar, Rusya'nın katılımı olmadan hangi boyutta büyük hacimlere ulaşabilir? Özbekistan ile Azerbaycan arasındaki işbirliği Rusya'nın hoşuna gitmeyebilir ve memnuniyetsizliğini dile getirebilir; ancak onun pratik imkanları artık önceden olduğu gibi geniş değildir.

Çin ise duruma karşı farklı bir yaklaşım sergilemektedir. Zira onun için temel fayda, Avrupa pazarlarına ulaşan istikrarlı ve çok seçenekli kara yollarının bulunmasıdır. Bu nedenle Hazar Ötesi Koridor, Çin'in Kuşak ve Yol girişimi için sadece bir rakip değil, ek bir rota da olabilir.

Dolayısıyla Aliyev’in ziyaretini ve imzalanan projeleri sadece “iki ülke arasındaki dostluğun pekiştirilmesi” çerçevesinde değerlendirmek yeterli değildir. Nitekim burada, ABD'nin inisiyatifine binaen, sermaye akışı, enerji, ulaşım koridorları ve Türk devletleri arasında şekillenen yeni ekonomik alan tek bir noktada kesişmektedir. Ayrıca ABD, Çin'in bölgedeki nüfuzunu frenleme girişimlerini sürdürecektir.

Asıl soru ise şudur: Özbekistan, bu yeni fırsatları, kendi bağımsız ekonomik ve stratejik çıkarlarını güçlendirmek için mi değerlendirecek, yoksa bir nüfuz alanından çıkıp başka bir tarafın ekonomik ve ulaşım sistemine daha fazla bağımlı bir hale mi gelecek? Bunu kesinlikle zaman gösterecektir. Dolayısıyla Müslümanların maslahatı açısından bakıldığında, her türlü ekonomik ve siyasi ilişki, bağımlılığa değil, bağımsızlığa ve ümmetin maslahatına hizmet etmesi gerekir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَنْ يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلًاMuhakkak ki Allah kafirler için müminler aleyhine asla bir yol (sulta) kılmayacaktır!” [Nisa 141]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İslam Ebu Halil - Özbekistan

Devamını oku...

Paris İçin Altı Milyar Avro.. Gazze İse Bekliyor!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Paris İçin Altı Milyar Avro.. Gazze İse Bekliyor!

Haber:

Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Ortadoğu'daki krizlerin ele alınması ve iki ülke arasındaki ekonomik yakınlaşmanın güçlendirilmesini kapsayan bir ziyaret kapsamında Bin Selman'ı Paris'te kabul etti. Macron, Paris yakınlarındaki Cergy-Pontoise bölgesinde üç tema parkı inşa edilmesi amacıyla 6 milyar Avro değerindeki Suudi yatırımını duyurdu ve projeyi, 22 bin doğrudan istihdam sağlaması beklenen eşi benzeri görülmemiş bir duyuru olarak nitelendirdi. Ayrıca taraflar, savunma, güvenlik, ulaştırma, enerji ve sanayi alanlarını kapsayan 20 anlaşma daha imzaladı. Filistin hakkında ise Paris ve Riyad, iki devletli çözümü tehdit eden “İsrail’in” yerleşim politikasına son verilmesi çağrısında bulundu; bu ise, geçen yıl birlikte canlandırmaya çalıştıkları ancak sonuç alamadıkları bir süreçti. (Deutsche Welle Arabic, 24/08/2026)

Yorum:

Paris'teki tema parkları için Altı Milyar Avro! Bu rakam üzerinde bir an durun; sonra da Gazze’deki çocukların açık havada uyuduklarını ve eğer çalışıyorsa hastanelerinin asgari düzeyde hizmet verdiklerini hatırlayın! Fransa’ya, çocuklarını mutlu etmek için 6 milyar Avro pompalanırken, ümmetin çocukları ise kuşatılmış durumda ve her şeyden mahrum bırakılmaktadır! Gazze’deki Müslümanların onurunu korumadan önce Paris’te eğlence parkları inşa eden bu vizyon da nedir Allah aşkına?!

Açıkça belirtilmesi gereken paradoks ise, Bin Selman çantasında Paris’e altı milyar Avroluk bir yatırım taşırken, kapanış bildirisinde ise sözlü olarak yerleşim faaliyetlerinin durdurulması çağrısında bulunmuştur. Yani bir kelime karşılığında altı milyar! Peki düşman, Müslümanların paralarının Paris’i inşa ettiğini ve düşmanlarının ekonomisini ayakta tuttuğunu görürken, bu çağrıyı nasıl ciddiye alabilir ki?! Para, tavırdan önce geldiğinde onu anlamsız kılar ve onu bir baskı aracından bir dekora dönüştürür.

Bu ümmetin servetleri, yöneticilerinin boynundaki bir emanettir; bu yüzden onlar, tarihin huzurunda hesaba çekilmeden önce bu servetler hakkında Allah'ın huzurunda sorgulanacaklardır. Doğu’daki Müslümanlar kuşatılmış ve muhtaç bir haldeyken, Batı'daki Suudi yatırımcı kendi ümmetinin evlatları dışındakilere doğrudan istihdam yaratır bir hale geldiği için Paris’te eğlence parkları inşa edilip Batı başkentlerinde yatırım sarayları yükseliyorsa, bu ancak bir yöneticinin halkına ve akidesine olan bağlılığından sıyrıldığında, bir başkasına bağımlı olmaktan başka yol bulamamasındandır.

وَلَا تُؤْتُوا السُّفَهَاءَ أَمْوَالَكُمُ الَّتِي جَعَلَ اللَّهُ لَكُمْ قِيَاماً
Allah'ın geçiminize dayanak kıldığı mallarınızı aklı ermezlere (sefihlere) vermeyin.” [Nisa 5]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Nasır

Devamını oku...

Hilafet: Ahitlerin Misakı!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Hilafet: Ahitlerin Misakı!

Haber:

Erdoğan, Mısır'ın, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında yakın zamanda imzalanan ortak savunma anlaşmasına katılabileceğini söyledi; Kahire'nin katılımının mümkün olduğunu belirten Erdoğan, paktın yeni üyelere açık olduğunu ifade etti. (elcezire.com)

Yorum:

Son Mekke Ortak Savunma Anlaşması bir başarı olarak tasvir edilmekte ve İslam ümmetinin desteğini kazanmak amacıyla propagandası yapılmaktadır. Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan anlaşmayı, Müslümanları tehdit eden herhangi bir dış tarafa karşı savunma amacıyla uluslararası düzeyde İslam ümmetine yönelik bir cephe olarak da tasvir etmiştir. Bununla birlikte bu savunma anlaşmasını, sömürgeci Amerika’nın çıkarlarını desteklemeye ve onun Ortadoğu üzerindeki hakimiyetini pekiştirmeye uygun bir stratejiden ibaret olduğu şeklinde anlayabiliriz.

Anlaşmanın üç üye ülkesi, Müslümanlar arasında ortak bir savunma siyasetini adeta yeniden canlandırıyormuş gibi göstererek şu anda daha fazla ülkenin katılımlardan bahsetmektedir; ancak bu, gerçekten tamamen uzakta olup sözlerini ve görünümlerini ne kadar güzelleştirmeye çalışırlarsa çalışsınlar ümmete sadece zarar vermektedir.

Avrupa, Osmanlı Hilafeti döneminde Müslümanların birliğini parçalamaya yönelik çabalarına başlamıştı; zira onun hedefi, onları İslami yönetimin merkezi yönetim sisteminden çıkarmaktı. Nitekim İslam ümmeti içinde çeşitli bölgesel, milliyetçi ve ırkçı eğilimler güçlendirilmiş ve böylece Avrupa, İslam ülkelerini parçalamada başarılı olmuştur. Böylece de milliyetçilik ve vatancılık ateşleri alevlenmiş; bunun üzerine İslam beldesi paramparça olurken, Müslümanların kalplerinde ve inançlarında birbirlerine bağlılıkları kalmaya devam etmiştir. Ülkeler ekonomik büyümeye ve sınırlarının güvenliğini sağlamaya ihtiyaç duymaya başlamış ve hızla egemenliklerini korumak için anlaşmalar yapma ihtiyacı hissetmişlerdir. Ancak sömürgeci, bu ihtiyacı kendi çıkarları için aşırı derecede istismar etmiş; sınırlar ve antlaşmalar, ümmetin bölünmesini pekiştirmiştir. Bugün ise aynı tarih, Mekke Anlaşması şeklinde tekerrür etmektedir.

Diğer ülkelerin de anlaşmaya katılmaları konusunda ısrar edilmesi ve onların davet edilmesi, Bağdat İttifakı’nın utancını hatırlattığın gibi aynı şekilde CENTO İttifakı’nın kurulmasının, asıl hedefi savaşında Amerika’yı desteklemek olduğu halde Sovyetler Birliği’nin ahlaksız ve ateist saldırısına karşı İslami bir direniş olarak sunulmasını da hatırlatmaktadır.

Eğer Mekke Anlaşması gerçekten Müslümanların lehine olsaydı, ilk adım olarak Müslümanları Batı’nın zulmüne karşı savunurdu; oysa Gazze ve İran, Yahudi varlığının, Amerika'nın ve Müslümanların başındaki yöneticilerin kurbanları olarak hâlâ marjinalleştirilmiş (bir kenara atılmış) durumdadır.

Kendisine güvenebileceğimiz tek hakikat, tek kelimeyle Allah Subhanehu ve Teala'nın sözüdür. Dolayısıyla İslam ümmetinin O'nun emriyle birleşmesi ve kendini savunması gerekir; bunu ise Batı’nın çıkarları ve servetlerini arzulayarak değil, bilakis Allah Subhanehu ve Teala'nın rızasını kazanmak amacıyla yapmalıdır. Hilafet Devleti'nin kurulması, Suudi Arabistan, Pakistan, Türkiye ve tüm İslam ülkelerinin aynı gücü kullanmalarına ve İslam sancağını dalgalandırmalarını imkân sağlayacaktır. Zira Nübüvvet Minhacı üzere Hilafet, tüm şeytani ahitlere son verecek ve İslam ümmetini kendi gölgesi altında toplayacaktır.

وَاعْتَصِمُواْ بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعاً وَلاَ تَفَرَّقُواْ وَاذْكُرُواْ نِعْمَةَ اللّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ كُنتُمْ أَعْدَاء فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُم بِنِعْمَتِهِ إِخْوَاناً وَكُنتُمْ عَلَىَ شَفَا حُفْرَةٍ مِّنَ النَّارِ فَأَنقَذَكُم مِّنْهَا كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ(Ey müminler!) Hepiniz birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin. Allah’ın size olan şu nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşmandınız; derken Allah kalplerinizi kaynaştırdı da O’nun bu nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Ateşten bir çukurun tam kenarında idiniz, fakat Allah sizi oraya düşmekten kurtardı. Doğru yolu bulasınız diye, Allah size ayetlerini işte böyle açıklıyor.” [Al-i İmran 103]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahlak Cihan

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER