Pazar, 26 Safer 1448 | 2026/08/09
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

“Yine de ki: Hak geldi; bâtıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkumdur.” [İsra 81]

وَقُلْ جَاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقاً
“Yine de ki: Hak geldi; bâtıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkumdur.” [İsra 81]

Eş-Şevvak Mahkemesi, Hizb-ut Tahrir Üyesi Nasruddin Hakkında Beraat Kararı Verdi

Bugün, 22 Saferü’l-Hayr 1448 / 5 Ağustos 2026 Çarşamba günü, Hizb-ut Tahrir üyesi Nasruddin Muhammed Âdem Sâmin hakkında, 1057 sayılı dosya kapsamında açılan davanın duruşması gerçekleştirildi. Dava, Bilişim Suçları Kanunu’nun 25. maddesi uyarınca görülüyordu. Söz konusu maddede şöyle denilmektedir: “Her kim, bir kimsenin itibarını zedelemek amacıyla bilgi ve iletişim ağını yahut herhangi bir bilgi aracını ve uygulamasını hazırlar veya kullanırsa, üç yılı geçmeyen hapis, kırbaç veya her iki ceza ile birden cezalandırılır.” Davanın başlangıcında dosyaya eklenen 69. madde ise daha sonra iddia makamı tarafından düşürüldü.

Mahkeme, soruşturma görevlisini dinledikten sonra, Nasruddin’in avukatı tarafından çapraz sorguya alındı. Sorgulama sonucunda, davaya konu olan paylaşımın istihbarat teşkilatını ve herhangi bir güvenlik kurumunu hedef almadığı veya belirli bir kişiye yönelik hakaret içermediği ortaya çıktı. Daha sonra hâkim, Nasruddin’e paylaşımındaki amacını sordu. Nasruddin bunu üç madde hâlinde açıkladı:

Birinci olarak: Gerçek güvenlik ve emniyet ancak Rahmân’a itaat etmekle ve İslam Devleti’nin gölgesinde mümkündür. Bunda bir problem mi var? Eğer bunda bir sakınca görülüyorsa, bu son derece ciddi bir durumdur. dedi.

İkinci olarak: Uyuşturucu sorunu beşerî kanunlarla çözülemez, ancak İslam’ın caydırıcı hükümleriyle çözülebilir.

Üçüncü olarak: Bu paylaşımı, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu hadisine uyarak iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak amacıyla yaptığını söyledi:

لَتَأْمُرُنَّ بِالْمَعْرُوفِ وَلَتَنْهَوُنَّ عَنِ الْمُنْكَرِ، أَوْ لَيُوشِكَنَّ اللَّهُ أَنْ يَبْعَثَ عَلَيْكُمْ عِقَاباً مِنْهُ، ثُمَّ تَدْعُونَهُ فَلَا يُسْتَجَابُ لَكُمْVallahi! ya marufu emreder, münkerden nehyedersiniz ya da Allah katından size bir ceza gönderir de sonra O’na dua edersiniz ama size icabet edilmez.” Ardından duruşmaya öğle namazı arası verildi. Ara sırasında Nasruddin, cemaatin imamlığını yaparak namazı kıldırdı.

Daha sonra karar duruşması yapıldı ve hâkim şu hükmü açıkladı: Bu paylaşımın 25. maddeyle hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü söz konusu madde, belirli kişilere yönelik hakaret ve isnadı düzenlemektedir. Sanığın paylaşımında ise belirli bir kişi ya da kurumu hedef alan herhangi bir ifade bulunmamaktadır; genel bir nitelendirmeden söz etmektedir. Kendisi, Hilafet Devleti’nin kurulması ve İslam’ın uygulanması için faaliyet gösteren bir aktivisttir. Bu, onun fikrî görüşü ve düşünsel yaklaşımıdır. Bunun 25. madde kapsamında değerlendirilmesi mümkün değildir. Her kesimin kendi görüşü ve düşüncesi vardır; insanlar internet ve sosyal medya üzerinden düşüncelerini ifade etmektedir. Bu paylaşımı cezalandırabilecek herhangi bir kanun maddesi bulunmadığından mahkeme sanığın beraatine karar vermiştir.”

Biz Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak Nasruddin kardeşimizin serbest bırakılmasını kutluyor ve diyoruz ki: “Hamdolsun, hak geldi ve batıl zail oldu; şüphesiz batıl yok olmaya mahkumdur.”

وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللهُ وَاللهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ “Onlar tuzak kuruyorlar. Allah da tuzak kuruyordu. Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.” [Enfal 30]

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü

Devamını oku...

Defnin Ertelenmesi ve Gözyaşlarının Tutulması; Müslüman Ordularının Zimmetinde, Ödenmeyi Bekleyen Asılı Bir Borçtur

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Defnin Ertelenmesi ve Gözyaşlarının Tutulması; Müslüman Ordularının Zimmetinde, Ödenmeyi Bekleyen Asılı Bir Borçtur

Haber:

Gazze, yaklaşık 3 yıl sonra Sabra katliamının şehitlerine veda etti; zira Gazze Şeridi’ndeki Filistinliler, savaşın başlamasından bu yana Gazze Şeridi'nin tanık olduğu en büyük cenaze törenlerinden biri olan toplu cenaze töreninde, Hasayine ve Ebu Şeria ailelerinden 112’den fazla şehidi son yolculuğuna uğurladılar.

Bu sahne, yalnızca uzun zamandır beklenen bir defin törenini temsil etmiyor; aynı zamanda Gazze'ye yönelik savaş sırasında yaşanan en kanlı katliamlardan birini yeniden gündeme taşıyor; çünkü onlarca ceset enkaz altında mahsur kalmış ve tüm aileler çocuklarını toprağa verecekleri anı beklemeyi sürdürmüştür. (El Cezire, 4 Ağustos 2026)

Yorum:

İşgal, Kasım 2023’te Gazze Şehri’nin Sabra Mahallesi'ne düzenlediği saldırıda Hasayine ve Ebu Şeria ailelerine ait evlerin bulunduğu tüm yerleşim bölgesini bombalamıştı. Aralarında çocuk ve kadınların da bulunduğu 308 şehidin hayatını kaybettiği katliamdan sadece 112 ceset çıkarılabilmiş, diğerleri ise hâlâ kayıpların arasındadır; hatta onlardan bazılarının bombalamanın şiddetli sıcaklığından buharlaştığı belirtilmektedir.

Bu sahne, Gazze'de ve mübarek Filistin topraklarında gerçekleşen en büyük katliamlardan birinin tanığı olarak İslam ümmetinin hafızasında derin bir iz bırakmaya devam edecek, direnen Gazze halkına yönelik yüzüstü bırakılmışlığın en büyük bölümünün bir belgesi olarak kalacak ve bugüne kadar onlara yardım etmekten geri duran Müslüman ordularının alnına bir utanç lekesi olarak kazınacaktır.

Bu, nüfus kayıtlarından silinen tüm ailelerin yaşadığı bir felaketi ve iki milyardan fazla Müslümanın gözü önünde her gün canlı yayında belgelenen soykırımın boyutunu özetleyen bir cenazedir.

Bu, derin bir uçuruma atılmayı hak eden insan hakları ve uluslararası sözleşmelerden geriye kalan kalıntıları da açığa çıkaran bir cenazedir.

Cenazenin yaklaşık 3 yıl ertelenmesi ve gözyaşlarının göz pınarlarında hapsolması, Müslüman orduların boynunda, zimmeti temize çıkarmak için ödenmeyi bekleyen asılı bir borçtur. Ey Müslüman orduları, kaç hasmınız Allah’ın huzuruna çıkıp, “Sizden yardım istedik ama bize yardım etmediniz” diye sizden davacı olacak acaba?! O halde Allah sizi başkalarıyla değiştirmeden önce kendinize gelmeniz, Allah'ın davetçisine icabet etmeniz ve ecel gelip çatmadan önce O'nun emrine uymanız sizin için daha hayırlıdır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazdı
Durra El-Bakuş

Devamını oku...

Hindistan'ın Afganistan'da Nüfuzu Var Mı?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Hindistan'ın Afganistan'da Nüfuzu Var Mı?

Haber:

Pakistan Askeri Sözcüsü Ahmed Şerif Çaudri, Afganistan’ın Hindistan ile yakınlaşmasını eleştirerek, Yeni Delhi’nin Afganistan topraklarını Pakistan’a karşı terörist operasyonlar için bir üs olarak kullandığını açıkladı. Ayrıca Pakistan Savunma Bakanı Havace Asif, Şubat 2026’da Afganistan’ın bir Hint sömürgesine dönüştüğünü ve Taliban hükümetinin Hindistan’ın vekili olarak çalıştığını iddia etmişti.

Yorum:

Pakistan’da meydana gelen hemen hemen her güvenlik olayının ardından, Pakistanlı yetkililer Afganistan’ı suçlamakta ve Hindistan’ın bunları Pakistan'a karşı kullandığını iddia etmektedir. Pakistan medya kuruluşları, rejimin bu anlatısını yoğun bir şekilde abartarak, Pakistan kamuoyunda, Hindistan ve Afganistan’ın Pakistan’a karşı ortak bir düşmanlık içinde ittifak kurdukları izlenimini pekiştirmektedir.

Bu anlatı, tamamen farklı bir gerçekliği ortaya koyan Pakistan rejiminin tarihsel kayıtlarına rağmen devam etmektedir. Oysa ABD'nin bölgesel politikalarına hizmet etme konusunda bir piyade gücü olarak çalışmak yoluyla bizzat Pakistan’ın kendisi, Hindistan'ın Güney Asya'daki konumunun güçlenmesindeki ana tetikleyici bir unsur olmuştur. Nitekim ABD’nin talebi üzerine uygulanan bu politikalar, Narendra Modi hükümetinin İslam karşıtı politikalarını genişletmesine, Büyük Hindistan projesini ilerletmesine ve herkesin gözü ve kulağı önünde Keşmir’i fiilen ilhak etmesine zemin hazırlamaktadır. ABD'nin talebi üzerine Pakistan ordusu, Hindistan ile olan doğu cephesini terk edip tamamen Afganistan düşmanlığına odaklanmıştır; buna rağmen bu rejim, bugün Hindistan'ın Afganistan'daki nüfuzundan bahsedebiliyor!

Pakistan'ın kendi bölgesel sınırlarının dışındaki politikaları uygulamadaki rolü, yalnızca Güney Asya ile sınırlı değildir. Zira Orta Doğu’da da İslamabad, ABD ve Yahudi varlığının çıkarlarına uygun bir şekilde davranmaktadır. Gazze’deki çatışma ve İran ile yaşanan gerginliklere ilişkin tutumuyla ilgili olan hususa gelince; Pakistan’ın davranışları, Batı’nın çıkarlarının korunmasına katkıda bulunmuştur; zira o bugün, Körfez ülkeleriyle imzalanan güvenlik anlaşmaları aracılığıyla bölgedeki ABD askeri üslerini korumaya çalışmaktadır.

Bununla birlikte Pakistan’ın Afganistan’a yönelik uyguladığı düşmanca baskıları ve saldırgan politikaları Kabil’i, Hindistan ve Rusya da dahil olmak üzere bölgesel güçlerle ilişkilerini genişletmeye itmektedir. Yeni Delhi de bu durumu, Güney Asya’da nüfuzunu genişletmek için bir fırsat olarak görmektedir. Bu arada Hindistan’ın, mücadelesi hâlâ dahili ve İslami dürtülerden kaynaklanan Pakistan Talibanı hareketi gibi gruplar üzerinde bir etkiye sahip olduğuna işaret eden mantıklı veya güvenilir bir kanıt bulunmamakla birlikte, ancak Hindistan ile Belucistan Kurtuluş Ordusu gibi bazı laik gruplar arasında bağlantılar olma olasılığı göz ardı edilemez.

Mevcut Pakistan yöneticilerin tarihsel hafızalarının kısa olmasının acısını çektiklerini ve seleflerinin ABD'ye tam olarak boyun eğmelerine ve ona mutlak sadakatlerine rağmen nihayetinde bir kenara itilip aşağılanmalarına rağmen onların akıbetinden ders çıkarmaktan aciz olduklarını belirtmekte fayda vardır.

Diğer yandan İslami ilkelere dayalı olarak, Müslümanları ve İslami düşünceyi bastırmayı hedefleyen açık politikalar benimseyen Hindistan devleti ile Afganistan hükümeti arasında kurulacak herhangi bir yakınlaşma, asıl olarak İslam politikasıyla çelişmektedir. Ulusal çıkar ve siyasi gerçekçilik gibi mefhumlara dayanmak, uluslararası arenada aşağılanmaları artık apaçık ortada olan Pakistan yöneticileri için mevcut durumdan daha iyi bir sonuca yol açmayacaktır.

Gerçek şu ki Afganistan ve Pakistan’daki Müslüman halk, sömürgeci güçlere olan bağımlılığın ve iktidar rejimlerinin aldatıcı manevralarının sona ermesini talep etmektedirler. Bu kısır döngüden kurtulmanın ve Doğu ya da Batı güçlerine boyun eğme ve yalakalık yapma ihtiyacını ortadan kaldırmanın temel çözümü, İslam ümmetinin asıl modeline geri dönmektir: Bu ise bölgenin gerçek güvenliğini ve onurunu yeniden tesis etmek için Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin kurulmasıdır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Yusuf Arslan - Afganistan

Devamını oku...

ABD-İran Savaşının Gölgesinde Özbekistan'ın, Enerji ve Jeopolitik Alanlarında Bağımsızlık Sağlaması Nasıl Mümkün Olabilir?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

ABD-İran Savaşının Gölgesinde
Özbekistan'ın, Enerji ve Jeopolitik Alanlarında Bağımsızlık Sağlaması Nasıl Mümkün Olabilir?

ABD’nin İran’a karşı başlattığı savaşın etkisi sadece Orta Doğu ile sınırlı kalmadı; aynı zamanda küresel enerji piyasalarını, ulaşım koridorlarını ve jeopolitik dengeyi de etkiledi; bu da aynı şekilde Orta Asya ülkelerini de bu yeni koşullara uyum sağlamaya zorladı. Denize kıyısı olmayan bir ülke olan Özbekistan için İran, sadece komşu bir devlet değil; aksine onun Basra Körfezi ile Hint Okyanusu'na erişimini sağlayan hayati bir transit ülkedir. Bu nedenle İran’da yaşanan herhangi bir istikrarsızlık, Özbekistan’ın dış politikasını, dış ticaretini ve enerji güvenliğini doğrudan etkilemektedir.

Şu ana kadar Özbekistan’ın dış politikasında keskin bir dönüşüm yaşanmamıştır. Ancak son olaylar, dış politikada dengeyi korumakla yetinmenin ülke için yeterli olmadığını, aksine -her şeyden önce- enerji ve ekonomi alanlarında bağımsızlığı güçlendirmenin gerekli olduğunu ikinci kez ortaya koymuştur.

Bu bağlamda en önemli alan enerjidir. Özbekistan kısmen petrol ve doğal gaz üreten bir ülke olmasına rağmen, yerel ihtiyaçlarının bir kısmını benzin ve motorin ithal ederek karşılamaktadır. Aynı zamanda yerel pazarda yakıt fiyatları, süregelen eksiklikle birlikte yüksek seyretmeye devam etmektedir.

Bu açıdan bakıldığında, İran ile ekonomik iş birliği Özbekistan için belirli fırsatlar sunabilir. Devlet desteği sayesinde İran, iç pazardaki yakıt fiyatları açısından dünyanın en ucuz ülkelerinden biri sayılır. Tabii ihracat fiyatları, nakliye maliyetleri ve uluslararası yaptırımlar nedeniyle bu fiyatların Özbekistan’a doğrudan uygulanması mümkün değildir. Bununla birlikte İran ile istikrarlı ekonomik ilişkiler, yakıt tedarikinin çeşitlendirilmesine ve enerji güvenliğinin güçlendirilmesine hizmet edebilir.

Burada önemli bir diğer husus ise şudur; Hindistan bile İran'ın Çabahar Limanı üzerinden Afganistan ve Orta Asya'ya erişimini sürdürmek için ABD ile müzakerelerde bulunmuş ve Washington'dan yaptırımlar konusunda geçici muafiyet almıştır. Bu durum, jeopolitik rekabetin gölgesinde bile İran üzerinden geçen ulaşım koridorlarının önemini yitirmediğini ortaya koymaktadır.

Nitekim savaş, Hürmüz Boğazı’nın küresel enerji açısından hayati önemini bir kez daha kanıtlamıştır. Ayrıca petrol fiyatlarındaki dalgalanmalar ve Rusya’daki petrol altyapısına yönelik saldırılar da Orta Asya piyasasını etkilemiştir.

Özellikle Temmuz 2026’da, Ukrayna’nın insansız hava araçlarıyla Omsk petrol rafinerisine düzenlediği saldırı, Rus yakıt lojistiği üzerindeki baskının artmasına yol açmıştır. Bundan önce Novorossiysk’taki CPC (Hazar Boru Hattı Konsorsiyumu) terminaline yönelik saldırılar, Kazakistan’ın petrol ihracatlarını ciddi şekilde etkilemişti. Bu olaylar tek bir gerçeği ortaya çıkarmıştır: Bu da bölge ülkelerinin, tek bir ulaşım koridoruna veya tek bir tedarik kaynağına aşırı bağımlı kalmamaları gerektiğidir.

Bu sürece paralel olarak Orta Asya, büyük devletler arasındaki rekabetin çok daha önemli bir alanına dönüşmüştür. Zira Rusya, bölgedeki güvenlik ve enerji alanlarındaki nüfuzunu korumaya çalışmaktadır. Moskova için Orta Asya, sadece bir ihracat pazarı değil, aksine güneyde bir güvenlik kuşağı ve Avrasya’daki jeopolitik konumunu korumak için hayati bir parçadır. Çin ise “Kuşak ve Yol” girişimi kapsamında alternatif ulaşım koridorlarına olan ilgisini yoğunlaştırmıştır.

Aynı zamanda ABD ve İngiliz şirketler petrol, gaz, madencilik ve ulaşım alanlarında varlıklarını genişletmeye çalışmaktadır. Bu durum Özbekistan’a yatırımlar ve teknolojiyi çekmek için bir fırsat verebilir. Bununla birlikte stratejik sektörlerdeki ulusal çıkarların, her türlü kısa vadeli ekonomik kazançların üzerinde tutulması gerekir.

Ancak jeopolitik rekabetin tırmanmasının gölgesinde Özbekistan için en doğru yol, bir dış gücü başka bir dış güçle değiştirmek değil, aksine ulusal çıkarlara dayalı bağımsız bir strateji oluşturmaktır:

Birincisi: Orta Asya ülkelerinin karşılıklı iş birliğini yeni bir seviyeye taşıması gerekmektedir. Yani enerji, su kaynakları, ulaşım, güvenlik ve dış ticaret gibi stratejik konularda dış ülkelerden çözümler beklemek yerine Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Türkmenistan’ın ortak çıkarlara dayalı koordineli bir politika kurması, bölgenin istikrarını güçlendirecektir. Bu, herhangi bir ülkeye karşı bir siyasi blok değildir; aksine müzakerelerde Orta Asya’nın konumunu güçlendirmeye hizmet etmektir.

İkincisi: Enerji güvenliğinin sağlanmasının, sadece yeni ithalat kaynakları arayışıyla sınırlı kalmaması gerekir. Eğer Özbekistan, güneş enerjisi ve rüzgâr enerjisini, sakinler, toplumsal tesisler ve hizmet altyapısı sektörlerinde geniş çapta uygulamaya koyarsa, yerel gaz tüketiminin bir kısmını azaltma fırsatı yakalayacaktır. Sonuç olarak serbest kalan gaz miktarları sanayi sektörlerine, yüksek ek değere sahip üretime veya ihracata yönlendirilebilir. Bu da ülkedeki enerji verimliliğini ve ekonomik istikrarı güçlendirecektir.

Üçüncüsü: Enerji sektöründe başlayan yeniden yapılanma, yalnızca yönetim değişikliğiyle sınırlı kalmamalıdır. Aksine temel hedef; yerli bilimsel kapasitenin geliştirilmesi, mühendis ve teknolojistlerin eğitilmesi ve petrol-gaz sanayisinde teknolojik bağımsızlığın sağlanması olmalıdır. Eğer yabancı uzmanlar getirilirse de, bunların görevi, işi bizzat kendilerinin yapmaları değil, bilgi ve teknolojiyi yerel personele aktarmak olmalıdır. Uzun vadeli hedefe gelince; petrol ve gazın çıkarılması, rafine edilmesi ve yüksek ek değere sahip ürünlerin üretimi silsilesini yerli uzmanların sorumluluğuna devretmektir.

Dördüncüsü: Doğal kaynakların yönetiminde ulusal çıkarın öncelikli olması gerekir. Nitekim Kazakistan Anayasası’nda, toprak, yeraltı kaynakları, sular ve diğer doğal kaynakların halkın mülkü olduğunu özellikle belirtilmiştir. Özbekistan ayrıca, stratejik yeraltı kaynaklarının yönetiminde ulusal çıkarları güçlendiren yasal güvenceleri güçlendirmesi gerekir; başka bir deyişle doğal kaynakların hiçbir koşulda özelleştirilmesine izin verilmemesi gerekir. Aynı zamanda sadece yabancı yatırımları çekmek yeterli değildir; aksine teknoloji transferi, yerel kadroların eğitimi ve ülke içindeki yüksek ek değere sahip üretimin organize edilmesi, her türlü büyük ölçekli projenin temel şartları olması gerekir. Aksi takdirde ülke, doğal kaynaklarını ihraç eden ancak teknoloji konusunda bağımlı olan bir ekonomi olarak kalmaya devam edecektir.

Sözün özü ABD-İran savaşı Özbekistan’a çok büyük bir ders vermiştir: Bu da gerçek tehlikenin dış rekabetin kendisinde değil, aksine iç ekonomik ve teknolojik bağımlılıkta olduğudur. Dolayısıyla enerji alanında bağımsızlık, bölgesel işbirliği, ulusal kadrolar ve halkın çıkarlarına dayalı doğal kaynakların yönetimi, ülkenin sürdürülebilir kalkınmasının temel dayanaklarıdır.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَن يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermez.” [Nisa 141]

Bu ayet Müslümanlara, dış güçlere bağımlı kalmadan kendi imkânlarına, uzmanlarına ve Allah’ın şeriatına dayalı adil bir hükümet için çalışmaları gerektiğini hatırlatmaktadır. Müslüman bir devletin gerçek bağımsızlığı, bir dış güçten diğerine meyletmekte değil; aksine Allah’ın hükümlerine dayalı ekonomik, siyasi ve enerjiyle ilgili kararları bağımsız bir şekilde alma cesaretine sahip olmakta ve adil bir yönetim kurmakta yatmaktadır. Ayrıca devletin gerçek gücü, sadece dış güçler arasındaki dengeyi korumakta değil; aksine helal ve haram ile ümmetin maslahatına dayalı İslam nizamının herhangi bir devletin politikasından üstün olduğunu belirlemede yatmaktadır. İşte o zaman gerçek anlamda istikrarlı bir toplum ortaya çıkacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İslam Ebu Halil - Özbekistan

Devamını oku...

Irak ve İran Yanlısı Grupların Akıbeti

Soru Cevap
Irak ve İran Yanlısı Grupların Akıbeti

Soru:

Şarku’l Avsat gazetesi 4 Ağustos 2026 tarihinde internet sitesinde şu ifadelere yer verdi: “Irak hükümeti son derece hassas bir denklemle karşı karşıya. Siyasi ve güvenlik açısından tam bir felç yaşıyor. Washington’un silahlı grupların silahsızlandırılması yönündeki talepleriyle, İran’ın Irak’ın siyasi, güvenlik ve ekonomik kurumları içindeki kökleşmiş nüfuzu arasında sıkışıp kalmış durumda... Haşdi Şaabi Heyeti, 29 Temmuz 2026 tarihinde yaptığı açıklamada, ABD ve Suudi Arabistan savaş uçaklarının Irak’ın çeşitli vilayetlerindeki resmî Haşdi Şaabi karargâhlarına düzenlediği saldırılarda en az 20 mensubunun hayatını kaybettiğini, 32 unsurunun da yaralandığını duyurmuştur...” (04.08.2026 Şarku’l Avsat) Ayrıca “Amerika Birleşik Devletleri ve Suudi Arabistan, Irak’ta İran destekli milislere ait olduğu belirtilen hedeflere ortak bir saldırı düzenlemiştir... (31.07.2026 El Hurra) Bu saldırıların, Başbakan Ali Falih ez-Zeydi’nin Amerika Birleşik Devletleri’ne gerçekleştirdiği resmî ziyaretten hemen sonra gerçekleştirilmiş olması dikkat çekicidir! Peki tam da bu zamanda yaşanan tüm bu gelişmelerin arka planında ne yatıyor? Amerika’nın Irak üzerindeki hakimiyeti eskisine nazaran daha da mı artmıştır?

Cevap:

Bu sorularla ilgili tablonun tam olarak netleşebilmesi için aşağıdaki hususlara bir göz atmamız gerekiyor:

1- Amerika, Saddam Hüseyin’in Irak’ını işgal ettiğinde, Irak rejimine/Baas rejimine ve onun arkasındaki güce, yani tüm bölgedeki İngiliz nüfuzuna öldürücü bir darbe indirmiştir. Ancak İngiliz nüfuzu, Suudi Arabistan üzerinden varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Nitekim Eski Suudi Dışişleri Bakanı Suud el-Faysal, Amerika’nın Irak politikasını açıkça eleştirerek Amerika’nın Irak’ta işgal ettiği bölgeleri İran’a teslim ettiğini söylemiştir. Fakat İngiliz ajanı Kral Abdullah’ın 2015 yılında vefat etmesi ve Amerika’nın ajanları Selman ile oğlu Muhammed’in Suudi Arabistan’da yönetimi devralmasıyla Amerika, bölgedeki İngiliz nüfuzuna kesin ve ölümcül bir darbe daha indirmiştir. Böylece İngiltere’nin elinde yalnızca Körfez’deki küçük devletçikler ve Ürdün kalmıştır; ki bunların hepsi, küçük devletçiklerdir, Amerika’nın nüfuzuna karşı koyabilecek hatta onun bu nüfuzuna karışıklık çıkarabilecek hiçbir güç ve kudretleri yoktur! Dolayısıyla Amerika, bölgenin fiilî tek hâkim gücü hâline gelmiştir.

2- Diğer yandan, Amerika’nın terörizm bahanesiyle İslam’a karşı yürüttüğü politika, İslam coğrafyasının mezhepsel temelde bölünmesini gerektirmiştir. Bu strateji doğrultusunda İran, mezhep eksenli siyasetin bir kutbu hâline getirilirken, diğer kutup olarak da Suudi Arabistan ön plana çıkarılmıştır. Yine bu politikanın bir gereği olarak İran’ın bölgedeki rolü genişletilmiştir. Bu çerçevede İran; Amerikan işgali altındaki Irak’a sızmış, kendine “nüfuz” alanı yaratmış, ayrıca Yemen ve Lübnan’daki mezhepsel gruplar aracılığıyla nüfuzunu Suriye başta olmak üzere diğer bölgelere kadar yaymıştır. Dolayısıyla ABD, kendi emperyalist çıkarları doğrultusunda İran’ın bu rolüne uzun süre şiddetle ihtiyaç duymuştur.

3- Amerika’nın Suriye’de İran’a duyduğu ihtiyaç sona erince, Amerikan politikasının İran için çizdiği rol de sona ermiş ve bu aşamadan sonra İran’dan geri çekilmesini talep etmeye başlamıştır. İran da Suriye’den fiilen geri çekilmeye başlamış ve kuvvetlerini hemen geri çekmiştir. Lübnan’daki partisinin liderlerinin suikasta uğramasına rağmen Yahudi varlığına karşı savaşa katılmamış; fakat nükleer programı konusunda geri adım atmayı da reddetmiştir. Bunun üzerine Yahudi varlığı 2025 yılında İran’a karşı bir saldırı başlatmıştır. İran ise beyaz öküzün yendiği gün (yani 7 Ekim 2023 olaylarının patlak verdiği an) savaşa girmediğine ve sadece Lübnan’daki partisinin rolüyle yetindiğine büyük pişmanlık duymuştur. Yani beyaz öküzün yendiği gün savaşa girmemesinin bedelini sonradan ödemiştir... Dolayısıyla 2025’te başlayan bu savaş ve daha sonra Amerika’nın öncülüğünde beslemesi Yahudi varlığıyla birlikte gerçekleştirilen yeni saldırı dalgaları, İran’ın bölgedeki rolünü tasfiye etme politikasının bir parçasıdır. Bu süreçte Tahran yanlısı Iraklı gruplar da İran’ın yanında savaşa girerek Irak’taki veya bazı Körfez ülkelerindeki Amerikan hedeflerine karşı füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırıları düzenlemeye başlamışlardır. İşte bu noktada Amerika, Trump yönetiminin İran’ı tabi bir devlet statüsüne indirgeme ve mümkünse bölgesel rolünü küçültme yönündeki yeni politikası kapsamında, İran’ın Irak’taki rolünü tasfiye etme konusunda ısrarcı olmuştur... Dolayısıyla, bugün Irak’ta yaşanan siyasi gelişmelerin temel motivasyonu, Trump’ın İran’ın Irak’taki nüfuzunu tasfiye etme politikasıdır.

4- 2003 yılında Irak’ı işgal eden ve oradaki siyasal sistemi mezhepsel temel üzerine oturtan ve böylece İran’a Irak üzerinde büyük bir nüfuz kazandıran Amerika; bugün bu durumu sona erdirmek istemektedir. Bu doğrultuda Irak hükümetlerinden kendilerini mezhepçi bir devlet olarak değil, bir Arap devleti olarak yeniden konumlandırmalarını; yani İran ile bağlarını koparıp Körfez ülkeleri ve diğer Arap devletçikleriyle ilişkilerini yeniden normalleştirmelerini talep etmektedir. Bütün bu adımlar, İran’ın Irak’taki nüfuzuna karşı yürütülen savaşın veya oradaki varlığını tasfiye etme stratejisinin bir parçasıdır. Bu çerçevede Amerika, Irak’a ihraç edilen İran doğalgazına yaptırımlar uygulamaya başlamış ve Bağdat’a bu gaz için İran dışında başka alternatifler arayışı içerisine girmesi çağrısında bulunmuştur. Nitekim Irak’ın bu bağlamda bulabileceği en mantıklı alternatif olan Türkmenistan gazının İran üzerinden geçmesi gerekmesi sebebiyle Amerika bunu da kabul etmemiş; dahası Irak’ın İran’dan elektrik ithal etmesine bile karşı çıkmıştır: “ABD yönetimi, Başkan Donald Trump’ın Tahran üzerinde “azami baskı” kurma politikası kapsamında Irak’ın İran’dan satın aldığı elektrik için ödeme yapmasına olanak sağlayan yaptırım muafiyetini sonlandırmıştır.” (09.03.2026 el-Cezire) Bundan önce de ABD, İran ile dolar üzerinden işlem yapan herhangi bir Iraklı kuruma veya tarafa benzer yaptırımlar uygulamıştır: “Wall Street Journal gazetesi Çarşamba günü ABD’li yetkililere dayandırdığı haberinde, Amerika Birleşik Devletler’in 14 Irak bankasının dolar üzerinden işlem yapmasını yasakladığını bildirmiştir. Gazetenin haberinde, Hazine Bakanlığı ve New York Federal Rezerv Bankası tarafından getirilen yasağın, Amerikan para biriminin İran’a transferini engellemeye yönelik kapsamlı bir operasyonun parçası olduğu belirtilmiştir. (19.07.2023 El Kuds el Arabi)

5- Öte yandan Amerika Birleşik Devletleri, Irak hükümetinden İran yanlısı gruplara baskı yapmasını ve onları hükümetten uzaklaştırmasını talep etmiştir: “Kaynaklar, İran destekli silahlı grupların kurulacak Irak hükümetine dahil edilmesi durumunda, ABD’nin üst düzey Iraklı siyasetçileri bizzat Irak devletini de kapsayacak yaptırımlarla tehdit ettiğini ve bu yaptırımların New York Merkez Bankası’nda tutulan petrol gelirleri gibi Irak’ın en kritik finansal damarlarını dahi hedef alabileceğini bildirmişlerdir. Reuters’a konuşan dört kaynağa göre bu uyarı, ABD Başkanı Donald Trump’ın Irak’taki İran bağlantılı grupların nüfuzunu azaltmak amacıyla yürüttüğü kampanyanın şimdiye kadarki en sert örneklerinden biri olarak değerlendiriliyor.” (23.01.2026 Skynews Arabia) Irak hükümetinin Amerika’nın talimatlarına boyun eğdiğini gösteren önemli gelişmelerden biri de, hükümetin İran’a karşı yürütülen savaşta tarafsız olduğunu açıklamasıdır. Bu tarafsızlık, aslında İran’ın yanında yer almadığı anlamına gelmektedir. Oysa Amerikan ordusu İran’ı ve Irak’taki İran yanlısı grupları vurmak için Irak topraklarını kullanmakta, bazı gazetelerin de ifşa ettiği Yahudi varlığının da Irak topraklarında askeri üsler kurmasına önayak olmaktadır: “Irak topraklarında bir İsrail üssünün bulunduğuna dair daha önceki raporların ardından New York Times gazetesinde yer alan bir rapor, İsrail’in Irak’ın batı çölünde ikinci bir gizli askeri üs kurduğunu ortaya çıkarmıştır” (18.05.2026 Deutsche Welle)

6- Daha sonra ABD, Irak hükümetinin başına kimin geçeceği konusunda da açıkça müdahale etmeye başlamıştır. Nitekim Nuri el-Maliki, Amerika’ya son derece bağlı Amerikan ajanı bir siyasetçi olmasına ve işgal yıllarında Irak’ı Amerikan politikaları doğrultusunda sıkı bir şekilde yönetmiş olmasına rağmen, Trump yönetimi onun yeniden başbakan olmasına açıkça karşı çıkmıştır. Trump konuyla ilgili olarak şunları söylemiştir: “El Maliki döneminde ülke yoksulluğa ve büyük bir kaosa sürüklenmiştir. Onun çılgın politikaları ve ideolojileri nedeniyle bu durumun tekrar yaşanmasına kesinlikle izin verilmemelidir. Eğer El Maliki seçilirse, Amerika Birleşik Devletleri Irak’a hiçbir yardımda bulunmayacaktır.” (29.01.2026 Skynews Arabia) “Hâlbuki Maliki, Irak parlamentosundaki en büyük siyasi blok tarafından başkanlığına aday gösterilmişti.” (14.02.2026 El Arabiya) El Maliki, Trump’ın bu müdahalesine sert tepki gösterse de ve Bağdat’ta yüzlerce kişi Amerikan Büyükelçiliği yakınlarında protesto gösterileri düzenlese de, Trump yönetiminin tutumu değişmemiştir: “ABD Başkanı Donald Trump’ın tehditlerine karşılık eski Irak Başbakanı Nuri el-Maliki, Amerika’nın Irak’ın iç işlerine yönelik açık müdahalesini reddettiğini ve bunu ülkesinin egemenliğinin ihlali olarak gördüğünü açıkladı. Trump’ın açıklamalarını protesto etmek amacıyla yüzlerce kişi Bağdat’ta, Amerikan Büyükelçiliği’nin bulunduğu Yeşil Bölge yakınında gösteri düzenledi.” (28.01.2026 France 24) Şüphesiz Trump’ın bu açıklamaları, ABD’nin ajan devletlere ve ajanlarına nasıl davrandığını açıkça gözler önüne sermektedir. Nitekim El Maliki fiilen saf dışı bırakılmış ve 27 Nisan 2026 tarihinde Amerika’nın kabul ettiği bir isim olan Ali ez-Zeydi göreve getirilmiştir. Bu olay ve gerçeklik, İran’ın Irak’taki nüfuzunun son derece kırılgan olduğunu, hatta gerçek anlamda bir nüfus seviyesine bile ulaşmadığını; gerçekte Amerika’nın kendi politikalarını uygulayabilmesi için İran’a belirli bir hareket alanı açtığını ve ona çeşitli kolaylıklar sağladığı göstermektedir.

7- Amerika, geçmişte İran’a verdiği bu rolü sona erdirmek istediğinde, Irak hükümetinden İran yanlısı silahlı grupların silahsızlandırılmasını ve bunun için kesin tarih belirlemesini talep etmeye başlamıştır. Lübnan hükümetinden de Lübnan’daki İran partisine karşı benzeri talepte bulunmaktadır. Nitekim iki Iraklı grup silahsızlanmayı kabul etmiştir: “Haziran ayının başlarında, Şii din adamı Mukteda es-Sadr’a bağlı milis güçleri olan ‘Seraya es-Selam’ savaşçıları, silahlarını Irak hükümetine teslim etmek üzere Samarra şehrinde toplanmışlardır. Bu silahsızlanma süreci, grubun hem devlet içinde hem de devlet dışında faaliyet gösteren ve çoğunluğu Şii milislerden oluşan güçlü Haşdi Şabi ittifakından ayrılması anlamına geliyor. Seraya es-Selam’a bağlı binlerce savaşçı bu koalisyondan çekilen ilk grup olmuştur ve sonuncusu da olmayacaktır: Güçlü bir milis gücü olan ‘Asaib Ehli Hak’ da Haşdi Şabi’den çekileceğini açıklamıştır... Buna karşılık İran destekli diğer bazı önde gelen milisler ise Irak’ta ve daha geniş bölgede Tahran’ın çıkarlarına hizmet etmeye sıkı sıkıya bağlı kalmaya devam etmektedirler. Ancak Haşdi Şabi içerisindeki bu bölünme, İran için ciddi bir darbe niteliğindedir.” (12.07.2026 İndependentarabia) Irak devleti de silahların teslim edilmesi için kesin bir takvim belirlemiştir: “Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi Salı günü yaptığı açıklamada, önümüzdeki Eylül ayının sonundan itibaren devletin denetimi dışında hiçbir tarafın silah taşımasına izin verilmeyeceğini söyledi. Ez Zeydi, Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ile yaptığı görüşmede, hükümetinin temel ilkesinin silahın yalnızca resmî güvenlik kurumlarının elinde bulunması olduğunu vurguladı.” (14.07.2026 Skynews Arabia) Dolayısıyla bugün Irak’ta yaşanan siyasi gelişmeler, Amerika’nın İran’ın Irak’taki eski rolünü ve nüfuzunu tasfiye etme politikasıyla doğrudan bağlantılıdır. Amerika’nın bu alandaki başarısı oldukça büyüktür. Irak’a uyguladığı baskı yalnızca askerî ve siyasî alanla sınırlı değildir, aynı zamanda finansal alanda da baskı uygulamaktadır. Nitekim Irak’ın petrol gelirleri ABD Hazinesi nezdindeki bir hesaba aktarılmaktadır. Bu nedenle Irak yönetimi, ABD Hazinesi’nin onayı olmadan devlet memurlarının maaşlarını dahi ödeyememektedir!

8- Geriye bir mesele kalmıştır; o da Irak’ta başlatılan yolsuzluk ve yolsuzluk yapanları ortaya çıkarma kampanyasıdır. Bu kampanya, Irak’taki İran bağlantılı kişileri hedef almaktan ve onları bu şekilde tehdit etmekten başka bir anlama gelemez. Gerçi bu kampanya başka kesimleri de uzanmaktadır; zira Amerika’nın bölgede bir demokrasi modeli olması için inşa ettiği Irak rejimi, tepeden tırnağa yolsuzluğa gömülmüş olup dünyanın en yolsuz yönetimlerinden biri hâline gelmiştir. “Irak hükümeti yaptığı son açıklamalarda, mali ve idari yolsuzluk suçlamalarıyla şu ana kadar 21 görevlinin tutuklandığını, aranan diğer kişilerin ise halen firari durumda olduğunu belirtti...Başbakan Ali ez-Zeydi de Bakanlar Kurulu toplantısında yaptığı açıklamada, hükümetin yolsuzlukla mücadele ve kamu mallarını geri alma konusunda kararlı olduğunu vurguladı. Öte yandan ekonomi uzmanı Abdurrahman el-Meşhedânî, El Cezire Net’e yaptığı değerlendirmede, Irak’ta mali ve siyasi yolsuzluğun ülkeye verdiği ekonomik zararın 1 trilyon doları aştığını, ayrıca yağmalanan servetin önemli bir bölümünün yabancı ekonomilere aktarıldığını belirtti.” (03.07.2026 El Cezire)

9- Böylece, Irak Cumhurbaşkanı’nın Ali ez-Zeydi’yi Başbakan olarak görevlendirmesinin ardından, Eş-Şark kanalının 10 Mayıs 2026 tarihli haberine göre, Amerika’nın talepler listesi; İran nüfuzunu Irak hükümetinden uzaklaştırmak için pratik adımlar atılmasını ve silahlı grupların silahsızlandırılmasını içermektedir. Nitekim ez-Zeydi Amerika’nın bu taleplerini harfiyen uygulamaya başlamıştır bile: “Başbakan Ali ez-Zeydi’nin, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack ile görüşmesinin ardından ve Washington’a yapacağı ziyaret öncesinde güvenlik ve ekonomi alanındaki kritik kurumlarda gerçekleştirdiği geniş çaplı görevden almalar ve değişiklikler, bu adımların devlet otoritesini yeniden tesis etmeye yönelik bir girişim mi, yoksa İran’a yakın grupların nüfuzunu hedef alan Amerikan baskılarına verilmiş bir yanıt mı olduğu yönünde tartışmalara yol açmıştır.” (19.06.2026 El Cezire) Ardından Irak’taki siyasi gelişmeler daha da hız kazanmıştır. “Irak’ın başkenti Bağdat’taki ‘Yeşil Bölge’ eşi benzeri görülmemiş bir güvenlik operasyonuna sahne olmuştur; Başbakan Ali ez-Zeydi’nin emriyle Irak elit güçleri, aralarında mevcut 12 milletvekilinin de bulunduğu 47 yetkiliyi yolsuzluk suçlamasıyla gözaltına almıştır. Operasyon kapsamında, ABD yaptırımları altında bulunan Petrol Bakanlığı Müsteşarı Ali Meâric de görevden alınmıştır. (30.06.2026 BBC)

10- Böylelikle Irak’taki siyasi nüfuzun tamamen ve katıksız bir Amerikan nüfuzundan ibaret olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Zira Amerika, İran yanlısı olarak nitelendirilen “Koordinasyon Çerçevesi”nin Nuri Maliki’yi aday göstermesini kabul etmemiş ve bunun yerine Ali Ez Zeydi’yi aday göstermeleri gerektiğini dayatmıştır; nitekim Koordinasyon Çerçevesi de bu emre uymuştur. Ardından ABD, henüz göreve atanmasının üzerinden birkaç gün geçmiş olmasına rağmen ez-Zeydi’ye bu grupları tasfiye etmesi ve silahsızlandırması emrini vermiş, ez-Zeydi de derhal bunu uygulamaya koymuştur. Daha sonra ise geniş kapsamlı bir yolsuzlukla mücadele kampanyası başlatmıştır... Bu nedenle söz konusu yolsuzlukla mücadele kampanyasının, görünüşte başka yetkilileri de kapsasa bile, esas itibarıyla İran’a yakın kişi ve grupların üzerinde sallandırılan bir Demokles kılıcı olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Irak’ta yolsuzluğa bulaşmamış bir devlet görevlisi bulmak neredeyse imkânsızdır. Sanki Ez-Zeydi hükümeti ve arkasındaki ABD; silahlı gruplara, İran yanlısı kesimlere ve yetkililere devletin emirlerini derhal yerine getirmeleri gerektiği, aksi takdirde veya ağırdan almaları halinde kendilerini devasa bir yolsuzluk dosyalarının beklediği mesajını vermektedir. Bütün bu arka plan ve bağlam göz önünde bulundurulmadan, temellerinden tepesine kadar her köşesi yolsuzlukla malul olan böylesi bir siyasal sistemde, yolsuzlukla mücadele kampanyasının gerçek mahiyetini ve arkasındaki asıl motivasyonu anlamak mümkün değildir.

11- Bazı çevrelerin; Ali ez-Zeydi’nin 13 Temmuz 2026 tarihinde Beyaz Saray’ı ziyaret edip ABD Başkanı Trump tarafından sıcak bir şekilde karşılanması, ardından Washington dönüşü 23 Temmuz 2026’da Tahran’a bir ziyaret gerçekleştirmesini delil göstererek Irak’ın ABD ve İran nüfuzu arasında bir denge kurmaya çalıştığını zannetmesi gerçeklikten tamamen uzaktır. “Axios sitesinde yayımlanan bir habere göre, ez Zeydi; İran’ın ziyareti iptal ettirme girişimlerine rağmen Amerika Birleşik Devletleri’ne resmî bir ziyaret gerçekleştirme konusunda ısrar etti ve ardından ABD Başkanı Donald Trump ile Beyaz Saray’da görüştü. Raporda, Irak Başbakanı’nın Washington’a gitmeden birkaç gün önce İran’ın lideri Ali Hamaney’in cenaze törenine katıldığı, ardından da Washington’a geçtiği belirtildi. Bu tablonun Bağdat’ın hem Tahran hem de Washington ile ilişkilerinde korumaya çalıştığı denge politikasının niteliğini yansıttığı ifade edildi.” (16.07.2026 El Arabiya) Ancak bu denge iddiası gerçeklikten uzaktır. Irak’taki Amerikan nüfuzunun gerçekliğini gösteren en açık delil, 2003 yılından beri devam eden Amerikan askerî varlığıdır. Birçok yetkili, ABD güçlerinin Irak’tan çekildiğinden söz etse de, ancak daha sonra bu güçlerin hala Irak’ta bulunduğu ve Irak içerisindeki grupları dahi vurabilecek kapasitede olduğu ortaya çıkmıştır. Hatta İran’a karşı yürütülen savaş sırasında Amerika, Iraklı silahlı grupları helikopterlerle vurmuştur. Bu durum, bu saldırıların yapıldığı hava üslerinin ne kadar yakın olduğunu göstermektedir. Ayrıca Amerika’nın, Yahudi varlığının İran’a saldırılar düzenlemesi için Irak’ta geçici askeri üsler kurmasına kolaylık sağladığı da görülmüştür. Bütün bunların yanı sıra, Irak petrol gelirleri de dünya genelindeki ithalatçı ülkeler tarafından Amerikan Hazine Bakanlığı’ndaki özel bir hesaba yatırılmaktadır. Amerika da Irak hükümetine, Amerikan politikasına gösterdiği uyum ölçüsünde ödeme yapmaktadır. Bugün ise Amerika, hükümetten en kısa sürede Irak hükümetini İran nüfuzundan ve Nuri el-Maliki gibi katıksız Amerikan ajanları olsalar dahi İran ile ilişkisi olan yetkililerden temizlemesini talep etmektedir. Aynı şekilde Amerika, İran’a bağlılığıyla bilinen “Koordinasyon Çerçevesi”ni Ali ez Zeydi’yi aday göstermeye zorlamış, ardından da birkaç gün içinde ez Zeydi’yi Koordinasyon Çerçevesi’ne bağlı gruplara karşı darbe yapmaya sevk etmiştir. Şimdiyse Amerika ez Zeydi hükümetinden Devrim Muhafızları ile bağlantılı olan ve Amerika’ya karşı bazı operasyonlar yürüten silahlı grupların en hızlı şekilde silahsızlandırılmasını talep etmektedir. Irak hükümeti de bu grupların silahlarını teslim etmesi için 30 Eylül 2026 tarihini son gün olarak belirlemiştir. Bu da hükümetin, Washington’dan gelen talimatlar doğrultusunda Iraklı gruplara darbe indirmek için kendi güvenlik güçlerini kullanacağı anlamına gelmektedir! Trump ise Irak’taki ABD nüfusu ve yağma düzeniyle övünerek, Irak hükümetinin artık ABD’nin nüfuzunu korumak için ABD güçlerine ihtiyaç duymadığını söylemiştir. “Nitekim Trump, Oval Ofis’te ez-Zeydi ile yaptığı görüşmede ‘Irak’tan ayrılacağız çünkü artık orada askeri bir varlığa ihtiyacımız olduğunu düşünmüyoruz. Tüm Petrol şirketleri şu an Irak’a yönelmiş durumda ve onunla ortaklıklar kuruyorlar.” demiştir. (15.07.2026 İndependentarabia) Görüldüğü gibi Amerika, kendi çıkarlarını gerçekleştirmek için ajanlarını böyle kullanmaktadır!

12- Sonuç olarak; bir zamanlar Hilafet’in merkezi olan, halifesinin Rum Kayseri’ne “Cevap, işiteceğin değil, göreceğin şey olacaktır!” dediği ve Müslüman ordularını harekete geçirip ona aklına başına getirecek bir ders verdiği Irak’ın, bugün işlerinin yalnızca siyasi olarak değil, finansal olarak da ABD tarafından yönetilmesi, hatta Irak’ın paralarına Amerika’nın el koyması ve memurlarının maaşlarını bile Amerika’nın izin verdiği ölçüde ödeyebilmesi gerçekten son derece acı verici ve büyük bir suçtur! Güçlü ve Aziz olan Allah, bu rejimler hakkında ne kadar da doğru söylemiştir:

سَيُصِيبُ الَّذِينَ أَجْرَمُوا صَغَارٌ عِنْدَ اللَّهِ وَعَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا كَانُوا يَمْكُرُونَ “Suç işleyenlere, yapmakta oldukları hilelere karşılık Allah tarafından aşağılık ve çetin bir azap erişecektir.” [Enam 124] Ümmet; halkına asla yalan söylemeyen öncü Hizb-ut Tahrir’e nusret verip Raşidi Hilafet’i yeniden kurduğunda ancak bu zilletten kurtulabilecektir. İşte o zaman Allah’ın şu vaadi gerçek olacaktır:

وَعَدَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55] Keza içinde yaşadığımız bu ceberut saltanattan sonra Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu müjdesi de gerçekleşecektir. Huzeyfe’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

ثُمَّ تَكُونُ مُلْكاً جَبْرِيَّةً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللهُ أَنْ تَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ ثُمَّ سَكَتَ “Daha sonra ceberut bir saltanat olacaktır. O da Allah’ın dilediği kadar devam edecektir. Ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldıracaktır. Sonra, nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır. Sonra da sustu” Ve böylece Allah’ın yardımı tecelli edecektir:

وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ “O gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” [Rum 4-6]

H.22 Safer 1448
M.05 Ağustos 2026

 

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER