Cuma, 05 Cumade’l Ûlâ 1448 | 2026/10/16
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

"En Aptalca Şeyleri Söylüyorum, Sizler de Alkışlıyorsunuz!"

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

"En Aptalca Şeyleri Söylüyorum, Sizler de Alkışlıyorsunuz!"

Haber:

ABD Başkanı Trump, Tennessee eyaletinde düzenlenen bir seçim mitinginde destekçileriyle alay ederek, "en aptalca şeyleri" söylese bile kendisini alkışlayacaklarını söyledi; katılımcıların gülerek ve alkışlayarak karşıladığı bu sahneye ait görüntüler, daha sonra sosyal medya platformlarında alaycı yorumlar için bir malzemeye dönüştü. (El Cezire Net)

Yorum:

Bir blog yazarı şöyle yazdı: "Onların yüzüne karşı onlarla alay ediyor, onlar ise bunu alkışlıyorlar"! Bu arada başkaları, Trump'ın destekçilerini alenen aptal olarak nitelendirdiğini, buna rağmen onu alkışladıkları söylediler! Hatta onlardan birisi, insanların "tek bir beyin hücresi dahi" olmadan hayatlarını nasıl sürdürebildiklerini anlamak adına bu olgunun bir gün mutlaka bir araştırma konusu olabileceğini öne sürdü!

Trump ise, sözlerini gerekçelendirmekte gecikmemiş ve ortaya attığı şeylerin en aptalca şeyler olmadığını, aksine sağduyunun dikte ettiği fikirler olduğunu söylemiştir; ayrıca bunların genellikle muhafazakâr bir niteliğe sahip olduğunu, ancak kendi nitelemesiyle aklıselim mantık içinde yer aldığını açıklamıştır!

İşte burada, COVID-19 salgını günlerinde hastalığı ortadan kaldırmak için insanlara alkol enjekte edilmesini önerdiği ve bunun dışında insanın zihinsel engelli birinden bile duymayı yadırgayacağı, hele hele dünyanın bir numaralı devletinin başkanından hiç beklemeyeceği saçmalıkları dile getirdiği o günlerdeki "aklıselimini" de hatırlıyoruz!

Ayrıca halkını aptal yerine koyması da diğer yöneticilerden farklı değildir; her ne kadar gerçeği doğrudan ve açıkça dile getirmiş olsa da, dünya halklarının yöneticileri ve demokratik sistemleriyle olan ilişkilerinin gerçekliği, bu aptal yerine koyma siyasetinden pek de uzak değildir; bu ise seçim dönemlerinde daha da belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır; zira bazı meseleler aniden gündeme gelirken diğerleri gizlenmekte, üzeri gömülü skandallar ortaya saçılıp önemsiz meseleler gündeme getirilirken, hayati meselelerin ise üzeri örtülmektedir; tüm bunlar ise sadece kamuoyunu etkilemek için değil, aksine onu kendi çıkarlarına hizmet edecek belirli bir yöne sevk etmek içindir.

Ancak bu siyaset ve yöntem, Müslümanların ülkelerinde apaçık bir şekilde öne çıkmaktadır; zira onların yöneticileri Müslümanlara hiçbir değer vermemekte; böylece onlar, Allah'ın Firavun'u nitelediği şu özellikleri temsil etmektedirler: فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَأَطَاعُوهُ “Firavun, halkını aptal yerine koydu ama yine de ona boyun eğdiler.” [Zuhruf 54] Örneğin saygıdeğer bir liderin Birleşmiş Milletler’de yaptığı etkileyici konuşmada, Yahudi varlığının suçlarına karşı söz değil eylem çağrısının öne çıkarıldığını görüyoruz; bunun üzerine yandaşları ve takipçileri onu alkışlıyorlar ve sanki ülkeyi kurtarmış gibi onun sözlerini abartıyorlar; oysa kendisi ve rejimi Yahudi varlığını sadece sözde değil fiilen savunuyorlar ve ona erzak ve gıda tedarik ediyorlar! Bir diğeri ise alternatif medyada Kur'an-ı Kerim'den bazı ayetler tilavet ederek öne çıkıyor; insanlar da onu alkışlıyor ve ona hayran kalıyorlar; oysa Allah'ın şeriatıyla savaşan kişinin ta kendisi odur! Bir diğeri ise ülkesi bombalanıp toprağının bir kısmı gasp edilerek sarayı Yahudilerin tanklarının menzilindeyken, sanki sıradan bir insan gibi bir fincan kahve satın alırken ortaya çıkıyor; insanlar da onun mütevazılığından dolayı sevinçle tezahüratta bulunup alkış tutuyorlar! Bir diğer ise zavallı halkın, her sabah ülkede bir Cüneyh ile uyanmasını istiyor; bunun üzerine borazanlar ve peşlerindeki ayak takımı; o ilham kaynağı başkanı, dahi lideri ve mütevazı önderi alkışlayıp yaşasın diye tezahüratta bulunmak için sokaklara dökülüyor! Bunlar gibi daha nicesini kıyas edebilirsin...

Sonuç olarak böyle bir durum ve böyle bir politika, akidesinin ve Allah'ın kendisi için razı olduğu hayat nizamının bilincinde olan bir ümmetin içinde asla bir zemin de bulamayacak, bir pazar da bulamayacaktır; haydi o zaman tüm insanlığın maslahatına olan İslam'a ve onun hükümlerine dair bilinci artırmaya ve buna karşın ise küfür sistemlerinin, onların sahiplerinin ve onların propagandasını yapanların yozlaşmışlığına karşı da bilinçli olmaya koşun!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Hüsameddin Mustafa

Devamını oku...

Kapitalist Sistemin Acı Meyveleri!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Kapitalist Sistemin Acı Meyveleri!

Haber:

İstanbul'da bir ortaokuldaki bıçaklı saldırıda 1 öğrenci hayatını kaybetti, 7 öğrenci yaralandı.

Yorum:

Yapılan saldırı ile ilgili bir açıklama yapan Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, okullarda yaşanan olaylara karşı alınan güvenlik tedbirlerine dikkat çekerek önümüzdeki şubat ayına kadar okullarda 25 bine yakın bahçe görevlisinin istihdam edileceğini, okulların güvenlik ihtiyacına göre kategorize edilmesi gerektiğini söyleyerek okullarda alınacak tedbirleri şu şekilde sıraladı:

Yaklaşık 25 bin bahçe görevlisinin istihdam edilmesi, okullarda güvenlik kameralarının kullanılması, elektronik güvenlik sistemlerinin kurulması, bahçe duvarlarının güvenlik kapsamında değerlendirilmesi ve veli randevu sisteminin uygulanması.

Bakan Tekin, daha önce de buna benzer birtakım değerlendirmelerde bulunarak okullarda güvenlik tedbirlerinin artırılacağını ifade etmişti. Fakat alınan tüm emniyet tedbirlerine rağmen maalesef bu tür saldırıların önüne geçilemiyor ve geçilemeyecektir de. Daha önce de, okullarda buna benzer saldırılar oldu. Bu tür saldırıları sonlandırmak adına iktidar yetkilileri, yüzeysel bir değerlendirme yaparak sonuçlar üzerinden bir takım pansuman tedavisi ya da palyatif çözümler ortaya koyarak bu sorunu çözmek istemektedir. Şimdiye kadar iktidarın ortaya koymuş olduğu tek çözüm ise ya güvenlik tedbirlerini artırmak oldu ya da kendi başarısızlık ve beceriksizliklerini velilere yükleyerek, velilere çocuklarınıza sahip çıkın denildi. Sanki bu olayların müsebbibi velilermiş gibi bir algı oluşturulmak istendi.

Buna bağlı olarak sorun sadece güvenlik sorunu ya da güvenlik tedbirlerinin yetersizliği değildir. Aksine sorunun temelinde yatan asli faktör, dini devletten/maddeyi ruhtan ayıran laik kapitalist sistemin mevcut eğitim müfredatının, seküler yaşam tarzının ve bozuk batı kültürünün genç nesiller üzerindeki tahribatıdır. İşte bu tür saldırılar okullarda verilen bu eğitimin veya batı tarzı popüler kültürün bir yansımasıdır. Bununla birlikte okullarda verilen bilginin yanında doğru bir inanç, sağlam bir ahlâk ve güçlü bir şahsiyet kazandırmayan bir eğitim anlayışının, gençliğin ihtiyaçlarına cevap vermekte yetersiz kalması da maalesef bu tür olumsuz sonuçları doğurmaktadır.

Dolayısıyla bugün gençliğin karşı karşıya bulunduğu sorunlara kalıcı çözümün ise, İslam’ın akidesini ve değerlerini esas alan bir eğitim modeliyle mümkün olacağı hakikatidir. Bu hakikatten başka bir hakikatte yoktur.

Bununla birlikte bugün Türkiye, her gün yeni bir skandalla çalkalanmaktadır. İktidar yetkililerinin, iş adamlarının isimlerinin karıştığı milyonluk fon vurgunundan, belediyelerdeki yolsuzluklardan, sporundan hukukuna, eğitiminden ekonomisine kadar, liyakatın ölçü olarak değil menfaatin kıstas alındığı, adaletin ve hukukun değil çıkarların egemen olduğu kısacası hayatın her alanını kuşatan ahlaki bir yozlaşma ve toplumsal bir çöküşle karşı karşıyadır. İşte bu manzara, insan fıtratına uygun olmayan kalbi mutmain kılmayan, haz ve lezzeti öne çıkaran, özgürlükler düşüncesiyle insanı Rabbine karşı asileştiren, kimliksizleştiren ve insanı köklerinden koparan laik kapitalist sistemin iflas ettiğinin de bir sonucudur. İşte bu tablo bu batıl beşeri sistemin acı meyvelerindendir.

İşte bu bozuk sistem, artık krizleri çözmede yetersiz kalmış ekini ve nesli ifsat etmiştir. Bilakis her geçen gün yeni bir kriz üretmektedir. Bununla birlikte bu krizler, iktidar yetkililerinin krizleri yönetmede ve çözmedeki başarısızlıklarını da göstermiştir. İktidar sadece kendi çıkarlarını önceleyerek toplumu ifsat etmiştir. Toplumsal ruhi ve ahlaki değerleri ayaklar altına almıştır. Nitekim bu konuda Resûlullah Sallallahu aleyhi ve Sellem toplumsal yozlaşma ve çöküşü tetikleyen iki unsurdan biri olarak yöneticilere işaret etmiştir.

“İnsanlardan iki sınıf var ki; onlar düzgün olursa insanlar da düzgün olur. Onlar bozuk olursa insanlar da bozuk olur. Onlar âlimler ve yöneticilerdir.”

Dolayısıyla gayri İslami ve batıl temeller üzerine kurulu olan bu beşeri sistemden ve bu sistemi tatbik eden bu bekçilerden/yöneticilerden adalet ve hayır namına hiçbir şey beklenmez. Hayır, adalet, liyakat, mutluluk, saadet ve huzur sadece İslam nizamının hayatın her alanında tatbik edilmesiyle mümkün olur.

Gerisi lafügüzaftır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Yılmaz Çelik

Devamını oku...

Sudan Vilayeti: Eylül 2026 Ayı Faaliyet ve Etkinlikleri

  • Kategori Sudan
  •   |  

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti:
Eylül 2026 Ayı Faaliyet ve Etkinlikleri

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti, Eylül ayında Sudan’daki çalışmalarını ve faaliyetlerini yoğunlaştırdı. Bu kapsamda kabile ileri gelenlerine, aşiret liderlerine ve toplumun önde gelen isimlerine heyetler göndererek onları dine destek olmaya davet etti. Bu liderlere el uzatan parti, kendilerini Hizb-ut Tahrir’in uğrunda çalıştığı davaya katkıda bulunmaya çağırdı. Bu dava, kabile çatışmalarının ve yapay anlaşmazlıkların peşinden sürüklenmek yerine, Nübüvvet metodu üzere İkinci Râşidî Hilâfet’i kurarak İslâmî hayatı yeniden başlatmaktır.

Parti ayrıca, sömürgeci kâfirin Müslüman beldelerinde ördüğü komploları, özellikle Sudan’daki şeytanî üçlü olarak nitelendirdiği savaş, Darfur’un ayrılması ve Yahudi varlığıyla normalleşme planlarını ifşa etti.

Parti bunun yanı sıra çarşılarda, halka açık alanlarda, camilerin önlerinde ve yollarda siyasî hitaplarda bulundu. Ümmeti, dini ikame etmek için ciddi bir şekilde çalışmaya ve bu uğurda çalışanlara destek olmaya çağırdı. Ayrıca siyasî forumlar, aylık siyasî sohbet toplantısı ve Resmî Sözcülük tarafından basın toplantısı düzenlendi. Sözcü bu toplantıda siyasî gündemin sıcak konularına değindi. Sudan’daki Batılı komplolara karşı çıkan basın açıklamaları ve haberler de yayımlandı.

Öne çıkan faaliyetlerden bazıları şunlardır:

Birincisi: Hizb-ut Tahrir heyetlerinin Sudan’ın başkenti ve Port Sudan’daki liderlere ziyaretleri

Hizb-ut Tahrir heyetleri şu isimlerle görüştü:

  • Kanun Devleti ve Kalkınma Partisi Düşünce ve Temellendirme Sekreteri Mekkî Muhammed Abdurrahman; Omdurman’daki evinde.
  • Kızıldeniz Eyaleti Hausa Kabilesi Emiri Salih Abdurrahman; yanında Umde Hasan Eyyub ve Muhtar Hamz olduğu hâlde.
  • Dar Hamer Kabileleri Şûra Meclisi Başkanı Abdülhay Safiyyuddin Nâcih; Hartum Bahri’deki Kûber Mahallesi’nde kaldığı yerde.
  • Hartum’daki Kewâhile Kabilesi Emiri Muhammed ez-Zeyn Fazlülmevlâ Ebû Hafs; Omdurman’ın Sevra bölgesindeki evinde.
  • Kewâhile Kabilesi Emiri Avadülceyyid Muhammed Abdullah en-Naîme; Omdurman’ın Sâliha şehrindeki evinde.
  • Yerel geleneksel yönetimin ve İslâmî hareketin önde gelen isimlerinden, eski milletvekili Şeyh Abdurrahim İsa; Omdurman’daki Nil Şehri’nde bulunan evinde.
  • Cümüiyye Kabilesi’nin genel lideri Mek Ganim et-Tayyib Muhammed Nasır; Omdurman’daki evinde.

Sudan’ın başkentini oluşturan Hartum, Omdurman ve Bahri şehirlerinde gerçekleştirilen bu görüşmelerde Hizb-ut Tahrir heyetleri, partinin Sudan için çizilen Amerikan planına ilişkin tutumunu açıkladı. Bu planın Sudan’ı parçalamayı ve laikleştirmeyi hedeflediğini, Amerika’nın da bu doğrultuda hızla ilerlediğini belirttiler.

Heyetler, liderlerin bu komplonun uygulanmasına katılmalarının ne kadar tehlikeli olduğunu açıkladı. Darfur’un ayrılması için çalışmaların sürdüğünü; bunun, Amerika’nın başlattığı ve kabileleri silahlandırarak, milisler kurarak ve ırkçı ayrışmaları körükleyerek şiddetlendirdiği savaş üzerinden gerçekleştirilmeye çalışıldığını ifade ettiler.

Liderlere, İslâm akidesine sımsıkı sarılarak bu planı boşa çıkarmak için çalışmaları çağrısında bulundular. Kabilelerin, erkekleriyle birlikte Nübüvvet metodu üzere Râşidî Hilâfet projesinin yanında yer almalarını istediler. Bunun, İslâm’ı uygulamanın Allah tarafından belirlenmiş yolu olduğunu vurguladılar. Böylece sömürgeci kâfirin çalışmalarının önüne geçilmesi ve Sudan da dâhil olmak üzere Müslüman beldelerdeki Batı projesinin engellenmesi gerektiğini belirttiler.

Emirlerin, liderlerin ve Meklerin (geleneksel kabile yöneticilerinin) tepkileri ortak bir çizgide birleşti. Hizb-ut Tahrir heyetlerinin ziyaretlerinden memnuniyet duyduklarını ifade ettiler. Sudan’ın birliğini savunduklarını ve ülkenin parçalanmasına izin vermeyeceklerini belirttiler. Hilâfet çatısı altında Müslümanların birliğinden ve İslâm’ın hükümranlığından yana olduklarını; ülkenin sorunlarının çözümünde kâfire güvenilmemesi gerektiğini, zira sorunların asıl sebebinin kendisi olduğunu dile getirdiler.

Sömürgeci kâfir Batı’nın Müslüman beldelerine yönelik planları konusunda ümmetin bilinçlendirilmesinin önemini vurguladılar. Bu planlara karşı Hilâfet çatısı altında Müslümanların birliğiyle mücadele edilmesi gerektiğini söylediler. Müslümanları birleştiren bir devletin, yani Hilâfet’in kurulmasını desteklediklerini; ne var ki bunun birçok İslâmî grubun gündeminde yeterince yer almadığını belirttiler.

Bazıları, “Siz İslâm’ın yanında olduğunuz sürece biz de sizin yanınızdayız” diyerek iletişimin sürdürülmesinin önemini vurguladı. Bu İslâmî projeyi hayata geçirdiği için partiye teşekkür ettiler.

İkincisi: Siyasî hitaplar

Siyasî hitaplarda çeşitli konular ele alındı. Bunlar arasında Sudanlılar arasındaki diyalog ve bunun arkasındaki Amerika, mal ve hizmet fiyatlarındaki akıl almaz artış, Amerika’nın General Abdülfettah el-Burhan’a Birleşmiş Milletler Genel Kurulu etkinliklerine katılmak üzere giriş vizesi vermeyi reddetmesinin sonuçları ve yöneticilerin ülkelerinin sorunlarını çözmek için kendileriyle dayanışma gösterecekleri ümidiyle uluslararası küfür kuruluşlarına yalvarıp onlara sığınmaları gibi konular yer aldı.

Omdurman şehrindeki İmam Mâlik Fıkıh Derneği Camii önünde kalabalık bir topluluğa hitap eden Şeyh Abd, ülkenin her yanında halkı kasıp kavuran fiyat artışlarından söz etti. Bunun sebebinin, devletin uyguladığı kapitalist sistemden kaynaklanan ekonomik politikalar olduğunu belirtti. Haram vergilerin alınması, para biriminin dolara bağlanması, Sudan Cüneyhinin dalgalanmaya bırakılması ve benzeri uygulamaların bu politikalar arasında bulunduğunu ifade etti.

Bu politikaların, halkı yoksullaştıran ve çektiği sıkıntıları katbekat artıran Uluslararası Para Fonu (IMF) ile Dünya Bankası’nın dayatmalarını uygulamaktan ibaret olduğunu söyledi.

Port Sudan şehrindeki Büyük Çarşı’da yapılan hitaplarda da benzer konular ele alındı.

Üçüncüsü: Ümmetin Meseleleri Forumu — Sudanlılar arasındaki diyalog, Sudan krizinden bir çıkış yolu olabilir mi?

Port Sudan’daki parti ofisinde düzenlenen aylık Ümmetin Meseleleri Forumu’nda Sudan’da geçmişte gerçekleştirilen diyalog süreçleri ele alındı. Bu süreçlerin 1965 yılındaki Yuvarlak Masa Konferansı’ndan başlayarak silahlı hareketlerle imzalanan tüm anlaşmalara kadar uzandığı; ancak bunların tamamının mevcut durumu daha karmaşık hâle getirdiği ve ülkenin parçalanmasına yol açtığı belirtildi.

Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Merkezî İrtibat Komitesi Başkanı Nâsır Rıza, General Burhan’ın çağrıda bulunduğu bu diyalog girişiminin arkasında Amerika’nın bulunduğunu söyledi. Bunun bir komplodan başka bir şey olmadığını, Sudan krizini çözemeyeceğini ve ayrıca hedeflerinin de açık olmadığını ifade etti.

İkinci sunumda Hizb-ut Tahrir üyesi Adil İbrahim, İslâm’daki yönetim sisteminin Nübüvvet metodu üzere Hilâfet olduğunu açıkladı. Yöneticiyi seçmenin şer‘î yolunun biat olduğunu belirtti. Peygamber Efendimiz ﷺ devlet başkanlığını biat yoluyla üstlenmiş; Râşidî halifeler de kendisinden sonra aynı şekilde yönetimi devralmışlardı.

İbrahim, konuşmasını Hizb-ut Tahrir’in Hilâfet Devleti için bir anayasa projesi hazırlamış olduğunu belirterek tamamladı.

Dördüncüsü: Siyasî Sohbet Toplantısı — Sudan’a komşu ülkelerin ve bölgesel kuruluşların Darfur’u ayırma komplosundaki rolü

Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Medya Bürosu tarafından düzenlenen siyasî sohbet toplantısına, partinin Port Sudan ofisinden Hüseyin el-Hâdî katıldı.

Konuşmacı, Amerika’nın Sudan’a komşu ülkeleri Darfur’u ayırma komplosunda siyasî ve askerî roller üstlenmeleri için kullandığını açıkladı. Kenya, Suudi Arabistan, Mısır, Çad, Libya, Etiyopya ve diğer komşu ülkelerin her birinin yürüttüğü siyasî ve askerî faaliyetleri anlattı.

Ardından bölgesel kuruluşların rolüne geçti. Özellikle Afrika Birliği, Hükümetlerarası Kalkınma Otoritesi (IGAD) ve Arap Birliği’nin faaliyetlerini ele aldı. Bu kuruluşların Amerika’nın sözcüleri gibi hareket ettiklerini, onun adına konuştuklarını ve Darfur’un ayrılması meselesinde ona destek olduklarını belirtti.

Konuşmasını, çıkış yolunun İslâm’da ve Nübüvvet metodu üzere Râşidî Hilâfet’in kurulmasında olduğunu ifade ederek tamamladı.

Beşincisi: Basın toplantısı — Batıl bir sistem ve başarısız politikalar: Sonuç açlık ve sefalet

Sudan’da krizler birbirini izlerken çarşılarda aşırı fiyat artışları yaşanıyor, yerel para birimi yabancı para birimleri karşısında değer kaybediyor, hükümet ise tüccarlara ve diğer kesimlere ağır vergiler yükleyerek, ithalat gümrüklerini artırarak ve çarşı esnafını sıkıştırarak halkın çektiği sıkıntıları daha da artırıyor. Hayat, tahammül edilmesi güç bir cehenneme dönüşmüş durumda.

Bu koşullarda Medya Bürosu bir basın toplantısı düzenledi. Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Resmî Sözcüsü İbrahim Osman Ebû Halil, toplantıda “Batıl Bir Sistem ve Başarısız Politikalar: Sonuç Açlık ve Sefalet” başlıklı bir sunum yaptı.

Önce ağırlaşan ekonomik durumu açıkladı, ardından İslâm akidesinden kaynaklanan çözüm önerilerini sundu. Sudan’daki, hatta dünyadaki ekonomik krizin köklü çözümünün, doğru bir akideye dayanan ekonomik sistemin uygulanmasından geçtiğini belirtti.

Bu sistemde para biriminin altına dayanacağını ifade etti. Altının güvenilirliği ve istikrarının yanı sıra İslâm’daki birçok hükmün de altın esas alınarak belirlendiğini söyledi. Diyetler, hırsızlık suçunda el kesme cezasına ilişkin nisap ve nakit paranın zekâtı gibi hükümlerin bunlar arasında yer aldığını belirtti.

IMF, Dünya Bankası ve diğer faiz temelli kuruluşlarla ilişkilerin tamamen kesilmesi çağrısında bulundu. Servetin nasıl elde edileceği, nasıl artırılacağı ve nasıl harcanacağı konularında İslâm’ın hükümlerinin uygulanması gerektiğini vurguladı.

Resmî sözcü ayrıca şu başlıklar altında basın açıklamaları yayımladı:

  • “İslâm’da Devlet Ne Sivil Ne de Askerîdir; Bilakis Nübüvvet Metodu Üzere Hilâfettir.”
  • “Sömürgeciliğin Kurduğu Devletlerin Egemenliği Yoktur; Egemenlik Ancak Devlet İslâm Esası Üzere Kurulduğunda Gerçekleşir.”

Bunların yanı sıra Sudan’daki Hizb-ut Tahrir bürolarının faaliyetleri hakkında neredeyse her gün basın haberleri yayımlandı.

Altıncısı: Diğer faaliyetler

Hizb-ut Tahrir’in Sudan Vilayeti’ndeki gençleri, Sudan’ın farklı şehirlerinde camilerde ve salonlarda konferanslar düzenlemektedir. Namazların ardından günlük konuşmalar da yapmakta; Hartum, Omdurman, Port Sudan, Gadârif, el-Ubeyyid ve Sudan’ın diğer şehirlerinde düzenli olarak cuma hutbeleri vermektedirler.

Bu hutbelerde genç hatipler, İslâm ümmetinin geleceğini ilgilendiren temel davayı ele almaktadır.

Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Merkezî Medya Ofisi Temsilcisi

Çarşamba, 18 Rebîülâhir 1448 H. / 30 Eylül 2026sudan vilayeti

sudan vilayeti

İlgili Bağlantılar:

 

Devamını oku...

Başörtüsü ve Nikap Yasağı, İslam’a Karşı Bir Savaştır, Müslüman Kadınları Batı Uygarlığına Zorla Entegre Etme Çabasıdır

İtalya Başbakanı, kendisinden önceki Avrupa ülkeleri liderlerinin izinden giderek ve güvenliği koruma, her kadın ve kız çocuğunun temel haklarını güvence altına alma bahanesi adı altında, 24 Eylül 2026 Perşembe günü okullarda burka ve nikabın yasaklanmasını öngören bir kararnameyi kabul etti. Meloni, hükümet toplantısının ardından yaptığı açıklamada burka yasağının “bir güvenlik meselesi” olduğunu söyledi. “Bir kadın, hatta daha kötüsü küçük bir kız çocuğu yüzünü örtmeye zorlandığında, temel haklarından ve bizzat entegrasyon imkânından mahrum bırakılmış olur.” dedi. (Mosaique FM)

Fransa da daha önce, 14 Eylül 2010 tarihinde Senatoya nikap yasağına ilişkin bir yasa tasarısı sunmuştu. Gerekçe olarak, yüzünü örten kişinin kimliğinin tespit edilememesinin kamusal alanlarda birçok soruna ve endişeye yol açtığı ileri sürülmüştü. Yasa 11 Nisan 2011 tarihinde kabul edilmiş ve sokaklar, parklar, tren istasyonları ve mağazalar gibi kamusal alanlarda nikap yasaklanmıştı. Yasaya aykırı davranan kadınlara 150 avro, yani yaklaşık 216 dolar para cezası verilmesi kararlaştırılmıştı. Benzer şekilde nikap 2011 yılında Belçika’da; 2016, 2017 ve 2018 yıllarında sırasıyla Bulgaristan, Avusturya ve Danimarka’da; 2025 yılında da İsviçre’de yasaklanmıştı. Portekiz de bu ülkeler arasına katılarak Eylül 2026’da çıkardığı yeni yasayla nikap yasağını yürürlüğe koydu. Hollanda da okullar, devlet daireleri, hastaneler ve toplu taşıma araçları gibi kamuya açık kurumlarda nikabı yasakladı. Norveç de ağırlıklı olarak eğitim kurumlarında kısıtlamalar uyguladı. Almanya, İspanya ve İtalya gibi ülkeler ise yalnızca belirli yerlerde, kurumlarda veya belirli durumlarda geçerli olan özel kurallar uygulamaktadır.

Sözde özgürlükler ülkesi Fransa da başörtülü Müslüman kadınlara yönelik saldırılarını sürdürmektedir. Fransız siyasetçileri bu meseleyi daha fazla oy toplamak için seçim malzemesi olarak kullanmaktadır. Marine Le Pen liderliğindeki Fransız Ulusal Birlik Partisi, 2027 yılında iktidara gelmesi hâlinde kamusal alanlarda başörtüsü takan kadınlara para cezası uygulamayı planladığını açıkladı. Buna karşılık Fransız aşırı sağının lideri de Papa XIV. Leo’nun bu ayın başındaki (1 Ekim günü) tarihî ziyareti sırasında geleneksel başörtüsü ve rahibe kıyafeti giymiş Hristiyan bir rahibeyle fotoğraf çektirmekte hiçbir sakınca görmemiştir. Hatta Ulusal Birlik’in Avrupa parlamenteri Matthieu Valet, bu fotoğrafı X platformunda paylaşarak üzerine “Güzel Fransa’nın Rönesansı” notunu düşmüştür.

Avusturya da bu kervana katılarak geçtiğimiz Eylül ayında devlet ve özel okullarında 14 yaş altı kız öğrencilerin başörtüsü takmasını yasaklamıştır. Yasağın tekrarlanması hâlinde velilere 150 ila 800 avro arasında para cezası verilmesi öngörülmüştür.

Hatta Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkeler bile kendilerini modern seküler bir model olarak sunma konusunda ısrarcı davranmaktadırlar. Örneğin Azerbaycan, geçtiğimiz Eylül ayının sonlarında, kamu eğitim kurumlarındaki okul kıyafeti kurallarına ilişkin yeni bir yönetmelik yayımlayarak başörtüsü yasağını yeniden sıkılaştırmıştır. Bu politikaların İslam’ı hedef almadığını, aksine eğitim yasalarını uygulama, eğitim kurumlarının seküler (laik) niteliğini koruma, dinin siyasi emellere alet edilmesini önleme ve kamu düzenini aşırı akımlardan koruma amacı taşıdığını iddia etmiştir!

Ey Müslümanlar! Batılı devletler Müslüman kadınlarla mücadele etmek ve onların hayatlarını kısıtlamak konusunda adeta birbirleriyle yarışmaktadırlar. Bu durum, söz konusu devletlerin hakları ve özgürlükleri güvence altına aldıkları yönündeki iddiaları ve yükselttikleri sloganlarla tamamen çelişmektedir. Batı’nın Müslüman kadınlara yönelik başörtüsü ve nikap yasağı, İslam’dan ve onun yayılmasından duyduğu korkuyu gözler önüne sermekte, devletin seküler yapısını korumak ve Batı uygarlığının kavramlarını savunmak için yoğun bir çalışma içerisinde olduğunu ortaya koymaktadır. Ayrıca bu durum, söz konusu devletlerin, uygulamalarının ne kadar tutarsız ve çelişkili olduğunu da göstermektedir. Kendi egemenliklerine ve sekülerizmlerine bir tehdit söz konusu olduğunda kişisel özgürlükler olarak adlandırdıkları ilkeleri ellerinin tersiyle bir kenara itmekten zerre kadar çekinmemektedirler.

Ey Müslümanlar! Ey Batı’daki Müslüman kadınlar! Başörtüsü ve nikaba karşı yürütülen savaş, aslında İslam’a karşı yürütülen bir uygarlık savaşıdır, her ne kadar bu savaşın gerçek yüzünü “güvenliği korumak” veya “iradesi elinden alınmış kızları savunmak” gibi gerekçeler ve maskelerle gizlemeye çalışsalar da...! Ancak bu maskeler çok çabuk düşmekte ve maskelerin düşmesiyle birlikte de İslam’a ve Müslümanlara olan kin ve nefret dolu yüzleri de net bir şekilde açığa çıkmaktadır. Dininize sımsıkı sarılan sizler, avucunda kor ateş tutanlar gibisiniz; dinî mefhumlarınız üzerinde sebat etme ve onları muhafaza etme mücadelesi vermektesiniz. Bu nedenle Batılıların, oğullarınızı ve kızlarınızı kendi köhne uygarlıkları içinde eritip asimile etmelerine sakın izin vermeyin. Aksine çocuklarınızın gönüllerine ve kalplerine İslam kültürünü nakşedin.

Dolayısıyla devletin din karşısında tarafsız olduğu düşüncesi, aslen kokuşmuş ve sahte bir düşüncedir. Bizler, İslam’ı benimseyip onu eksiksiz bir şekilde yeniden uygulamak için çalışmadığımız ve Nübüvvet metodu üzere Hilafeti yeniden kurmadığımız sürece, bu uluslararası sistemin edilgen birer nesnesi olmaktan kurtulamayacağız. Hilafette biz yabancıya bağımlı değil, onlara denk bir güç olacağız. Başörtüsünü kadın haklarına ve kişisel özgürlüklere vurulmuş bir darbe olarak gören Batılı devletlerden asla lütuf ve merhamet dilenmeyeceğiz. Bilakis başörtüsünü, Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya teslimiyetin ve kulluğu bir sembolü olarak göreceğiz.

Devamını oku...

Yemen; Uluslararası Nüfuz Çatışmasının Sahası!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Yemen; Uluslararası Nüfuz Çatışmasının Sahası!

Yemen'deki çatışmayı yalnızca bir iç savaş ya da bölgedeki taraflar arasındaki bölgesel bir çatışma olarak anlamak kolay değildir. Zira Yemen, onu uluslararası nüfuz çatışmasının bir parçası kılan bir konumda yer almakta olup, ona bu önemi kazandıran en önemli şey ise Babülmendep ve Kızıldeniz'dir. Ayrıca Yemen, Hint Okyanusu'nu Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı'na, dolayısıyla Asya ile Avrupa arasındaki ticaret yollarına bağlayan dünyanın en önemli deniz geçitlerinden birine kıyısı bulunmaktadır. Bu nedenle bu bölgenin güvenliğini etkileme gücüne sahip olan kişi, Yemen'in büyüklüğü ve imkânlarının ötesine geçen stratejik bir koz elde edecektir.

Yemen'in Amerika için önemi işte burada ortaya çıkmaktadır. Amerika Yemen’e, bölgenin etrafında yer alan bir devlet olarak değil, küresel deniz güvenliği sisteminin bir parçası olarak bakmaktadır. Yani Babülmendep'i tehdit edebilecek herhangi bir güç, ticaret ve enerji akışını etkileyebilir, nakliye ve sigorta maliyetlerini artırabilir ve Amerika'nın müttefikleri ile çıkarları üzerinde baskı oluşturabilir.

Ancak Yemen'in önemi sadece Amerika'yla ilgili değildir; zira Aden ve Kızıldeniz'de eski İngiliz sömürge mirası da vardır ve İngiltere, Aden'i kontrol etmenin Hindistan ve Asya'ya uzanan deniz yolu üzerinde önemli bir konuma sahip olmak anlamına geldiğini çok erken dönemlerden itibaren fark etmişti. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Amerika'nın yükselişi ve İngiltere’nin gerilemesiyle birlikte, küresel ağırlık merkezi Amerika'ya kaymıştır. Ancak İngiltere’nin nüfuzu, deneyimi ve ağları yok olmamıştır.

Buradan hareketle Yemen, Amerika'nın çıkarlarının İngiliz mirasıyla kesiştiği ve Batı ittifakının kendi içinde nüfuz ve roller konusunda bir rekabet ihtimalinin söz konusu olabileceği bölgelerden biri olarak görülebilir.

Savaşın devam etmesiyle birlikte, Amerika'nın savaşı sonlandırmaktan aciz olduğunu varsaymamız zorunlu değildir. Zira bazı aşamalarda çatışmayı yönetmek, kesin bir çözüme ulaşmaktan daha büyük çıkarlar sağlayabilir; çünkü savaş, tek bir tarafın tam kontrol sağlamasını engeller, müzakere ve baskı kapısını açık tutar ve Kızıldeniz’in güvenliğine etki edebilecek gücün önemini korur. Bu açıdan bakıldığında Husilerin konumu da anlaşılabilir; zira onlar, kendi çıkarları olan gerçek bir Yemenli güçtür; fakat deniz seyrüseferini tehdit edebilme kapasiteleri, onları sadece yerel bir Yemen savaşının tarafı olmaktan çıkarıp Kızıldeniz üzerindeki uluslararası çatışmada etkili bir faktöre dönüştürmüştür.

Böylece asıl soru, Amerika Yemen'deki savaşı bitirmekten neden aciz kaldı? sorusu değildir. Aksine belki de daha derin olan soru şudur: Acaba Amerika, Yemen ve Kızıldeniz'de tüm çıkarlarını eksiksiz güvence altına alacak nihai uzlaşmaya gerçekten ulaştı mı?

Yemen kaynakları sınırlı bir ülke olabilir; ancak büyük güçlerin hesaplarında çok daha değerli bir şeye sahiptir... ki bu da konumudur. Dolayısıyla Babülmendep'i etkileme gücüne sahip olan bir kimse, küresel ticaret yollarının en önemli kozlarından birini sahip olmuş olur. Bu nedenle Yemen üzerindeki çatışma özünde sadece Yemen için olan bir çatışma değildir; aksine bölgedeki nüfuz, deniz geçiş yolları ve güç dengeleri üzerindeki daha büyük çatışmanın bir parçasıdır.

Olayların seyrine bakıldığında, Kızıldeniz ve bölgedeki uluslararası güç dengeleri istikrara kavuşmadığı sürece Yemen'in nihai bir çözüme ulaşamayacağı görülmektedir. Çatışmanın şekli değişebilir ve taraflar askerî çatışmadan müzakere ve ateşkes sürecine geçebilir; ancak nüfuz üzerindeki rekabetin özü varlığını sürdürmeye devam edecektir.

Büyük olasılıkla önümüzdeki aşama, bir tarafın diğerinin pahasına hızlı bir zafer elde etmesi değil, aksine güç dengelerinin yeniden düzenlenmesi olacaktır; şöyle ki, her güç kapsamlı bir siyasi uzlaşmaya varılmadan önce kendi konumunu pekiştirmeye çalışacaktır.

Yemen, her bir tarafın nüfuzunun bir kısmını koruyacağı bir uzlaşmaya doğru ilerliyor olabilir veya uluslararası güçlerin birbiriyle çelişen çıkarlarını koruyacak bir formülde başarısız olmaları halinde çatışmanın yeni bir aşamasına gebe olabilir.

Her iki durumda da Babülmendep ve Kızıldeniz, Yemen'in geleceğini belirlemede en önemli faktör olmaya devam edecektir.

Bu nedenle Yemen'in geleceğini sadece askeri güçler belirlemeyecektir; aksine bundan önce büyük güçlerin bu stratejik konumda yerleşmesini istedikleri dengenin şekli konusunda varacakları bir anlaşma belirleyecektir.

Bu denklem netleştiğinde, işte sadece o zaman başka bir patlamaya yol açacak yeni bir ateşkes değil, Yemen çatışmasının gerçek anlamda sonu başlayabilir…

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

Devamını oku...

Doğu Türkistan Özgürlüğüne Kavuşmadıkça Çin İle Bir Dostluk Olamaz ve Asla da Olmayacaktır!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Doğu Türkistan Özgürlüğüne Kavuşmadıkça Çin İle Bir Dostluk Olamaz ve Asla da Olmayacaktır!

Haber:

3 Ekim'de Senato; bir yandan Özbekistan ile Orta Asya'daki diğer dört ülke ve diğer yandan da Çin arasında 17 Haziran 2025'te Astana'da imzalanan "İyi Komşuluk, Dostluk ve Sürekli İş Birliği Antlaşması"nın onaylandığını doğruladı. Bu, Orta Asya-Çin formatındaki ilk çok taraflı uluslararası antlaşma olup; siyasi ilkelerin yanı sıra ticaret, yatırım, ulaştırma, enerji, sanayi ve dijital teknolojiler alanlarında iş birliğinin genişletilmesini öngörmektedir.

Yorum:

İlk bakışta, "İyi Komşuluk, Dostluk ve Sürekli İş Birliği" ifadesi güzel olan diplomatik bir terim gibi görünebilir; ancak siyasette, devletler arasındaki ilişkilere verilen adlara değil, aksine bunların ardında yatan çıkarlara ve yükümlülüklere bakılır. Çin ise bu antlaşmayı “nesiller arası dostluk ilkesinin yasal bir çerçevede pekiştirilmesi” olarak yorumlamıştır. Antlaşma, her bir tarafın diplomatik prosedürlere uygun olarak antlaşmadan çekilme hakkı bulunmasına rağmen, herhangi bir süre sınırı belirlenmeksizin yürürlüğe girmiştir.

Bir diğer mesele de şudur; Orta Asya ile Çin arasındaki ilişkilerin, Doğu Türkistan meselesinden ayrı düşünülmesi imkansızdır. Bugün, işgal altındaki Doğu Türkistan'ı Çin yönetmektedir. Nitekim orada Uygurlar ve diğer Müslümanlara yönelik toplu tutuklamalar, geniş çaplı gözetim, dini ve etnik özgürlüklerin kısıtlanması uygulanmakte; birçok durumda erkekler hapsedilmekte, hatta her Müslüman Uygur ailesinin evinde putperest bir erkeğin zorla yaşaması dayatılmaktadır.

Buna dayanarak Müslüman Orta Asya halklarının ve rejimlerinin meseleye bakışı, Çin'den ne kadar yatırım geleceği açısından olmaması gerekir; aksine gerçek bir müminin tutumu, İslam'ın ve Müslümanların düşmanı olan kâfir Çin'in nasıl hesaba çekileceğini düşünmesini gerektirir. Ne yazık ki bu rejimler, yalnızca yükümlülüklerini unutmakla veya unutmuş gibi davranmakla kalmamışlar; aynı zamanda Amerika, Çin ve Rusya gibi İslam'ın ve Müslümanların düşmanı olan kâfir devletlerin köleleri hâline gelmişlerdir.

Bu rejimlerin Çin ile ilişkilerinin hizmet ettiği siyasi hedefler ne olursa olsun, bu ilişkiler asla ebedi ve olumlu olmayacaktır! Çünkü İslam ümmeti hâlâ canlıdır ve gaspçı müşrikleri en kısa zamanda kaçınılmaz olarak hesaba çekecek ve Doğu Türkistanlı Müslüman kardeşlerini özgürlüğüne kavuşturacaktır. Çin'in fethedilmesi ise sadece zaman meselesidir; işte o zaman bu rejimlerin ne hâle geleceğini göreceğiz. Allah'ın izniyle yakında, Allah Subhanehu’nun vaadi ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesi olan Raşidi Hilafet kurulacaktır.

Sevban Radıyallahu Anh’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: لَا تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ أُمَّتِي ظَاهِرِينَ عَلَى الْحَقِّ لَا يَضُرُّهُمْ مَنْ خَذَلَهُمْ حَتَّى يَأْتِيَ أَمْرُ اللَّهِ وَهُمْ كَذَلِكَ “Ümmetimden bir taife hak üzerinde devam edip kalacaktır. Kendilerini terk eden kimseler onlara zarar veremezler. Allah’ın emri gerçekleşinceye kadar bu durum üzerinde kalacaklar.” [Sahih-i Müslim.] Bu mübarek ümmetin arasında hak üzere olan bir taife var olduğu sürece, düşmanların hileleri ve Müslümanlara karşı yaptıkları karşılıklı anlaşmalar hiçbir sonuç vermeyecektir. Zira ümmet, Allah'ın izniyle er ya da geç doğuya ve batıya egemen olacaktır. Bu ise sadece bir zaman meselesidir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَانْتَظِرُوا إِنَّا مُنْتَظِرُونَ ”Bekleyin! Şüphesiz biz de beklemekteyiz!” [Hud-122]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu İçin Yazdı
İslam Ebu Halil - Özbekistan

Devamını oku...

Azerbaycan Okullarında Başörtüsü Takılmasının Tamamen Yasaklanması

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Azerbaycan Okullarında Başörtüsü Takılmasının Tamamen Yasaklanması

Haber:

21 Eylül'de Azerbaycan, devlet okullarında başörtüsü takılmasını fiilen yasaklayan bir karar çıkardı. Başbakan Ali Esedov tarafından imzalanan belgeye göre, öğrencilerin "tek tip okul kıyafetine aykırı olan veya genel eğitimde laiklik ilkesine uygun olmayan herhangi bir kıyafet" giymeleri yasaklanmıştır. Karar metninde başörtüsü kelimesi açıkça geçmemiştir; ancak dini başörtüsü, onaylanmış okul üniformasının bir parçası olmadığından, yapılan değişiklikler özellikle başörtüsü takılmasının yasaklanması olarak yorumlanmıştır.

Yeni karar, Cumhurbaşkanı Aliyev'in 7 Temmuz 2026'da imzaladığı Genel Eğitim Kanunu'na dahil edilen değişikliklere dayanmaktadır. O dönemde, genel eğitim sisteminin temel ilkelerine "ulusal ve laik değerler" eklenmiş, öğrencilerin ve öğretmenlerin kılık-kıyafet gereksinimlerine uyması yükümlülüğü kanunla pekiştirilmişti. 22 Temmuz'da Aliyev, Bakanlar Kuruluna mevcut kuralları yeni yasayla uyumlu hale getirme talimatı vermiştir.

Yorum:

Bunun, Azerbaycan'daki eğitim kurumlarında başörtüsü takılmasının yasaklanmasına yönelik ilk girişim olmadığına dikkat çekmek gerekir. Zira Aliyev rejimi daha önce, yani 2010 ile 2011 yılları arasında başörtüsüne tam bir yasak getirmeye çalışmıştı. O dönemde bu karar, ülke genelinde halkın öfkeli tepkilerine ve kitlesel protestolara yol açmış, ardından da çok sayıda aktivist tutuklanmıştı.

Görünen o ki Azerbaycan rejimi, toplumun bu kez yasağa daha kayıtsız tepki vereceğini düşünmüş olup anlaşılan yanılmamış gibi görünmektedir. Zira bu kez yasağa karşı sadece birkaç cılız ses duyulmuş ve bunlar da kısa sürede susturulmuştur. Nitekim yasağın yürürlüğe girdiği günün hemen ertesi günü, tanınmış Şii din âlimi Abgül Süleymanov gözaltına alınmış ve 24 Eylül'de bir mahkeme tarafından kendisine 30 günlük idari hapis cezası verilmiştir. Bunun, yeni yasağı eleştirdiği sosyal medya paylaşımlarına bir yanıt olduğu açıktır; zira kendisi böyle bir yasağın uygulanması hâlinde "sonunun hapiste bitmesini tercih edeceğini" yazmıştı.

İslam'la mücadele, Sovyetler Birliği sonrası coğrafyadaki her rejimin politikalarının ayrılmaz bir parçası olmuş ve bu politikaların temelleri, Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri'nin ortaklığında atılmıştır. Azerbaycan’ın durumunda ise, başörtüsü ve İslam'ın diğer tezahürleri konusunda tam tersi bir politika izleyen Türkiye gibi stratejik bir ortakla kurulan yakın ilişkiler dahi bunun gerçekleşmesine engel olamamıştır!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Mansur

Devamını oku...

Haberlere Bakış

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haberlere Bakış

11/10/2026

- Bakü, barışı koruma operasyonları üzerine NATO ortaklığı eğitimine ev sahipliği yapıyor. (www.azernews.az, 9 Ekim 2026).

NATO’nun, Müslümanları tehdit eden sömürgeci bir haçlı ittifakı olduğu uzak yakın herkes tarafından bilinen bir durumdur; bunu en iyi bir şekilde özetleyen 1990'larda ABD'nin NATO'daki eski komutanı Wesley Clark’ın şu cümlesidir: “NATO, saldırganlığına hedef olarak Sovyetler Birliği'nin yerine İslam'ı koymuştur.” Ancak Azerbaycan da dahil Müslüman ülkelerdeki mevcut devletler İslami olmayan devletler olduğu için Müslüman olan halklarını temsil etmedikleri gibi bu devletlerin yöneticileri de Amerika ve Batı'nın ajanlarıdır; bu nedenle Amerika başta olmak üzere kafir Batı’nın bu ajan devletlerle değil de bu ülkelerin halklarıyla olan savaşını meşrulaştırmak için köktendincilik, terörizm ve aşırıcılık gibi terimler ortaya çıkarmışlardır; böylece bu terimler kullanıldıklarında, İslam’a ve Müslümanlara karşı düşmanlıktan başka bir anlam ifade etmeyen Batılı siyasi terimlere dönüşmüştür.

BM barış gücü operasyonları ise; barışı sağlama amacı taşıyan insani misyonlar değildir; aksine Batılı egemen güçlerin (özellikle ABD, İngiltere ve AB) Müslüman coğrafyasındaki stratejik çıkarlarını korumak, işgalleri yasallaştırmak ve bölgedeki zenginlikleri kontrol etmek için kullandığı modern birer sömürgecilik aracıdır. Ayrıca barış gücü operasyonları Müslümanların yaşadığı topraklarda kalıcı çözümler üretmemekte; aksine bölünmeyi, iç çatışmaları ve bağımlılığı körüklemektedir; aslında operasyonların arkasındaki asıl amaç ise Müslümanların siyasi olarak birleşmesini engellemektir. Afganistan, Irak ve Suriye başta olmak üzere bu gerçekliği tüm İslam ülkelerinde net bir şekilde görmek mümkündür. Dolayısıyla Müslümanların sömürgecilerin bu kirli araçlarından kurtulmalarının tek yolu, İkinci Raşidi Hilafeti kurmalarıdır; işte o zaman Müslümanlar hem Allah'ın düşmanlarını hem kendi düşmanlarını hem de Haçlı sömürgecilerin ajanları ve dostlarından aralarına sızmış kendileri dışındaki diğer düşmanları korkutacaklardır.

- Ulusal STK Forumu, Azerbaycan toplumunu yabancı etkilere karşı dikkatli olmaya çağırdı. Azerbaycan Ulusal STK Forumu, okullardaki kıyafet kuralı hakkında bir açıklama yayınladı ve toplumu dış etkilere karşı dikkatli olmaya çağırdı.

Bu durum Ulusal Denetim Ofisi tarafından bildirildi.

Açıklamada, son günlerde İran ve diğer yabancı ülkelerin internet kaynaklarında bilgi saldırılarının gözlemlendiği, Azerbaycan'ın örnek laik devlet modelini hedef aldığı, ülkemizde şeriat ilkelerine dayalı devlet yapısının uygulanmasını teşvik ettiği ve Azerbaycan'daki kamuoyunu kafa karıştırmayı ve toplumda yapay bir çatışma yaratmayı amaçladığı belirtiliyor: "Özellikle okullarda, öğrenci ve öğretmenlerin giyim kuralları üzerine yapılan tartışmalar amaçlıdır. Bu konuyu dini çatışma seviyesine taşımak için siyasallaştırma ve kışkırtmanın kullanılmasını şiddetle kınıyoruz. Yüzlerce STK'yı bir araya getiren bir şemsiye kuruluş olarak, Azerbaycan toplumunu ulusal çıkarlarımıza, anayasal değerlerimize ve kamusal dayanışmamıza yönelik bilgilendirme provokasyonlarına karşı dikkatli olmaya çağırıyoruz. (www.azerbaijan-news.az, 11 Ekim 2026).

21 Eylül'de Azerbaycan, devlet okullarında başörtüsü takılmasını fiilen yasaklayan bir karar çıkardı. Başbakan Ali Esedov tarafından imzalanan belgeye göre, öğrencilerin "tek tip okul kıyafetine aykırı olan veya genel eğitimde laiklik ilkesine uygun olmayan herhangi bir kıyafet" giymeleri yasaklanmıştır. Karar metninde başörtüsü kelimesi açıkça geçmemiştir; ancak dini başörtüsü, onaylanmış okul üniformasının bir parçası olmadığından, yapılan değişiklikler özellikle başörtüsü takılmasının yasaklanması olarak yorumlanmıştır. Nitekim bu karar, Cumhurbaşkanı Aliyev'in 7 Temmuz 2026'da imzaladığı Genel Eğitim Kanunu'na dahil edilen değişikliklere dayanmaktadır.

Müslüman ülkelerin başındaki hain yöneticiler, kafirlere olan dostluklarını aleni bir şekilde göstermekle yetinmeyip, Allah’tan, Rasulünden ve müminlerden hiç utanmadan İslam’a ve Müslümanlara karşı düşmanlıklarını da aleni bir şekilde göstermeye başlamışlardır. Aliyev rejiminin; İslam’ın mümin kadınlara yönelik farzı olan başörtüsüne yönelik çıkarmış olduğu yasa bunun en bariz örneklerinden biridir. Aslında Aliyev rejimi, 2010 ile 2011 yılları arasında da başörtüsüne tam bir yasak getirmeye çalışmıştı ancak o dönemde bu karar, ülke genelinde halkın öfkeli tepkilerine ve kitlesel protestolara yol açtığından dolayı geçici olarak kamuoyunun gündeminden kaldırılmıştı.

Aslında İslam ile savaş, Sovyetler Birliği sonrası coğrafyadaki her rejimin politikalarının ayrılmaz bir parçası olmuş ve bu politikaların temelleri, Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri'nin ortaklığında atılmıştır. İşte o zamanda bu yana laikliği neredeyse halkın bir akidesi haline getirmek için mücadele eden Aliyev rejimi, toplumun laikliği benimsediğine kanaat getirmiş olmalı ki İslam’a olan düşmanlığını mümine kadınların süsü olan başörtüsünü yasaklayan bir yasa çıkarmıştır. Kafirleri dost edinen, Yahudi varlığının Gazze’ye yönelik katliamında ona tüm destek ve yardımı sağlayan ve sömürgeci kafir Amerika’nın, Orta Asya’da vaftiz babalığını yapan zalim ve münafık Aliyev’in böyle bir yasa çıkarması şaşılacak bir durum değildir. Bilakis asıl üzücü olan; özelde Azerbaycan’daki Müslümanların, genelde ise özellikle Türkiye olmak üzere tüm İslam ülkelerindeki Müslümanların başörtüsü yasağına karşı gereken tepkiyi vermemiş olmasıdır. Oysa İslam’ın tarihine baktığımızda Müslüman bir kadının onuruna yönelik bir saldırı sürgün ve fetihlerle sonuçlanmıştır. Örneğin Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in zamanında, bir Yahudi Beni Kaynuka pazarında bulunan Müslüman kadının elbisesinin ucunu bağlamış ve kadın ayağa kalkınca mahrem yeri açılmış, bunun üzerine kadın çığlık atmış ve Yahudiler de gülmüştü; bunun üzerine bir Müslüman adam ayağa kalkıp Yahudi adamı öldürmüştür; sonra Yahudiler Müslüman adama saldırmış ve onu öldürmüştü; bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, onlar hükmüne boyun eğene kadar on beş gün boyunca onları kuşatma altında tutmuş, onları teslim olmaya zorlamış ve sonra da onları Medine'den sürgün etmiştir. Ayrıca Anadolu'da tek bir Müslüman kadın kendisinden yardım istediğinde Mu'tasım, ordularını seferber edip Amuriye ve Ankara'yı fethetmek için büyük bir ordu seferber etmiştir.

Ey Azerbaycan Müslümanları; işte sizler; İslam ile izzetli olan ve tarihi Müslüman kadınların onurunu koruyan kahramanlıklarla dolu olan İslam ümmetinin ayrılmaz bir paçasısınız. O halde bu ajan Aliyev rejimine İslam’a yakışır bir tepki verin, onun tahtını devirin ve onun enkazının üzerine tüm İslam dininin ve Müslümanların hamisi ve koruyucusu olan Raşidi Hilafet Devleti’ni kurun ki hem dünyada hem de ahirette kurtuluşa erenlerden olasınız. Şüphesiz güzel akıbet, Allah’a karşı muttaki olanlarındır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ramazan Ebu Furkan

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER