Cumartesi, 06 Cumade’l Ûlâ 1448 | 2026/10/17
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Bir Araya Geldiler, Keşke Bir Araya Gelmeselerdi! Seferberlik İlan Etmek Yerine, İhmalkarlık ve Hıyanet Çağrılarını Tekrarladılar!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Bir Araya Geldiler, Keşke Bir Araya Gelmeselerdi!
Seferberlik İlan Etmek Yerine, İhmalkarlık ve Hıyanet Çağrılarını Tekrarladılar!

Haber:

Mısır Cumhurbaşkanı Sisi ve Endonezyalı mevkidaşı Prabowo Subianto pazar günü, Sisi'nin 10 ve 11 Ekim tarihlerinde Endonezya'ya gerçekleştirdiği resmî ziyaretin sonunda, başta Gazze Şeridi'ndeki durum, Körfez bölgesindeki tırmanış ve Nil Nehri sularının güvenliği olmak üzere bir dizi bölgesel ve uluslararası konuları ele alan ortak bir bildiri yayımladı. Bildiriye göre iki cumhurbaşkanı, Yahudi varlığının Gazze Şeridi, Batı Şeria ve Doğu Kudüs'te devam eden şiddet eylemleri ve askeri operasyonları karşısında derin endişelerini dile getirdiler, Yahudilerin yasa dışı yerleşim politikalarını ve faaliyetlerini kınadılar ve uluslararası hukuka ve ilgili Birleşmiş Milletler kararlarına göre bunların derhal ve tamamen durdurulması çağrısında bulundular."İki devletli çözüme dayalı ve uluslararası hukuka ve ilgili Birleşmiş Milletler kararlarına göre 4 Haziran 1967 sınırlarında, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız, egemen, yaşanabilir ve coğrafi bütünlüğe sahip bir Filistin devletinin kurulmasına yönelik sarsılmaz desteklerini" yinelediler.

Yorum:

Öğrenen herkesi adeta dehşete düşürecek olan en büyük musibet; bu kınama ve eleştiri bildirisinin, sadece biri dahi az bir çabayla ve imkânlarının küçücük bir kısmıyla tüm Filistin’i nehirden denize özgürleştirmeye ve Yahudileri mübarek Filistin topraklarından kökünden söküp atmaya yetecek olan iki ülkenin yöneticisinden gelmiş olmasıdır.

Mısır, bölgesel güçlerin ön saflarında yer alan devasa bir stratejik ve beşerî derinliğe sahiptir; zira yaklaşık 111,2 milyonluk nüfusu, ordusuna askerlik hizmetine hazır 45,6 milyonun üzerinde bir insan kaynağı sağlamaktadır; ayrıca yaklaşık 440 bin muvazzaf askeri barındıran nizami bir orduya, 479 bin civarında yedek personele ve yaklaşık 300 bin kişilik yarı askeri güçlere sahiptir; beşeri kitle ile güçlü askeri doktrin arasındaki bu eşsiz bütünleşme, Mısır ordusunun Arap dünyasında 1. sıraya, dünya genelinde ise 12. sıraya yerleşmesini sağlamıştır.

Endonezya'ya gelince; yükselen askeri gücü, yaklaşık 281,5 milyonluk devasa bir nüfus tabanına (dünyanın en kalabalık dördüncü nüfus topluluğu) dayanmaktadır; Global Firepower'ın 2026 yılı sıralamasına göre Güneydoğu Asya'nın en güçlü askeri kuvveti olarak ilk sırada ve dünya genelinde 13. sırada yer almasını sağlayan bu askeri üstünlük; 404.500'den fazla muvazzaf askeri barındıran entegre bir ordu, 401 bin yedek personel, 250 bin yarı askeri kuvvet, 338 deniz unsuruyla bölgenin en büyük donanmalarından biri, aktif bir savunma sanayii ve 460 savaş uçağını içeren bir hava kuvveti ile desteklenmektedir.

Mısır ve Endonezya'nın, değişimi gerçekleştirmeye ve İslam beldelerine hayırlı olacak şekilde liderlik etmeye muktedir kılan bu devasa ve muazzam imkânları karşısında bu iki ülkenin yöneticileri pısırıklığı ve aşağılanmaya boyun eğmeyi seçmekten başka bir şey yapmamışlardır! Ayrıca onlar, başta Filistin ve halkı olmak üzere Müslümanların davalarını desteklemekten geri durmakla yetinmediler; aksine bunun da ötesine geçerek Müslümanların topraklarından Allah'ın düşmanları Yahudiler lehine taviz verilmesi ve vazgeçilmesi çağrısını tekrarladılar; oysa bu hain iki devletli çözüm, çevre ülkelerin durumunda olduğu gibi görevi Yahudi varlığını korumak olan topraklarının dörtte biri üzerindeki cılız bir devletçik karşılığında Yahudilerin Filistin'e yerleşip kök salmasını sağlamaktadır.

Basiret sahibi olan herkes için net bir şekilde ortaya çıkmıştır ki; başımıza gelen musibet, içinde bulunduğumuz kötü durum ve düşmanların bize dil uzatması, ordularımızı ve onların imkânlarını bize yardım etmekten ve halimizi değiştirmekten alıkoyan yöneticilerimiz yüzündendir. Oysa bizim ülkelerimiz zayıf ve imkânlarımız cılız değildir; aksine bizler, istendiği takdirde Filistin’i ve işgal altındaki tüm Müslüman ülkeleri günün birkaç saati içinde özgürleştirmeye muktedir olan devasa ordulara sahip güçlü ülkelere sahibiz; bunun gerçekleşmesini engelleyen tek şey, ajan yöneticilerimizden başkası değildir.

Haydi öyleyse ey Kinane ve Endonezya ordularının subayları ve kurmayları, korkak ve ajan rejimleri kaldırıp atın ve ilk fatihlerin siretini yeniden tesis edecek olan Raşid bir Halifeye biat edin. Çünkü sizler nusret ehlisiniz; o halde Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmak için Hizb-ut Tahrir’e nusretinizi verin; zira bizler, sizlerle ve sizinle birlikte, ümmeti izzetine ve yüceliğine ulaştırmada ona liderlik etmeye muktediriz.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı sabit kılar.” [Muhammed 7]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Mahmud El-Leysî - Mısır

Devamını oku...

Gözleri Kamaştırıyor Ama Kâfirleri Caydırmıyor!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum
Gözleri Kamaştırıyor Ama Kâfirleri Caydırmıyor!

 

Haber:

Büyük kalabalıklar ve göz alıcı hava akrobasileri… Farklı yaş gruplarından ziyaretçiler, 4 Ekim'de sona erecek festival etkinlikleri kapsamında uçak ve helikopter gösterilerini izlemek, en son teknoloji ve yenilikleri keşfetmek üzere Türkiye'nin güneydoğusundaki Şanlıurfa'da düzenlenen TEKNOFEST Festivali'ne akın ediyorlar. (TRT, Arabi)

Yorum:

İzleyenlerin aklını başından almak için sergilenen göz alıcı gösteriler ve hava akrobasileri… Ardından bu cephanelerin ve o gücün, ümmetin zincire vurulmuş silahlarının bir mezarlığı andırması için hızla depolarına geri kaldırılması.Ciddiyet anı gelip Müslümanların başına büyük felaketler çöktüğünde -ki Filistin bunun en iyi kanıtıdır- Müslümanların başındaki yöneticilerden, sanki en güçlü ordulara sahip olmayan sıradan insanlarmış gibi zilletten ve soğuk kınamalar, eleştiri ve tepkiler için medya organlarında boy göstermelerinden başka bir şey görmedik; hatta ümmetin silahsız fertlerinin tutumları bile onların tutumlarından daha onurlu ve daha kararlıydı.

Bu ihmalkârlık bir anda ortaya çıkmış değildir; aksine bu, başta Amerika olmak üzere Batılı efendilerinin çıkarlarına hizmet etmek için bu yöneticilere verilmiş bir görevdir.Çünkü bu ordular ve cephanelikler Gazze'ye veya Mescid-i Aksa'ya destek olmak için harekete geçirilmemekte; aksine sömürgeci kendi nüfuzunu korumak için talepte bulunduğunda derhal seferber edilmektedir; tıpkı Türkiye ordusunun, ümmetin evlatlarıyla savaşması veya eskiden Afganistan'da, günümüzde ise İncirlik üssü gibi mevcut askerî üsler ve radar gözetleme üsleri aracılığıyla Yahudilerin güvenliğini koruması amacıyla Washington'ın stratejilerine hizmet etmesi için NATO ittifakının şemsiyesi altına sokulduğunda olduğu gibi;ayrıca Arap orduları da gaspçı varlığın sınırlarını korumak ve halkları bastırmak için seferber edilmiştir.

Ey Müslümanlar: Hastalığın kökünü, yani göğsümüze bir kâbus gibi çöreklenen bu Ruveybida yöneticileri kökünden söküp atmadıkça sizin için ne kurtuluş ne izzet ne de onur vardır. Nitekim ümmetimiz hiçbir zaman askeri teçhizattan, insani potansiyelden yahut maddi imkânlardan yoksun olmamıştır; aksine ümmetin iradesini zincire vuran ve ordularının harekete geçmesini engelleyen yegâne prangalar bu yöneticilerdir. Bugün çağrıda bulunulan şer'î vacip, onları yönetimden uzaklaştırmak ve ümmetin akidesi ve otoritesini ifade eden devleti, yani izzet ve onur devletini kurmak için samimi ve gayretli bir şekilde çalışmaktır; bu devlet ise, orduları birleştirecek, dine ve mazlumlara yardım etmek için silahları seferber edecek olan Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafettir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Hatice Salih

Devamını oku...

Kocanın İffetini Korumak: Eşlik Hakkı ve Şer'i Bir Vaciptir

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Kocanın İffetini Korumak: Eşlik Hakkı ve Şer'i Bir Vaciptir

Batı medeniyetinin dünyaya egemen olduğu ve İslam ümmetinin onun sapkın fikirlerinden etkilendiği bir ortamda, Müslümanlar arasında toplumsal hastalıklar baş göstermiş, insanların davranışlarında sapmalar yaygınlaşmış, şer'î hükümlere uyma konusunda isteksizlik meydana gelmiş ve toplumsal hayatta ve kadın-erkek ilişkilerinde Batılı bakış açısı benimsenmiştir. Bunlardan biri de, insanlar bunu eylemleriyle değil sözleriyle kınasalar bile, evlilikte çok eşliliğin haram olduğunun benimsenmesidir; zira Müslümanların geneli, açık ve mütevatir nassla sabit olan bu hükmü reddetmeye cesaret edememektedir.

Batı’nın sapkın düşüncesinden ithal edilen bu fikirlerden biri de, kadının kocasının iffetini koruması, kocanın da karısının iffetini koruması mefhumudur; zira Batı bu fikre, çoğu zaman karşı tarafın maddi olarak bedelini ödemesi gereken kişisel bir çıkar veya taraflardan birinin diğerine yaptığı bir lütuf olarak bakmaktadır. Ne yazık ki bu mefhum Müslümanlar arasında yaygınlaşmış ve bu bir yükümlülük değil, sahibinin bir hakkı olarak uygulanır hale gelmiştir; bu nedenle dinde hayâ olmayacağını da hatırlatarak, bu önemli hususta Allah'ın Hanif dininde geçenlere dikkat çekmek zorunlu olmuştur.

Birincisi: İslam; evlilik hayatını huzur, sevgi ve merhamet üzerine bina etmiş ve eşlerden her birine bu sözleşmeyi (misakı) koruyan ve ailenin istikrarına yardımcı olan haklar ve yükümlülükler yüklemiştir. Şeriatın vurguladığı haklardan biri de, kadının kocasının iffetini korunması, kadının kocasına meşru ihtiyacında icabet etmesi, ona sevinç/huzur vermeye çalışması ve onu fitne ile sapma nedenlerinden muhafaza etmesidir. Kocanın iffetini korumak, evlilik hayatında tali bir mesele olmadığı gibi kadının bir lütfu da değildir; aksine güzel muamelede bulunmanın gerekliliklerinden ve güzel geçinmenin tezahürlerinden biridir. Nitekim şer'î nasslar, kadının nefsini kocasından mahrum bırakmamasının ve bazen kendi nefsine ağır gelse bile evlilik hakları çerçevesinde şeriatın farz kıldığı hususlar kapsamında kocasının rızasını kazanmak için ciddiyetle çalışmasının bir vacibi olduğunu vurgulamıştır. Nitekim Ebu Hureyra Radıyallahu Anh’dan, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: إِذَا دَعَا الرَّجُلُ امْرَأَتَهُ إِلَى فِرَاشِهِ فَأَبَتْ فَبَاتَ غَضْبَانَ عَلَيْهَا لَعَنَتْهَا الْمَلَائِكَةُ حَتَّى تُصْبِحَ “Eğer bir erkek karısını yatağına çağırır, o da reddederek kocası kendisine kızgın bir halde gecelerse, melekler sabaha kadar o kadına lanet eder.” [Buhari ve Müslim rivayet etti]

İkincisi: Mesele sadece bir vacibin yerine getirilmesinden ibaret değildir; aksine kocasına karşı güzel muamelede bulunan ve onun rızasını kazanmaya özen gösteren kadın büyük bir ecre de nail olur. Nitekim Sahabi kadın Esma bint Yezid el-Ensariyye Radıyallahu Anha’dan ivayet edilen bir hadiste; kendisi kadınları temsilen gelip Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e Cuma, cemaat namazları, cihad ve benzeri konularda erkeklerin yaptıklarına kıyasla kadınların ecirlerinin durumu hakkında sorduğunda, Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona şöyle buyurmuştur: انْصَرِفِي أَيَّتُهَا الْمَرْأَةُ، وَأَعْلِمِي مَنْ خَلْفَكِ مِنَ النِّسَاءِ أَنَّ حُسْنَ تَبَعُّلِ إِحْدَاكُنَّ لِزَوْجِهَا، وَطَلَبَهَا مَرْضَاتَهُ، وَاتِّبَاعَهَا مُوَافَقَتَهُ، يَعْدِلُ ذَلِكَ كُلَّهُ “Git ey kadın ve arkandaki kadınlara bildir ki, sizden birinin kocasına iyi eşlik etmesi, onun hoşnutluğunu araması ve onunla uyum içinde olması, bütün bunlara denktir.” Bundan dolayı mümine bir kadın, kocasının iffetini korumayı bir yük ve bir taviz olarak görmez, aksine bunu Allah'a yakınlaşma kapılarından bir kapı ve hem kendisinin hem eşinin hem de yuvasının korunmasına katkı sağlayan salih bir amel olarak görür. Her ne zaman bu hakkı gönül hoşluğu, nezaket ve sevgiyle yerine getirirse, bu iyiliğin anlamını tamamlamış ve sevabı daha da büyük olur. Buna karşılık kadının şer’î bir mazereti olmaksızın kocasının iffetini korumaktan (cinsel ihtiyacını karşılamaktan) kaçınması veya bu hakkı ihmal etmesi ve kocanın memnuniyet ve huzurunu sağlayacak şekilde yerine getirmeye gayret etmemesi, evlilik görevinde büyük bir kusur sayılır. Şeriat bu durumu, nüşûzun (geçimsizlik) şekillerinden biri olarak kabul eder.

Üçüncüsü: Bu ihmalin etkisi sadece kocayla sınırlı kalmaz; aksine evlilik ilişkisinin tamamına sirayet eder; zira soğukluk ve nefret doğurabilir, tartışma sebeplerini hazırlayabilir ve Allah’ın eşler arasındaki hayatın temeli kıldığı sevgiyi zayıflatabilir. Bu, eşlerin anlaşmazlık veya boşanma sırasında dile getirmediği bir sebeptir ve buna bakan kişi, anlaşmazlığın sebebinin başka bir sebep olduğunu ve bunun arabulucular veya hâkim arasında dolaşan sözlerden ibaret olduğunu düşünür; bu nedenle şeriat, bu hakkın korunmasının, ailenin korunmasının nedenlerinden biri olduğunu ve dünyada yaygın olan ve nedenleri mevcut olan fitne kapılarını kapatmanın araçlarından biri olduğunu, bunun sonucunda da boşanmanın yaygınlaşmasının önlendiğini vurgulamıştır.

Dördüncüsü: Kocanın iffetini koruma hakkının vurgulanmasıyla birlikte, evlilik ilişkisi taraflardan birinin kendi haklarını talep edip diğer tarafın haklarını ihmal etmesi esası üzerine bina edilmez. Nitekim kocaya nafaka, giyim, barınma ve bakım ile koruma sağlaması emredilmiştir; aynı şekilde eşiyle güzel geçinmesi, yumuşak huylu olması ve eşine merhamet etmesi de emredilmiştir. Dolayısıyla Müslüman bir yuva, zorlama veya soğuklukla değil; aksine ancak eşler üzerlerine düşen yükümlülükleri yerine getirmek için birbiriyle yarıştığında ve her biri diğerinin mutluluğunu ve rızasını Allahu Teala’ya itaatin kapılarından biri kıldığında istikamet üzere olur. Böylece evlilik hayatı huzur, merhamet ve sevgiye dönüşür; eşlerden her birinin diğerinin iffetini koruması, aile için bir kale, sevap ve ecir kazanmanın bir yolu olur.

Beşincisi: Bazıları bu konuda konuşmanın hayânın dışına çıkmak olduğunu zannedebilir; ancak daha önce de belirttiğim gibi, özellikle mesele ailenin yıkılması ve taraflardan birine isabet edecek büyük bir günah ise dinde haya olmaz. Bu da açıklık, ahlaksızlık ve pornografik sitelerin yaygınlaşmasının gölgesinde, erkeğin karısının iffetini koruması ve kadının da kocasının iffetini koruması mefhumu çok daha büyük bir zorunluluk haline gelmektedir ve bu hususta ihmalkarlık göstermek caiz değildir. Çünkü bu konuda kusur göstermek büyük bir günahtır; zira bu konuda gösterilecek bir ihmal, karının veya kocanın fuhşiyata düşmesine yol açar; böylece de iman edenler arasında ahlaksızlık yayılır, her iki taraf da günaha girer, aile dağılır ve benzerleri olur… Bu nedenle meselenin; alay konusu edilmeden, hafife alınmadan ve tali bir husus olduğu zannedilmeden ciddiye alınması gerekir. إِنَّ الَّذِينَ يُحِبُّونَ أَن تَشِيعَ الْفَاحِشَةُ فِي الَّذِينَ آمَنُوا لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَاللهُ يَعْلَمُ وَأَنتُمْ لَا تَعْلَمُونَ “İnananlar arasında çirkin şeylerin yayılmasını arzulayan kimseler için dünyada da ahirette de çetin bir ceza vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” [Nur 19]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Muhacir – Pakistan

Devamını oku...

Mısır ve Sudan Yöneticileri Müslümanların Kanını Değersiz Görüyor; Onu Ancak Hilafet Koruyabilir

Sudan Tribune, 11 Ekim 2026 Pazar günü “Mısır sınırı yakınlarında onlarca Sudanlı madencinin ölmesi ve yaralanması” başlığıyla yayımladığı haberde, onlarca Sudanlı madencinin 10 Ekim 2026 Cumartesi günü Sudan-Mısır sınırı yakınlarındaki madencilik alanlarına yönelik hava saldırılarının yeniden başlaması sonucu hayatını kaybettiğini, bazılarının da yaralandığını, hedef alınan bölgelerden yüzlerce kişinin ise ağır insani şartlar altında dağlık bölgelere kaçtığını bildirdi.

Geçtiğimiz Haziran ayında da Mısır savaş uçakları benzer bir saldırı düzenlemiş, bunun sonucunda ölü ve yaralılar olmuştu. Sudanlı yetkililer o zaman da hiçbir işlem yapmadıkları gibi, şimdi de sanki öldürülenler kendilerini hiç ilgilendirmiyormuş gibi derin bir sessizliğe bürünmüş durumdalar!

Biz Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak soruyoruz: Müslümanların kanı bu kadar mı ucuzladı?! Mısır rejimi neden Müslümanların kanına girmekte ve savaş makinesini, Sudan’daki anlamsız savaşın yerinden ettiği ve Allah’ın geniş arzında rızıklarını aramaya çıkan silahsız madencilere yöneltmektedir?! Buna karşılık Mescid-i Aksa’yı gasp eden, Filistin’deki kardeşlerimizi öldüren ve Gazze-i Hâşim’i yıkan Yahudiler, Mısır rejimi ve askerlerine yalnızca bir taş atımı uzaklıktayken nasıl güven içinde olabilmektedirler?! Dahası Mısır rejimi ve ordusu buna karşı hiçbir şey yapmadığı gibi, Mısır ile Gazze’deki halkımız arasındaki sınır kapısını kapatarak Yahudilere yardım etmektedir! Peki Sudan hükümetine ne demeli?! Bu derece mi zillete düştü de böylesine çirkin bir eylem karşısında ölüm sessizliğine büründü?! Öldürülen, yaralanan ve çaresizce oradan oraya savrulan bu insanların sorumluluğu Sudan hükümetine aittir. Hal böyleyken ondan bu çirkin eyleme yönelik en basit bir kınama dahi duymuyoruz. Yoksa Sudan halkının kanı onların gözünde artık bir serçenin kanından bile daha mı değersiz hâle geldi de bu kanın dökülmesini bu kadar basit görmeye başladılar?!

Mısır ve Sudan yöneticileri iyi bilsinler ki bir Müslümanın kanı, Allah katında bu şekilde vahşice mubah görülemeyecek kadar büyük bir dokunulmazlığa sahiptir. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyuruyor:

لَزَوَالُ الدُّنْيَا أَهْوَنُ عَلَى اللَّهِ مِنْ قَتْلِ مُؤْمِنٍ بِغَيْرِ حَقٍّ “Şüphesiz dünyanın yok olması Allah katında Müslüman bir kişinin öldürülmesinden daha ehvendir.” Abdullah ibn Ömer’den rivayet edildiğine göre

رَأَيْتُ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ يَطُوفُ بِالْكَعْبَةِ وَيَقُولُ: «مَا أَطْيَبَكِ وَأَطْيَبَ رِيحَكِ! مَا أَعْظَمَكِ وَأَعْظَمَ حُرْمَتَكِ! وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ، لَحُرْمَةُ الْمُؤْمِنِ أَعْظَمُ عِنْدَ اللَّهِ حُرْمَةً مِنْكِ؛ مَالِهِ وَدَمِهِ وَأَنْ نَظُنَّ بِهِ إِلَّا خَيْراً“Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Kâbe’yi tavaf ettiğini gördüm ve şöyle diyordu: “Ne kadar hoşsun ve kokun ne kadar güzel! Sen ne yücesin ve saygınlığın da ne yüce! Ancak, Muhammed’in canı (kudret) elinde olan (Allah)’a yemin ederim ki, müminin kudsiyeti (ve saygınlığı) Allah katında senin kudsiyetinden daha yüksektir; malı da canı da hürmete layıktır; mümin hakkında ancak biz hüsnü zan besleriz.” Hatta Allah Subhânehu ve Teâlâ, bir Müslümanı kasten öldüren kimseyi, âlemlerden hiç kimse için hazırlamadığı büyük bir azapla tehdit etmiştir. Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:

وَمَنْ يَقْتُلْ مُؤْمِناً مُتَعَمِّداً فَجَزَاؤُهُ جَهَنَّمُ خَالِداً فِيهَا وَغَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِ وَلَعَنَهُ وَأَعَدَّ لَهُ عَذَاباً عَظِيماً “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içerisinde ebedi kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gazap eder ve lanet eder. Onun için büyük bir azap da hazırlamıştır.” [Nisa 93]

Ey Mısır yöneticileri ve ey Sudan yöneticileri! Şunu da iyi bilin ki Allah’ın izniyle yakında geri dönecek olan Hilafet Devleti’nin muhasebesinden kurtulsanız dahi, intikam sahibi ve Kahhâr olan Allah’ın azabından kurtulamayacaksınız. O gün zalimlere mazeretleri hiçbir fayda sağlamayacaktır.

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü

Devamını oku...

Gazze’deki Ağır Acıların Sorumluluğunun Bir Kısmı da Danimarka Başbakanına Aittir

Gazze halkına yönelik üç yıldır sistematik bombardımanlar ve katliamlar son sürat devam ediyor. Katliamların büyük çoğunluğunu kadınlar ve çocuklar oluşturuyor. Hastaneler, yollar, okullar, parklar, tarım arazileri, camiler, kiliseler ve evler dâhil sivil altyapının neredeyse tamamı yok edildi. Keskin nişancılar eliyle çocuklar infaz ediliyor ya da sakat bırakılıyor; esirlere yönelik sistematik işkence ve tecavüzler sürüyor; halk açlığa ve sürgüne mahkûm ediliyor...

Bütün bunlara rağmen Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, 7 Ekim tarihinde yaptığı taraflı ve yanıltıcı Facebook paylaşımında Gazze’nin adını dahi anamadı.

Bunun yerine, Danimarka’nın bu dehşet verici vahşetlerdeki suç ortaklığını örtbas etmek, hatta bunlara meşruiyet kazandırmak için artık eskimiş ve bayatlamış olan “antisemitizm” bahanesine başvurdu.

Danimarka hükümeti, Yahudilere verdiği siyasi desteğin yanı sıra bu katliamlarda kullanılan savaş uçaklarının yedek parçalarını Yahudilere ihraç etmeye devam ediyor. Mette Frederiksen daha ilk günden itibaren gerçek yüzünü ortaya koymuş; başbakan sıfatıyla, Yahudi varlığının sözde “kendini savunma hakkı” olduğunu ileri sürerek Gazze halkına karşı işlenen gaddarca suçlara açıkça destek vermiş, Filistinlilerin insanlıktan çıkarılmasına katkıda bulunmuştur.

Danimarka kamuoyu da dâhil olmak üzere dünya kamuoyu bu çatışmanın gerçek yüzünü uzun süredir idrak etmiş olmasına rağmen Mette Frederiksen hükümeti tarihin yanlış tarafında yer almaya devam ediyor.

Bu bağlamda Hizb-ut Tahrir / Danimarka olarak biz:

- Danimarka Başbakanı’nın Gazze halkına karşı gerçekleştirilen katliam ve ihlallere verdiği desteği şiddetle kınıyor; masum kurbanlarla sözde empati kurduğunu ifade eden son derece ikiyüzlü ve hiçbir şekilde güvenilir olmayan açıklamasından beri olduğumuzu ilan ediyoruz.

- Frederiksen’in Danimarka’nın desteklediğini belirttiği sözde iki devletli çözümün, hiçbir akıl ve vicdan sahibinin destekleyebileceği bir çözüm olmadığını vurguluyoruz. Bilakis bu çözüm, Filistin’in büyük bölümünün Danimarka tarafından desteklenen işgale terk edilmesi anlamına gelir. Bu işgal, 1940’lı yıllarda Nazi Almanyası’nın Danimarka’yı işgalinden dahi daha vahşi ve büyük bir işgaldir.

- Tarihî Filistin’in her bir karışının, İslam beldeleri ordularının Kudüs’e ve Mescid-i Aksa’ya doğru ilerlemesiyle kurtarılması gerektiğini savunuyoruz.

- Kendisini “İsrail” olarak adlandıran sömürgeci varlığın hiçbir şekilde var olma hakkının bulunmadığını; bu varlığın güç kullanılarak ortadan kaldırılması gereken tarihî bir suç olduğunu ve bunun kalıcı barışa ulaşmanın tek yolu olduğunu ifade ediyoruz.

- İçinde zerre kadar insanlık bulunan herkesi, Danimarka devletinin Filistin halkına karşı işlenen suçlardaki suç ortaklığını protesto etmeye ve kendisini bundan uzak tutmaya çağırıyoruz.

Devamını oku...

Pakistan: Müslümanların Orduları, Ümmet'in Düşmanlarıyla Savaşmak Üzere Tek Bir İmamın Emri Altında Birleşmelidir!

  • Kategori Pakistan
  •   |  

Hizb-ut Tahrir/ Pakistan Vilayeti:

Müslümanların Orduları, Ümmet'in Düşmanlarıyla Savaşmak Üzere Tek Bir İmamın Emri Altında Birleşmelidir!

#OrdularAksaya
#ArmiesToAqsa
#AqsaCallsArmies

Hizb-ut Tahrir Pakistan Vilayeti Medya Bürosu

Çarşamba, 18 Rabiu'l-Ahir 1448 - 30 Eylül 2026

pakistan vilayeti

İlgili Bağlantılar:

E- mail: Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.          WhatsApp: +967 713 645 449

pakistan vilayeti

 

Devamını oku...

Husilerin Suudi Havalimanlarını Bombalaması ve Aralarında Biri Amerikalı 12 Kişinin Ölmesi Karşısında ABD'nin Muğlak Tutumu

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Husilerin Suudi Havalimanlarını Bombalaması ve Aralarında Biri Amerikalı 12 Kişinin Ölmesi Karşısında ABD'nin Muğlak Tutumu

Haber:

Husilerin balistik füzelerle Suudi Arabistan’ın havalimanlarını hedef almasının, özellikle de Riyad şehrinde bulunan Kral Halid Uluslararası Havalimanının doğrudan isabet almasının ve aralarında bir Amerikalının da bulunduğu 12 kişinin öldüğünün açıklanmasının ardından Amerikan Başkanı Trump şöyle dedi: “Bu saldırılar kabul edilemez, iyi değil ve korkunç bir şeydir.” Askeri müdahale ihtimaline yanıt olarak da şöyle dedi: “Bunu yapabiliriz, konuyu değerlendireceğiz.” Ve şöyle ekledi: “Suudiler iyi savaşçılardır ve kendilerini savunabilirler.”

Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise Husi saldırılarında aralarında o Amerikalının da bulunduğu sivillerin öldürülmesini şiddetle kınadı ve Amerika'nın Suudi Arabistan'ın yanında olduğunu vurguladı.

Yorum:

Husi milislerinin Suudi havaalanlarına yönelik bombardımanlarını tekrarlaması ve aralarında bir Amerikalı'nın da bulunduğu ölü ve yaralıların ortaya çıkmasının ardından, Trump yönetimi Husi milislerine karşı kesin bir tutum sergilemedi; Trump'ın açıklamaları belirsizdi ve bunlardan birinde Suudi Arabistan'ın kendini savunabileceğini iddia etti. Bu da açıkça ABD’nin Yemen savaşına bizzat katılmak istemediğini gösteriyor. Bu durum, ABD’nin silah satışından, petrol fiyatlarını kontrol etmekten ve kendi çıkarlarına hizmet eden bir ana güç olarak Husi’lerin varlığını sürdürmesinden fayda sağlamak amacıyla Yemen’deki savaşın daha uzun süre devam etmesini istediğini ortaya koyuyor.

ABD’ye sadık Mekke İttifakı ülkeleri olan Pakistan ve Türkiye de tam olarak bu silik tutumu sergilemişlerdir; zira bu iki ülke, sıcak olaylar karşısında adeta birer seyirci gibi durmakta ve Üçlü Savunma Anlaşması’nın en önemli maddesi olan "Saldırıya maruz kalması halinde Suudi Arabistan’ı savunma zorunluluğu" şartını uygulamamaktadırlar. Keza Arap Ligi, Mısır ve Ürdün’ün tutumu da böyledir; yani tüm bu ülkeler Suudi Arabistan’a sadece sözlü olarak destek vermişler, Husilerin saldırılarını kınamışlar, ancak sahada Suudi Arabistan’a kayda değer hiçbir şey sunmayarak onu Yemen batağında boğulmaya terk etmişlerdir.

Sözlü dayanışma gösterilmesine rağmen Suudi Arabistan’ın tek başına savaşmaya terk edilmesinde ABD'nin tutumuyla tam bir uyum sağlayan bu bağımlı ve teslimiyetçi tavırlar; ABD'nin savaşı uzatma, bölge ülkelerini yıpratma ve onları kendilerine fayda sağlamayan şeylerle meşgul etme niyetinin açık bir kanıtıdır.

Dolayısıyla ABD hiç kimseye yardım etmez, hiç kimseyi umursamaz ve kendi çıkarından başka hiçbir şeye değer vermez.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed El-Hutvânî

Devamını oku...

Amerika'nın Hâlâ Çin İle Soğuk Savaş Yürütme Kapasitesi Var mı?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Amerika'nın Hâlâ Çin İle Soğuk Savaş Yürütme Kapasitesi Var mı?

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping'in, Amerika Başkanı Trump'ın geçtiğimiz Mayıs ayında Çin'e yaptığı ziyarete karşılık olarak 24/9/2026 Perşembe günü Amerika'ya ulaşması planlanıyor ve ziyaret, sahnenin merkezinde aynı sorunun yer aldığı bir anda gerçekleşiyor; iki ülke arasındaki ilişkinin hangi türü sahnenin merkezinde olacak?

ABD açısından tercih edilen cevap sürekli olarak netliğini korumaya devam ediyor; yani cevap, iki ülke arasında silahlı bir çatışmaya dönüşmeyen, aksine ABD'nin Sovyetler Birliği ile kırk yıl boyunca yürüttüğü gibi ittifaklara düzenli bir rekabet şeklinde devam eden soğuk savaşta yatmaktadır. Yani çevreleme için çatışma, ittifaklarla kuşatma, teknolojik mahrumiyet ve daha zayıf bir ekonomi çökene kadar uygulanan sürekli bir baskı gibi. Bu, Amerikalıların çok iyi bildiği bir kalıptır; görünüşe göre Amerikan karar alma mekanizmasının büyük bir kısmı, bu kez Moskova’nın eski koltuğundaki Pekin'le birlikte bu mekanizmayı yeniden canlandırmak için can atıyor.

Amerika tarafında bu fikre yönelik bir tür tarihî özlem vardır. Zira Amerikan anlatısında Soğuk Savaş, üstün bir başarıyla kazanılmıştır. 1962’deki Küba Füze Krizi’nin eşiğinden başlayarak, on yıllarca süren çatışma ve titizlikle hesaplanmış silahlanma yarışı boyunca, Amerika askeri harcamalar, uzayın askeri hale getirilmesi, ittifaklar ve inatçı bir rakibe karşı gösterdiği sabır konusunda üstünlük sağlamıştır; bu rakip ise Gorbaçov döneminde sahadan çekilip, gözlemcileri hayrete düşürecek bir hızla kendi kendini feshetmişti. Amerika’daki bazı stratejistlerin gözünde Çin, anlatının yalnızca ikinci bölümünden ibarettir; zira onlara göre Çin, aynı araçlarla ve aynı hedef doğrultusunda yönetilebilecek yükselen bir güçtür.

Ancak Çin bu çerçevelemeyi açıkça reddetmiştir; zira başta başkanları olmak üzere liderleri, Pekin'in seçmediği ve istemediği bir soğuk savaşa sürüklenmeyeceğini defalarca ve net bir şekilde ifade etmiştir. Şi, 13 Mayıs 2026'da Pekin'de Trump ile yaptığı görüşmeye, Çin ve Amerika'nın "Tukidides Tuzağı" olarak adlandırılan durumu aşması ve büyük devletler arasındaki ilişkiler için yeni bir model geliştirmesi gerektiğini belirterek başlamıştır. "Yeni model" ifadesi, onun konuşmasındaki can alıcı noktaydı. Zira o, eski modeli reddetmediği sürece yeni bir model çağrısında bulunamazdı. Burada eski modelden kastedilen, Sovyetler Birliği ile çatışma yıllarında egemen olan çevreleme mantığıdır.

Peki Washington neden Pekin'in hâlâ açıkça reddettiği aynı ilişkiyi kabul etmesi için ona baskı uygulayabileceğini düşünüyor? Bunun cevabı, Amerika'nın giderek daha fazla sahip olduğunu düşündüğü güçlü kozların birleşmesinde yatmaktadır. Zira Amerika, Çin'in BRICS grubu ve dolardan uzak kademeli ticaret mekanizmaları inşa etmek yoluyla petrodolar hegemonyasına karşı tüm ağırlığını koymasına rağmen, istismar edebileceği çeşitli zayıf noktalarının bulunduğunu düşünmektedir. Bu, görünüşte Amerika'ya bir meydan okuma olsa da, ancak Amerika bunu boşa çıkarmaya ve Çin'in yükselen gücünü çevrelemek için çalışmaya yönelik tüm güçlü motivasyonları oluşturmuştur. Çin, diğer sanayi güçlerinden daha çok, dünyanın hassas deniz koridorları üzerinden kesintisiz enerji ve mal akışına bağımlıdır. Ayrıca petrol fiyatlarındaki artıştan da şiddetle etkilenmektedir.

Burada Amerika, İran'la sürmekte olan savaşının Çin'le olan çatışmayı yönetmede kendisine fayda sağlayabileceğini düşünüyor. Zira savaş, küresel petrol ticaretinin yaklaşık %30'u gibi büyük bir kısmının geçtiği Hürmüz Boğazı'ndaki deniz ticaretini etkilemeye devam etmektedir; bu da sadece İran'ı etkilemekle kalmayıp, aynı zamanda başta Çin ve Avrupa'nın büyük bir bölümü olmak üzere buradan geçen akışa en fazla bağımlı olan ekonomilerin üzerine de ağır bir yük bindirmektedir. Dolayısıyla her türlü kargaşa, dünya petrol fiyatlarının yükselmesine yol açmakta ve Çin’in İran ve Körfez’den yaptığı ithalatları boğan her önlem, Çin sanayisi ve ticaretine doğrudan bir maliyet yüklemektedir. Washington’daki stratejik bakış açısına göre bu koşullar, sürekli ekonomik baskı açısından daha önce Sovyetler Birliği’ni yıpratan koşullara benzemektedir. Zira bu, Pekin’i daha yumuşak bir tutuma, Dolara yönelik meydan okumasını hafifletmeye, küresel ticarette daha düşük bir konumu kabul etmeye ve uzun zamandır girmeyi reddettiği Amerika ile Soğuk Savaş senaryosundaki rolü üstlenmeye daha hazır hâle getirebilecek güçlü bir baskı aracıdır.

Ancak Çin Devlet Başkanı Şi, bu mantığın tam anlamıyla farkındadır; hatta belki de bunu dayatmaya ve bir koz olarak kullanmaya çalışanlardan çok daha iyi kavramış durumdadır. Zira Çin, Washington'ın belki de hafife aldığı bir hafızaya sahiptir. Çünkü Pekin, Sovyetler Birliği'nin çöküşüne tanıklık etmiş ve bu çöküşten kendi için dersler çıkarmıştır; bu derslerin başında da Sovyetler Birliği'nin kaldıramayacağı bir çatışmaya sürüklenmesi ve Gorbaçov'un tamamen çekilmeyi seçene kadar üzerine baskı uygulanması gelmektedir. Çin ise bu senaryoyu tekrarlamaya hiç hazır olmadığı gibi ulusal ruh hali de buna uygun değildir. Zira Sovyetler Birliği Washington'ın isteklerine ve gerilimi tırmandırmasına hızla tepki verirken, Çin sabır, temkin ve taahhütlerde yavaştan alma eğilimi göstermiştir; çünkü o, köklü bir tarihsel hafızaya, baskıya misliyle yanıt vermek yerine onu absorbe etme ve krizlerden mümkün olduğunca uzak durma eğilimine sahiptir.

Bu gerçeklik, büyük ölçüde Çin zihniyetini yansıtmaktadır. Çin'in dünyadaki hırsları, çoğu ölçütlere göre Amerika Birleşik Devletleri veya Rusya'nın hırslarından daha az hegemoniktir. Zira onun içgüdüsü, tıpkı kendi geleneksel dövüş sanatlarında olduğu gibi, saldırıya karşı savunmayı, güçle çarpışmak yerine gücün yönünü değiştirmeyi tercih etmektedir. Ayrıca Çin, savaşa karşı ticareti, çatışmaya karşı ticari alışverişi ve dramatik biçimde ele geçirmek yerine mevzilerin yavaş yavaş biriktirilmesini tercih etmektedir. Dolayısıyla bu model, üstünlük, militarizm ve keskin bir hegemonya arayışı üzerine kurulu Amerikan stratejik kültürüyle özünde çelişmektedir. Nitekim iki güç sadece rekabet etmekle kalmayıp; farklı kurallarla ve farklı hedeflere doğru iki farklı oyun oynamaktadır.

Bu da, Şi’nin Washington ziyaretinin yanıtlanmayacağı, ancak daha da keskinleşecek olan sorunun gündemde kalmasını sağlamaktadır. ABD, İran'la olan savaşın uluslararası ticaret için giderek daralan bir boğaz, yüksek petrol fiyatı ve enerji ticaretinin boğulması şeklinde ortaya çıkan çeşitli etkilerinden yararlanarak, yükselen Atina'nın Sparta karşısındaki durumunda olduğu gibi Çin'in yükselen gücünü çevrelemeye yetecek kadar baskı uygulayabilir mi ve Amerika kendisi için, hegemonyasını sürdürmeye kararlı ve egemen güç olan Sparta'nın rolünü koruyabilir mi? Kısacası Çin’i, defalarca girmeyeceğini ilan ettiği Soğuk Savaş'a sürükleyebilir mi?

Pekin'in bahsi, Amerikan provokasyonunu geçersiz kılmak için ona karşılık vermesine gerek olmadığı yönündedir. Washington'ın bahsi ise, sürekli ve yoğun baskının her türlü cevabı değiştireceği yönündedir. Perşembe günkü karşılaşma ise, şu ana kadar ayırt edici özelliği, iki oyuncunun hangi oyunu oynadıkları konusunda bile anlaşamadıkları bir çatışmanın sadece bir başka hamlesinden ibarettir.

Ancak iki milyarlık Müslüman ümmetini üzen ve endişeye sevk eden şey ise, Ebu Süfyan hakkında Bedir günü söylendiği gibi, onun da “Ne kervanda, ne de orduda!” olmasıdır! Nitekim küresel taraflar arasındaki oyunun kurallarını değiştirebilecek tek güç olan İslam ve Müslümanların gücü, hâlâ çatışma sahnesinde mevcut değildir. Zira bu güç olmadan dünya ne huzura ne barışa ne güvene ne de adalete kavuşacaktır.

لَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلَنَا بِالْبَيِّنَاتِ وَأَنزَلْنَا مَعَهُمُ الْكِتَابَ وَالْمِيزَانَ لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْطِ

“Andolsun biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde kitabı ve mizanı indirdik.” [Hadid 25]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Muhammed Ceylani

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER