Çarşamba, 14 Şevval 1447 | 2026/04/01
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Amerika ve Yahudi Varlığının Saldırganlığına Karşı Tek Çözüm Cihattır! Küresel Barış Ancak Hilafetin Liderliğinde Mümkündür

Malezya Başbakanı Datuk Seri Enver İbrahim, Malezya’nın Orta Doğu’daki tüm anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesi gerektiği yönündeki tutumunu sürdürdüğünü açıkladı. Bölgedeki artan gerilimleri yatıştırmak için diyalog, diplomasi ve devletler arası yakın iş birliğinin tek yol olduğunu ifade etti. Bunun, insani gereklilikler ve küresel adalet ilkeleriyle uyumlu olduğunu belirtti. Başbakan bu açıklamaları; 24 Mart 2026 tarihinde Bahreyn Veliaht Prensi ve Başbakanı Selman bin Hamed Al Halife ile BAE Devlet Başkanı Muhammed bin Zayed Al Nahyan ile yaptığı telefon görüşmeleri sırasında dile getirdi.

Merak ediyoruz: Bu nasıl bir açıklamadır? Kardeşlerimizi vahşice katleden, beldelerimize saldıran ve dinimize hakaret eden bir düşmanla diyalog, diplomasi ve işbirliği mi yapmayı arzuluyoruz?! 70 binden fazla Müslümanın vahşice katledilmesi ve Gazze’deki devasa yıkım bunun yanı sıra Lübnan, Suriye, Yemen ve şimdi de İran’da yol açtıkları ölüm ve yıkım onların diplomasi dilinden asla anlamayan ve kendisine asla müsamaha gösterilmemesi gereken bir düşman olduğunu anlamamız için yeterli değil mi?

Bu sözler sadece gerçeklikten kopuk olmakla kalmıyor, aynı zamanda Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerde bolca yer alan Cihad emirlerini de inkâr etmektedir. Söz konusu olan; kardeşlerimizin saldırıya uğraması ve topraklarımızın istila edilmesidir. Merak ediyoruz: Eğer Malezya istila edilseydi, ailelerimiz, komşularımız ve dostlarımız vahşice katledilseydi ve saldırganlar ülkemizi tamamen gasp etmeye çalışsaydı; yine de barış adına düşmanla müzakere, diyalog ve işbirliği mi yapacaktık?!

Eğer saldırganlar askeri gücümüzü tasfiye etmemizi talep etseydi, doğal kaynaklarımıza el koymaya çalışsaydı, bizi evlerimizden sürseydi ve ümmetimizin egemenliğini çalmaya azmetseydi; onları yine barış adına diyaloğa mı çağıracaktık?! Düşmanla ancak korkaklar, ahmaklar ve hainler diyalog ve işbirliği yaparlar. Ülkelerini düşmana satarlar, servetlerini ona teslim ederler ve ümmetlerinin yok edilmesine, kardeşlerinin vahşice öldürülmesine göz yumarlar!

Allah Subhânehu ve Teâlâ bize karşı savaş açan bir düşmanla karşılaştığımızda cevabın ve çözümün diyalog, diplomasi veya işbirliği olmadığını açıkça beyan etmiştir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

وَقَاتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَكُمْ “Sizinle savaşanlara karşı siz de Allah yolunda savaşın.” [Bakara 190] Rabbimizin emri budur. Saldırıya uğramamız, ülkemizin gasp edilmesi ve kardeşlerimiz öldürülmesi durumunda tek ve mutlak çözüm Allah yolunda cihattır. Tüm Müslümanların, düşmanla savaşmak için tek bir liderlik, tek bir sancak ve tek bir savaş altında birleşmesi gerekir. Bu Allah’ın emridir ve İslam Ümmeti için nihai çözümdür.

Bu ümmetin başına gelen felaketlerin sebebi; korkak, ahmak ve hain yöneticilerdir. Bu yöneticiler, düşmanın elinde birer ajan veya kukla gibi hareket etmekte, sürekli onun önünde diz çökmekte ve halklarını ona boyun eğmeye zorlamaktadırlar. Ümmetin görevi bu liderleri reddetmek, hatta izzet ve şanını geri kazanmak için onları devirmektir.

İslam asla korkak, ahmak veya hain liderlerin eliyle zafer asla kazanamaz ve kazanamayacaktır, ancak Allah’tan başka kimseden korkmayan emin, muttaki, hakim ve cesur liderlerin eliyle zafer kazanabilir. Böylesi liderlerin varlığı, ümmet için sadece şer’i bir şart değil, aynı zamanda tarihin de tescil ettiği bir hakikattir; zira İslam, böylesi liderlerin varlığı sayesinde yayılmış ve dünyanın süper gücü olma mertebesine yükselmiştir. 1300 yıldan fazla hüküm süren Hilafet, bu gerçeğin kanıtıdır. Öyle ki İslam, savaş meydanlarında ve siyasette aslanlar gibi olan ve düşmanları önünde asla eğilmeyen Halifeler sayesinde dünyanın üçte birinden fazlasına hüküm sürmüştür.

Tarih ayrıca küresel barışın ancak ümmetin kalkanı olan, Şeriatı uygulayan ve rahmeti yayan Hilafetin liderliğinde mümkün olacağını belgelemiştir. Dünya; kafir güçlerin veya fasık Ruveybida yöneticilerin liderliği altında asla barışa ulaşamaz ve ulaşamayacaktır; çünkü onların hepsi ümmete birer canavar gibi davranmaktadır. Kurtlar yeryüzünde fink atarken koyunlar nasıl güvende olabilir?

Bu nedenle hem küfrün hâkimiyetinin son bulmasını hem de gerçek bir dünya barışını arzulayan herkesi, Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet’in kurulması için çalışmaya davet ediyoruz. Bu çalışma, Allah Subhânehu ve Teâlâ ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in iman edip salih amel işleyenlere zafer vaat ettiği bir çalışmadır.

وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْناً يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئاً وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.” [Nur 55]

Devamını oku...

İslam’ın Kelimesinin Merkezi: "لا إله إلا الله"

  • Kategori Makaleler
  •   |  

İslam’ın Kelimesinin Merkezi: "لا إله إلا الله "

Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّ اللَّهَ لَا يَغْفِرُ أَن يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَٰلِكَ لِمَن يَشَاءُ وَمَن يُشْرِكْ بِاللَّهِ فَقَدِ افْتَرَىٰ إِثْماً عَظِيماً “Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını, (günahları) dilediği kimse için bağışlar. Allah'a ortak koşan kimse büyük bir günah (ile) iftira etmiş olur.” [Nisa 48] Ve Subhanehu şöyle buyurmuştur: الَّذِينَ آمَنُوا وَلَمْ يَلْبِسُوا إِيمَانَهُم بِظُلْمٍ أُولَٰئِكَ لَهُمُ الْأَمْنُ وَهُم مُّهْتَدُونَ “İman edip de imanlarına zulüm bulaştırmayanlar var ya, işte onlar güven içindedir; doğru yolu bulanlar da onlardır.” [En’am 82] Ve Subhanehu şöyle buyurmuştur: وَالَّذِينَ هُمْ بِرَبِّهِمْ لا يُشْرِكُونَ “Onlar, Rablerine hiçbir şeyi ortak koşmazlar.” [Müminun 59] Ve Subhanehu şöyle buyurmuştur: وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ رَبِّ اجْعَلْ هَٰذَا الْبَلَدَ آمِناً وَاجْنُبْنِي وَبَنِيَّ أَن نَّعْبُدَ الْأَصْنَام “İbrahim şöyle dua etmişti: “Rabbim! Bu şehri güvenli kıl, beni ve çocuklarımı putlara tapmaktan uzak tut!” [İbrahim 35]

İslam’ın kelimesi “لا إله إلا الله”, akidelerin başı, dinin temeli ve peygamberlerin (salât ve selâm onlara olsun) peş peşe kendisine davet ettiği ve kendisi için kitapların indirildiği imandır. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Mekke’de hiç durmaksızın kendisine davet ettiği işte bu konudur; İslam’ın kelimesi “لا إله إلا الله”, dinde bir merkez ve İslam onun etrafında dönmekte olup bütün İslami akideler ve nizamlar onun üzerine inşa edilmiştir.

“لا إله إلا الله” şehadeti, manasını ve delalet ettiği şeyi bilmeyi gerektirir; şehadetin ilk kısmı olan “لا إله” (ilah yoktur), inkar (nefy) kısmıdır ve bu, Allah Subhanehu ve Teala dışında her şeyin ilahlığının inkar edilmesidir; yani insanın sevdiği, yücelttiği, boyun eğip teslim olduğu şeyleri ya da insanların ilah olarak edindiği putları, kişileri ve arzuları inkar etmesidir. Allah’tan başkasına kulluk anlamındaki “ubûdiyyet” lafzı, bundan sakındırmak için nebevî sünnette de geçmiştir; tıpkı Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurduğu gibi: تَعِسَ عَبْدُ الدِّينَارِ، تَعِسَ عَبْدُ الدِّرْهَمِ، تَعِسَ عَبْدُ الْخَمِيصَةِ “Altın'a (dirhem) ve gümüş'e (dirhem) kul olan kahrolsun, sürünsün! Kadifeye ve işlemeli kumaşlara kul olan kahrolsun, sürünsün!

Şehadetin ikinci kısmı, “إلا الله - Allah’tan başka” ifadesi, ispat kısmıdır; yani kulluğun (ulûhiyetin) sadece Subhanehu’ya ait olduğunun ispatıdır. Zira bu kısımda, Allah’ın en güzel isimleri ve sıfatları hatırlatılmaktadır; yani O’nu ilah edinmenin ve O’nun ibadet edilen ve sevilen oluşunun anlamı hatırlatılmaktadır; yani biz, O’nun önünde eğilir, O’nu yüceltir ve O’nun azametine boyun eğeriz ifadesinin anlamı hatırlatılmaktadır.

İslam’ın kelimesi, aklı ikna eden ve fıtrata uygun olan tüm akidelerin üzerinde yükseldiği akli bir akidedir; dolayısıyla insanda yerleşik olan gerçekler, kainatı yoktan var eden tek bir yaratıcının olmasını ve onun yaratılışının boşuna veya kaotik olmamasını gerektirir; nitekim Allah insanda, Kendisine yönlendiren deliller yaratmıştır ki bunlardan bazıları şunlardır:

Ahlaki eğilim:Bu, insanın fıtrî olarak iyiliğe eğilimli olması ve şerden nefret etmesidir; zira birçok kültürde doğruluk bir erdem ve zulüm ise bir rezilliktir; bu eğilimin tek açıklaması, bunun Hakim olan yaratıcının katından olmasıdır.

Özgür irade:Bu, insanın seçim yapabilme gücüdür; bu özellik insanı diğer tüm programlanmış varlıklardan ayırmakta olup bunun tek açıklaması, insana bu ayrıcalığı bahşeden bir ilahın varlığıdır.

İçgüdüsel yön: İnsanın içgüdüleri, maddenin salt maddi yorumunun ötesine geçmektedir; zira bunlar, yaratıcısına delalet eden gizli enerjilerdir.

Gaye ile ilgili duygular: İnsanın varlığının bir gayesi olduğunu idrak etmesi, bu duygudan diğer varlıkların yoksun olması ve bunun salt maddi bilimlerde bir açıklamasının bulunmamasıdır.

İbn Teymiyye, şeylerin O’na işaret etmesinden önce, Allah’ın şeyler için bir delil olduğunu ileri sürmüştür; yani insan delillerle çevrilidir ve insan Allah’a delalet eden evrensel dokunun bir parçasıdır; nitekim Allah insana, yaratıcısını idrak etmesi için maddenin ötesine geçen metafiziksel araçlar ve özellikler bahşetmiştir.

Bundan sonra bu kainatın tek bir ilahı olduğunu kabul etmek gerekir; çünkü aklın, birden fazla ilahın varlığını kabul etmesi imkansızdır; aksi takdirde onlar birbirlerine isyan ederlerdi; böylece ilahın varlığı aklen kanıtlandığı gibi onun vahdaniyeti (tekliği) de aklen kanıtlanmıştır; sonra peygamberler, selim fıtrata sahip insanları hak olan Allah'a ibadet etmeye yönlendirmek için vahiy ile geldiler; nitekim Ömer ibn Hattab, kendilerinin cahiliye döneminden İslam'a geçişini şu sözleriyle özetlemiştir: “Aklımız vardı ama hidayetimiz yoktu.”

Allah’ın peygamberleri (salat ve selam onların üzerine olsun) insanları Allah’a davet etmek için geldiklerinde, İslam'ın kelimesi “لا إله إلا الله -Allah’tan başka ilah yoktur) sözü, sözleri ve fiilleriyle tartıştıkları ve mücadele ettikleri ilk şey olmuştur; insanları Allah’ın şeriatına davet ederken bu sözü temel almışlardır. Mekke'de sahabeler, Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile birlikte bu söz temelinde sebat etmişlerdir. Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem Mekke'den Medine bu söz temelinde hicret etmiştir. Medine'de İslam devleti bu söz temelinde kurulduğu gibi gazveler ve fetihler de bu söz için olmuştur; zira Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: أُمِرْتُ أَنْ أُقَاتِلَ النَّاسَ حَتَّى يَشْهَدُوا أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ، وَيُقِيمُوا الصَّلَاةَ وَيُؤْتُوا الزَّكَاةَ، ثُمَّ حُرِّمَتْ عَلَيَّ دِمَاؤُهُمْ وَأَمْوَالُهُمْ وَحِسَابُهُمْ عَلَى اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ “İnsanlar “لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ- Allah'tan başka ilah yoktur” deyip namazı kılıp zekâtı verinceye kadar onlarla savaşmakla emrolundum. Sonra malları ve kanlarını benden korumuş olurlar. Onların hesapları ise Allah Azze ve Celle’ye kalmıştır.” Bunun ardından Sahabeler bu kelimeyi taşıdılar, ülkeleri fethetmek için harekete geçtiler ve insanları hayra davet ettiler; böylece kainatla uyum içinde olan Müslüman bir toplum oluşmuştur; öyle ki "ibadet eden kainatta ibadet eden insan" olmuştur. Nitekim Subhanehu şöyle buyurmuştur: وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَّسُولاً أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ فَمِنْهُم مَّنْ هَدَى اللَّهُ وَمِنْهُم مَّنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلَالَةُ فَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ “Andolsun biz, her ümmete, “Allah’a kulluk edin, tağuttan kaçının” diye peygamber gönderdik. Allah, onlardan kimini doğru yola iletti; onlardan kimine de (kendi iradeleri sebebiyle) sapıklık hak oldu. Şimdi yeryüzünde dolaşın da peygamberleri yalanlayanların sonunun ne olduğunu bir görün.” [Nahl 36]

Ne yazık ki tevhid kelimesi, sömürgecilik ve fikri işgal çağları nedeniyle birçok Müslümanın hislerinde ve akıllarındaki merkeziliğini kaybetmiş; böylece sadece teorik bir akideye veya dil ile yapılan bir zikre dönüşmüş ve hayat, siyaset ve ekonomi gerçekliğinden soyutlanmıştır.

Siyasette: Müslümanlar laik rejimlere boyun eğdiler ve İslam olarak adlandırılan bazı partiler, akideyi ona yabancı olan sistemlerle harmanlamayı kabul ettiler.

Ekonomide: Akide, para ve servet anlayışından koparılmış ve ekonomik sorunlara yönelik İslami çözümler ise kaybolmuştur.

Vela (Allah için sevmek) ve bera (Allah için buğzetmek): Bu, en tehlikeli izolasyon şekillerinden biridir; zira Allah’ı ve müminleri dost edinmenin ve küfür ile avenelerine buğzetmenin işaretleri kaybolmuştur. Birçokları münafıklar ve düşman rejimler tarafından aldatılmıştır; zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَاِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ إِنَّنِي بَرَاءٌ مِّمَّا تَعْبُدُونَ * إِلَّا الَّذِي فَطَرَنِي فَإِنَّهُ سَيَهْدِينِ “Hani İbrahim, babasına ve kavmine şöyle demişti: “Şüphesiz ben sizin taptıklarınızdan uzağım. Ben ancak O, beni yaratana taparım. Şüphesiz O beni doğru yola iletecektir.” [Zuhruf 26-27] Ve Subhanehu şöyle buyurmuştur: وَمِنَ النَّاسِ مَن يَتَّخِذُ مِن دُونِ اللَّهِ أَندَاداً يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللَّهِ وَالَّذِينَ آمَنُوا أَشَدُّ حُباً لِّلَّهِ وَلَوْ يَرَى الَّذِينَ ظَلَمُوا إِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَ أَنَّ الْقُوَّةَ لِلَّهِ جَمِيعاً وَأَنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعَذَابِ “Buna rağmen öyle insanlar var ki, Allah’tan başka varlıkları O’na denk tutar da, Allah’ı sever gibi onları severler. Gerçek mü’minlerin Allah’a olan sevgileri ise, her şeyden daha sağlam ve daha kuvvetlidir. Keşke o zulmedenler, azabı gördüklerinde anlayacakları gibi, şimdiden bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının çok şiddetli olduğunu anlasalardı!” [Bakara 165]

"لا إله إلا الله" ifadesinin anlamı, İslam’ı onun saf kaynaklarından (Kitap, Sünnet, Sahabe icması ve kıyas) almak ve ilahi teşri otoritesinden daha yüksek bir otoritenin olmamasıdır. Zira Subhanehu şöyle buyurmuştur: قُلْ إِنَّ صَلَاتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ * لَا شَرِيكَ لَهُ وَبِذَٰلِكَ أُمِرْتُ وَأَنَا أَوَّلُ الْمُسْلِمِينَ “De ki: Şüphesiz benim namazım, bütün ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm, alemlerin Rabbi olan Allah içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben müslümanların ilkiyim.” [En’am 162-163] Bu kelimenin yeniden hakim olması için İslami hayatın yeniden başlatılması gerekir; bu ise ancak küfrün politikalarına bağlı kalmayan özgür bir devlet olan İslam Devleti’nin kurulmasıyla mümkündür.

Bu amel, bu " لا إله إلا الله" kelimesini metodu ve sistemiyle taşıyan, hiçbir şeyde ona muhalefet etmeyen, bu kelimeyi tüm amelleri için tek referans olarak kabul eden ve liderliğinin şahsiyetlerini onun üzerine inşa eden bir cemaatin varlığını gerektirir; bu da Amr ibn As’ın şöyle dediği gibidir: إن أفضل ما نُعِد شهادة أن لا إله إلا الله وأن محمداً رسول الله “Bizim (Allah katında) en üstün saydığımız şey, Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna şehadet etmektir.” Bu konuda, herhangi bir zaman veya mekanda referans olarak alınan herhangi bir şeyden sapmamak demektir.

Ayrıca Şeyh Takiyyuddîn Nebhani Rahimehullah, “لا إله إلا الله” ile olan bağın, berat-ı zimmetle pratik bir bağ olsun diye Hizb-ut Tahrir'i kurmuştur. Bu yüzden davet taşıyıcılarının, amellerinin rutin bir görev olmadığını, aksine Ribi bin Amir’in Rüstem karşısındaki sebatından ve Ebu Bekir Sıddık’ın Ridde savaşlarındaki kararlılığından ilham alınarak kulluğun gerçekleştirilmesi olduğunu idrak etmeleri gerekir; zira Ebu Bekir şöyle demişti: “Allah'a yemin ederim ki namaz ile zekâtı birbirinden ayıranlarla savaşırım.”

Sonuç olarak: Hedef, tiranlara olan bağımlılıktan kurtulmak, hatta Allah'ın vaadi olan istihlafı-egemenliği gerçekleştirmek için bu anlamları ümmet ile güç ve kuvvet ehli arasında yaymaktır: وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.” [Nur 55]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Saba Ali – Mübarek Toprak (Filistin)

Devamını oku...

Nükleer Denizaltılarındaki Uyuşturucu Bağımlıları!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Nükleer Denizaltılarındaki Uyuşturucu Bağımlıları!

 

Haber:

İngiliz Savunma Bakanlığı, Kraliyet Donanması'nda bir skandal ortaya çıkardı; zira son yedi yıl içinde, aralarında nükleer denizaltılarda görev yapan denizcilerin de bulunduğu 170'den fazla denizcinin uyuşturucu kullandığı tespit edildi. Uyuşturucular arasında kokain, esrar, ekstazi ve diğerleri yer almaktadır. Onların çoğu işten çıkarıldı ve bakanlık, uyuşturucu kullanımına karşı sıfır tolerans politikası uyguladığını vurguladı. Askeri uzmanlar, özellikle nükleer denizaltılar gibi hassas ortamlarda bu durumun güvenlik açısından endişe verici olduğunu belirttiler. (El Cezire Net)

Yorum:

İran’a karşı yürüttükleri savaşta ve daha önceki Irak savaşında, Amerika’nın ve Batılı ülkelerin savaşı başlatmadaki küstahça gerekçesi, ister Irak'ta olduğu gibi yalanla da olsa bu silahlara sahip olunmuş olsun, isterse İran'da şu anda olduğu gibi sahip olmaya çalışmış olsun nükleer ve kimyasal kitle imha silahlarıydı.

Küstahlık, Amerika ve Batı’dan kaynaklanmaktadır; çünkü nükleer silahları olan devletler için silahları sınırlayan, nükleer silahı olmayanlar için yasaklayan ve haram kılan anlaşmalar yapanlar onlar olduğu gibi bu uğurda ekini ve nesli yok eden savaşlar başlatan ve başlatmaya devam edenler de onlardır. Aslında bunlara en çok sahip olanlar da onlardır; çünkü Batılı güçler, nükleer başlıklara, denizaltılara, uçakların ve füzelerin taşıdığı binlerce nükleer başlığa sahiptirler.

Batı'nın dilinde ve vicdanında, bu silahlara kendilerinin sahip olmasını ve başkalarının ise mahrum bırakılmasını meşrulaştıran argüman, her zaman rasyonelliğin tekelinde olmak gibi sahte iddiaya ve nükleer silahların, Batı'nın sınıflandırmasına göre teröristlerin, kötülerin ve kötü niyetlilerin, aynı şekilde ilkelere bağlı kişilerin, özellikle de Müslümanların eline geçmesinden duyulan korkuya dayanmaktadır; tıpkı ABD Savaş Bakanı’nın şöyle ifade ettiği gibi: “Peygamberlik temelli İslamcı hezeyanlara saplanmış radikal rejimlerin nükleer silaha sahip olmasına izin verilemez.”

Ancak tarih ve onunla birlikte gerçeklik şunu söylüyor, onlar, yani Batı, yasaklamayı gerektiren yasaklanma özelliklerine daha çok layıktırlar. Örneğin Amerika, tarihte Japonya'ya atom bombası atarak savaşı kazanmak için nükleer silah kullanan tek devlettir; ayrıca Irak gibi farklı savaşlarında taktiksel olarak nükleer silahlar kullandığı gibi Vietnam’da da portakal ajanı gibi yasaklı silahları kullanmıştır. Yani tarih ve gerçeklik, Amerika ve beslemesi Yahudi varlığının, nükleer silaha sahip oldukları gibi yeryüzündeki diğer tüm varlıklara karşı en saldırgan, en terörist ve tüm kırmızı çizgileri aşanlar olduklarını, çocukları ve sivilleri öldürmekten devlet başkanlarını kaçırmaya ve liderlere suikasta kadar, savaşı bir oyun gibi ele almaya kadar her şeyi yaptıklarını söylemektedir.

Eğer terör, kötülük ve insanlık için tehlike olarak nitelendirilebilecek birileri varsa, o da açgözlülük ve insani değere saygısızlık açısından başkalarının sahip olmadığı bir özelliğe sahip olan Batı devletleridir; bunu ise onların sömürgeci tarihleri ve yıllar boyunca sayısız kurbanları söylemektedir. Eğer yanlış bir ideolojiye sahip biri varsa, o da Haçlı Trump ve derisine “kafir” dövmesi yaptıran Haçlı savaş bakanıdır; ayrıca saldırılarını ve suç niteliğindeki savaşlarını sürdürürken, “Amaleklileri” ve tüm komşu ülkelere yayılan topraklarını yok edeceğini açıklayan Yahudi varlığıdır.

İngiliz nükleer denizaltılarında görev yapan esrar ve uyuşturucu bağımlıları hakkındaki haberlere geri dönersek, en ölümcül silahın uyuşturucu bağımlısı sapkınların elinde olması nasıl mümkün olabilir?!

Eğer bu bir şeye işaret ediyorsa, o da yukarıda bahsedilen konuşmada belirtildiği gibi insanlığın Batı zihniyeti, Batı medeniyeti ve nükleer silahların oluşturduğu bu tehlikeli karışım karşısında kesinlikle güvende olmadığına ve onların, başkalarının dışında suçlu ahmaklar olduğuna işaret etmektedir. أَلَا إِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلَٰكِن لَّا يَشْعُرُونَ “Dikkat edin! Onlar bozguncuların ta kendileridir; fakat bunun farkına varmazlar.” [Bakara 12] أَلَا إِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَاءُ وَلَٰكِن لَّا يَعْلَمُونَ “Şunu bilin ki, asıl aptal ve akılsız olan kendileridir; fakat bunu da bilmezler.” [Bakara 13]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdurrahman El-Ladavi

Devamını oku...

ABD ve Yahudi Varlığının İran'a Yönelik Saldırısı ve Müslüman Ülkelerinin Yapısal Olarak Zayıflığı

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

ABD ve Yahudi Varlığının İran'a Yönelik Saldırısı ve Müslüman Ülkelerinin Yapısal Olarak Zayıflığı

Haber:

Amerika ve Yahudi varlığı ile İran arasında tırmanan savaş, bir kez daha uluslararası sistemin süper güçlerin bir aracı olarak çalıştığını ortaya koymuştur; zira Birleşmiş Milletler, Uluslararası Adalet Divanı ve diğer kurumlar dünyayı korumaktan aciz kalmıştır. İslam beldelerine yönelik saldırganlığın sürmesi, ABD’nin, egemenliğe hiç aldırış etmeden nasıl kendi hegemonyasını dayattığını kanıtlarken aynı zamanda milliyetçi bölünmeler nedeniyle fiilen parçalanmış Müslüman ülkelerinin yapısal olarak zayıflığını ve Batı’nın çıkarlarına boyun eğen liderlikler tarafından yönetildiklerini ortaya koymaktadır.

Yorum:

Bu savaş sadece jeopolitik bir çatışma değildir; aksine İslam ümmetine yönelik süregelen düşmanlığın açık bir tezahürüdür. Bugün İran'da yaşananlar, daha önce Filistin, Irak, Afganistan, Suriye ve Yemen'de tanık olduğumuz olayların bir devamıdır. İslam'ın düşmanları mezhepler ve sınırlar arasında ayrım yapmazlar; aksine ümmeti bir bütün olarak zayıflatmaya, bölmeye ve kontrol altına almaya çalışırlar.

Anlaşılması gereken en önemli gerçek şudur: Müslüman ülkelerinin zayıflığı, kaynak veya kapasite eksikliğinden değil, gerçek bir siyasi birliğin yokluğundan kaynaklanmaktadır. Zira ümmet, devasa doğal kaynaklara, stratejik coğrafi konuma ve büyük askeri güçlere sahiptir. Buna rağmen dış güçlerin etkisine bağlı ulusal devletlere bölünmüş olarak kaldığı sürece, tüm bunlar etkisiz kalmaya devam edecektir. Özellikle bu parçalanmışlık, Amerika’nın ve Yahudi varlığının hegemonyalarını koruyup sürdürmelerine ve en az dirençle zulmü devam ettirmelerine imkân vermektedir.

En çok endişe verici olan ise, Batı’nın çıkarları için araçlar olarak çalışan Müslümanların başındaki liderlerin rolüdür. Zira onlar, ümmeti savunmada başarısız olmakla yetinmiyorlar; aksine ümmetin zayıflığını sürdüren yapıları aktif olarak güçlendiriyorlar. Ayrıca onların politikaları, siyasi, ekonomik ve askeri baskıların etkisiyle şekillenmekte olup, ümmetin kolektif çıkarları yerine rejimin bekasını tercih etmektedirler. Bu koşullar altında, mevcut çerçeve içinde herhangi bir gerçek değişim beklentisi hayalden ibarettir.

Bu nedenle artık temel soru, birliğin gerekli olup olmadığı değil, aksine bu birliğin küresel hegemonyaya meydan okuyabilecek şekilde nasıl sağlanabileceğidir. Sembolik ya da söylemsel bir birlik yeterli değildir; asıl gerekli olan, ümmeti tek bir otorite altında birleştirecek ve kolektif gücünü harekete geçirebilecek birleşik bir siyasi yapıdır. Hilafetin özü işte budur.

Hilafet, sadece tarihsel bir mefhum değildir, aynı zamanda çağdaş dünya düzeninde stratejik bir gerekliliktir. Zira Hilafet, ümmet için bir kalkan mesabesinde olup ümmetin kaynaklarını ve yeteneklerini birleştirir ve onun düşmanlarına karşı net bir yönlendirme sağlar. Aksi takdirde İslam ümmeti bocalamaya, parçalanmaya ve zayıf kalmaya devam ederken, ümmetin düşmanları ise uyumlu bir şekilde ve uzun vadeli planlar yaparak çalışmaktadır.

Amerika ve Yahudi varlığı ile İran arasındaki savaş, Amerika'nın hegemonyasının sarsılmaz olmadığını ortaya koymuştur. Zira onun çeşitli cephelerdeki başarısızlıkları, ona meydan okunabileceğini göstermektedir. Ancak bu meydan okuma, Müslümanlar ulus devlet sisteminin kısıtlamalarından kurtulup, kesin kararlar almaya muktedir kapsamlı bir siyasi yapı altında birleşmedikçe etkili olmayacaktır.

İslam ümmeti bölünmüş bir halde kalmaya ve Batı'ya dost olan liderlerin yönetimi altında olmaya devam ettiği sürece, zulüm sarmalları da devam edecektir. Bu yüzden çözüm, geçici ittifaklarda ya da siyasi düzenlemelerde değil, aksine ümmetin siyasi yapısında köklü bir dönüşümde, yani Hilafetin çatısı altında gerçek bir siyasi birleşmede yatmaktadır. Dolayısıyla bu dönüşüm olmadan, her yeni çatışma, sadece devam eden kölelik zincirinin bir başka halkasından ibaret olacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Muhammed - Malezya

Devamını oku...

Fecr-i sadık (Gerçek Tan Yeri) Belirdiğinde, Oruç Tutan Kişi İçin Yemek ve İçmek Haram Olur

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

 

Soru-Cevap

Fecr-i sadık (Gerçek Tan Yeri) Belirdiğinde, Oruç Tutan Kişi İçin Yemek ve İçmek Haram Olur

Ahmad Agus S Jember’e

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Ey Şeyhim, Hizb-ut Tahrir Emiri Şeyh Ata İbn Halil Ebu Raşta, Allah sizi koruyup gözetsin.

Endonezya’daki gençlerden biri verdiği fetvada, Ramazan ayında fecr-i sadık girdiği halde fecr-i sadık ezanı sırasında yemenin ve içmenin caiz olduğunu söyledi. Ve şu hadisi delil getirdi: Ebu Hureyra Radıyallahu Anh’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِذَا سَمِعَ أَحَدُكُمْ النِّدَاءَ وَالإِنَاءُ عَلَى يَدِهِ فَلا يَضَعْهُ حَتَّى يَقْضِيَ حَاجَتَهُ مِنْهُ “Biriniz, kap elinde iken ezanı işitirse, ihtiyacını giderinceye (karnını doyuruncaya) kadar, onu bırakmasın.” Genç, hadiste geçen “ezan” lafzının fecr-i sadık vaktinin girdiği Abdullah ibn Mektum'un ezanı olduğunu delil getirmektedir.

Onun fetvası, iki nedenden ötürü partinin benimsediği görüşe aykırı değil mi? Bunlar:

1- İmsak vaktinin sınırı konusunda gaye mefhumunun anlamına aykırıdır; zira İslami Şahsiyet kitabının üçüncü cildinde şöyle geçmektedir: “Gaye mefhumu, hükmün bir gayeye bağlanmasıdır. Hüküm bir gaye ile sınırlandırıldığında bu o gayeden sonraki hususlarda hükmün nefyedilmesine delalet eder…”

2- Bir çelişki olduğunda delillerin arasını cem etme kaidesine aykırıdır; zira Nebhani (Allahu Teala rahmet etsin) İslami Şahsiyet kitabının üçüncü cildinde şöyle demiştir: “İki nass çeliştiğinde, onlardan her biri ile amel etmek imkânsız olduğundan ancak biri diğerine tercih edilir. Bir yönden de olsa amel etmek imkânı olduğunda tercih edilmez. Çünkü delillerin işlevsel olmaları tamamıyla ihmal edilmelerinden evladır…”

Açıklamanızı rica ediyoruz ve Allah sizi hayırla mükafatlandırsın. Ahmad Agus.

Cevap :

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

1- Şüphesiz oruç, facr-i sadık’ın belirmesiyle başlar; bu da Allahu Teala’nın şu kavlinden dolayıdır: وَكُلُوا وَاشْرَبُوا حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَكُمُ الْخَيْطُ الْأَبْيَضُ مِنَ الْخَيْطِ الْأَسْوَدِ مِنَ الْفَجْرِ ثُمَّ أَتِمُّوا الصِّيَامَ إِلَى اللَّيْلِ “Sabahın beyaz ipliği (aydınlığı), siyah ipliğinden (karanlığından) ayırt edilinceye kadar yiyin, için, sonra akşama kadar orucu tamamlayın.” [Bakara 187] Yine Buhari’nin Abdullah İbn Ömer Radıyallahu Anh’dan şöyle dediğini rivayet ettiği Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hadisinden dolayıdır; zira Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِنَّ بِلَالاً يُؤَذِّنُ بِلَيْلٍ فَكُلُوا وَاشْرَبُوا حَتَّى يُؤَذِّنَ أَوْ قَالَ حَتَّى تَسْمَعُوا أَذَانَ ابْنِ أُمِّ مَكْتُومٍ “Bilal ezanı geceden okur. Siz İbn Ümmü Mektum'un ezanını duyuncaya kadar yiyip içmeye devam edin.” İbn Ümmü Mektum kör bir adam olup, insanlar ona sabah oldu deyinceye kadar ezan okumazdı. Buhari ve Müslim -lafız Buhari’ye aittir- Abdullah bin Mesud’dan, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: لاَ يَمْنَعَنَّ أَحَدَكُمْ - أَوْ أَحَداً مِنْكُمْ - أَذَانُ بِلاَلٍ مِنْ سَحُورِهِ، فَإِنَّهُ يُؤَذِّنُ - أَوْ يُنَادِي بِلَيْلٍ - لِيَرْجِعَ قَائِمُكُمْ، وَلِيُنَبِّهَ نَائِمَكُمْ، وَلَيْسَ أَنْ يَقُولَ الفَجْرُ - أَوِ الصُّبْحُ -» وَقَالَ بِأَصَابِعِهِ وَرَفَعَهَا إِلَى فَوْقُ وَطَأْطَأَ إِلَى أَسْفَلُ حَتَّى يَقُولَ هَكَذَا وَقَالَ زُهَيْرٌ: «بِسَبَّابَتَيْهِ إِحْدَاهُمَا فَوْقَ الأُخْرَى، ثُمَّ مَدَّهَا عَنْ يَمِينِهِ وَشِمَالِهِ “Birinizi (veya sizden birinizi) Bilal'in okuduğu ezan sahur yapmaktan alıkoymasın. Çünkü o, gece vakti ezan okur. Bu ezanla, geceyi ihya edenleri sahur yemeği için uyarır, uyuyanları da sahura kaldırır.” Bunları ifade ederken bu ezanın, fecrin veya sabahın ezanı olduğunu söylemedi. Bu arada parmakları ile bir şeylere işaret etti. Parmağını yukarı kaldırıp sonra aşağı indirdi. (Hadisin ravilerinden) Züheyr ise: "İki şehadet parmağı (şehadet parmağı ile yanındaki orta parmak) ile işaret ederken ikisini üst üste getirip sağına ve soluna doğru uzattı demiştir. İbn Hacer Fethul Bari’de, bu hadis-i şerifi şerhederken şöyle demiştir: (… Sabah genellikle uykudan sonra gelir. O halde hazırlanmaları ve ilk vaktin faziletini idrak etmeleri için vakti girmeden önce insanları uyandıran birini tayin etmek uygun olur. Allah daha iyisini bilir. Keza “parmağını yukarı doğru kaldırdığını söyledi” şeklindeki sözü, yani işaret etti demektir… “إِلَى فَوْقُilel-fevgu, yukarı doğru” sözü, zamme (ötre) üzere mebni olmuştur ve “أَسْفَلُ esfelu, aşağı doğru” kelimesi de aynı şekildedir. … Sanki fecr-i sadıkın sıfatını anlatmak için iki parmağını birleştirip sonra da ayırmıştır. Çünkü fecr-i sadık, yatay olarak yükselir, sonra ufukta sağa sola giderek yayılır. Fecr-i kazib ise bundan farklıdır. Nitekim Araplar onu, zenbu’s sihran (yalancı fecir) olarak adlandırmıştır. Çünkü o, gökyüzünün en yüksek yerinde görünür ve sonra da iner. Nitekim başını kaldırıp indirmesi de buna işaret etmektedir.) Mu’taridan (مُعْتَرِضًا): Yani yatay olarak demektir.

Aynı şekilde Tirmizi Sünen’inde İbn Abbas’dan Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: أَمَّنِي جِبْرِيلُ عَلَيْهِ السَّلَام عِنْدَ الْبَيْتِ مَرَّتَيْنِ... ثُمَّ صَلَّى الْمَغْرِبَ حِينَ وَجَبَتْ الشَّمْسُ وَأَفْطَرَ الصَّائِمُ... ثُمَّ صَلَّى الْفَجْرَ حِينَ بَرَقَ الْفَجْرُ وَحَرُمَ الطَّعَامُ عَلَى الصَّائِمِ... “ Cibril Aleyhisselam, Kabe’nin yanında bana iki kez imam oldu… sonra güneşin battığı ve oruçlunun orucunu açtığı zaman akşam namazını kıldırdı… sonra aydınlığın yeni başlayıp oruçluya yeme içmenin haram olduğu vakitte sabah namazını kıldırmıştı… ” Tirmizi, İbn Abbas’ın hadisinin, hasen sahih hadis olduğunu söyledi…

Buna göre fecr-i sadık belirdiğinde, oruç tutan kişinin yemesi, içmesi ve diğer orucu bozan eylemlerde bulunması haram olur; her kim fecr-i sadık belirdikten sonra kasten ve hiçbir özrü olmadan yemek yer, içer veya diğer orucu bozan eylemlerde bulunursa, büyük bir günah işlemiş olur, orucu fasit olur; bu nedenle orucunu bozduğu o günü kaza etmesi gerekir...

Soruda, biriniz, kap elinde iken ezanı işitirse, ihtiyacını giderinceye (karnını doyuruncaya) kadar, onu bırakmasın şeklinde geçen hadis-i şerif, birçoğunun hadis kitaplarında geçmekte olup onlardan bazıları şunlardır:”

a- Ebu Davut Sünen’inde, Ebnu Hureyra’dan şöyle dediğini rivayet etmiştir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِذَا سَمِعَ أَحَدُكُمْ النِّدَاءَ وَالإِنَاءُ عَلَى يَدِهِ فَلا يَضَعْهُ حَتَّى يَقْضِيَ حَاجَتَهُ مِنْهُ “Biriniz, kap elinde iken ezanı işitirse, ihtiyacını giderinceye (karnını doyuruncaya) kadar, onu bırakmasın.

b- Hakim Müstedrek’inde Ebu Hureyra’dan şöyle dediğini rivayet etmiştir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِذَا سَمِعَ أَحَدُكُمْ النِّدَاءَ وَالإِنَاءُ عَلَى يَدِهِ فَلا يَضَعْهُ حَتَّى يَقْضِيَ حَاجَتَهُ مِنْهُ “Biriniz, kap elinde iken ezanı işitirse, ihtiyacını giderinceye (karnını doyuruncaya) kadar, onu bırakmasın.” Hakim şöyle dedi: (Bu hadis, Müslim’in şartıyla sahihtir ve onu tahric etmemiştir.) Zehebi telhis’de bunu şu sözleriyle yorumlamıştır: (Müslim’in şartıyla).

c- Ahmed Müsned’inde, Ebu Hureyra’dan Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: إِذَا سَمِعَ أَحَدُكُمْ النِّدَاءَ وَالإِنَاءُ عَلَى يَدِهِ فَلا يَضَعْهُ حَتَّى يَقْضِيَ حَاجَتَهُ مِنْهُ “Biriniz, kap elinde iken ezanı işitirse, ihtiyacını giderinceye (karnını doyuruncaya) kadar, onu bırakmasın.” Ravh bize rivayet etti, Hammad bize, Ammar ibn Ebu Yasir’den ve Ebu Hureyra’den, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den bir benzerini şu ziyadesiyle rivayet etti: وَكَانَ الْمُؤَذِّنُ يُؤَذِّنُ إِذَا بَزَغَ الْفَجْرُ “Müezzin, fecir (sabahın aydınlığı) doğduğu zaman ezan okurdu.

Bu hadis-i şerif makbul bir hadisti ve senedi bakımından alınır ve bu konuda Hakim’in Müslim’in şartıyla demesi ve Zehebi’nin de Müslim’in şartıyla konusunda onunla hemfikir olması yeterlidir.

3- Yukarıdaki hadis incelediğinde, burada kastedilen ezanın, şafak vakti ezanı, yani imsakın başlaması gereken ezan, yani İbn Ümmü Mektum Radıyallahu Anh'ın ezanı olduğu, kastedilenin Bilal Radıyallahu Anh'ın ezanı olmadığı tercih edilir; çünkü Bilal'in okuduğu ezan sırasında ve sonrasında yemek ve içmek caizdir; tıpkı bunu Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bize şöyle açıkladığı gibi: إِنَّ بِلَالاً يُؤَذِّنُ بِلَيْلٍ فَكُلُوا وَاشْرَبُوا حَتَّى يُؤَذِّنَ أَوْ قَالَ حَتَّى تَسْمَعُوا أَذَانَ ابْنِ أُمِّ مَكْتُومٍ “Bilal ezanı geceden okur. Siz İbn Ümmü Mektum'un ezanını duyuncaya kadar yiyip içmeye devam edin.” Dolayısıyla Bilal Radıyallahu Anh'ın ezanı geceden, yani şafak sökmeden önce okunurdu; bu ise imsak için şerî bir sınır değildir; dolayısıyla da kastedilenin, Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şu kavlinin olması doğru değildir: إِذَا سَمِعَ أَحَدُكُمْ النِّدَاءَ وَالإِنَاءُ عَلَى يَدِهِ فَلا يَضَعْهُ حَتَّى يَقْضِيَ حَاجَتَهُ مِنْهُ “Biriniz, kap elinde iken ezanı işitirse, ihtiyacını giderinceye (karnını doyuruncaya) kadar, onu bırakmasın.” Kastedilenin Bilal'in ezanı olduğu da doğru değildir; çünkü Bilal'in ezanı için, kabı elden bırakıp ondan ihtiyacın giderilmemesinin bir anlamı yoktur; zira Bilal'in ezanı sırasında yemek caizdir; dahası ezandan bir süre sonra yemekte de herhangi bir sakınca yoktur... Tıpkı Ahmed'in rivayetinde şöyle geçtiği gibi: وَكَانَ الْمُؤَذِّنُ يُؤَذِّنُ إِذَا بَزَغَ الْفَجْرُ “Müezzin, fecir (sabahın aydınlığı) doğduğu zaman ezan okurdu.” Dolayısıyla racih olan, burada kastedilenin Bilal'in ezanı değil, İbn Ümmü Mektum'un (Allah onlardan razı olsun) ezanı olduğudur.

4- Kap hadisinin nassı, fecrin (şafak vakti) belirmesiyle imsakın sınırını belirleyen birçok şerî nassla çelişmektedir; peki bu hadis ile fecir belirdiğinde yemek ve içmenin haram olduğuna delalet eden diğer nassların arasını cem etmek mümkün müdür?

Bunun cevabı şöyledir; delillerin işlevsel olmaları ihmal edilmelerinden evladır; kap hadisinin senedi makbuldür; zira asıl olan, reddedilmemesi, aksine onun ile çelişen nassların arasını cem etmenin gerçekleşmesi halinde onunla amel etmektir... Benim, bu hadis ile diğer nassların arasını cem etme konusunda tercih ettiğim görüş şöyledir:

* İmsak, fecr-i sadık ezanıyla başlar ve ezan sırasında yemek ve içmek doğru değildir.

Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in oruç tutan kişiye, ezanı işittiğinde içip yemesine ruhsat verdiği özel bir durum vardır ki o da şudur:

- Eğer ezan aniden okunursa, yani fecr-i sadık’ın girdiği onun için netleşmemişse ve ezanı duymamışsa…

- Kendisinden yediği ve içtiği kap elinde olup imsak vaktinin başlamadığını düşünüyorsa…

- Sonra kaptaki içecekten veya yiyecekten ihtiyacını gidermeden önce tam bunu yaparken, aniden müezzinin sabah ezanını okuduğu sesi gelmişse…

Yukarıda üç şartı içeren bu durum, özellikle de (aniden kelimesi), zamanın gireceğini beklemiyordu anlamına gelmektedir...Bu durumda,Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem, kişinin elindeki kaptan içmesine veya yemesine ruhsat vermiştir... Bunu, İmam Ahmed’in Müsned’inde Musa’dan rivayet ettiği şu hadis de desteklemektedir: İbn Lahia bize, Ebu Zübeyr'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Cabir'e, oruç tutmak isteyen ve elinde içmek için bir kap bulunan bir adamın, ezanı duyduğunda ne yapacağını sordum? Cabir de şöyle dedi: Bunu Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile konuştuğumuzda şöyle buyurdu: لِيَشْرَبْ “İçsin.” Dolayısıyla bu, istisnai durum için olan bir ruhsattır: Yani (bir adam oruç tutmak istiyor ve elinde içmek için bir kap varken ezan ezanı işitiyorsa), "içmesi için" ona ruhsat verilmiştir.

Ancak bu özel ruhsat, ezan duyulduğunda ve ezan sırasında kasten yemek yiyip içmek suretiyle bu ruhsatın dışındakilere aşması caiz değildir; aksine bu durum, örneğin elinde bir kap bulunan ve ondan içmek isteyen, ancak imsak vaktinin henüz başlamadığını düşünen bir kişiyle sınırlıdır. Yani bu kişi, içmeye başlamadan hemen önce aniden ezan okunursa, onun başladığı şeye devam etmesi ve içmesini tamamlaması caizdir... Yani bu, yukarıdaki hadiste geçtiği gibi sadece özel bir durumdur: Cabir'e, oruç tutmak isteyen ve elinde içmek için bir kap bulunan bir adamın, ezanı duyduğunda ne yapacağını sordum? Cabir de şöyle dedi: Bunu Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile konuştuğumuzda şöyle buyurdu: لِيَشْرَبْ“İçsin.”

Bu durum: Yani (ezan sesiyle şaşırması ve vakit girdiğini beklememesi... ve benzerleri), mevcut zamanda nadiren yaşanmaktadır; çünkü ezan vakti belli olup imsak saatlerini gösteren listeler ve kayıtlar yaygındır; Allah'a hamd olsun Müslüman ülkelerde camiler de yaygın olup ezan sesi yükselmektedir... Buna rağmen böyle bir durum meydana gelirse, yukarıda da belirttiğimiz gibi bu bir ruhsattır...

5- Ama bu durumun dışında vacip olan, imsak vaktidir...Bu nedenle(Endonezya’daki gençlerden biri verdiği fetvada, Ramazan ayında fecr-i sadık girdiği halde fecr-i sadık ezanı sırasında yemenin ve içmenin caiz olduğunu söyledi)şeklinde aktardığın kardeşin söylediğine gelince;o kardeş sözünden dönmelidir; çünkü bu söz doğru değildir; dahası fecr-i sadık girdiğinde ve müezzin onun girdiğini ilan ettiğinde, oruç tutan kişinin yemeyi ve içmeyi bırakması gerekir; aksi takdirde günahkâr olduğu gibi orucu da batıl olur ve kaza etmesi gerekir. Sadece yukarıdaki üç şartla kabı elinde tutan kişi için caizdir.

Bu kadarı yeterlidir. Bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır.

 

 

Kardeşiniz

Ata İbn Halil Ebu Raşta

H. 24 Ramazan 1447

M. 13/03/2026

Cevaba, Emir’in (Allah onu korusun) web sitesinden bağlanabilirsiniz:

https://www.facebook.com/AtaAboAlrashtah/posts/122127381405129051

Devamını oku...

El-Vakiye TV: “Allah'ım, Zalimleri Zalimlerle Kırdır Ve Bize De Zalimlerden Olduğumuzu Unuttur!”

  • Kategori El Vakiye TV
  •   |  
El-Vakiye TV:
“Allah'ım, Zalimleri Zalimlerle Kırdır Ve Bize De Zalimlerden Olduğumuzu Unuttur!”

Hizb-ut Tahrir Üyesi Faziletli Şeyh Yusuf Maharize’ye (Ebu Humam) Ait Bir Kesit - Mübarek Toprak (Filistin)

Cuma Hutbesinden Bir Kesit

Yapım: El Vakiye TV Medya Prodüksiyonu
H. 09 Şevval 1447 - M. 28 Mart 2026

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER