Perşembe, 09 Ramazan 1447 | 2026/02/26
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Devlet Borç Batağına Saplandığında...

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Devlet Borç Batağına Saplandığında...
Mısır Merkez Bankası İçin Yeni Krediler ve Hazine Bonoları!

Haber:

CNBC Arabia, 1/12/2025 Pazartesi günü internet sitesinde, Merkez Bankası'nın 1 Aralık 2025 tarihli açıklamasına göre Mısır'ın yeni bir ihalede 961 milyon Dolar değerinde bir yıl vadeli Dolar cinsinden hazine bonosu sattığını ve ortalama getirinin %3,75 olduğunu bildirdi.İlgili ekonomik bağlamda Mısır, 2025/2026 mali yılının ilk çeyreğinde, geçen yılın aynı dönemindeki %3,5'e kıyasla, üç yıldan fazla bir süreden beri ilk kez %5,3'lük bir büyüme oranı elde etmiştir. Bu artış, 2023/2024 yılının ikinci çeyreğinden bu yana ilk kez büyüme kaydeden Süveyş Kanalı gelirlerinin toparlanmasının yanı sıra sanayi, turizm, iletişim ve bilişim sektörlerindeki dikkat çekici hareketliliğe bağlanmaktadır. Mısır'da mali yıl, Temmuz ayından Haziran ayı sonuna kadar uzanmaktadır. Planlama ve Uluslararası İşbirliği Bakanı Ranya El-Meşat'ın (27 Kasım 2025) açıklamasına göre Mısır, 2025-2026 mali yılında yıllık yaklaşık %5 büyüme hedefliyor.

Yorum:

Haber ajansları, vadesi gelen borçları geri ödemek için yaklaşık %3,75 getiri oranına sahip hazine bonoları aracılığıyla 961 milyon Dolar tutarında yeni borçlanma yapıldığını duyurduğunda, artık hiç kimse için gizli olmayan bir ekonomik gidişat ortaya çıkmıştır ki o da şudur:Devlet, borçlarını geri ödemek için borçlanmakta olup bu borç, sonu gelmeyen bir döngü haline geldiği gibi borçlar, halkın geçim kaynakları, gelecekleri ve yıllar boyunca Batı'ya ipotek edilen ülkelerinin servetleriyle ödenmektedir.

Bu haber acil bir durum değil, aksine uzun bir zincirin halkasıdır; zira dış borç, 2023/2024 mali yılı sonunda 152,9 milyar Doları aşmış, daha sonra daha güncel raporlara göre yaklaşık 161 milyar Dolara yükselmiş, böylece faiz ve taksitler arasındaki yıllık borç servisi tutarı 32,9 milyar Doları aşmıştır.Bu da devletin gerçek kaynaklarının, şeriatın farz kıldığı gibi insanların işlerini gözetmek için harcanması yerine, yozlaşmış mali politikaların yol açtığı yükümlülükleri ödemek için heder edildiği anlamına gelmektedir.

Mevcut borç sistemi, tahviller, hazine bonoları, Dolar cinsinden sukuklar (sertifikalar), yumuşak (düşük faizli) krediler ve ticari krediler gibi her türlü faizli kredilere dayanmaktadır... Bunların hepsi, gerçekte, halkın üzerinde ağır bir yük oluşturan faizli yükümlülüklerdir.Peki bütçesinin temelini tefecilik üzerine kuran ve biriken borçlarını ödemek için her yıl borçlanmayı planlayan bir ülke hali ne olacak?

“Krediyi, krediyle ödeme” döngüsü, sadece finansal olarak kötü bir yönetim değil, aynı zamanda şerî, siyasi ve ekonomik bir suçtur; çünkü bu döngü, siyasi kararları bağışçılara ipotek etmekte, devlet kaynaklarını alacaklılar için bir hazineye dönüştürmekte ve ümmeti, bugünü ve geleceği için felaketlere sürükleyen ekonomik bağımlılık içinde boğmaktadır.

Bu paralar, sistemin nitelendirdiği gibi “finansman maliyet” değildir; aksine faiz haram kılınmış olup Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in dediği gibi Allah faizi yiyene, taşıyana, yazana ve ona şahitlik edene lanet etmiştir. Bu lanet, sadece bireylere değil, aksine bütçeleri bu günah üzerine inşa edildiğinde tüm topluma isabet eder.  

-Bu durumda-, faizin kamu harcamalarının büyük bir kısmını yutması ve sağlık, eğitim ve temel hizmetlere yapılan harcamaların, alacaklılar lehine azalması şaşırtıcı değildir; zira faizli sistemler bu şekilde işlemekte olup birkaç yerel ve uluslararası alacaklıların pahasına insanlar tüketilmektedir.

İnsanlara (genişleme ve yatırım, ekonomik reform veya finansman ihtiyaçları) hakkında resmi açıklamalar sunulabilir ancak gerçeklik şunlara tanık olmaktadır:

  • Krediler, ekonominin servet üretme kapasitesinden daha hızlı bir şekilde artmakta ve faiz oranları her yıl yükselmektedir.
  • Para birimi hızla değer kaybetmekte, bu da geri ödeme yükünü artırmaktadır.
  • Açığı kapatmak için kamu varlıklarının satışı hızlanmaktadır.
  • Uluslararası alacaklılar, ülke içindeki karar alma süreçlerinde egemen bir hale gelmektedirler.

Bu bir reform ve iyi bir yönetim değildir,aksine birçok ülkeyi yıkıma sürükleyen aynı modelin yeniden üretilmesidir; ayrıca bu, ekonomiyi uluslararası kurumlara bağlamaya, onu zehirli kredi programlarıyla kısıtlamaya ve devleti bağışçıların taşeronu haline getirmeye dayalı bir modeldir.

Ekonomiye ilişkin doğru bakış, mevcut sistemlere yama yapmak veya borç koşullarını iyileştirmek değildir; aksine açık bir temel koyan şeriata dayalı olarak küresel tefecilik sisteminden tamamen kurtulmaktır:

1- Tahviller, hazine bonoları ve krediler de dahil olmak üzere faizin tüm şekilleri haram kılınmıştır.

2- Kamu mülkiyetini ve petrol, gaz, madenler, kanallar ve su yolları gibi ümmetin servetlerini yönetmek ve bunların gelirlerini faiz ödemeye değil, tebaanın işlerinin gözetilmesine tahsis etmek.

3- Enflasyonu ve parasal çöküşü önleyen, altın ve gümüşe dayalı istikrarlı bir para birimi.

4-Açığın faizli krediyle finanse edilmesinin engellenmesi ve bunun gerçek meşru kaynaklarla değiştirilmesi.

5- Devletin gerçek egemenliğini yeniden tesis etmek için siyasi kararı, alacaklıların şartlarından kurtarmak.

Bu tür çözümler teorik değil, aksine şerî hükümler olup, tarih bu hükümlerin, uluslararası şantaja maruz kalmayan ve borçla yaşamayan güçlü bir ekonomi inşa etme gücünü kanıtlamıştır.

Eski borçları ödemek için yeni kredilerin alınmasıyla ilgili son haberler sadece buzdağının görünen kısmı değil, aksine ekonomik bağımlılığın tüm seyrine yönelik bir başlıktır; zira sorun sadece borcun boyutunda değil, aynı zamanda borcun dayandığı faizde, ülkeyi uluslararası kurumlara bağlamakta ısrarcı olan siyasi sistemde ve ümmeti borç döngüsünden kurtarıp gerçek gözetimin genişliğine taşıyacak şerî hükümlerin ihmal edilmesindedir. Dolayısıyla ülkenin borç batağından kurtulması, onun faizin boyunduruğundan ve bağışçıların kısıtlamalarından kurtulması, faizli borçlardan uzak ve gerçek servete dayalı Rabbani bir ekonomik sisteme geri dönmesi ve bağımlılıktan kurtulup insanların işlerinin hakkıyla gözetilmesiyle olur.

Mısır'ın İslam'a ve onun hadari projesine ihtiyacı vardır; zira bu projede faiz olmadığı gibi insanların paralarını toplayıp batıl yolla yemek de olmamasının yanı sıra insanların servetlerinin israf edilmesi ve onları yağmalayanların korunması da yoktur; aksine bu projede,insanlara haklarını geri veren ve onları en iyi şekilde gözeten adalet olduğu gibi insanların ilk günden itibaren hissettikleri ve gölgesinde ağaçların, kuşların, hatta taşların bile nimetlendiği bir adalet vardır; bu ise ancak Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin gölgesinden gerçekleşebilir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْEy iman edenler! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasulü’ne icabet edin.” [Enfal 24]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Mahmud El-Leysî - Mısır

Devamını oku...

Chittagong Liman Anlaşması: Bangladeş'in Ekonomik Umudu Ve Jeopolitik Riski!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Chittagong Liman Anlaşması: Bangladeş'in Ekonomik Umudu Ve Jeopolitik Riski!

Haber:

Pazartesi sabahı, Chittagong Liman İdaresi, A.P. Moller'e ait Maersk'in tamamına sahip olduğu bir yan kuruluş olan APM Terminals ile şehrin otellerinden birinde uzun vadeli kamu-özel sektör ortaklığı çerçevesinde Laldia Konteyner Terminali'nin geliştirilmesi ve işletilmesi için çığır açan bir imtiyaz anlaşması imzaladı.Temel performans göstergelerine bağlı olarak uzatılma imkânı da bulunan 30 yıllık bu imtiyaz, Bangladeş’teki liman sektörüne yapılan en önemli yabancı yatırımlardan birini temsil ediyor ve ülkenin konteyner elleçleme (depo raf sistemleri, taşıma ve işleme faaliyetleri gibi farklı alanlarda sıklıkla kullanılan bir terimdir) kapasitesini ve küresel ticaret rekabet gücünü artırması bekleniyor. (Dakka Tribune)

Yorum:

APM Terminals'in Chittagong limanındaki Laldia konteyner terminalini işletme anlaşması Bangladeş için iki yönlü bir gerçekliği temsil ediyor.Zira bir yandan anlaşma, muazzam bir ekonomik modernizasyon vaat ederken diğer yandan hayati ticaret kapımıza küresel uzmanlıklar getiriyor ki bu verimlilik ve büyüme olasılığını artırıyor. Bu, memnuniyet verici bir durumdur. Ancak coşkumuzun, eleştirel bir incelemeye tabi tutulması gerekmektedir; zira ekonomik faydalar şeffaflığa bağlıdır ve burada şeffaflık bariz bir şekilde eksiktir. Oysa genel kamuoyu, bu anlaşmanın Bangladeş için ticari olarak adil olmasının ve sadece operatör için karlı bir anlaşma olmamasının sağlanması için tüm sözleşmeye, tarife yapılarına, trafik tahminlerine ve her türlü egemen garantilere erişim hakkına sahiptir.Ayrıca modern terminal tek başına sihirli bir çözüm değildir; bilakis o, sadece bir liman projesi değil, ulusal yeterlilik için bir katalizördür; bu yüzden köklü bir reform yapılmazsa, o zaman terminal vaatleri, Bangladeş'teki karayolları, demiryolları ve gümrüklerindeki kronik yetersizlik ve yolsuzluklar nedeniyle boşa çıkacaktır.

Son tahlilde bu anlaşma ekonomik yönlerin ötesine geçerek Bangladeş'i riskli bir jeopolitik çatışmanın içine dahil etmektedir; zira Bengal Körfezi'nin stratejik bir bağlantı noktası olması ve Çittagong'un hayati önem taşıyan Malakka Boğazı'na yakın konumu, onu büyük güçler için bir hedef haline getirmektedir.Ne yazık ki Bangladeş, ABD liderliğindeki sistem ile Çin liderliğindeki bir alternatif arasındaki çatışmada bir piyon haline gelmektedir ki biz bu rekabete girecek donanıma sahip değiliz; nitekim Avrupa Birliği, Çin'in Kuşak ve Yol Girişimi'ne şeffaf bir alternatif olarak çalışan küresel geçit girişimi aracılığıyla stratejik Bengal Körfezi'ndeki rolünü teyit ediyor ve Avrupa'nın Hint-Pasifik bölgesindeki nüfuzunu derinleştiriyor; nitekim bu konuda, Avrupa Birliği için bağımsız bir stratejik güce çağrı yapan Fransa'nın dikkat çekici çabaları da etkili oluyor. Dolayısıyla bu yaklaşım, Amerika ile uyumluluk ve bağımsızlığın arasını birleştiren bir dinamiğe sahip olup Chittagong'daki APM terminali gibi önemli altyapılara yatırımlar yoluyla AB stratejik bir dayanak noktası kazanıyor, Çin'in etkisine karşı koyuyor ve Hindistan gibi bölgesel güçlerle ortaklıklarını güçlendirerek ABD, İngiltere ve Hindistan'ın çıkarlarını uyumlu bir hale getiriyor.

Trajik gerçek şu ki, Bangladeş bu tehlikeli jeopolitik sularda yol almak için gerekli olan egemen zihniyete sahip devlet düzeyindeki yeterli liderliğe sahip değilken, Bangladeş halkı ise küresel bağlantıyı, ekonomik ilerlemeyi ve modernleşmeyi arzuluyor. Bu hedeflerin gerçekleşmesin, büyük güçlerin mücadelesinde piyon haline gelerek tehlikeye maruz kalan bir ümmetin egemenliği pahasına olması mümkün değildir. Zira temel mesele, Bangladeş'in liderliğinin, Müslüman ülkelerdeki diğer mevcut rejimler gibi sömürgecinin rahminden doğmuş olması ve bu tabiilik mirasının siyasi DNA'mıza hâkim olmaya devam etmesidir; bu da bir tabii gibi davranan ve Batı’nın çıkarlarına hizmet etmeye devam eden yöneticiler üretmektedir. Bu nedenle liderlikte köklü bir değişim, Raşidi Hilafetin gölgesinde şerî yönetimi yeniden tesis edecek, Bangladeş'i dış güçlerin jeopolitik oyunlarında ebedi bir piyon olarak kalmaktan kurtaracak ve onun dünya sahnesinde bağımsız bir oyuncu haline gelmesini sağlayacak olan bir değişimdir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İrtiza Çaudrî – Bangladeş

Devamını oku...

İbrahimî Din, “Büyük İsrail” Projesine Bir Kılıf Mı?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

İbrahimî Din, “Büyük İsrail” Projesine Bir Kılıf Mı?

Batı'nın başkentlerinin birindeki kapalı bir odada, düzgün sakallı Müslüman bir şeyh, elinde İncil tutan Hıristiyan bir rahip ve bastonuna yaslanmış bir Yahudi haham yuvarlık bir masanın etrafında oturmuş, arkalarında ise net sınırları olmayan, sadece akan bir nehir ve açık bir gökyüzünün olduğu bir harita bulunuyordu.

Haham sakin ve kurnazca bir tavırla şöyle dedi: “İsrail'in Fırat'tan Nil'e kadar olan vaade geri dönme zamanı gelmiştir.”

Rahip, şeyhin omzuna hafifçe vurarak gülümsedi: “İbrahimî barış adına, üç din için bir cennet inşa edeceğiz. Bugünden sonra artık savaş olmayacak” dedi.

Şeyh avucuna baktı ve şöyle dedi: “Dünya tek olan Allah inancıyla imar edildiği sürece, öyle olsun...”

Dışarıda, haritalar sadece savaşlar tarafından değil, aksine tevil edilmiş kutsal metinlerle yeniden çiziliyordu; bu metinler ise, sadece ismen kutsallık taşıyan bir projeyi hayata geçirmek için kullanılırken, halklar ise asla hayal bile edemeyecekleri bir “rüyaya” doğru sürükleniyordu.

“Büyük İsrail projesine” yönelik bu dini kılıfı anlamamız, çağdaş çatışmanın doğasını anlamak için bir anahtardır.

Siyonist hareketin başlangıçlarına kısaca bir geri dönersek, Yahudiler arasında “Vaat edilen topraklar” fikrinin, efendimiz İbrahim Aleyhisselam ile bağlantılı olduğunu görürüz. Tıpkı Yaratılış Kitabı'nda şu şekilde geçtiği gibi: “Rabbin sözü İbrahim'e gelerek şöyle dedi: Mısır nehrinden büyük nehir Fırat nehrine kadar olan bu toprakları sana ve soyuna veriyorum.” Daha sonra bu fikir, nüfuzu genişletmek ve Orta Doğu ülkelerini parçalamak yoluyla bu vaadi gerçekleştirmek için çalışan bir siyasi projeye dönüşmüş olup bu proje, “ilahi” ahdi yerine getirmek için (“İsrail” devletinin kurulmasının Mesih'in ikinci gelişi için bir zemin hazırlayacağına ve Orta Doğu'daki Armageddon savaşının İsrail'in güçlü bir konumda olmasını gerektirdiğine inanan) Hristiyan Siyonizm’i tarafından da desteklenmiştir.

Bakış işte bugün bizler, İbrahimî dinin, bu projeye yönelik iç veya bölgesel her türlü eleştirileri zayıflatmak amacıyla efendimiz İbrahim Aleyhisselam'ı bu topraklarla ilişkilendiren metinlerle bağlantılı yayılmacı bir projeyi meşrulaştırmak için ahlaki bir kılıf olarak kullanıldığı gibi aynı zamanda, Kudüs'ü Yahudi varlığının birleşik başkenti olarak merkezine alan birleştirici bir şemsiye altında, semavi dinlerin entegrasyonuna dayanan küresel barış söylemi olarak da kullanılmakta olup, bu da Kudüs'ün ilhakına ve Tapınak lehine Mescid-i Aksa'nın ortadan kaldırılması fikrinin kabulüne zemin hazırlayacak, yani Netanyahu'nun tüm konuşmalarında işaret ettiği gibi, dini ve ekonomik merkezi Yahudi varlığı olan yeni bir Orta Doğu oluşturacaktır.

Bugün bizler, kimlikleri yok eden ve Yahudi varlığıyla normalleşme yoluyla barış için zemin hazırlayan yeni bir İbrahimî dinle karşı karşıyayız; bizim için canlı örnek, bugün Trump'ın Arap ülkelerini imzalamaya çağırdığı İbrahim Anlaşmalarının imzalanmasının ardından "İbrahimî Aile Evinin" kurulduğu Birleşik Arap Emirlikleri’dir.

Bu dinin, kurbanlarını nasıl cezbettiğini bu makalede açıklamak mümkün olmayacaktır; ancak kayda değerdir ki bu cezbetme, bir yandan müfredatı ve dini söylemi değiştirmek, diğer yandan da siyasal İslam konusunda korku aşılamak yoluyla değerler ambalajlanıp mefhumlar manipüle edilerek aşamalı olarak yapılmaktadır ki böylece kurbanlar, dinlerinden herhangi bir şey kaybettiklerini hissetmesinler… Gerçek şu ki onlar, bu konuda en önemli kısmı terk etmişlerdir! Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّ الدِّينَ عِندَ اللَّهِ الْإِسْلَامُAllah katında hak din İslam’dır.” [Al-i İmran 19] Ve Subhanehu şöyle buyurmuştur: وَمَن يَبْتَغِ غَيْرَ الْإِسْلَامِ دِيناً فَلَن يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الْآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَKim, İslam’dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.” [Al-i İmran85]

Sözde İbrahimî dinin tehlikesi, sadece din kisvesi altında siyasi bir söylem olmasında değil, aksine hoşgörü ve açıklık adına ümmeti reddetme ve direnme araçlarından soyutlayan yumuşak manevi bir dil ile sömürgeciliği yeniden üretme gücünde yatmaktadır.

Dolayısıyla bu, sadece mefhumları çarpıtmakla yetinmemekte, aynı zamanda bilinci yavaş yavaş yeniden şekillendirerek normalleşmeyi bir kader, feragat etmeyi bir erdem ve işgali de kutsallığın bir ortağı haline getirmektedir; böylece çatışma, varoluş savaşından fikir ayrılığına, ümmetin davasından dinler arası diyaloğa dönüşecektir. Bu ise halkların karşı karşıya kalacağı en tehlikeli şeydir; zira halklar hak ölçüsünden koparılıp onun yerine barış sloganı altında “uluslararası konsensüs” mantığı getirilecektir.

Bugünkü savaş, bir din ve kimlik savaşıdır; ancak onlar, bizim dinimizin bir mührü, tahrif edilemez bir kitabı, unutulmaz bir peygamberi ve Allahtan başkasına boyun eğmeyen bir ümmeti olduğundan ya gafiller ya da görmezden geliyorlar; her ne kadar ümmet fırtınalar nedeniyle eğilmiş olsa da ancak ümmet asla ölmeyecek ve silinemeyecek olup dahası onun erimeyecek, taviz vermeyecek ve gerçeği vehimlerle takas etmeyecek İslami bir projesi vardır; çünkü bu proje, Allah katındandır. Dolayısıyla bu İslami proje geri döndüğünde, “evrensel kabul” veya “yapay hoşgörü” kılıfıyla değil, aksine adalet terazisi, hakkın sesi ve “لا إله إلا الله محمد رسول الله” bayrağıyla geri dönecektir.

Onlar istedikleri gibi planlar yapsınlar; zira onların tuzakları yok olup gidecektir; şüphesiz Allah'ın şu vaadi haktır: وَكَانَ حَقّاً عَلَيْنَا نَصْرُ الْمُؤْمِنِينَ Müminlere yardım etmek Bize hak oldu.” [Rum 47]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Menal Ümmü Ubeyde

Devamını oku...

Moskova'daki Bir Yetkili, Metroda Namaz Kılmanın Caiz Olmadığına Dair Fetva Verdi!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Moskova'daki Bir Yetkili, Metroda Namaz Kılmanın Caiz Olmadığına Dair Fetva Verdi!

Haber:

Kommersant gazetesi 03/11/2025 tarihli sayısında, toplu taşıma araçlarındaki şoförlerin çalışma sırasında ve aynı şekilde araçtaki yolcuların namaz kılmasının kabul edilemez olduğunu bildirdi.Bu, Sivil Toplum ve İnsan Haklarının Geliştirilmesi Başkanlık Konseyi Başkanı Valery Fadeev'in RBC kanalına yaptığı açıklamada geldi.Fadeev, "kirli metro zeminine namaz için seccade serildiğinde" ve "ibadet gösterişli ve kışkırtıcı bir şekilde yapıldığında" bunun, "İslam'ın gerçek öğretileriyle" uyuşmadığını düşünüyor. Ve şöyle dedi: “Bu bir kışkırtıcılıktır.” Ve bunun, siyasi bir arka planının olduğunu düşündüğü eklemesinde de bulundu.

Yorum:

Bu yetkilinin İslam karşıtı bir açıklama yapması ilk kez olmuyor.Ancak bu kez daha da ileri giderek, kamusal alanda namaz kılmanın İslam'a uygun olup olmadığını tartışmaya başlamış ve bunun “kışkırtıcılıktan” başka bir şey olmadığı, aksine siyasi bir arka planının olduğu “sonucuna” varmıştır!

Fadeyev, Rusya'nın başkentinde namaz için ayrılan yerler konusunda ciddi bir eksiklik olduğundan ve çok dinli bir ülkede insanların dini haklarına saygı gösterilmesi gerektiğinden bahsetmiyor; ayrıca sözde İnsan Hakları Konseyi başkanından işitilmesi mantıklı olan hoşgörü çağrısında da bulunmuyor.Aksine o, Rus otoritesinin özünü ortaya koyuyor ve Müslümanlara neyi yapmalarının caiz olup olmadığını dikte etmek istiyor.

Ancak böyle bir politikanın, Müslümanların artan dindarlığını, özellikle de namazlarını vaktinde kılma konusundaki kararlılıklarını ortadan kaldırması imkansızdır; bilakis bu politika, Allahu Teala’nın şu kavlini teyit etmektedir: قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَاءُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُ Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür.” [Al-i İmran 118]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ali Ebu Eyyub

Devamını oku...

Sömürgeciye Hizmet Eden Bir Çatışmada İddia Edilen Bağımsızlık ve Yağmalanan Servetler!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Sömürgeciye Hizmet Eden Bir Çatışmada İddia Edilen Bağımsızlık ve Yağmalanan Servetler!

Haber:

Yemen Cumhurbaşkanlığı Liderlik Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi, Bağımsızlık Günü'nün 58. yıl dönümü dolayısıyla yaptığı açıklamada, ülkesindeki bundan sonraki aşamanın özelliklerini resmederek, "Güvenli ve istikrarlı bir Yemen’in her zamankinden daha yakın" olduğunu vurguladı. (Şarkul Avsat, 30/11/2025)

Yüksek Siyasi Konsey Başkanı Mareşal Mehdi El-Meşhat, 30 Kasım Bağımsızlık Günü'nün 58. yıl dönümü dolayısıyla bugün akşam saat 20:00'de önemli bir konuşma yaptı. (Es-Sevra Net, 29/11/2025)

Yorum:

İngiltere'nin 30 Kasım'da Yemen'den çekilmesi, sömürgeci nüfuz araçlarında resmi bir değişiklikten ibaretti, varlığının gerçek anlamda sona ermesi değildi. Askeri olarak ayrılanlar, siyasi, entelektüel ve ekonomik olarak, İngiltere'nin gözetiminde yetişen ve daha sonra iktidarı ele geçirerek İngiltere'nin planlarını uygulamaya koyan ajanlar ve elitler aracılığıyla ülkede kalmaya devam ettiler.

Nitekim 1967'deki fedakarlıklar gerçek bir kurtuluşla sonuçlanmamış, aksine sömürgeci kafirlere sadık laik rejimler, askeri üsler, servetleri yağmalayan şirketler ve “kalkınma ve barış” adına hain antlaşmalar üretmiştir. Zira İngiltere, desteklediği ve eğittiği yerel adamlar aracılığıyla kendine sağlam bir nüfuz oluşturmuş, daha sonra iktidarı onlara devrederek çıkarlarına hizmet etmeye devam etmelerini sağlamıştır. Dolayısıyla onun şirketleri ve egemenlik kararları elçilikler aracılığıyla yönetilmeye devam etmiş ve anlaşmalar kisvesi altında servetler yağmalanmıştır. Gerçeklik de bunu teyit etmektedir; zira Aden hâlâ uluslararası vesayet, siyasi bölünme ve Amerika ile İngiltere arasındaki nüfuz mücadelesi altında acı çekmeye devam etmektedir; bugün Yemen'deki kanlı çatışmada gördüğümüz şey, gerçekte eski güç olan İngiltere ile bir dayanak noktası arayan yükselen güç Amerika arasında, bölgesel rejimler, yerel milisler ve pusulasını kaybetmiş partiler gibi araçlarını kullanarak yürütülen bir nüfuz çatışması olup kurbanlar ise Yemen halkıdır.

Gerçek bağımsızlık bir askerin gitmesiyle değil, sömürgeci kâfirin nüfuzunun tamamen ortadan kaldırılmasının yanı sıra onun sisteminin, fikirlerinin ve kültürünün de ortadan kaldırılması ve Müslümanları, uluslararası kuruluşlara veya "birlikte yaşama" veya "dini çoğulculuk" sloganlarıyla ambalajlanmış sömürge planlarına değil, Rablerinin şeriatına tabi kılacak halis İslami yönetimin kurulmasıyla olur.

Sahip olduğu petrol zenginliklerine, stratejik limanlarına, geniş tarım alanlarına ve muazzam insan enerjilerine rağmen Yemen’in bugün yaşamış olduğu ekonomik durgunluk, propagandası yapılan "bağımsızlık ve şanlı devrimler" sloganlarının sahte olduğunu ortaya koymaktadır.Böyle bir ülkenin, sözde kurtuluş günleri kutlamaları yapılırken, yoksulluk, işsizlik ve çöküş içinde boğulması, sömürgecilik trajedisinin yerel araçlarla tekrarlanmasından başka bir şey değildir.

Yemen'de büyük güçler arasındaki çatışma görünür bir hale gelmiştir; zira Amerika ve İngiltere, bölgesel ve yerel araçlar yoluyla birbiriyle çatışırken, halkın kanı akıtılıyor, aç bırakılıyor ve yerinden ediliyor. Ne yazık ki partizanlık, mezhepçilik ve kabilecilik kisvesi altında ve partilerin yanlış yönlendirmeleri sayesinde ümmet projesinden sapmış ve dünyevi çıkarlar uğruna dinlerini satan alimler ise, iyi bir şey yaptıklarını zannederek sömürgecilerin hizmetkârları haline gelmişlerdir.

30Kasım ve diğer tarihlerde kutlanan şey, İngiliz askerinin kapıdan çıkıp rejiminin pencereden girdiği siyasi bir aldatmacanın yıldönümünden başka bir şey değildir.Bu kargaşadan kurtulmanın tek yolu, İslam'a dayalı bir kalkınma projesidir; zira bu proje, ümmeti Raşidi Hilafet altında yeniden birleştirecek, sömürgecilerin elini kesecek, servetleri sahiplerine geri verecek ve tağutların kanunuyla değil, Allah'ın şeriatıyla yönetecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdul Mahmud El-Amiri – Yemen

Devamını oku...

Trump'ın Ahmed Şara ve Bin Selman'ı Karşılaması Arasında Kapitalist Pragmatizm Gerçek Yüzünü Ortaya Koyuyor

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Trump'ın Ahmed Şara ve Bin Selman'ı Karşılaması Arasında
Kapitalist Pragmatizm Gerçek Yüzünü Ortaya Koyuyor

Dünyadaki gerçek yerini bilmek isteyen bir ümmetin, çok fazla analizlere ve çok fazla aydınlatmaya ihtiyacı yoktur. Zira onun, çocuklarının karar sahibi başkentlerde nasıl karşılandıklarına ve büyük güçlerin kapılarında durduklarında liderleriyle nasıl muamele edildiğine bakması yeterlidir. ABD Başkanı Donald Trump'ın Ahmed Şara'yı ve Suudi Veliaht Prensi'ni karşılaması konusunda en son yaşananlar, sadece siyasi bir ayrıntı değil, aksine bağımlılık-tabilik durumunu özetleyen ve ümmetin bilincini sarsan bir tablodur.

- Şara, aşağılanma hissettirecek bir şekilde karşılandığında

İnsanlar Ahmed Şara'nın Washington'da nasıl karşılandığını ve bu sahnenin herhangi bir ortaklık veya prestij belirtisi içermediğini izlediler; zira yüksek protokol, statüye saygı, saygı ifade eden bir dil görmedik. Aksine, bu karşılama daha çok bir çağrıya benziyordu ve bu adamın saygın bir şahsiyet değil, bir uzantı olduğunu, kendisine verilenler dışında karar verme yetkisi olmadığını ve Beyaz Saray'daki varlığının önceden hazırlanmış Amerikan mesajlarını iletmek için resmi bir formalite olduğu izlenimini veriyordu.

Burada Allahu Teala’nın şu kavlini hatırlatalım: لَا يَرْقُبُونَ فِي مُؤْمِنٍ إِلّاً وَلَا ذِمَّةًBir mümin hakkında ne ahit tanırlar ne de antlaşma.” [Tevbe 10] Yani onlar, anlaşmaya uymazlar, hakkı gözetmezler ve kendisine yaslanacakları bir gücü olmadığı sürece bir mümine değer vermezler demektir.

- Bin Selman, bedeli ödenmiş bir şekilde karşılandığında

Öte yandan dünya, Suudi Veliaht Prensi'ne, görkemli bir karşılamanın, mükellef bir ikramın ve abartılı bir protokolün olduğu tamamen farklı bir şekilde karşılandığını gördü.

Ama apaçık gerçek şu ki bu karşılama, onun güçlü ve bağımsız bir lider olmasından ya da bir medeniyet projesini temsil etmesinden dolayı değil, aksine onun milyarlarca Dolar ödeyen ve Amerikan silah şirketlerinin kasalarına para pompalayan büyük bir müşteri olmasından dolayıdır.

Yani bu, bedeli ödenmiş bir saygı, karar alma gücüne değil fatura üzerine inşa edilmiş bir prestij ve ilkelerle değil rakamlarla ortaya çıkarılmış bir statüdür. Washington'u yöneten kapitalist pragmatizmin özü işte budur: Çıkar olmadığı sürece ittifak kurmaz, para olmadığı sürece de takdir etmez.

İzzet ve onur konusunda İslam şeriatı

Bu tür sahneler kaşımıza çıktığında, Allahu Teala'nın iman ehli için belirlediği şerî dengeyi yeniden tesis etmemiz gerekir: وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَHâlbuki asıl izzet, ancak Allah’ın, Rasulü’nün ve müminlerindir.” [Münafikun 8] Bu izzet, Washington veya Moskova'nın bir hediyesi değil, sabit bir haktır ve hiçbir gücün tanıklığını beklemez. Rabbimiz Azze ve Celle, müminlerin gerçek özelliklerini belirtirken şöyle buyurmuştur: أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَMüminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorludurlar.” [Maide 54]

Peki bugün dengeler nasıl altüst oldu? Bazı yöneticilerimiz, nasıl halklarına karşı onurlu ve zorlu ve büyük güçlere karşı da alçak gönüllü (şefkatli) bir hale geldiler? Nasıl orada tavizler veriyorlar da burada zorba olabiliyorlar?

İstiflah (egemenliğin) maksadı, hadari kanundur

Kur’an, Allah’ın iktidar ve istihlaf (egemenlik) konusundaki sünnetini belirtmiştir; zira Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55] Bu vaat, sadece okunan bir ayet değildir, aksine bir kanundur: Ümmet, inanç, amel, adalet ve bağımsız karar alma gibi temel unsurlarına sahip olmadıkça hak ettiği konumunu alamaz. Bu unsurlar kaybolursa, onlarla birlikte iktidar da kaybolur ve yönetici, maiyeti ne kadar büyük olursa olsun, başkalarının eline bağımlı biri haline gelir.

Bakın işte Kur'an, iktidarı-gücü salih amelle, egemenliği de değerlerle ilişkilendirmiştir: الَّذِينَ إِنْ مَكَّنَّاهُمْ فِي الْأَرْضِ أَقَامُوا الصَّلَاةَOnlar (o müminler) ki, eğer kendilerine yeryüzünde iktidar verirsek namazı kılarlar.” [Hac 41] Yani Allah'tan gelen iktidar bedava bir armağan değildir, aksine, adalete ve başkasına değil sadece Allah’a ibadet etmeye dayalı kimliğin doğal bir sonucudur demektir.

- Büyük halifelerle kıyaslandığında kim kimi ortaya çıkarıyor?

Raşid Halifeler ve onlardan sonra gelen büyük liderler, heybetlerini dışarından ödünç almamışlardır. Doğu ve batının tanımasını beklememişlerdir. Dolayısıyla onların heybetleri, Medine'de, Bağdat'ta, Şam'da ve Kurtuba'da ortaya çıkmış... Sonra da dünya onları izinsiz öğrenmiştir. Heyetler onlara, korkuyla ya da isteyerek, yani diplomatik gülümsemelerle değil, aksine gerçek güce, adaletin gücüne, ilkelerin gücüne ve egemen karar alma gücüne duydukları saygıyla gelmişlerdir.

Bugüne gelince; bazı Arap yöneticilerinin büyük güçlerin karşısında, ellerinde sadece çek defterleriyle durduklarını ve dosyalarında da sadece onay talebi taşıdıklarını görüyoruz.

Bir şehre girdiklerinde oradaki halkın korkuya kapıldığı, ama konuştuklarında ise dünyanın onlara kulak verdiği kişiler nerede biz neredeyiz?

Bizler öfkeliyiz; çünkü bu sahneler daha derin bir durumu ortaya koyuyor: Yani izzetin kaybolmuş halini, karar alma gücünün kaybolduğunu ve egemenlik konusunda Allah’ın sünnetlerinden uzaklaşıldığını ortaya koyuyor.

Milletler arasındaki konumunu isteyen ümmet, Trump, Biden veya herhangi bir başkan tarafından ayağa kaldırılmayacaktır; aksine eğer yolunu takip ederse Allah Subhanehu onu ayağa kaldıracak, eğer iktidar şartlarına geri dönerse ona iktidar verecek ve eğer kimliğini yeniden kazanırsa ona ihtişamını geri verecektir.

Ama sadece bir başkasının rızasını isteyen bir millet, ne kadar para öderse ödesin ve ne kadar ihtişamlı giyinirse giyinsin, onun ayakları altında yaşayacaktır!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Edib Abdullah – Irak

Devamını oku...

Özgürlük Savunucuları Konuştukça, Demokrasinin Başarısızlığını ve Yalanını Ortaya Çıkarıyorlar!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Özgürlük Savunucuları Konuştukça, Demokrasinin Başarısızlığını ve Yalanını Ortaya Çıkarıyorlar!

Haber:

Trump, Salı günü Temsilci İlhan Omar ve Somalilileri kaba bir ifadeyle tanımlamış Minnesota'daki Somalililerin "hiçbir katkıda bulunmadığını" söylemiş, ABD'nin bir "dönüm noktasından" geçtiği eklemesinde bulunmuş ve şöyle devam etmiştir: “Şu veya bu yoldan gidebiliriz, ama ülkemize çöp sokmaya devam edersek yanlış yola gireceğiz. Onları ülkemizde istemiyoruz; ülkelerine dönsünler ve işleri düzeltsinler.” (CNN)

Yorum:

Özgürlük savunucuları konuştukça, demokrasinin başarısızlığını ve yalanını ortaya çıkarıyorlar; zira Trump'ın özgürlüğü, onun bir halk olarak Somalilere ve gerek konumuna, gerekse zorla değil de seçimle gelen Amerika'daki Kongre üyesine saldırmasına yol açmıştır. Yani konuştuğunda, kendi gördüğü şeyleri insanlara göstermek isteyen kibirli bir kâfirin diliyle konuşuyor ve kadın hakları ve özgürlükleri için çağrıda bulunanların kendileri olduğunu ya unutuyorlar ya da unutmuş gibi yapıyorlar. 

Trump burada kendi gerçeğini ortaya koyduğu gibi kokuşmuş kapitalizmin gerçeğini de gözler önüne seriyor. Dolayısıyla Trump, amaçlarını gerçekleştirinceye kadar ırkçılık, tiranlık, otoriterlik, kontrol, zorbalık ve silah gücünü ortaya koymaktadır. Onu, bunun dışında gören bir kimsenin, hem gözleri hem de basireti kördür. Bakın işte sırf Somali kökenli Müslüman olduğu için bir Kongre üyesi onun saldırısından kurtulamamıştır. Müslümanlar olarak bizler, kendi ülkemizde bile onun nazarında hedeflerini gerçekleştirmesinin önünde bir engel teşkil ederken, hala ona güvenebilir miyiz?

Şöyle buyuran Allah Subhanehu ve Teala doğru söyledi: قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَاءُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُGerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür.” [Al-i İmran 118]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Suzan el-Mücerrat – Mübarek Toprak (Filistin)

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER