Cumartesi, 06 Cumade’l Ûlâ 1448 | 2026/10/17
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Yemen; Uluslararası Nüfuz Çatışmasının Sahası!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Yemen; Uluslararası Nüfuz Çatışmasının Sahası!

Yemen'deki çatışmayı yalnızca bir iç savaş ya da bölgedeki taraflar arasındaki bölgesel bir çatışma olarak anlamak kolay değildir. Zira Yemen, onu uluslararası nüfuz çatışmasının bir parçası kılan bir konumda yer almakta olup, ona bu önemi kazandıran en önemli şey ise Babülmendep ve Kızıldeniz'dir. Ayrıca Yemen, Hint Okyanusu'nu Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı'na, dolayısıyla Asya ile Avrupa arasındaki ticaret yollarına bağlayan dünyanın en önemli deniz geçitlerinden birine kıyısı bulunmaktadır. Bu nedenle bu bölgenin güvenliğini etkileme gücüne sahip olan kişi, Yemen'in büyüklüğü ve imkânlarının ötesine geçen stratejik bir koz elde edecektir.

Yemen'in Amerika için önemi işte burada ortaya çıkmaktadır. Amerika Yemen’e, bölgenin etrafında yer alan bir devlet olarak değil, küresel deniz güvenliği sisteminin bir parçası olarak bakmaktadır. Yani Babülmendep'i tehdit edebilecek herhangi bir güç, ticaret ve enerji akışını etkileyebilir, nakliye ve sigorta maliyetlerini artırabilir ve Amerika'nın müttefikleri ile çıkarları üzerinde baskı oluşturabilir.

Ancak Yemen'in önemi sadece Amerika'yla ilgili değildir; zira Aden ve Kızıldeniz'de eski İngiliz sömürge mirası da vardır ve İngiltere, Aden'i kontrol etmenin Hindistan ve Asya'ya uzanan deniz yolu üzerinde önemli bir konuma sahip olmak anlamına geldiğini çok erken dönemlerden itibaren fark etmişti. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Amerika'nın yükselişi ve İngiltere’nin gerilemesiyle birlikte, küresel ağırlık merkezi Amerika'ya kaymıştır. Ancak İngiltere’nin nüfuzu, deneyimi ve ağları yok olmamıştır.

Buradan hareketle Yemen, Amerika'nın çıkarlarının İngiliz mirasıyla kesiştiği ve Batı ittifakının kendi içinde nüfuz ve roller konusunda bir rekabet ihtimalinin söz konusu olabileceği bölgelerden biri olarak görülebilir.

Savaşın devam etmesiyle birlikte, Amerika'nın savaşı sonlandırmaktan aciz olduğunu varsaymamız zorunlu değildir. Zira bazı aşamalarda çatışmayı yönetmek, kesin bir çözüme ulaşmaktan daha büyük çıkarlar sağlayabilir; çünkü savaş, tek bir tarafın tam kontrol sağlamasını engeller, müzakere ve baskı kapısını açık tutar ve Kızıldeniz’in güvenliğine etki edebilecek gücün önemini korur. Bu açıdan bakıldığında Husilerin konumu da anlaşılabilir; zira onlar, kendi çıkarları olan gerçek bir Yemenli güçtür; fakat deniz seyrüseferini tehdit edebilme kapasiteleri, onları sadece yerel bir Yemen savaşının tarafı olmaktan çıkarıp Kızıldeniz üzerindeki uluslararası çatışmada etkili bir faktöre dönüştürmüştür.

Böylece asıl soru, Amerika Yemen'deki savaşı bitirmekten neden aciz kaldı? sorusu değildir. Aksine belki de daha derin olan soru şudur: Acaba Amerika, Yemen ve Kızıldeniz'de tüm çıkarlarını eksiksiz güvence altına alacak nihai uzlaşmaya gerçekten ulaştı mı?

Yemen kaynakları sınırlı bir ülke olabilir; ancak büyük güçlerin hesaplarında çok daha değerli bir şeye sahiptir... ki bu da konumudur. Dolayısıyla Babülmendep'i etkileme gücüne sahip olan bir kimse, küresel ticaret yollarının en önemli kozlarından birini sahip olmuş olur. Bu nedenle Yemen üzerindeki çatışma özünde sadece Yemen için olan bir çatışma değildir; aksine bölgedeki nüfuz, deniz geçiş yolları ve güç dengeleri üzerindeki daha büyük çatışmanın bir parçasıdır.

Olayların seyrine bakıldığında, Kızıldeniz ve bölgedeki uluslararası güç dengeleri istikrara kavuşmadığı sürece Yemen'in nihai bir çözüme ulaşamayacağı görülmektedir. Çatışmanın şekli değişebilir ve taraflar askerî çatışmadan müzakere ve ateşkes sürecine geçebilir; ancak nüfuz üzerindeki rekabetin özü varlığını sürdürmeye devam edecektir.

Büyük olasılıkla önümüzdeki aşama, bir tarafın diğerinin pahasına hızlı bir zafer elde etmesi değil, aksine güç dengelerinin yeniden düzenlenmesi olacaktır; şöyle ki, her güç kapsamlı bir siyasi uzlaşmaya varılmadan önce kendi konumunu pekiştirmeye çalışacaktır.

Yemen, her bir tarafın nüfuzunun bir kısmını koruyacağı bir uzlaşmaya doğru ilerliyor olabilir veya uluslararası güçlerin birbiriyle çelişen çıkarlarını koruyacak bir formülde başarısız olmaları halinde çatışmanın yeni bir aşamasına gebe olabilir.

Her iki durumda da Babülmendep ve Kızıldeniz, Yemen'in geleceğini belirlemede en önemli faktör olmaya devam edecektir.

Bu nedenle Yemen'in geleceğini sadece askeri güçler belirlemeyecektir; aksine bundan önce büyük güçlerin bu stratejik konumda yerleşmesini istedikleri dengenin şekli konusunda varacakları bir anlaşma belirleyecektir.

Bu denklem netleştiğinde, işte sadece o zaman başka bir patlamaya yol açacak yeni bir ateşkes değil, Yemen çatışmasının gerçek anlamda sonu başlayabilir…

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

Devamını oku...

Doğu Türkistan Özgürlüğüne Kavuşmadıkça Çin İle Bir Dostluk Olamaz ve Asla da Olmayacaktır!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Doğu Türkistan Özgürlüğüne Kavuşmadıkça Çin İle Bir Dostluk Olamaz ve Asla da Olmayacaktır!

Haber:

3 Ekim'de Senato; bir yandan Özbekistan ile Orta Asya'daki diğer dört ülke ve diğer yandan da Çin arasında 17 Haziran 2025'te Astana'da imzalanan "İyi Komşuluk, Dostluk ve Sürekli İş Birliği Antlaşması"nın onaylandığını doğruladı. Bu, Orta Asya-Çin formatındaki ilk çok taraflı uluslararası antlaşma olup; siyasi ilkelerin yanı sıra ticaret, yatırım, ulaştırma, enerji, sanayi ve dijital teknolojiler alanlarında iş birliğinin genişletilmesini öngörmektedir.

Yorum:

İlk bakışta, "İyi Komşuluk, Dostluk ve Sürekli İş Birliği" ifadesi güzel olan diplomatik bir terim gibi görünebilir; ancak siyasette, devletler arasındaki ilişkilere verilen adlara değil, aksine bunların ardında yatan çıkarlara ve yükümlülüklere bakılır. Çin ise bu antlaşmayı “nesiller arası dostluk ilkesinin yasal bir çerçevede pekiştirilmesi” olarak yorumlamıştır. Antlaşma, her bir tarafın diplomatik prosedürlere uygun olarak antlaşmadan çekilme hakkı bulunmasına rağmen, herhangi bir süre sınırı belirlenmeksizin yürürlüğe girmiştir.

Bir diğer mesele de şudur; Orta Asya ile Çin arasındaki ilişkilerin, Doğu Türkistan meselesinden ayrı düşünülmesi imkansızdır. Bugün, işgal altındaki Doğu Türkistan'ı Çin yönetmektedir. Nitekim orada Uygurlar ve diğer Müslümanlara yönelik toplu tutuklamalar, geniş çaplı gözetim, dini ve etnik özgürlüklerin kısıtlanması uygulanmakte; birçok durumda erkekler hapsedilmekte, hatta her Müslüman Uygur ailesinin evinde putperest bir erkeğin zorla yaşaması dayatılmaktadır.

Buna dayanarak Müslüman Orta Asya halklarının ve rejimlerinin meseleye bakışı, Çin'den ne kadar yatırım geleceği açısından olmaması gerekir; aksine gerçek bir müminin tutumu, İslam'ın ve Müslümanların düşmanı olan kâfir Çin'in nasıl hesaba çekileceğini düşünmesini gerektirir. Ne yazık ki bu rejimler, yalnızca yükümlülüklerini unutmakla veya unutmuş gibi davranmakla kalmamışlar; aynı zamanda Amerika, Çin ve Rusya gibi İslam'ın ve Müslümanların düşmanı olan kâfir devletlerin köleleri hâline gelmişlerdir.

Bu rejimlerin Çin ile ilişkilerinin hizmet ettiği siyasi hedefler ne olursa olsun, bu ilişkiler asla ebedi ve olumlu olmayacaktır! Çünkü İslam ümmeti hâlâ canlıdır ve gaspçı müşrikleri en kısa zamanda kaçınılmaz olarak hesaba çekecek ve Doğu Türkistanlı Müslüman kardeşlerini özgürlüğüne kavuşturacaktır. Çin'in fethedilmesi ise sadece zaman meselesidir; işte o zaman bu rejimlerin ne hâle geleceğini göreceğiz. Allah'ın izniyle yakında, Allah Subhanehu’nun vaadi ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesi olan Raşidi Hilafet kurulacaktır.

Sevban Radıyallahu Anh’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: لَا تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ أُمَّتِي ظَاهِرِينَ عَلَى الْحَقِّ لَا يَضُرُّهُمْ مَنْ خَذَلَهُمْ حَتَّى يَأْتِيَ أَمْرُ اللَّهِ وَهُمْ كَذَلِكَ “Ümmetimden bir taife hak üzerinde devam edip kalacaktır. Kendilerini terk eden kimseler onlara zarar veremezler. Allah’ın emri gerçekleşinceye kadar bu durum üzerinde kalacaklar.” [Sahih-i Müslim.] Bu mübarek ümmetin arasında hak üzere olan bir taife var olduğu sürece, düşmanların hileleri ve Müslümanlara karşı yaptıkları karşılıklı anlaşmalar hiçbir sonuç vermeyecektir. Zira ümmet, Allah'ın izniyle er ya da geç doğuya ve batıya egemen olacaktır. Bu ise sadece bir zaman meselesidir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَانْتَظِرُوا إِنَّا مُنْتَظِرُونَ ”Bekleyin! Şüphesiz biz de beklemekteyiz!” [Hud-122]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu İçin Yazdı
İslam Ebu Halil - Özbekistan

Devamını oku...

Azerbaycan Okullarında Başörtüsü Takılmasının Tamamen Yasaklanması

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Azerbaycan Okullarında Başörtüsü Takılmasının Tamamen Yasaklanması

Haber:

21 Eylül'de Azerbaycan, devlet okullarında başörtüsü takılmasını fiilen yasaklayan bir karar çıkardı. Başbakan Ali Esedov tarafından imzalanan belgeye göre, öğrencilerin "tek tip okul kıyafetine aykırı olan veya genel eğitimde laiklik ilkesine uygun olmayan herhangi bir kıyafet" giymeleri yasaklanmıştır. Karar metninde başörtüsü kelimesi açıkça geçmemiştir; ancak dini başörtüsü, onaylanmış okul üniformasının bir parçası olmadığından, yapılan değişiklikler özellikle başörtüsü takılmasının yasaklanması olarak yorumlanmıştır.

Yeni karar, Cumhurbaşkanı Aliyev'in 7 Temmuz 2026'da imzaladığı Genel Eğitim Kanunu'na dahil edilen değişikliklere dayanmaktadır. O dönemde, genel eğitim sisteminin temel ilkelerine "ulusal ve laik değerler" eklenmiş, öğrencilerin ve öğretmenlerin kılık-kıyafet gereksinimlerine uyması yükümlülüğü kanunla pekiştirilmişti. 22 Temmuz'da Aliyev, Bakanlar Kuruluna mevcut kuralları yeni yasayla uyumlu hale getirme talimatı vermiştir.

Yorum:

Bunun, Azerbaycan'daki eğitim kurumlarında başörtüsü takılmasının yasaklanmasına yönelik ilk girişim olmadığına dikkat çekmek gerekir. Zira Aliyev rejimi daha önce, yani 2010 ile 2011 yılları arasında başörtüsüne tam bir yasak getirmeye çalışmıştı. O dönemde bu karar, ülke genelinde halkın öfkeli tepkilerine ve kitlesel protestolara yol açmış, ardından da çok sayıda aktivist tutuklanmıştı.

Görünen o ki Azerbaycan rejimi, toplumun bu kez yasağa daha kayıtsız tepki vereceğini düşünmüş olup anlaşılan yanılmamış gibi görünmektedir. Zira bu kez yasağa karşı sadece birkaç cılız ses duyulmuş ve bunlar da kısa sürede susturulmuştur. Nitekim yasağın yürürlüğe girdiği günün hemen ertesi günü, tanınmış Şii din âlimi Abgül Süleymanov gözaltına alınmış ve 24 Eylül'de bir mahkeme tarafından kendisine 30 günlük idari hapis cezası verilmiştir. Bunun, yeni yasağı eleştirdiği sosyal medya paylaşımlarına bir yanıt olduğu açıktır; zira kendisi böyle bir yasağın uygulanması hâlinde "sonunun hapiste bitmesini tercih edeceğini" yazmıştı.

İslam'la mücadele, Sovyetler Birliği sonrası coğrafyadaki her rejimin politikalarının ayrılmaz bir parçası olmuş ve bu politikaların temelleri, Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri'nin ortaklığında atılmıştır. Azerbaycan’ın durumunda ise, başörtüsü ve İslam'ın diğer tezahürleri konusunda tam tersi bir politika izleyen Türkiye gibi stratejik bir ortakla kurulan yakın ilişkiler dahi bunun gerçekleşmesine engel olamamıştır!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Mansur

Devamını oku...

Haberlere Bakış

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haberlere Bakış

11/10/2026

- Bakü, barışı koruma operasyonları üzerine NATO ortaklığı eğitimine ev sahipliği yapıyor. (www.azernews.az, 9 Ekim 2026).

NATO’nun, Müslümanları tehdit eden sömürgeci bir haçlı ittifakı olduğu uzak yakın herkes tarafından bilinen bir durumdur; bunu en iyi bir şekilde özetleyen 1990'larda ABD'nin NATO'daki eski komutanı Wesley Clark’ın şu cümlesidir: “NATO, saldırganlığına hedef olarak Sovyetler Birliği'nin yerine İslam'ı koymuştur.” Ancak Azerbaycan da dahil Müslüman ülkelerdeki mevcut devletler İslami olmayan devletler olduğu için Müslüman olan halklarını temsil etmedikleri gibi bu devletlerin yöneticileri de Amerika ve Batı'nın ajanlarıdır; bu nedenle Amerika başta olmak üzere kafir Batı’nın bu ajan devletlerle değil de bu ülkelerin halklarıyla olan savaşını meşrulaştırmak için köktendincilik, terörizm ve aşırıcılık gibi terimler ortaya çıkarmışlardır; böylece bu terimler kullanıldıklarında, İslam’a ve Müslümanlara karşı düşmanlıktan başka bir anlam ifade etmeyen Batılı siyasi terimlere dönüşmüştür.

BM barış gücü operasyonları ise; barışı sağlama amacı taşıyan insani misyonlar değildir; aksine Batılı egemen güçlerin (özellikle ABD, İngiltere ve AB) Müslüman coğrafyasındaki stratejik çıkarlarını korumak, işgalleri yasallaştırmak ve bölgedeki zenginlikleri kontrol etmek için kullandığı modern birer sömürgecilik aracıdır. Ayrıca barış gücü operasyonları Müslümanların yaşadığı topraklarda kalıcı çözümler üretmemekte; aksine bölünmeyi, iç çatışmaları ve bağımlılığı körüklemektedir; aslında operasyonların arkasındaki asıl amaç ise Müslümanların siyasi olarak birleşmesini engellemektir. Afganistan, Irak ve Suriye başta olmak üzere bu gerçekliği tüm İslam ülkelerinde net bir şekilde görmek mümkündür. Dolayısıyla Müslümanların sömürgecilerin bu kirli araçlarından kurtulmalarının tek yolu, İkinci Raşidi Hilafeti kurmalarıdır; işte o zaman Müslümanlar hem Allah'ın düşmanlarını hem kendi düşmanlarını hem de Haçlı sömürgecilerin ajanları ve dostlarından aralarına sızmış kendileri dışındaki diğer düşmanları korkutacaklardır.

- Ulusal STK Forumu, Azerbaycan toplumunu yabancı etkilere karşı dikkatli olmaya çağırdı. Azerbaycan Ulusal STK Forumu, okullardaki kıyafet kuralı hakkında bir açıklama yayınladı ve toplumu dış etkilere karşı dikkatli olmaya çağırdı.

Bu durum Ulusal Denetim Ofisi tarafından bildirildi.

Açıklamada, son günlerde İran ve diğer yabancı ülkelerin internet kaynaklarında bilgi saldırılarının gözlemlendiği, Azerbaycan'ın örnek laik devlet modelini hedef aldığı, ülkemizde şeriat ilkelerine dayalı devlet yapısının uygulanmasını teşvik ettiği ve Azerbaycan'daki kamuoyunu kafa karıştırmayı ve toplumda yapay bir çatışma yaratmayı amaçladığı belirtiliyor: "Özellikle okullarda, öğrenci ve öğretmenlerin giyim kuralları üzerine yapılan tartışmalar amaçlıdır. Bu konuyu dini çatışma seviyesine taşımak için siyasallaştırma ve kışkırtmanın kullanılmasını şiddetle kınıyoruz. Yüzlerce STK'yı bir araya getiren bir şemsiye kuruluş olarak, Azerbaycan toplumunu ulusal çıkarlarımıza, anayasal değerlerimize ve kamusal dayanışmamıza yönelik bilgilendirme provokasyonlarına karşı dikkatli olmaya çağırıyoruz. (www.azerbaijan-news.az, 11 Ekim 2026).

21 Eylül'de Azerbaycan, devlet okullarında başörtüsü takılmasını fiilen yasaklayan bir karar çıkardı. Başbakan Ali Esedov tarafından imzalanan belgeye göre, öğrencilerin "tek tip okul kıyafetine aykırı olan veya genel eğitimde laiklik ilkesine uygun olmayan herhangi bir kıyafet" giymeleri yasaklanmıştır. Karar metninde başörtüsü kelimesi açıkça geçmemiştir; ancak dini başörtüsü, onaylanmış okul üniformasının bir parçası olmadığından, yapılan değişiklikler özellikle başörtüsü takılmasının yasaklanması olarak yorumlanmıştır. Nitekim bu karar, Cumhurbaşkanı Aliyev'in 7 Temmuz 2026'da imzaladığı Genel Eğitim Kanunu'na dahil edilen değişikliklere dayanmaktadır.

Müslüman ülkelerin başındaki hain yöneticiler, kafirlere olan dostluklarını aleni bir şekilde göstermekle yetinmeyip, Allah’tan, Rasulünden ve müminlerden hiç utanmadan İslam’a ve Müslümanlara karşı düşmanlıklarını da aleni bir şekilde göstermeye başlamışlardır. Aliyev rejiminin; İslam’ın mümin kadınlara yönelik farzı olan başörtüsüne yönelik çıkarmış olduğu yasa bunun en bariz örneklerinden biridir. Aslında Aliyev rejimi, 2010 ile 2011 yılları arasında da başörtüsüne tam bir yasak getirmeye çalışmıştı ancak o dönemde bu karar, ülke genelinde halkın öfkeli tepkilerine ve kitlesel protestolara yol açtığından dolayı geçici olarak kamuoyunun gündeminden kaldırılmıştı.

Aslında İslam ile savaş, Sovyetler Birliği sonrası coğrafyadaki her rejimin politikalarının ayrılmaz bir parçası olmuş ve bu politikaların temelleri, Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri'nin ortaklığında atılmıştır. İşte o zamanda bu yana laikliği neredeyse halkın bir akidesi haline getirmek için mücadele eden Aliyev rejimi, toplumun laikliği benimsediğine kanaat getirmiş olmalı ki İslam’a olan düşmanlığını mümine kadınların süsü olan başörtüsünü yasaklayan bir yasa çıkarmıştır. Kafirleri dost edinen, Yahudi varlığının Gazze’ye yönelik katliamında ona tüm destek ve yardımı sağlayan ve sömürgeci kafir Amerika’nın, Orta Asya’da vaftiz babalığını yapan zalim ve münafık Aliyev’in böyle bir yasa çıkarması şaşılacak bir durum değildir. Bilakis asıl üzücü olan; özelde Azerbaycan’daki Müslümanların, genelde ise özellikle Türkiye olmak üzere tüm İslam ülkelerindeki Müslümanların başörtüsü yasağına karşı gereken tepkiyi vermemiş olmasıdır. Oysa İslam’ın tarihine baktığımızda Müslüman bir kadının onuruna yönelik bir saldırı sürgün ve fetihlerle sonuçlanmıştır. Örneğin Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in zamanında, bir Yahudi Beni Kaynuka pazarında bulunan Müslüman kadının elbisesinin ucunu bağlamış ve kadın ayağa kalkınca mahrem yeri açılmış, bunun üzerine kadın çığlık atmış ve Yahudiler de gülmüştü; bunun üzerine bir Müslüman adam ayağa kalkıp Yahudi adamı öldürmüştür; sonra Yahudiler Müslüman adama saldırmış ve onu öldürmüştü; bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, onlar hükmüne boyun eğene kadar on beş gün boyunca onları kuşatma altında tutmuş, onları teslim olmaya zorlamış ve sonra da onları Medine'den sürgün etmiştir. Ayrıca Anadolu'da tek bir Müslüman kadın kendisinden yardım istediğinde Mu'tasım, ordularını seferber edip Amuriye ve Ankara'yı fethetmek için büyük bir ordu seferber etmiştir.

Ey Azerbaycan Müslümanları; işte sizler; İslam ile izzetli olan ve tarihi Müslüman kadınların onurunu koruyan kahramanlıklarla dolu olan İslam ümmetinin ayrılmaz bir paçasısınız. O halde bu ajan Aliyev rejimine İslam’a yakışır bir tepki verin, onun tahtını devirin ve onun enkazının üzerine tüm İslam dininin ve Müslümanların hamisi ve koruyucusu olan Raşidi Hilafet Devleti’ni kurun ki hem dünyada hem de ahirette kurtuluşa erenlerden olasınız. Şüphesiz güzel akıbet, Allah’a karşı muttaki olanlarındır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ramazan Ebu Furkan

Devamını oku...

Ey Fas Halkı: Bu Utanca Nasıl Sessiz Kalabilirsiniz?!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Ey Fas Halkı: Bu Utanca Nasıl Sessiz Kalabilirsiniz?
Gazze’deki Kardeşleriniz Yok Ediliyor; Hain Rejim İse Onları Öldürenler İçin Rabat’ta Büyükelçilik Açıyor!

Ey Fas halkı, ey azim İslam'ın evlatları; bu, en büyük bir ihanet olup Fas’taki rezil ve utanç verici rejim, bunu kendi politikası ve yönetim biçimi haline getirmiş, komplo kurmuş ve gazabına uğramış olan varlığın arkasında durup onu desteklemiş; hatta Gazze’yi yok etmelerine ortak olmuştur. Bugün ise, Yahudi varlığının Aksa'nızı ve Nebiniz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in İsra'sını gasbetmesinin ve kardeşlerinizi yok etmesinin mükafatı olarak Rabat’ta onlar için bir elçilik açmaktadır!

Nitekim 16 Eylül 2026 tarihinde New York’ta üçlü bir toplantı düzenlenmiş ve Siyonist ve uluslararası kaynaklar, toplantının Fas ile Yahudi varlığı arasındaki diplomatik temsil düzeyini iki büyükelçilik seviyesine yükseltme ve iki büyükelçi atama konusunda bir anlaşmaya varılmasıyla sonuçlandığını vurgulamıştır.

Taraflar ayrıca, aralarındaki hava uçuşlarını artırma ve karşılıklı yatırımları, ekonomik ve ticari ilişkileri kolaylaştırmayı hedefleyen anlaşmaların son rötuşlarını yapma konusunda mutabık kalmıştır.

Gazze’nin maruz kaldığı katliam, onun trajedileri, dehşetleri ve halkının soykırıma uğraması, sömürgeleştirilmiş ve siyasi olarak gasp edilmiş tüm ülkelerimizde bir asırdır yaşadığımız acı siyasi gerçeği, kafir Haçlının bizi bağladığı fikri, siyasi, ekonomik ve askeri zincirler yoluyla üzerimize çöreklendiğini, bizim için hapishaneler kurduğunu ve bu hapishanelerin üzerine ajanlarını bekçi ve gardiyan olarak diktiğini açığa çıkarmıştır.

Bugün ortaya çıkan şey, devlet yanılsaması ile işlevsel sömürge gerçeği arasındaki bu yapay engellerin ve ayrımların tamamen yıkılması, sömürge gerçeğinin ve siyasi gasbın boyutunun ifşa olması, devlet, egemenlik ve yönetimin sahteliğinin bütünüyle buharlaşması, yöneticinin ortadan kaybolması ve bizim de, kafir Batı’nın projelerini uygulayıp yürürlüğe koymak, sömürgeci görevi yerine getirmek ve Batı’nın üstünlük, kontrol ve hegemonya gayesini gerçekleştirmekle görevlendirilmiş sömürgecinin hapishane gardiyanları ile ajan ve kölesiyle karşı karşıya kalmamızdır. Dolayısıyla bugünkü sömürgecinin durumu, çürüme, çözülme ve yok olma aşamasındadır; bununla birlikte yönetici ve yönetimin ihanet halinin ötesine geçerek, sömürgeciliğin hamurundan olan bir sömürgecinin ajanı haline geldik. Bu ajanın İslam’a ve ümmetine karşı düşmanlığı, kâfir Batı’nın düşmanlığı gibidir. Dolayısıyla bizler, ümmetin bünyesine sızmış, kâfir Batı'nın zorla ümmetin başına yönetici olarak diktiği, ümmete ve çıkarlarına düşman olan bir düşmanlık durumuyla karşı karşıyayız. Bugün katledilen ve yok edilen Gazze, sömürgeciyi ve kendini kafir Batı’ya adamış sömürgecinin ajanını açığa çıkarmıştır; bizler de, içimizde iktidarı gasp eden bir düşmanla ve dışarıda hüküm ve karar sahibi bir başka düşmanla yürütülen Haçlı medeniyet savaşı karşısında tamamen açıkta kaldık ve savaşımız da iki cephede yürümektedir.

Sömürge mahallelerinin ajanları bugün, İslam ile kafir Batı arasındaki öğütücü Haçlı medeniyet savaşında son derece yıkıcı ve ölümcül bir Batı topu ve bombası olup bu savaşın araçları ise gazaba uğramış varlık ile Müslümanların ülkelerindeki hain ve utanç verici rejimlerdir.

Kahrolası aşağılık ve utanç verici rejimler, ihanetlerinde ne kadar da arsızdırlar; zira Fas’taki bu hain rejim, komplo kurmuş, dahası Siyonistlerle birlikte Gazze'nin yok edilmesine ortak olmuş, onlar için bir ikmal ve destek üssü haline gelmiş ve Gazze'yi uluslararası düzeyde işgal etmek üzere Trump'ın kurulunu desteklemek için güçler göndermiştir. Bakın işte bugün o, aşağılık ve utanç verici bir şekilde, yaslı Gazze'deki tertemiz ve hayırlı İslam'ın evlatlarının kanına susamış katil gaspçı varlığı, Fas'taki İslam topraklarında bu varlığa büyükelçilik açarak ödüllendirmektedir.

Sömürgecinin ağıllarında hüküm süren bu siyasi durum, yönetimin ihanetini aşarak, yönetimin başına çöreklenen Siyonistleşmiş bir duruma dönüşmüştür; böylece kâfir Batı onun efendisi ve veliyyülemri, aşağılık Yahudi varlığı onun varlığı, Gazze halkı ve diğer Müslümanlar ise onun hasımları ve düşmanları olmuştur.

Ey Fas halkı: Bu çürümüş işlevsel rejim, ihanetlerindeki ahlaksızlığında o kadar ileri gitti ki, ihanet onun dini, alışkanlığı, şeriatı ve politikası haline gelmiş; ülkeyi ve halkını derin bir uçuruma sürüklemiş ve onları uçurumun eşiğine getirmiştir; hakikatleri ve kesin mefhumlarıyla oynamadığı hiçbir bir din bırakmamış, Amerikan RAND Enstitüsü’nün sahte İslam’ı (“modernist İslam”) ile İbrahimî şirki kendi dini ve şeriatı haline getirmiş, buna dini alanda bir “reform” adını vermiş ve bunun için yalancılar ordusu hazırlamış ve onlara da rehberler adını vermiştir. Daha sonra Faslı Müslümanların dinini ifsat etmekle birlikte bu dini tahrifata zındıklık ve ateizmi de eklemiş; fikir ve inanç özgürlüğü adı altında zındıklıklarını ve sapkınlıklarını yaymaları için zındıklara ve ateistlere makamlar, mevkiler ve platformlar sağlamıştır. Sonra yıkım ve tahribatın balyozunu insanların hayatına indirmiş, onu bir işkence cehennemi ve ıstırap yuvasına dönüştürmüş; uygulamaya koymadığı hiçbir zalim laik kanun ve hiçbir yıkıcı Batılı sömürge projesi bırakmamıştır. Böylece ülkeyi, vahşi Batılı kapitalizmin yağmasına dönüştürmüş ve onların hırsızlığına; (yani Yeşil Plan ve Yeşil Nesil adı altında ülkenin tarımının yağmalanmasına, Halieutis Planı ve deniz balıkçılığı anlaşmaları adı altında ülkenin denizlerinin yağmalanmasına, yabancı yatırım adı altında yeraltı kaynaklarının, madenlerin, petrolün ve gazın yağmalanmasına, sömürgeci Batı'ya hizmet eden ve ülke halkı için bir yük olan altyapı “yollar, havaalanları, limanlar, ekipmanlar, ulaşım araçları ve iletişim ağları” inşa etmek için ülkeyi borçlar denizinde boğulmasına, ardından Dünya Kupası’nın düzenlenmesi gibi bir saçmalık ve Batılı kapitalist şirketlerin çarklarını döndürmek için yapılan doğrudan ve dolaylı astronomik harcamalara, bununla birlikte bu zehirli zırvalığa eşlik eden kültürel istilaya) ortak olmuştur. Sonra Müslüman ülke halkının toplantısı için gelerek CEDAW Sözleşmesi'nin fuhşiyatını toplumsal bir sistem olarak yasalaştırarak onu tamamen yerle bir etmiş; bu yolla her türlü ahlaksızlığı ve kötülüğü yasallaştırmış, zina fuhşiyatını rızaya dayalı bir ilişki haline getirmiş, zina çocuklarına soy bağı tanımış, boşanmayı asıl, evliliği ise anormal bir durum haline getirerek aileleri parçalayıp çocukları perişan etmiş, ebeveynler arasına düşmanlık ve nefret tohumları ekerek akrabalık bağlarını koparmış, Rabbani miras hükümleriyle oynayarak Allah'ın adaletli taksimine ve kullarına olan merhametine karşı gelmiştir; dolayısıyla onun fesadının ve ifsadının kaydı saymakla bitmez; zira o, işlemediği, yaymadığı ve açığa çıkarmadığı hiçbir kötülük bırakmamıştır.

Bakın işte bugün, Batı’nın Haçlı savaşında savaşmakta olup Batı’nın üssü ile suç merkezini, yani gazaba uğramış gaspçı varlığı savunmak için canını dişine takmış; hatta alçaklığı ve zayıflığı ortaya çıktıktan sonra Fas beldesini onun için ikmal, destek ve yardım üssü haline getirmiştir; zira hain rejimin varlık için kuracağı büyükelçilik, Fas'taki Yahudi nüfuzunu meşrulaştırmak için olup Yahudilerin, (tarım sektörü, hurma, domates ve avokado yetiştiriciliği, sulama, su arıtma ve genetiği değiştirme, sanayi ve insansız hava aracı üretimi, yazılım teknolojisi, yapay zeka ve dijital altyapı, güvenlik ve askeri alan, emlak ve kıyı şeridinde yerli halkın mülklerine el konulması ile buna eşlik eden mülk müsaderesi, yıkım ve yerinden edilme, turizm, turizm tesisleri, plajlar, özel tatil köyleri ve ahlaksız yaşam tarzı, ticaret ve ülkede eşi benzeri görülmemiş aşırı pahalılığa yol açan zehirli tekelleşmesi…) gibi ülkenin ekonomik dokusuna sızdığının kanıtları bunu açıkça ortaya koymaktadır. Ayrıca Yahudilerin nüfuzu kültürel meseleye de uzanmış; fikirler savaşındaki izleri, basiret sahibi gözler için gizlenemez bir hâle gelmiştir; Yahudi danışman Azoulay’ın kültürel meseledeki rolü ise açıkça ortadadır...

Ey Fas halkı, ey azim İslam’ın evlatları: Bu hain rejimin büyük ihaneti, Rabbiniz katında size hiçbir mazeret bırakmamıştır; zira kadınlarınız, oğullarınız, babalarınız ve erkekleriniz yok edilmekte, kutsallarınız gasp edilmekte ve Fas’ın kapıları, yakınlarınızı öldüren ve kutsallarınızı gasp edenlere açılmaktadır; aman ha bu utancı uzaklaştırın; çünkü bu hain ve ahlaksız rejimin batılına boyun eğip, ihanetine ve suçlarına sessiz kalırsanız, sizi helake sürükleyecek ve Rabbinizin öfkesini üzerinize çekecektir; bu hain ve ahlaksız rejim size hiçbir mazeret bırakmamıştır. Bu yüzden onunla birlikte, bir üçüncüsü olmayan iki seçenekle karşı karşıyasınız: Ya rejimi kökünden söküp azim İslam'ınızın Hilafetini kurmak yoluyla Rabbinizin şeriatıyla hükmederek İslam ile kurtulacaksınız, ya da rejimin kötülüklerine sessiz kalarak kendinizi küfre, sapkınlığa, helake ve apaçık bir kayba sürükleyeceksiniz.

أَفَمَن يَعْلَمُ أَنَّمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ الْحَقُّ كَمَنْ هُوَ أَعْمَى إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُولُو الْأَلْبَابِ “Rasulüm! Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilip de buna inananla, bunu göremeyecek kadar kör olan hiç eşit olur mu? Ancak gerçek akıl sahipleri, düşünüp ders ve öğüt alır.” [Ra’d 19]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Münâci Muhammed

Devamını oku...

Başsızlık Son Bulmadan Gazze Kurtulamaz!

  • Kategori Türkiye
  •   |  
Başsızlık Son Bulmadan Gazze Kurtulamaz!
 

Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti, Diyarbakır’da bölge halkı, sivil toplum kuruluşu temsilcileri ve alimlerin yoğun katılımıyla “Aksa Tufanı’nın 3. Yılında Gazze” konulu bir konferans gerçekleştirdi.

4 Ekim 2026 Pazar günü Selahaddin Eyyubi Camii Konferans Salonu'nda gerçekleşen program, Mehmet Kaya’nın sunumu ve Hafız Cemal Yiğit’in Kur’an-ı Kerim tilavetiyle başladı. Konferans'ta; Gazze'deki soykırımın arka planı, işgalci Siyonist varlığın hedefleri ve İslâm beldelerinin başsızlık sorunu neşter altına alındı.

Konferansta konuşan isimler, Gazze meselesinin ulusal ya da insani bir yardımlaşma konusu değil, doğrudan bir İslâm davası olduğunu vurgulayarak çözüme giden yolun Batılı kurumlardan değil, ümmetin birliğinden geçtiğinin altını çizdiler.

Burhan Ercan: "Çözüm İki Devletli Masallar Değil, İslâm Ordusudur!"

Köklü Değişim Diyarbakır Temsilcisi Burhan Ercan, Gazze’nin 79 yıldır işgal ve son üç yıldır ağır bir soykırımla karşı karşıya olduğunu belirterek söze başladı. Kudüs ve Gazze topraklarının saptırıcıların iddia ettiği gibi "üç dinin ortak kutsalı" ya da Siyonistlerle birlikte yaşanacak "iki devletli çözüm" sahası olmadığını ifade eden Ercan, şu değerlendirmelerde bulundu:

"Burası ilk kıblemiz Mescid-i Aksa’nın bulunduğu, İsra ve Miraç’ın toprağıdır. Bu topraklar Osmanlı Hilafet Devleti tarafından yaklaşık 400 yıl boyunca huzur içinde ve İslâm’ın adaletiyle yönetilmiştir. Hilafet’in sömürgeci kâfirler tarafından yıkılmasının ardından zulüm hiç dinmemiştir. Gazze ve Filistin meselesi İslâmî bir meseledir. İşgal, uluslararası kuruluşların süslü vaatleriyle değil, ancak işgalciye haddini bildirecek İslâm ordusuyla son bulacaktır."

Molla Tayyip Elçi: "Ulus Devletler Bizi Tefrikaya Düşürdü"

Medrese Alimler Vakfı Başkanı Molla Tayyip Elçi, Gazze'deki vahşet karşısında zillet yaşandığını dile getirerek, asıl kırılma noktasının ümmetin parçalanması olduğunu belirtti. Elçi konuşmasında:

"Gazzeli kardeşlerimiz imanî bir şevkle mücadele ederken bizler burada zilleti yaşıyoruz. Biz ne zaman kaybettik? Hilafetin ilgasından sonra oluşturulan ulus devletler bizleri tefrikaya ayırdı; Müslümanları birbirinden kopardı. Ümmet paramparça oldu. Bu zilletten kurtuluş, ancak ümmetin yeniden bir Halife’nin etrafında kenetlenmesiyle mümkündür." ifadelerini kullandı.

Ramazan Tekdemir: "İslâm Ümmetinin En Büyük Sorunu Başsızlıktır"

Memur-Sen Diyarbakır İl Başkanı Ramazan Tekdemir, Gazze’ye yardım ulaştırılmasının bile engellendiği bir çaresizlik tablosuna dikkat çekerek, Siyonistlerin batıl inançları uğruna her şeyi göze aldığı bir vasatta Müslümanların iradesizlik yaşadığını vurguladı:

"Bugün İslâm ümmetinin içerisinde bulunduğu en büyük sorun 'başsızlık' sorunudur. Müslümanlar, yaşadıkları devletlerin hâkimiyeti altında kendi kimliklerini kaybettiler. Bir kurtarıcı beklemek yerine üzerimize düşen sorumlulukla harekete geçmeli ve İslâm’ın ölçülerine göre adım atmalıyız."

Molla Sadullah Ergün: "57 İslâm Beldesi Sadece İzliyor"

Selahaddin Eyyûbî’nin 1187’de Kudüs’ü işgalden kurtarırken gösterdiği İslâmî sorumluluğu hatırlatan Molla Sadullah Ergün, mevcut yöneticilerin sessizliğini eleştirdi:

"Bu soykırım karşısında artık kınama değil, harekete geçme zamanıdır. Bizler burada konuşurken Siyonistler katliama devam ediyor. 57 İslâm beldesinin yöneticisi ise bu mezalim karşısında etkili bir irade ortaya koyamıyor. Sömürgecilerin aramıza çizdiği sınırlar ve bıraktığı ajanlar bizi böldü. Kurtuluş, yeniden Kur’an’a yönelmektedir."

Mahmut Kar: "Selahaddin Gibi Cihad Meydanında Had Bildirmek Gerekir"

Konferansın kapanış konuşmasını gerçekleştiren Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu Başkanı Mahmut Kar, 7 Ekim Aksa Tufanı ile Selahaddin Eyyûbî’nin 2 Ekim’de Kudüs’ü kurtarması arasındaki tarihsel şuura dikkat çekti. Kar, ordulara ve yöneticilere seslenerek şunları kaydetti:

"Gazze işgal altındayken Bağdat, Diyarbakır ve İstanbul da işgalin gölgesi altındadır. Bizler duramayız, susamayız! Müslümanların başındaki yöneticilere ve ordu komutanlarına hakikati hatırlatmak zorundayız. Birleşmişmillisler kürsüsünde Netanyahu İslâm liderlerini tehdit ederken çıt çıkaramadılar. Oysa Haçlı işgali döneminde Selahaddin Eyyûbî, cihad meydanında o kâfirlere hadlerini bildirmişti."

Diyarbakır halkının yoğun ilgi gösterdiği konferans, yapılan dualar ve ümmetin birliği vurgusuyla sona erdi.

H. 22 Rebiu’s Sânî 1448 - M. 04 Ekim 2026

turkiye vilayeti

turkiye vilayeti

İlgili Bağlantılar:

Devamını oku...

Müslümanların Kanının, Kötü Yöneticilerin Nezdinde Hiçbir Kutsallığı Yoktur

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Müslümanların Kanının, Kötü Yöneticilerin Nezdinde Hiçbir Kutsallığı Yoktur

Haber:

Yemen'deki savaşın kapsamının genişlemesi ve Husilerin saldırılarına karşı Suudi Arabistan'ı savunmak için sözde Mekke İttifakı'nın devreye sokulması.

Yorum:

Müslümanların kanının kutsallığını uzak yakın herkes bilir; nitekim Allah Subhanehu ve Teala, bir mümini haksız yere öldüren kimseyi lanetlemiş ve onu ebedi cehennemde kalmakla tehdit etmiştir; zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَمَن يَقْتُلْ مُؤْمِناً مُّتَعَمِّداً فَجَزَاؤُهُ جَهَنَّمُ خَالِداً فِيهَا وَغَضِبَ اللهُ عَلَيْهِ وَلَعَنَهُ وَأَعَدَّ لَهُ عَذَاباً عَظِيماً “Kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde ebediyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lanetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” [Nisa 93] Ayrıca Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem, masum olan kanlar konusunda ihmalkâr davranılması hususunda uyarıda bulunarak şöyle buyurmuştur: لَزَوَالُ الدُّنْيَا أَهْوَنُ عِنْدَ اللَّهِ مِنْ قَتْلِ مُؤْمِنٍ بِغَيْرِ حَقٍّ “Allah katında dünyanın yok olması, bir müminin öldürülmesinden daha hafiftir.” Ve yine şöyle buyurmuştur: لَوْ أَنَّ أَهْلَ السَّمَاءِ وَأَهْلَ الْأَرْضِ اشْتَرَكُوا فِي دَمِ مُؤْمِنٍ لَأَكَبَّهُمْ اللَّهُ فِي النَّارِ “Şayet gök ve yer halkı bir müminin kanını heder etmekte ortak olsalar, Allahu Teala alayını yüzüstü ateşe atar.” Bütün bu tehditlere rağmen bugün, en önemsiz sebepler yüzünden Müslümanların birbirlerini öldürdüklerini görmekteyiz; en büyük felaket ise bir Müslümanın, düşman sömürgeci kafirin çıkarları uğruna kendi kardeşini öldürmesidir!

Mübarek toprak Filistin’de ve özellikle de Gazze Haşim'de, suçlu Yahudiler tarafından kanlar dökülmeye ve kutsallar çiğnenmeye devam ettiğini bir zamanda; Yahudilerin zebanilerinin Mısır, Ürdün, Lübnan, Suriye ve Türkiye’yi tehdit etmeye devam etmelerine rağmen ancak bizler, ne bu ülkelerde ne de diğer Müslüman ülkelerdeki herhangi yöneticinin ya da ordu komutanından en ufak bir kıpırdama ya da ciddi ve onurlu bir tavır görmedik; Gazze’deki halkımızı destekleme konusunda onları yüzüstü bırakmaları, Yahudilerin nezdinde onlara bir fayda sağlamamış; aksine Yahudilerin kibir ve küstahlığını daha da artırmıştır; Yahudi varlığının önünde diz çökmelerine ve ordularının ona karşı koymasını engellemelerine rağmen, Gazze ve Batı Şeria’da yaşananların vahametine rağmen bu Ruveybidalar bugün Amerika ve diğerlerini razı etmek için Yemen’de yeni bir cephe açıyor ve Müslümanların kanını onlara kurban olarak sunuyorlar!

Hiç kimse için bir sır olmayan gerçek şudur ki bu yöneticiler ister Gazze'de ister başka bir yerde olsun Müslümanlar kökten yok edilseler dahi onların kanlarının dökülmesini umursamamaktadırlar ve onun dokunulmazlığı olduğunu kabul etmemektedirler. Dolayısıyla onların dostları bundan faydalanacak olan sömürgeci kâfir Batı olduğu sürece, halklarının son damla kanını bile feda etmeye hazırdırlar; nitekim bugün Amerika ile İngiltere arasındaki nüfuz çatışması uğruna Yemen'de alevlenen savaşın yol açtığı ölümler, can kayıpları ve dökülen kanlar bunu teyit etmektedir. Ne yazık ki Müslümanların hali böyledir; zira kötü yöneticiler -Allah onları kahretsin- sömürgeci kâfire hizmet etme yolunda yakılıp yok edilecek birer yakıt olsunlar diye onları savaşların içine sürüklemektedirler. Müslümanların tamamına ait bir devletin varlığının önemini kavrayana kadar da böyle kalmaya devam edeceklerdir. Bu devlet ise, Müslümanların kanlarını ve namuslarını koruyacak, sömürgeci devletlerin kökünü kazıyacak ve onları bir daha geri dönmemek üzere topraklarımızdan çıkaracak olan Hilafet Devleti'dir; şöyle buyuran Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem doğru söylemiştir: إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ “İmam bir kalkandır, onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” İşte sizi buna davet ediyoruz ey Yemen halkı.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Velid Belibel

Devamını oku...

Eğer Samimiyseniz, Mübarek Mescid-i Aksa'nın Neresindesiniz?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Eğer Samimiyseniz, Mübarek Mescid-i Aksa'nın Neresindesiniz?!

Haber:

Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye arasındaki üçlü ittifak bağlamında Pakistan Enformasyon Bakanlığı, İslamabad'ın Krallık sınırlarını korumak ve insansız hava araçları ve füzeleri engellemek amacıyla 30 ila 40 bin Pakistan askerinin konuşlandırılacağına dair bir rapora yanıt olarak, Harameyn-i Şerifeyn'in ve Suudi Arabistan'ın güvenliğine olan bağlılığının müzakereye kapalı olduğunu vurguladı.

Yorum:

Eğer sizler, Harameyn-i Şerifeyn'in güvenliğinin "müzakereye kapalı" olduğu konusunda samimiyseniz, ilk kıble ve Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in İsra’sı konusundaki tavrınız hani nerede?! Onlarca yıldır işgal altında inleyip kirletildiğini, avlusunda tertemiz kanların döküldüğünü, yıkılması için planların yapıldığını işitip gördüğünüz halde Harameyn-i Şerifeyn'in üçüncüsü Mescid-i Aksa’nın hani neresindesiniz?! Peki Mescid-i Aksa'nın güvenliği müzakere konusu olabilir mi?!

Kutsal topraklara destek olmak, Mescid-i Aksa'yı savunmak, mazlumlara yardım etmek ve orada dökülen kanın akmasını durdurmak gibi Allah'ın emrettiği şeylerin de pazarlığa kapalı olması gerekmez mi? Yoksa bu ifadeyle kastedilen, Amerika'nın çıkarlarını korumak ve onun bölgedeki planlarını, Müslüman askerler ve onların silahlarıyla hayata geçirmek midir?!

Peki bu üçlü ittifak gerçekten sizin iradeniz ve planlamanızla mı gerçekleşti? O halde ey Bakan, ABD'li Cumhuriyetçi Kongre Üyesi Joe Wilson'ın bu ittifaka ilişkin şu yorumuna ilişkin cevabınız nerede: “Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasındaki Ortak Savunma Anlaşması, Orta Doğu'da istikrarı, barışı ve refahı güçlendirme yolunda ABD Başkanı'nın hanesine yazılacak bir başka başarıdır”? Peki neden bu ittifakın ya da diğer ittifakların, başta İsra ve Miraç toprağı olmak üzere Keşmir, Doğu Türkistan, Burma ve Çeçenistan'daki Müslümanların davalarına destek olmak için onlarca yıl boyunca kurulduğunu görmedik?!

Peki Müslümanların orduları ve silahları, Batı'ya boyun eğen, onun iradesine köle olmuş, Allah'ın emirlerinden ve ümmetlerinin meselelerinden çok uzak olan liderlerin elinde kalmaya daha ne zamana kadar devam edecek?

Ey İslam’ın askerleri; kalplerinizin Allah'ı zikrederek huşûya ermesinin, Rabbinizi razı edecek şekilde amel etmenizin, böylece kendinizi ve ümmetinizi izzetli kılmanızın, dünyanın izzetine ve ahiretin nimetlerine kavuşmanızın artık zamanı gelmedi mi?!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Abdullah Muhammed

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER