Cumartesi, 04 Safer 1448 | 2026/07/18
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

SAYI 608 Çıktı - Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi El-Raye Gazetesi

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi

El-Raye Gazetesi Yeniden Yayında

 

Biz, Hizb-ut Tahrir Medya Ofisi olarak takipçilerimiz ve Merkezi Medya Bürosu Web Sayfası misafirlerimize, Hizb-ut Tahrir tarafından 1954 yılında başlatılan El-Raye Gazetesinin tekrar yayına başlatılmasını duyurmaktan gurur duyarız. Karanlık ve zorba rejimlerin baskısı sonucu haftalık yayınlanan gazete durdurulmuştu. Şimdi Hizb-ut Tahrir El-Raye Gazetesini Allah’ın izniyle tekrar başlatacaktır.

Devamını oku...

Özbekistan Cumhurbaşkanlığı’na Din ve İrşad İşlerinden Sorumlu Yeni Danışman Atanması Hakkında

Özbekistan Cumhurbaşkanı’na Din ve İrşad İşlerinden Sorumlu danışman olarak Muzaffer Kamilov’un atanması, devletin din politikası alanında izlediği temel yaklaşımın değişmediğini bir kez daha ortaya koymaktadır. Siyasi yaklaşım değişmediği sürece, görevlerdeki kişilerin değiştirilmesi Müslümanlar açısından gerçek bir çözüm anlamına gelmez.

Son yıllarda dini alanda reformlardan sıkça bahsedilmiş ve bazı kısıtlamaların hafifletildiği duyurulmuştur. Ancak temel mesele olan İslam’ın toplum ve devlet hayatındaki konumu hâlâ değişmemiştir. Din, hala devletin çizdiği sınırlar içine hapsedilmeye devam etmekte ve dini devlet denetimine tabi tutmaya dayalı politika, egemen yaklaşım olmayı sürdürmektedir.

Bu noktadan hareketle din ve irşat işlerindeki gerçek değişimin, görevlilerin değişmesiyle değil, politikanın bizzat kendisinde yapılacak köklü bir değişimle mümkün olacağını vurguluyoruz. Bunun başında da on sekiz yaşından küçüklerin dini eğitim almalarını veya Cuma namazı gitmelerini yasaklayan kısıtlamaların kaldırılması gelmektedir. Aynı şekilde anne ve babaların çocuklarını iman üzere yetiştirmeleri, onlara helali ve haramı, yüksek ahlaki değerleri öğretmeleri ve Kur’an-ı Kerim’i ezberletmeleri suç olarak değerlendirilmemeli, bilakis bunlara, toplumun kalkınmasına ve ahlaki istikrarının güçlenmesine büyük katkı sağlayan faaliyetler olarak bakılmalıdır.

Ayrıca devletin İslam eğitimi ve öğretimini tekeline alması da kabul edilemez bir durumdur. Müslümanların, çocuklarına Kur’an ilimlerini ve şeri ilimleri nerede ve kimin öğreteceğini özgürce seçme hakkı vardır. Toplumun gerçek maslahatı, ilmin kısıtlanması ve kuşatılmasında değil, yayılmasının teşvik edilmesinde saklıdır. Buna karşılık, bira festivalleri ve benzeri ahlaksızlık ve yozlaşmaya dayalı, devletin desteklediği bazı etkinlikler, toplum içindeki ahlaki ortamın zayıflamasına doğrudan katkıda bulunmaktadır.

Ayrıca biz, bini eğitim veya dini faaliyetler nedeniyle hapsedilen kişilerin dosyalarının adil ve bağımsız bir şekilde yeniden incelenmesi, özgürlük gibi temel hakları ihlal edilen herkesin derhal serbest bırakılması ve uğradıkları zararların tazmin edilmesi için gerekli adımların atılması gerektiğine inanıyoruz.

Devletin temel görevi, inancı bastırmak veya dini eğitimle savaşmak değil, insanların meşru insani haklarından sayılan dini değerleri ve inançları korumaktır. Toplum için gerçek tehlike, şeri ilimlerin öğretilmesi değil; gençleri zina, uyuşturucu, kumar, alkol bağımlılığı ve ahlaki çöküntü gibi kötülüklere sürükleyen ortamın yaygınlaşmasıdır. Faaliyet gösterdiği alan ne olursa olsun, ahlaksızlığı yayan veya pornografik ve ahlaka aykırı içeriklerin toplumda sıradan hale gelmesi için çalışan herkes hesap vermelidir. Bu olgularla mücadele etmek ve bunları ortadan kaldırmak için etkin tedbirler almak, sağlıklı her toplumun önceliklerinden olmalıdır.

Dinî meseleleri baskıcı yöntemlerle çözmeye çalışmanın, toplum içindeki güveni artırmayacağını, aksine devlet ile halk arasındaki güven uçurumunu daha da derinleştireceğini bir kez daha vurguluyoruz. Gerçek istikrar güç kullanarak değil; ancak adaletin tesis edilmesi, temel insan haklarına saygı gösterilmesi ve insan onurunun korunmasıyla sağlanır.

İslam sadece bireysel ibadetlerden ibaret değildir; bilakis toplumun, ekonominin, eğitimin, yargının, dış politikanın ve yönetimin işlerini düzenleyen kapsamlı ilahi bir sistemdir. Bu nedenle İslam’ı sadece ruhsal veya vaaz boyutuna hapsetmek, onun ilahi mesajına yönelik bir saldırıdır, onu parçalama ve hakikatini çarpıtma girişimidir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَلَا تَقُولُوا لِمَا تَصِفُ أَلْسِنَتُكُمُ الْكَذِبَ هَذَا حَلَالٌ وَهَذَا حَرَامٌ لِّتَفْتَرُوا عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ إِنَّ الَّذِينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ لَا يُفْلِحُون “Dilleriniz yalana alışageldiğinden dolayı, Allah’a karşı yalan uydurmak için, “Şu helaldir”, “Şu haramdır” demeyin. Şüphesiz, Allah’a karşı yalan uyduranlar, kurtuluşa eremezler.” [Nahl 116]

Bir kez daha gerçek değişimin sadece makamların el değiştirmesiyle değil, yönetimde esas alınan ölçülerin kökten değişmesiyle gerçekleşeceğini vurguluyoruz. Allah’ın indirdiği hükümler devlet ve toplum hayatının temeli kılınmadığı sürece; danışman, bakan veya diğer yetkililer olsun, sırf kişilerin değiştirilmesi Müslümanların özlemini duyduğu adalet ve istikrar asla sağlamayacaktır.

İslam, yalnızca Özbekistan’daki Müslümanların kurtuluş yolu değil, aynı zamanda tüm insanlığı Batı uygarlığının karanlıklarından hidayetin aydınlığına çıkarmaya kadir yegâne sistemdir. İslam, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ’in bütün insanlığa getirdiği eksiksiz kapsamlı bir hayat sistemidir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّـلْعَالَمِينَ “Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” [Enbiya 107]

Devamını oku...

Kendisine Hüsrandan Başka Bir Şey Sağlamayan Bir İttifakın Zirvesine Ev Sahipliği Yapmak Yerine Türkiye’nin Hilafet’in O Şanlı ve İhtişamlı Günlerine Dönmesi Daha Yakışık Alırdı!

Osmanlı Hilafeti döneminde Müslüman ordusunun gücü öyle bir seviyeye ulaşmıştı ki, Avrupalı Haçlı ordularıyla toplu halde bile savaşa biliyordu. Hatta 15. yüzyılın ortalarında, Hilafet Devleti’ni tehdit edebilecek bir Avrupa askeri ittifakı kurma hayallerini yerle bir etmişti. Türkiye’nin 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da ev sahipliği yaptığı NATO ise, Avrupa ve Amerika’nın güvenlik ve çıkarlarını korumayı amaçlayan açık bir askeri doktrin üzerine kurulmuştur. Türkiye’yi kontrol altında tutmak, hatta ordusunu Afganistan örneğinde olduğu gibi çıkarları gerektirdiğinde savaşlara sürmek ve Kıbrıs örneğinde olduğu gibi harekete geçmesini engellemek de bu doktrin arasında yer almaktadır.

Bu yüzden, Türkiye Cumhurbaşkanı’nın başkent Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi’nin ana oturumunun açılışında yaptığı konuşmada “Avrupa’daki en büyük kara ordusuna sahip ülke olarak yeteneklerimizi ihtiyaç duyulan aşamada İttifak’ın hizmetine sunmanın gayretindeyiz.” dediğini duymak, bir müminin kalbini hüzün ve kederle neredeyse paramparça etmektedir.

Müslümanların başındaki Halifeler, özellikle de Osmanlı halifeleri, büyük bir hikmet ve basiret sahibiydiler. Bu nedenle kendilerine karşı oluşturulabilecek her türlü askerî ve siyasî ittifakı boşa çıkarmaya büyük önem verirlerdi. Sultan II. Abdülhamid Rahimehullah, Haçlı askerî ittifaklarını sürekli başarısızlığa uğratmış; hatta sürgünde bulunduğu dönemde bile Halife’ye ve çevresindekilere Hilafet Devleti’ni kuşatan askerî ittifakların nasıl dağıtılacağı konusunda siyasî tavsiyelerde bulunmuştur. Faruk Ömer İbnü’l Hattab RadıyAllahu Anh şöyle demiştir:

نحن قوم أعزَّنا الله بالإسلام فمهما ابتغينا العزَّة في غيره أذلَّنا الله “Biz, Allah’ın bizi İslam ile izzetlendirdiği bir kavimiz. İzzeti başka yerlerde ararsak, Allah bizi zillete düşürür.” Evet, bizler izzetli idik; dünyanın kralları bizden korkar ve rızamızı umarlardı. Ordularımız sömürgecilerin uykularını kaçırır, her zorba ve müstekbir bizden korkardı. Dinimiz sayesinde izzetli, imanımız sayesinde güçlüydük; İslam’ı bir rahmet ve hidayet risaleti olarak dünyaya yaymak için dünyayı kolaçan ederdik. Hilafetimiz yıkıldığında ise yöneticilerimiz Batı’nın ve sömürgeci liderlerin rızasını umar hale geldiler; düşmanları ve saldırgan ittifakları Müslüman topraklarında ve kalbinde ağırlamakla övünür oldular!

Bugün Türkiye; halkının İslam’a olan sevgisi, Müslümanların Türkiye’ye duyduğu sevgi, sahip olduğu insan kaynakları, doğal zenginlikleri, askeri kapasitesi ve coğrafi konumu nedeniyle tıpkı eski günlerinde olduğu gibi yeniden Hilafet’in o ihtişamlı günlerine dönebilecek güçtedir.

Dün Yahudi Başbakanı Netanyahu yaptığı açıklamada, Türkiye’yi ve kapasitesini küçümsemiş, Cumhurbaşkanını hedef alan şu ifadeleri kullanmıştır: “Erdoğan, İsrail’i yok etmek ve yeniden Kudüs’ü ele geçirmek istediğinden bahsediyor. Sanırım Osmanlı’nın 400 yıllık yönetiminin sona erdiğini unuttu. Bugün güçlü bir İsrail Devleti var. Hiç kimsenin varlığımızı ya da güvenliğimizi tehdit etmesine izin vermeyeceğiz. Neler yapabileceğimizi de gösterdiğimizi düşünüyorum.” Allah düşmanı Netanyahu, Müslümanların gücünün sırrını biliyor ve Erdoğan’a, o övünç ve güç kaynağının artık yok olduğunu, Erdoğan’ın yönettiği Türkiye’nin artık Hilafet’in var olduğu zamandaki gibi olmadığını hatırlatıyor.

NATO üyeliği hem şer’î hem de siyasî açıdan büyük bir yanlıştır. NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yapmak utanç vericidir. Türkiye’deki Müslüman ordusunun ve sahip olduğu askerî gücün NATO’nun hizmetine sunulmasıyla övünmek ise alçaklıktır. Zira bir Müslümanın küfür ve ehli uğruna savaşması, onları savunması veya kâfirlerin kendisi üzerinde bir yol bulmasına izin vermesi asla caiz değildir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَلَنْ يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً “Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir.” [Nisa 141]

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاء بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ “Ey inananlar! Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğruya iletmez.” [Maide 51]

Bu tür ittifaklara karşı takınılması gereken doğru tavır, onları güçlendirmek ve sağlamlaştırmak değil, aksine parçalayıp dağıtmaktır. Bu sebeple Türkiye’deki samimi Müslümanlara, özellikle de Fatih Sultan Mehmet Han ile Sultan II. Abdülhamid Han’ın torunları olan kahraman Türk ordusuna düşen görev; Raşit bir Halifeye biat ederek Türkiye’yi yeniden İslam’ın ve Müslümanların merkezi, dinin kalesi ve insanlık için bir hidayet meşalesi hâline getirmek üzere hemen harekete geçmeleridir. Halife, bizi o şanlı günlerimize ve o yüce geçmişimize geri döndürecek, bu Haçlı ittifaklarını ve onların sömürgeci devletlerini yerle bir edecektir.

Devamını oku...

Bugün Sivil Kontrol Memurları (BOA), Yarın Başka Bir Meslek: Bu Tartışma Neden Hepimizi İlgilendiriyor?

Belediye zabıta görevlisi (BOA) kadınlara yönelik başörtüsü yasağı etrafında dönen tartışmayı laiklik ve “tarafsızlık” kavramının daha geniş bağlamına yerleştirdiğim, “Seküler Tarafsızlık İllüzyonu: Sivil Kontrol Memurları (BOA) İçin Başörtüsü Yasağı Nasıl da İslam Karşıtı Bir Ajandanın Varlığını Kanıtlıyor” başlıklı bir önceki basın açıklamamın ardından, Müslüman topluluklar içinden üzerinde düşünülmeye değer bazı geri dönüşler aldım.

En çok tekrarlanan yorumlardan biri şuydu: “Bu konu bizi neden ilgilendirsin ki? İnancımıza göre Müslüman bir kadın zaten mahalle kolluk görevlisi ya da polis memuru olarak çalışmayı tercih etmez.”

Bu tepki dikkate alınmaya değerdir, üzerinde durulması gereken bir noktadır. Kadınların hangi meslekleri icra etmesi gerektiği konusundaki tartışma önemsiz olduğundan değil, meselenin özü başka bir yerde yattığı için bu yanıt önemlidir. Tartışma, sadece belirli bir mesleğin seçimiyle ilgili değil, toplumun İslami görünürlüğe nasıl yaklaştığı ve İslam’ın kamusal alanda ne kadar yer kaplamasına izin verildiği ile ilgilidir.

Bu ayrım son derece önemlidir. Toplumsal değişimler nadiren tek ve münferit bir kararla gerçekleşir. Çoğu zaman kararlar, tartışmalar ve sınırlar adım adım değiştirilerek ilerler. Bu nedenle bu meseleyi tek başına değil, İslami sembollerin toplumdaki konumuna ilişkin daha geniş tartışmanın bir parçası olarak değerlendirmek gerekir.

Belediye zabıta görevlileri için başörtüsü yasağı konusu gündeme geldiğinde, Müslüman topluluğundan bazen “İnancımıza göre Müslüman bir kadın zaten belediye zabıta görevlisi veya polis olarak çalışamayacaktır, o halde neden bu konuyla ilgilenelim ki?” tepkisiyle karşı karşıya kalıyoruz. Sadece o meslek penceresinden bakıldığında bu düşünce anlaşılabilir görünebilir. Ancak sadece mesleğe odaklanıp büyük resmi görmezden gelirsek, çok daha önemli bir gelişmeyi gözden kaçırma riskiyle karşı karşıya kalabiliriz.

Zira tartışma yalnızca Müslüman bir kadının belediye kolluk görevlisi olarak çalışıp çalışmak istemediği veya çalışıp çalışamayacağı meselesi değildir. Mesele, devletin toplumdaki belirgin İslami sembollere karşı nasıl bir tavır takındığı ile ilgilidir. Başörtüsü, Müslüman bir kadın için sıradan bir kıyafet değil; inancının, kimliğinin ve Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya itaatinin gerçek bir ifadesidir. Devlet belirli bir meslek grubu içinde bu görünürlüğü yasakladığında, bu durum sadece o mesleği icra etmek isteyen kişiyi etkilemekle kalmaz; aynı zamanda Müslümanların sembollerini açıkça gösterme, dinlerini açıkça yaşama ve İslami kimliklerini görünür şekilde ifade etme hakkı da etkilenmiş olur.

İşte bu yüzden, bakışımızı bugün tartışılan meslekle sınırlamamak hayati önem taşır. Bu tartışmanın özü, sadece Müslümanların bu tür uygulamalar nedeniyle bazı işlere erişimden mahrum bırakılması değil; aynı zamanda belirgin bir İslami görünürlüğün bir kez daha kamusal alanda yeri olmayan bir unsur olarak resmedilmesidir. Bu perspektiften bakıldığında bu durum yalnızca bir meslek grubunu değil, İslam’ın ve Müslümanların toplumdaki daha geniş konumunu etkilemektedir.

Dün tartışma polis teşkilatı üzerindeydi, bugün belediye kolluk görevlileri (BOA) üzerinde. Yarın aynı mantık diğer kamu görevlerine, eğitim kurumlarına veya çok daha fazla sayıda Müslümanı doğrudan etkileyebilecek toplumsal alanlara da uygulanabilecektir. Dolayısıyla temel soru sadece bugün hangi görevin kısıtlandığı değil, bununla gelecek için nasıl bir normun (standart) oluşturulduğudur.

Bu gelişme diğerlerinden bağımsız değildir. Hollanda’da daha önce yüzü kapatan giysilere yönelik kısmi bir yasak getirilmiş ve bu durum eğitim kurumlarında, toplu taşımada, hükümet binalarında ve sağlık kuruluşlarında peçe (nikap) takılmasını kısıtlamıştı. Aynı şekilde helal kesim tartışmaları da düzenli olarak gündeme getirilmekte ve orada da İslami bir uygulama tekrar tekrar tartışmaya açılmaktadır. Doğrudur; tartışılan konu her seferinde farklılık gösterse de, ancak bu gelişmelerin altındaki eğilim hep aynıdır; zira görünür İslami uygulamalar, giderek kamusal alanın belirli bölümlerinden uzaklaştırılması, sınırlandırılması veya buralara uyarlanması gereken unsurlar olarak değerlendirilmektedir.

Bu durum, daha önce “Hollanda’da Müslümanların Geleceği: 20 Yıllık Asimilasyon Politikasının Ardından” adlı kitabımızda ele aldığımız daha geniş kapsamlı zorunlu entegrasyon siyasetiyle de bağlantılıdır. Kitap, hizb.nl üzerinden ücretsiz olarak indirilebilmektedir. Bu bağlamda Müslümanlardan sadece kanunlara uymaları ve topluma barışçıl bir şekilde katılmaları değil; aynı zamanda İslami değerlerini, ölçülerini ve tezahürlerini laik modele göre uyarlamaları için her geçen gün artan bir baskıyla karşı karşıya kalmaktadırlar.

Bu esnada sekülerizm sanki tarafsızmış gibi sunulmaktadır; oysa o da insan, toplum ve dinin toplumdaki rolüne ilişkin belirli bir dünya görüşünü temsil etmektedir. Bu dünya görüşü hangi dinî sembollerin görünür olabileceğine, hangilerinin olamayacağına karar vermeye başladığında artık mesele tam anlamıyla tarafsızlık değil; tek bir dünya görüşünün topluma hâkim kılınmasından söz edilir.

Ayrıca sessizliğimizin de ağır sonuçları olacaktır. İslami sembolleri kısıtlamaya yönelik atılan her yeni adım net bir tepkiyle karşılaşmadan geçiştirildiğinde, bu durum politikacılarda ve politika yapıcılarda atılacak diğer adımların çok az direnişle karşılaşmayacağı izlenimini uyandıracaktır. Bu nedenle sessizlik, politikanın daha da genişletilmesine istemeden de olsa zemin hazırlayabilir. Bu da farkındalığın ve sürece dahil olmanın elzem olduğu anlamına gelmektedir.

Bu tür gelişmeler genellikle birdenbire değil, adım adım ilerler. Başlangıçta küçük bir grup veya belirli bir durum hedef alınır, ardından aynı mantık yeni alanlara uygulanır. Bugün sınırlı bir istisna olarak sunulan şey, yarın genel bir kurala dönüşebilir.

Hollanda’nın komşusu olan bir dizi ülkede başörtüsüne ve diğer İslami sembollere yönelik geniş çaplı kısıtlamalar halihazırda mevcuttur. Bu nedenle Hollanda’nın da aynı yöne evirilmesi uzak bir ihtimal değildir. Buradan da Müslümanların uyanık kalmalarının, duruşlarını nesnel bir şekilde ifade etmelerinin ve temel İslami tezahürler baskı altına girdiğinde tek bir vücut olmalarının ne kadar önemli olduğu ortaya çıkmaktadır.

Bugün tartışılan mesele, belki sizin tercih edeceğiniz bir meslekle ilgili olmayabilir. Ancak mesele, toplum içinde İslam’a ve Müslümanlara ne kadar alan tanınacağıyla ilgilidir. Bu nedenle bu gelişme, dikkatimizi, katılımımızı ve kolektif, ilkeli bir duruş sergilememizi gerektirmektedir.

Devamını oku...

Seküler Tarafsızlık İllüzyonu: Sivil Kontrol Memurları (BOA) İçin Başörtüsü Yasağı Nasıl da İslam Karşıtı Bir Ajandanın Varlığını Kanıtlıyor

Bu mantığa göre; başörtüsü takan bir kadın belediye zabıta memuru (BOA), başörtüsü takmayan bir memura göre tarafsız değildir ve daha az profesyoneldir. Halkın Özgürlük ve Demokrasi Partisi’nin (VVD) mahalle kolluk görevlilerinin görünür dini semboller taşımasına karşı sunduğu yasa teklifinde savunduğu şeyin özü tam olarak budur. Bu yasa, bir tarafsızlık ve hükümete güven meselesi gibi sunulsa da; meseleye derinlemesine bakanlar farklı bir tablo görmektedirler: Bu, doğrudan İslam’ı ve özellikle de Müslüman kadını hedef alan bir yasadır.

Bu tartışmanın tam da korona virüs krizi sırasında yeniden alevlenmiş olması dikkat çekicidir. O dönemde Hollanda; çökmüş bir sağlık sistemi, ekonomik istikrarsızlık, insanlar ve şirketler üzerinde muazzam bir baskı ile mücadele ediyordu. Tüm bu yakıcı sorunların ortasında Özgürlük Partisi (PVV), enerjisini az sayıdaki Müslüman kadının kılık kıyafetine kısıtlama getirmeye adamayı yeğlemişti. Böylesi bir dönemde bu konuya öncelik verilmesi basit bir ayrıntı değil, süreklilik arz eden İslam karşıtı bir gündemin açık göstergesiydi. Bugün de VVD, başörtüsüne yönelik kapsamlı bir yasak getirme çabalarını sürdürmektedir.

Bu önlem, Müslüman kadınların taktığı basit bir kumaş parçasıyla sınırlı olmayıp, İslam’ın görünür bir şekilde ifade edilmesini hedef almaktadır. Dolayısıyla tartışmanın özü, üniforma kuralının çok daha ötesine geçmektedir. Bu tür önlemlerin arkasında daha geniş bir seküler varsayım yatmaktadır: Seküler dünya görüşünün tarafsız ve evrensel ölçü olduğu, bütün dinî inançların buna göre değerlendirilmesi gerektiği düşüncesi. Laiklik kendisini nesnel ve tarafsız gibi pazarlasa da; aslında tarihsel olarak şekillenmiş, dinin toplumdaki rolüne dair kendi temelleri, normları, değerleri ve görüşleri olan belirli bir dünya görüşünü temsil eder.

Sekülerizm kendisi de sübjektif (öznel) bir kanaat olduğundan, diğer hayat görüşlerine karşı asla “tarafsız” bir konumda duramaz. Devlet, bu fıtri tarafgirliğini gizlemek için tarafsızlık kavramını siyasi bir silah olarak kullanmaktadır. Tarafsız bir hükümet maskesi altında, seküler normdan her türlü sapma aktif bir şekilde cezalandırılmaktadır. Dinî sembol taşımayan seküler bir kamu görevlisi de aslında belirli bir dünya görüşünü temsil etmektedir: Dinin kamusal alandan çekilip özel alana hapsedilmesi gerektiği inancını. Bu nedenle seküler kıyafet kuralları da tarafsız ve nesnel değildir; kendi dünya görüşlerine bağlıdır.

Bu tür yasakların sözde kadın haklarına ve özgürleşmeye katkı sağladığı sıkça iddia edilmektedir. Gerçek ise bunun tamamen aksidir. Müslüman kadın için İslam; düşünsel bir inanç, kimliğinin, onurunun ve özgürlüğünün kaynağıdır. Baskı dinden değil, onu dinî yükümlülüğü ile mesleği arasında seçim yapmaya zorlayan seküler düzenden kaynaklanmaktadır.

Başlangıçta Müslüman kadınlar bu şekilde polis teşkilatından dışlanmıştır; şimdi ise aynı şeyin toplum kolluk görevlileri için gerçekleşmesi riski gündemdedir. Müslüman kadınları baskıdan koruduğunu iddia eden, fakat aynı zamanda onları marjinalleştiren, dışlayan ve kısıtlayan bir hükümet, aslında asıl sorunun ta kendisidir.

Bu nedenle toplum kolluk görevlilerinin başörtüsü takmasını yasaklama girişimi, tarafsızlık adına verilen ilkeli bir mücadele değildir. Aksine bu, Müslüman kadınların dini görünürlüğünün adım adım sınırlandırıldığı ve bu ayrımcı kısıtlamanın “koruma”, “özgürlük” ve “ilerleme” adı altında sunulduğu daha geniş bir sürecin parçasıdır.

Devamını oku...

Kalibaf’ın Son Açıklamaları, Amerika’ya Açık Bir Meydan Okumadır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Kalibaf’ın Son Açıklamaları, Amerika’ya Açık Bir Meydan Okumadır

Haber:

Medya kuruluşları, İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf’ın 10/07/2026 tarihli son açıklamalarını büyük bir ilgiyle aktardı; zira Kalibaf, bu açıklamalarda ABD’yi, savaşı sona erdirmeye yönelik mutabakat metnindeki taahhütlerini yerine getirmediği için sert bir şekilde uyarmış ve ABD ile olan çatışmanın asla İran’ın teslim olmasıyla sona ermeyeceğini vurgulamıştır.

Kalibaf daha sonra, “Tek taraflı anlaşmalar döneminin sona erdiğini” açıklayarak, “Direniş Cephesi ve Lübnan meselesinin kırmızı çizgi olduğunu” vurguladı ve Lübnan’daki savaşın sona erdirilmesinin Tahran için, İran’a karşı savaşın sona erdirilmesiyle eşdeğer bir öneme sahip olduğunu belirterek şöyle dedi: “Hürmüz Boğazı, İran’ın düzenlemeleri ve politikalarına göre olmadıkça, deniz trafiğine kapalı kalmaya devam edecektir.” Ayrıca anlaşmaların ihlal edilmesi veya aşırı taleplerin ileri sürülmesi durumunda güçlü ve kararlı bir yanıt vereceği tehdidinde bulundu ve “ABD’nin taahhütlerinden cayması halinde İran’ın kapsamlı savunma hazırlığını artıracağını” açıkladı.

Yorum:

İran’ın baş müzakerecisi Kalibaf’ın bu sert açıklamaları, ABD Başkanı’nın mutabakat zaptını feshedip onu geçersiz saymasının ve Trump’ın İranlıları “pislik” olarak nitelendirdiği aşağılayıcı açıklamalarının ardından gelmiştir; ayrıca bu açıklamalar, İran'ın Dini Lideri Mücteba Hamaney’in, babası Ali Hamaney’in katillerinden intikam alınması ve onlardan hesap sorulması çağrısında bulunduğu açıklamalarıyla da uyumlu olarak gelmiştir.

Arabulucuların çabaları, İran'ı söylemini sertleştirmekten vazgeçirmede başarılı olamamış; Pakistan ve Katar’ın sükunet, yani kendileri gibi ABD’ye boyun eğme yönündeki talepleri reddedilmiştir. Aksine Tahran’ın söylemindeki hırçınlık daha da tırmanmış ve İran kendi pozisyonuna sıkı sıkıya sarılmıştır. Bu da Devrim Muhafızları’nın ağırlığının, ABD ile iş birliği içindeki siyasetçilere kıyasla muhtemelen daha ağır bastığına işaret etmektedir; başka bir deyişle İran, bu açıklamalarıyla kartları yeniden karmış, Amerika’nın hesaplarını altüst etmiş ve ona açıkça meydan okumuştur. Böylece Washington’ın, özellikle Hürmüz Boğazı'nın açılması olmak üzere nükleer dosya, zenginleştirilmiş uranyum ve İran’ın kolları gibi zor konuları çözmedeki mutlak başarısızlığını da ortaya çıkarmıştır.

ABD’nin İran’a boyun eğdirmedeki bu başarısızlığı, yalnızca son aylar boyunca meşgul olduğu hesaplarını altüst etmekle kalmamış, aynı zamanda özellikle ABD ara seçimlerinin yaklaştığı ve Trump yönetiminin seçimler gerçekleşmeden önce İran meselesini çözüme kavuşturamaması halinde Cumhuriyetçi Parti’nin kaybetme riskiyle karşı karşıya kaldığı bu kritik zamanda bu meselede bir ilerleme kaydedemediğini de ortaya koymuştur.

İran’ın ABD’nin baskıları karşısında direnmeye devam etmesi, ABD’nin ne kadar zayıf ve aciz olduğunu kanıtlamakta ve İslam ümmetinin, sadık bir liderlik bulması halinde ABD’yi yenebileceğini teyit etmektedir; nitekim İran, içinde bulunduğu zayıflığına rağmen geçtiğimiz aylar boyunca Amerika’yı çaresiz bırakıp hesaplarını altüst ettiğine göre, peki ya gerçek İslam Devleti kurulup Amerika’ya Raşid Halifelerin yöntemiyle karşı koyulduğunda, o zaman sonuç nasıl olacak acaba?

Kesinlikle o zaman Amerika’nın akıbeti, Ebu Bekir ve Ömer’in (Allah onlardan razı olsun) Hilafeti döneminde Bizans İmparatorluğu’nun akıbeti gibi olacaktır; zira o dönemde Bizans İmparatorluğu, Şam beldesinden en şiddetli şekilde kovulmuş, ardından kendi merkezinde yok edilene kadar peşine düşülmüştü.

İkinci Raşidi Hilafet kurulduğunda Amerika’nın akıbeti işte böyle olacak ve Allah’ın izniyle, Müslüman ülkelerde ondan geriye hiçbir iz kalmayacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed El-Hutvânî

 

Devamını oku...

Kişi Alçaklığı Kabullenirse, Aşağılanmak Ona Kolay Gelir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Kişi Alçaklığı Kabullenirse, Aşağılanmak Ona Kolay Gelir

Haber:

Medya kuruluşlarının ABD Başkanı Trump'a yönelik aktardığı iğrenç bir manzara; zira Suriye Geçici Cumhurbaşkanı Colani Trump'ın yanına boyun eğmiş bir şekilde oturmuş ve Trump da ona, Yahudi varlığına başka hiç kimsenin vermediği şeyleri verdiğini gururla açıklıyor; zira onlara Kudüs ile Golan'ı vermiş ve onları güçlü bir şekilde destelemiştir. Bu küstah açıklama karşısında Colani'nin sergilediği aşağılayıcı sessizlik, destekçilerinin akıllarını şaşkına çevirmiş ve Müslümanlar arasında geniş çaplı bir tepki dalgasına yol açmıştır.

Yorum:

Kur’an-ı Kerim, şeytanın adımlarının takip edilmesi konusunda bizleri her zaman uyardığı gibi tertemiz Nebevi Sünnet de, uygun bir zamanda durup geri dönebileceklerini sandıkları için dinlerinden ödün vererek bu adımları takip edenlerin siretini bizlere aktarmıştır! Oysa onlar, taviz vermenin istediğin zaman geri dönebileceğin düz bir yol olmadığını, aksine kaygan ve dik bir yokuş olduğunu bilmiyorlar; zira bu yolda birkaç adım atan kişi uçuruma doğru sürüklenir ve dibe çarpıp boynunu kırana kadar giderek artan bir hızla yuvarlanır.

İnsanların geneli arasında, Colani'nin gerçekliği ve onun ve onunla birlikte olanların fikri değişim ve yeniden değerlendirme başlığı altında kabul ettikleri ve şeriatın hakim kılınması, İslam davalarına yardım edilmesi ve iki güzellikten birini talep ederek kafirlere karşı cihat edilmesine çağrısında bulundukları köklü kültürel mirası terk ettikleri rolleri, artık daha net bir şekilde ortaya çıkmıştır. Nitekim onun kendisi için geldiği şeyin ana hatları netleşmiş ve birçok kişi, Beşar’ın kaçmasının ardından El Cezire muhabiri Ahmed Mansur’un meşhur konferansında kastettiği şeyleri anlamıştır; zira o konferansta şöyle demişti: “Şara, yıllardır İdlib’i, yardım ve basın heyetleri kılıfıyla ziyaret eden uluslararası istihbarat teşkilatlarına açmış ve onlara “güvenceler” vermiştir; eğer bu güvenceler olmasaydı saldırıyı caydırma savaşı başlatılamazdı!”

Gerçekten utanç verici olan ise, hâlâ Colani'nin tavizlerini haklı çıkaranların olmasıdır; sanki Allah onların basiretini kör etmiş ve gözlerini gerçeği görmekten alıkoymuş gibi; bu gerçek ise, laik yönetimde görülen pratik uygulamalarla, şebbihaların yeniden devreye sokulmasıyla ve Haçlıların ümmetimizin kanını en yoğun şekilde döktüğü dönemde onların dost edinilmesiyle sınırlı kalmamış; aksine Trump ve yardımcıları, o ve Erdoğan sayesinde getirdikleri bu hükümetin kendi iradelerine boyun eğdiğini, projelerini uyguladığını ve kendilerine hizmet ettiğini durmadan dile getiriyorlar. Nitekim günler, Müslüman Suriye halkının evcilleştirilmesi ve Batı’ya köleliği kabul etmesi için uysallaştırılması, hatta zorunluluk, zararın defedilmesi ve karşı koymaktan aciz kalma gerekçesi altında Batı’nın gelecekteki projelerine hizmet etmeye katılma gibi bir projeyle karşı karşıya olduğumuzun sürekli teyit edilmesiyle geçmektedir.

Bu bağlamda şu meşhur söz ne kadar de doğrudur: Kişi alçaklığı kabullenirse, aşağılanmak ona kolay gelir… Ölü birisi yarasından acı hissetmez.

Vallahi artık aklıselim olanların ahmakların elini tutmasının ve Şam halkının, yırtık daha fazla genişlemeden ve din ve kan tüccarları, dinimizden, toprağımızdan ve izzetimizden geriye kalanları satmadan ve pişmanlığın bir fayda vermeyeceği gün gelmeden önce Rablerine itaat etmeye, dinlerine bağlı kalmaya ve ümmetlerinin davalarına geri dönmesinin zamanı gelmiştir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Şeyh Adnan Mezyan

Devamını oku...

Tahtların ve Sınırların Koruyucusu Olan Ruveybidalar

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Tahtların ve Sınırların Koruyucusu Olan Ruveybidalar

Haber:

“Kavga istiyorsa bizim işimiz, hiç sorun değil”... Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Yahudi varlığının uluslararası kamuoyundaki yok edici imajını değiştirmek ve iç siyasetteki sıkışmışlığını aşmak amacıyla yeni bir düşman arayışına girdiğini; bu hedefin Türkiye olarak belirlenmesi durumunda ise ulusal ve bölgesel çıkarlar doğrultusunda hiçbir taraftan çekinmeyeceklerini ve geri adım atmayacaklarını söyledi. (TRT Arabi)

Yorum:

Evet, Türkiye’nin kendisini büyük güçler safına yükseltecek muazzam bir ordusu ve askeri cephaneliği var; ancak bu ordu kışlalarında zincirlenmiş bir durumda olup onda Mutasım’ın yardımseverliği ve fatihlerin cesareti yoktur; zira Batı’nın şımarık köpeği olan Yahudi varlığı, üç yıldır Gazze’de fesat saçıp soykırım uygulamakta ve Müslüman ülkeler ihlal edilmektedir. Ancak Türkiye rejiminden sadece boş laflardan ve içi boş kınamalardan başka hiçbir şey görmedik.

Ey Müslümanlar, ey güç ve kuvvet ehli: Ümmetimiz, onu dünyanın süper devleti yapacak insan enerjisine, askeri kapasiteye ve stratejik zenginliklere sahiptir; yani bizde eksik olan teçhizat ve adam değildir; aksine bizde eksik olan; bir kalkan olacak bir İmam, yani Allah’ın Kitabı ve Rasulü'nün sünnetine göre hükmedecek, dağınıklığımızı birleştirecek, bu hain rejimleri yıkacak ve orduları Kudüs’ü temizlemek ve Allah’ın dinini yüceltmek için seferber edecek bir Halifedir. Hizb-ut Tahrir olarak bizler, sizleri, bu Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafeti kurmak için bizimle birlikte çalışmaya davet ediyoruz; çünkü sizin izzetiniz ve kurtuluşunuz Hilafettedir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Hatice Salih

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER