Pazar, 05 Ramazan 1447 | 2026/02/22
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Hizb-ut Tahrir’i Yasaklama Teklifi Ancak İki Katmanlı Bir Hukuk Sisteminin Getirilmesiyle Mümkündür

Son yirmi yılda, siyasi yelpazenin her iki tarafındaki Avustralya federal ve eyalet hükümetleri, alışılmadık bir şekilde tek bir konuda hemfikir oldular. Siyonist çevrelerin Hizb-ut Tahrir’i bu ülkede yasaklatmak (yasadışı ilan ettirmek) için gösterdikleri onca çabaya ve Filistin yanlısı faaliyetlerimizden duydukları hoşnutsuzluğa rağmen birbirini izleyen her hükümet, faaliyetlerimizde yasadışı hiçbir şey olmadığını açık ve net bir şekilde ifade etmiştir. Normal şartlarda tartışmanın burada bitmesi gerekirdi. Ancak Siyonist lobiler, Yahudi varlığının işlediği suçları savunmaya kalktılar, bu yüzden ona yöneltilen her türlü eleştiriyi yasa dışı hale getirmek için ellerinden geleni yaptılar.

Son yıllarda Siyonist lobiler, “soykırımı teşvik” adı altında yeni bir suç kategorisi oluşturmak için lobi faaliyetleri yürüttüler. Bu lobi faaliyetleriyle, işgalin var olma hakkını sorgulayan her türlü siyasi tartışmayı “Yahudilerin kendi kaderini tayin hakkına bir saldırı” olarak yaftalayıp suç haline getirmeyi amaçladılar. Bu, Yahudilerin hayatlarını korumak için Siyonistlerin Filistinlilerin hayatlarını yok etme hakkına sahip oldukları ve bu suçun yasalarca korunması gerektiği anlamına gelmektedir!

Bugün Siyonistler çıtayı daha da aşağıya çekmek istemektedir. Artık yalnızca nefret söylemi yasalarının sertleştirilmesini değil, özellikle Müslümanların siyasî faaliyetini yasaklamak üzere tasarlanmış özel bir nefret söylemi kategorisinin oluşturulmasını talep etmektedirler. Bu teklifi daha da sertleştirmek için Siyonist çevreler, “terörle mücadele” söyleminin içinde yer alan örtük İslamofobik dili kullanarak hedeflerinin yalnızca “radikaller” ve “aşırılıkçılar” olduğunu iddia etmektedirler. Ancak işgale veya soykırıma karşı çıkmanın radikal hiçbir yanı yoktur; Sidney Liman Köprüsü’nde yüz binlerce insanın katıldığı gösteriler, bu çağrının ne kadar genel ve yaygın olduğunu açıkça göstermektedir. Bu da asıl hedefin tam olarak kim olduğu sorusunu gündeme getirmektedir.

Kulis çalışmalarına yanıt olarak hem Başbakan hem de İçişleri Bakanı ölçütleri değiştirme fikrini gündeme getirdiler. Mesele artık Hizb-ut Tahrir’in şiddet yanlısı ya da antisemitik olup olmadığı meselesi değildir. Artık mesele Hizb-ut Tahrir’in siyasi fikirlerine tolere edilebilir mi meselesine dönüşmüştür.

Avustralya hükümeti, kendisinden önceki tüm hükümetler gibi, Hizb-ut Tahrir’in görüş ve faaliyetlerinin tamamen yasal olduğunu net bir şekilde ifade etmiştir. Ancak şimdi bizden hoşlanmadıklarını ilan ettiler ki bu, aslında Siyonist lobilerin bizden hoşlanmadığının ve bizi susturmanın bir yolunu aradıklarının bir kodudur. Bu nedenle, bugün bizi, yarın Filistin yanlısı tüm faaliyetleri ve sonrasında kimleri hedef alacağı belli olmayan bir süreci başlatacak olan Siyonist teklifi ciddiyetle değerlendirmektedirler.

Bu teklif, hükümetin yürütme erkine ulusal diyaloğun bir parçası olabilecek kişileri belirleme yetkisi vermektedir. Bu durumda hükümet, sevmediği kişileri bu diyalogdan dışlamak için hem parlamentoyu hem de mahkemeleri baypas etme olanağına sahip olacaktır. Bu teklif ilk bakışta birçok kişiye ürkütücü gelmeyebilir. Ne de olsa sadece Müslümanlardan, hatta sadece sözde “radikallerden” bahsediliyor. Teklife katılmayabiliriz, hatta onu tam olarak anlamayabiliriz de; ancak Avustralya toplumu, Müslümanlardan şüphe duymaya şartlandırıldığı için, “demek ki bunda bir doğruluk payı vardır” diye düşünenler olabilir.

Peki bu yürütme yetkisinin böylesine genişletilmesinin Müslümanlarla sınırlı kalacağına gerçekten inanan var mı? Yoksa bu, hükümetlerin hoşlanmadığı her türlü siyasî faaliyetin susturulmasını normalleştirme süreci midir? Covid döneminde devletin aşırı yetki kullanımına tanık olduk. Hükümetlerin muhbirleri cezalandırıp suçluları koruduğuna şahit olduk. YouTube podcast yayıncılarını tehdit etmek için terörle mücadele polislerinin bir silah olarak kullanıldığını da gördük.

Kişinin İslam ve Müslümanlar hakkındaki görüşleri ne olursa olsun, kişinin Hizb-ut Tahrir hakkındaki görüşleri ne olursa olsun, kişinin Filistin konusundaki duruşu ne olursa olsun, şu an karşı karşıya olduğumuz kaygan zemin budur. Gerçekten de, bir hükümetin kimi sevip sevmediğine göre kimin konuşup kimin susacağına karar vermesini ister miyiz? Dahası, bu ülkedeki Siyonist savunucuların Avustralya’nın çıkarlarını düşündüğüne mi inanıyoruz, yoksa Avustralya’ya zarar verse bile Siyonist varlığın imajını aklamayı mı öncelediklerini görüyoruz?

Devamını oku...

22 Dırar (Zararlı) Devleti; İhanet ve Komplonun Timsalidir!

İslam ülkelerindeki kurulu devletlerden yirmi ikisi, ortak bir bildiriyle Yahudi varlığı Dışişleri Bakanı Gideon Saar’ın 6 Ocak 2026’da Somaliland bölgesine yaptığı ziyareti kınadı. Bu ziyaret, Yahudi varlığının geçtiğimiz Aralık ayının sonlarında Somaliland devletini tanımasının ardından gerçekleşti. İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ile Cezayir, Bangladeş, Komorlar, Cibuti, Mısır, Gambiya, Endonezya, İran, Ürdün, Libya, Kuveyt, Maldivler, Nijerya, Umman, Pakistan, Filistin Yönetimi, Katar, Suudi Arabistan, Somali, Sudan, Türkiye ve Yemen dışişleri bakanlarının imzasıyla yayınlanan bildiride; bu ziyaretin Federal Somali Devleti’nin egemenliğinin “açık bir ihlali” olduğu, istikrarlı uluslararası kuralları ve BM Şartı’nı baltaladığı vurgulanarak, ayrılıkçı projelerin teşvik edilmesinin kabul edilemez olduğunun altı çizildi.

Son yüz yılda yaşanan irili ufaklı tüm olaylar; sömürgeciliğin Hilafet Devleti’nin enkazı üzerinde kurduğu bu devletlerin yapabilecekleri azami şeyin bu olduğunu ispatladı, yoksa yapabileceklerinin en fazlası bu değildir. Zira isteseler çok daha fazlasını yapabilirlerdi. Çünkü kimilerinin Irak’a, Yemen’e ve Suriye’ye uçaklar ve ordular gönderdiğini, kimilerinin Şam’daki devrimi boğmak için yüz milyonlar harcadığını, kimilerinin Sudan’daki iç savaşı körüklediğini, kimilerinin de askerî ittifaklara katıldığını gördük. Ancak Batı Şeria veya Gazze’ye tek bir kurşun bile gönderdiklerine tanık olmadık! Bilakis, içlerinden bazılarının Gazze’deki soykırım sırasında Yahudi varlığına yardım ve lojistik destek sağladığına, bazılarının ise sadece şehitlerin, yaralıların ve evsiz kalanların sayısını tutmakla yetindiğine şahit olduk. Tüm bunlar, bu devletlerin fonksiyonel devletler olduğunu; görevlerinin İslam ümmetinin parçalanmışlığını korumak, İslam’ın yeniden iktidara dönüşünü – Nübüvvet metodu üzere Hilafet Devleti’ni – engellemek, Mübarek Toprakta Yahudi varlığını güçlendirmek ve onu korumak olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Bu 22 devletin yayımladığı bildiride ayrılıkçı projelerin teşvikinin kabul edilemez olduğu ifade edilse de, aslında iktidar koltuklarını korumak uğruna İslam beldelerinin bölünmüşlüğünü perçinleyenlerin bizzat bu yöneticiler olduğu görülmektedir. Güney Sudan’ın ayrılmasını teşvik eden veya en azından buna sessiz kalan, bugün de Sudan’ın geri kalanının bölünmesini teşvik edenler yine bu yöneticilerdir. Bu durum onların aslında bir şeyler yapmaya muktedir olduklarını, isteseler ordularını harekete geçirebileceklerini göstermektedir. Ancak iradelerini Amerika ve Avrupa’daki efendilerinin iradesine ipotek ettikleri için şu aşamada bunu yapmaları mümkün görünmemektedir!

O halde Ümmet bu Ruveybidalara daha ne kadar sessiz kalacak?! Ümmetin orduları daha ne zamana kadar onları koruyacak ve onların ihanetlerine göz yumacak?! Bu orduların görevi, ümmeti helâke sürükleyen bu yöneticilerden yüz çevirmek, Allah’ın şeriatiyle hükmedecek tek bir Halifeye biat etmek, ordularımızı Yahudi varlığını ortadan kaldırmak için harekete geçirmek ve bütün insanlığı sömürgeciliğin zulmünden ve karanlığından çıkarıp İslam’ın aydınlığına ve adaletine ulaştırmak için İslam mesajını taşımak değil midir?!

Devamını oku...

Sudan, İsyanın Kıskacı ile Tarafları Germe Stratejisi Arasında!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Sudan, İsyanın Kıskacı ile Tarafları Germe Stratejisi Arasında!

Birincisi: Saha Manzarası – Sudan Fırtınanın Gözünde

Sudan'da yaşananlar, sadece ordu ile Hızlı Destek Güçleri arasındaki bir iç çatışma değil, aksine Sudan'ı kontrol etmek için uluslararası bir çatışmadır. Hızlı Destek Güçleri Darfur bölgesindeki kontrolü sağlamlaştırdıktan sonra yeni eksenlere doğru hareket etmeye başladı:

- Etiyopya ekseni: Güvenilir raporlara göre, Sudan Halk Kurtuluş Hareketi-Kuzey (SPLM-N) güçleri ve Etiyopya ile Güney Sudan'dan gelen paralı askerlerin desteğini alan Hızlı Destek Güçleri milisleri, Etiyopya'nın Beni Şangul bölgesindeki eğitim kamplarından hareket ederek Karamuk ve Kaysan'a saldırı düzenlemeye hazırlanıyor. Birleşik Arap Emirlikleri menşeli olduğu düşünülen askeri teçhizatın boşaltılması sırasında Joseph Tuka ve Ubeyd Ebu Şotal gibi önde gelen liderler Asosa şehrinde görüldüler.

- Doğu ekseni: Kassala ve Port Sudan'da, tarihsel olarak birbirleriyle çatışan kabile gruplarının Eritre içinde eğitim görmelerine, ardından da silahlı kuvvetlerle Sudan'a geri dönmelerine izin verilmesiyle kabilelerin silahlanmasına dair sahneler tekrarlandı ki bu da zihinlere Darfur felaketinin başlangıçlarını anımsatan bir sahnedir. 

İkincisi: Stratejik Okuma – Tarafları Germe Politikası

Yaşanan şey, Sudan ordusunu yıpratmak ve merkezi devleti dağıtmak için çok sayıda cephenin açılmasıyla tarafları germe stratejisinin hassas bir şekilde uygulanmasıdır. Amaç sadece Hartum'u devirmek değil, aksine Sudan'ı bölgesel ve uluslararası güçler adına vekalet yoluyla yönetilen etnik ve bölgesel kantonlara parçalamaktır.

Bu strateji yerel araçlar (milisler, silahlı hareketler, kabile çatışmaları) tarafından yönetilmekte ancak birleştirici ümmetin akidesine dayalı siyasi bir projenin yokluğunun gölgesinde bazı elitlerin gizli anlaşmaları ve şüpheli uluslararası komplolar nedeniyle dışarından finanse edilmekte, silahlandırılmakta ve yönlendirilmektedir.

Üçüncüsü: Şerî perspektiften çözüm – Ümmetin Sudan'a karşı vacibi

Şerî perspektiften Sudan'da yaşananlar kör bir fitne, İslam ümmetine yönelik açık bir saldırı ve Müslüman ülkeleri parçalamaya yönelik doğrudan bir tehdittir. Sudan, İslam ümmetinin ayrılmaz bir parçası olup akide, tarih ve kader bağlarıyla ona bağlıdır. Nitekim Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: الْمُسْلِمُ أَخُو الْمُسْلِمِ لَا يَظْلِمُهُ وَلَا يُسْلِمُهُ Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (düşmanına) teslim etmez.” Ve Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَإِنِ اسْتَنْصَرُوكُمْ فِي الدِّينِ فَعَلَيْكُمُ النَّصْرُ Sizden din konusunda yardım istediklerinde yardıma icabet etmeniz sizin üzerinize vaciptir.” [Enfal 72] Dolayısıyla halkları ve ordularıyla ümmetin şerî vacibi, sadece sözlerle değil, eylemlerle ve gerçek bir dayanışma ile Sudan'a yardım etmek harekete geçmektir.

- Müslüman ordularının seferber edilmesi: Ümmetin orduları, Sykes-Picot sınırlarını korumak için değil, aksine mazlumları desteklemek, isyanları önlemek ve Sudan'ın güvenliğiyle oynayan yabancı müdahalelerin ellerini kesmek için harekete geçmelidir.

- Birleştirici projeyi ikame etmek: Sudan veya diğer Müslüman ülkeler için, ümmetin birliğini ve onurunu yeniden tesis edecek birleştirici bir proje dışında bir kurtuluş yoktur; zira safları birleştirecek, ümmetin egemenliğini geri elde edecek ve dışarıya bağımlılığı kesecek olan Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet projesidir.

Dördüncüsü: Güç ve kuvvet ehline bir çağrı

Ümmetin evlatlarından olan güç ve kuvvet ehline ve ümmet içindeki alimlerden, davetçilerden ve düşünülerden oluşan aktif güçlere:

- Ümmetiniz için Allah'tan korkun; zalimlerin yardımcısı olmayın ve ümmetin parçalanmasının yalancı şahitleri olmayın.

- Sadakatiniz, yapay sınırlara ve tabi rejimlere değil, Allah'a, O'nun Rasulü'ne ve ümmetinize olsun.

- Ümmetin projesinin, yani Hilafet projesinin yanında yer alın; çünkü kan dökülmesine durdurmaya, saldırganlığı caydırmaya ve iradeyi özgürleştirmeye muktedir olan sadece odur.

Tarih kaydediyor, Allah soracak ve ümmet bekliyor. O halde icabet edecek olan var mı?

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Hatem El-Attar – Mısır

Devamını oku...

Silahlı Grupları Engelleyecek ve İnsanları Onların Kötülüklerinden Kurtaracak Olan Hilafet Devleti'dir

Haber-Yorum

Silahlı Grupları Engelleyecek ve İnsanları Onların Kötülüklerinden Kurtaracak Olan Hilafet Devleti'dir

Haber:

Sudanlı Doktorlar Ağı, Facebook sayfasında, Hızlı Destek Güçleri ve Sudan Halk Kurtuluş Hareketi-Kuzey (Abdulaziz el-Hilu kanadı) tarafından bir dizi sağlık tesisine kasıtlı olarak topçu ateşi açılmasının ve bunun da üç büyük hastanenin hizmet dışı kalmasına ve dört sağlık personelinin görevlerini yerine getirirken ölmelerine yol açmasının ardından Güney Kordofan eyaletinin Dilling kentinde sağlık koşullarının ciddi şekilde kötüleştiğini duyurdu.

Ağ, Facebook'ta yaptığı bir paylaşımda, bombalamanın doğrudan hayati sağlık tesislerini hedef aldığını, bunun da temel departmanların çalışmasının durmasına, vatandaşların acılarının daha da artmasına ve sistematik bombalamanın devam etmesinin gölgesinde temel sağlık hizmetleri sunma kapasitesinin azalmasına neden olduğunu söyledi. (Tahrir Gazetesi, 13012026)

Yorum:

Türleri veya varlık nedenleri ne olursa olsun herhangi bir ülkede silahlı grupların varlığı, o ülkenin egemenliğinin ihlali ve devlet yapısı içindeki bir kusurun veya zayıflığın göstergesi olarak kabul edilmekte olup bu da bu devleti, parçalamak ve bölmek gibi dış komploların hedefi haline gelen kırılgan veya başarısız devletler listesine sokmaktadır.

Sudan modelinde, bu grupların ve milislerin ezici çoğunluğu varlıklarını ve devamlılıklarını silah, eğitim ve para şeklinde dış desteğe dayandırmaktadır; dolayısıyla bu grupların kararları ipoteklidir ve tabi ki yaptıkları her şey kendilerine dikte edilmektedir; böylece ülke ve insanlar, hiç merhameti olmayanın merhameti altında kalmaya devam etmektedir.

Burada insanlar sadece sayılardan ibaret olup gece gündüz sebepsiz yere katledilmektedirler. Bunun sebebi ise bu ülkede bir koruyucu ve gözetici bulamamalarıdır. Bu yüzden savaşlar, yoksulluk, açlık ve sağlık sorunları gibi bir dizi felaket dalgalarıyla savrulmaktadırlar. Dolayısıyla herkes hayatın kıyısında yaşamakta ancak yine de bu savaşların sona ereceğine ve onurlu bir hayat yaşayacaklarına dair bir umut beslemektedirler.

Ancak bu savaşlar, sadece ülkeyi ve insanları yiyip bitiren silahlı milisleri ve grupları altüst edecek, onlara boyun eğdirip dağıtacak, onların her türlü silahlı eylem girişimlerini engelleyip silahsızlandıracak ve insanların onların kötülüklerinden kurtulması için liderlerini adalete teslim edecek bu ordular içindeki ümmetin sadık evlatlarının eliyle sona erecektir.

Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti, devletin emri dışında hiç kimsenin elinde silah bulundurmasına izin vermeyecek ve liderliğin emirlerini uygulayacaktır; dolayısıyla silah bulundurma ve bunların koruma, güvenliği sağlama ve Allah’ın şeriatını uygulama gibi insanların menfaatine göre kullanılmasını düzenleme yetkisine sahip olan sadece resmi ordu olacaktır. 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Gâde Abdulcabbar (Ümmü Evâb) –Sudan

Devamını oku...

Gazze’de Ateşkesin Sürdüğünü Söylemek, Yahudi Varlığının İhlallerine Cesaret Vermektir

Haber-Yorum

Gazze’de Ateşkesin Sürdüğünü Söylemek, Yahudi Varlığının İhlallerine Cesaret Vermektir

Haber:

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yeni yıl dolayısıyla yayınladığı video mesajında Gazze konusuna da değinerek, “Gazze’de, bizim de katkımızla sağlanan ateşkes, İsrail’in tüm ihlallerine rağmen, Gazzeli kardeşlerimizin sağduyusu sayesinde halen sürmektedir” dedi. (31.12.2025 - Ajanslar)

Yorum:

Türkiye’nin Filistin politikası acizlik, zillet ve ikiyüzlülük arasında seyretmeye devam ediyor. Bir yanda Gazze halkının yanında olunduğuna dair her platformda yapılan açıklamalar; diğer yanda ABD’ye tam bir angajman sağlanarak Yahudi varlığının suçlarını aklayan, onunla normalleşmenin taşlarını döşeyen fiili eylemler…

Cumhurbaşkanı Erdoğan iki yıl önce Gazze’de soykırım başladığında Hamas’ı Kuvayı Milliye’ye benzeterek onların topraklarını savunan mücahitler örgütü olduğunu söylemişti. Bugün aynı Erdoğan’ın Türkiye’si önce geçtiğimiz yılın Temmuz ayında Arap Birliği ülkeleri ile birlikte Aksa Tufanı harekâtını terör eylemi olarak etiketleyen ve Hamas’ın silahlarını bırakarak teslim olmasını talep eden New York Bildirisi’ni imzaladı. Ardından 13 Ekim 2025’te Mısır’ın Şarm El-Şeyh kentinde Trump’ın Gazze’yi turizm merkezine dönüştürmeyi ve Filistin davasını tamamen tasfiye etmeyi amaçlayan şerir planının garantörü oldu.

7 Ekim’den bugüne kadar geçen süre zarfında ise Türkiye’den Gazze’ye en küçük bir yardım yapılamadığı gibi, yedi ay boyunca açıktan, sonrasında örtülü bir şekilde Yahudi varlığı ile ticaret sürdürüldü. Hâlihazırda işgalci soykırım çetesinin yakıt ihtiyacını karşılayan Azerbaycan petrolü, Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattından Türkiye üzerinden gönderilmektedir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeni yıl mesajında Gazze’de ateşkesin sürdüğünü iddia eden son açıklaması da politik ilkesizliğin, bir duruşa sahip olamamanın, bir bütünde Trump’ın planlarına tam bir teslimiyetle teslim olmanın yeni bir örneğidir. Ruhsuzluk o kadar normal bir hal almış ki, söylenen sözlerin ne anlama geldiği düşünülmüyor, atılan adımların şer’î ve siyasi sorumluluğu hesap edilmiyor. Artık net olarak anlaşılıyor ki, muhafazakâr demokrat zihniyet için siyaset demek; maddi gücü mutlaklaştırmak, kâfirlerin manipülasyonlarını gerçekmiş gibi kabul etmek ve ne pahasına olursa olsun ABD ile iyi geçinmeye çalışarak iktidarda kalmaktır.

Gazze’deki sözde ateşkesin durumuna baktığımızda, 10 Ekim 2025’te ilan edilen ateşkes anlaşmasından bu yana işgalci Yahudi varlığının Gazze’ye yönelik saldırılarının yoğunluğu azalmış olsa da, neredeyse her gün düzenlediği saldırılarla anlaşmayı en az 969 kez ihlal etti. Hava, topçu ve doğrudan ateş açma saldırılarında 405 Filistinli katledildi ve 1114 kişi de yaralandı. Ayrıca Yahudi varlığı Gazze’ye yardım girişlerini büyük oranda engellemeye, açlık ve ilaçsızlığı silah olarak kullanmaya devam ediyor. Ateşkes kapsamında silahsızlandırılması gereken tampon bölgeye yeni üsler inşa ederek işgalini kalıcı hale getirmenin hazırlığını yapıyor. Batı Şeria’daki yerleşimci terörü, cezaevlerindeki insanlık dışı işkenceler, tüm bölgeye yönelik aşağılayıcı tehditler de cabası…

Dolayısıyla Yahudi varlığı anlaşmayı bu kadar açık ve pervasızca ihlal ettiği halde ateşkesin sürdüğü nasıl söylenebilir? Ateşkes iki taraflı değil midir? “İsrail” saldırılarını durdurma gerekçesini öne sürerek mücahitleri bu ateşkese Türkiye zorlamadı mı? Mısır’da Trump’ın masasında anlaşma kağıdı ile pozlar verilerek bunun bir zafer olduğu ve Türkiye’nin garantörlüğünde gerçekleştiği Cumhurbaşkanı Erdoğan ve iktidar yetkilileri tarafından övünerek paylaşılmadı mı?

Aslında her şey çok açık. Fakat görünen o ki, Erdoğan Türkiye’nin anlaşmadaki rolünün sorumluluğunu üzerinden atmak ve Haçlı-Yahudi ittifakıyla mücadele yoluna girmemek için ateşkesin devam ettiğini söylüyor. Yani Gazze halkının ateşkesin gölgesinde öldürülmesini üstü kapalı onaylıyor ve yeni ihlal ve katliamlar için Yahudi varlığına cesaret veriyor. Türkiye’nin bu tavrının altındaki diğer sebep ise mücahitlerin silahlarının alınması için Gazze’deki uluslararası istikrar gücüne katılma isteğinin kabul görmesidir. Cumhurbaşkanı Erdoğan böylece Trump’a yeni bir başarı hikâyesi sunarak yeni büyük bir övgü ve meşruiyet kazanabilir.

Ancak Allah’ın planı her şeyden üstündür. Onun yardımıyla Aksa Tufanı bugün yarın ümmet tufanına dönüştüğünde Trump’ın şerir planı suya düşecek, tarih yeniden yazılacak, Raşidi Hilafet kurulacak, onun şanlı orduları Yahudi varlığını ortadan kaldırarak mübarek Aksa topraklarını aslına iade edecek ve İslam’ın çağı başlayacaktır. Kibir ve körlük içinde olanlar bunu anlayamasalar da Allah’ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Emin Yıldırım

Devamını oku...

El-Vakiye TV: Anayasa Müzakereleri Programı -Halaka 10- [İslam, “Din Adamları” Mefhumunu Tanır Mı?]

  • Kategori El Vakiye TV
  •   |  
El-Vakiye Televizyonu
Anayasa Müzakereleri Programı
 
-Halaka 10-
[İslam, “Din Adamları” Mefhumunu Tanır Mı?]
İslami Anayasa İle İnsan Yapımı Anayasalar Arasındaki Anayasal Ayrılıklar
 
Müh. Usame Es-Suveynî ile Üstad Ahmed El-Kasas Arasında “Anayasa Mukaddimesi veya Esbab-ı Mucibesi” Kitabı Hakkındaki Diyalog Programı
 
Bu Bölümde Anayasa Mukaddimesi’nin 10. Maddesi Ele Alınmıştır:
Madde-10: İslam’ın mesuliyetini tüm Müslümanlar taşır. Dolayısıyla İslam’da “din adamları” yoktur. Devlet Müslümanların böyle bir hissiyata kapılmasına yönelten her şeyi yasaklamalıdır.

H. 23 Rabiu’l Âhir 1441 El-Muvafık M. 20 Aralık 2019

El Vakiye sitesindeki diğer bölümler için TIKLAYINIZ
Websitemizdeki diğer bölümler için TIKLAYINIZ

 

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER