Perşembe, 15 Şevval 1447 | 2026/04/02
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Yanlış Yerde Yapılan Yanlış Açıklama

Haber-Yorum

Yanlış Yerde Yapılan Yanlış Açıklama

 

Haber:

Sky News Arabia'nın internet sitesi, 20 Mart Cuma günü “Sisi: Körfez'in güvenliği, Mısır'ın ulusal güvenliğinin ayrılmaz bir parçasıdır” başlıklı bir haber yayınladı. Haberde şöyle geçti: "Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, mevcut bölgesel gerginlikler karşısında Mısır’ın Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerine tam destek verdiğini vurguladı ve Kahire’nin, kardeş Arap ülkelerinin topraklarını hedef alan ve bunların güvenliğini ve kaynaklarını zedelemeye yönelik günahkar ve hiçbir gerekçesi olmayan saldırıları kesin bir şekilde reddettiğini ve kınadığını yineledi."

Yorum:

Sisi’nin bu açıklaması, 28 Şubat’tan bu yana efendisi Amerika ve onun beslemesi Yahudi varlığının İran’a yönelik saldırısını desteklediğiyle ilgili tutumunu ilan etmek üzere Abu Dabi ve Doha’ya yaptığı ani ziyaretin sonunda geldi; aynı zamanda Sisi, ABD savaş gemilerinin Süveyş Kanalı'ndan geçişini engellemek ve ABD ile Yahudi varlığının açık saldırısına karşı koymak için Mısır ordusunu İran'ın yanında seferber etmek yerine ABD ve onun beslemesi Yahudi varlığının Müslüman bir halka karşı haksız saldırısına göz yummuştur.

Sisi, yarın sıra kendisine gelmeyeceğinden emin olmamalıdır; zira o, satranç tahtasındaki oyuncu Amerika'nın elindeki piyondan başka bir şey değildir ve o, 1954'ten beri kendilerini koltuğa oturtanların arasında yer almaktadır.

Sisi tüm eylemlerinde, Washington’un emirlerine sıkı sıkıya uymaya ve bunları uygulama konusundaki tutumunu alenen göstermeye özen göstermektedir; ayrıca kendisine para sağlayan Körfez rejimlerine de, selefi Muhammed Mursi’ye darbe yapmasına ve Temmuz 2013’te, dünya çapında demokrasi, güvenlik ve istikrarın koruyucularının gözlerinin önünde Mısır’ın yönetimini ele geçirmesine destek verdikleri için minnettarlığını sunmaktadır.

Dün, Yahudi varlığının ordusunun kalıntıları, Refah ve diğer yerlerde Mısır ile olan temas hatlarına yaklaştığında Mısır’ın bu hatlara ulaşmasına izin vermeyip Mısır’ı gerçek bir tehdit olarak gördüğünde kabir sessizliği gibi bir sessizliğe bürünen ve Yahudi varlığı Doha'da müzakere eden Hamas heyetini bombaladığında sessizliğini sürdüren Sisi gibi bir kuklanın, bugün konuşması gerekmez mi?!

Şüphesiz bu, içerisinde Sisi ve benzerlerinin rahat bir yaşam sürdüğü Müslüman ülkelerdeki batıl bir saldırandan başka bir şey değildir; ancak bu durum, çok yakında Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafetin kurulması ve hak sözün tüm yeryüzünde yüceltilmesiyle sona erecektir. وَسَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَيَّ مُنقَلَبٍ يَنقَلِبُونَ “Zulmedenler, hangi dönüşle döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.” [Şuara 227]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Şefik Hamis – Yemen

Devamını oku...

Özbekistan ve Azerbaycan Cumhurbaşkanlarının, İran'daki Müslüman Kardeşlerinin Yanında Yer Almaları Gerekmez Mi?!

Haber-Yorum

Özbekistan ve Azerbaycan Cumhurbaşkanlarının, İran'daki Müslüman Kardeşlerinin Yanında Yer Almaları Gerekmez Mi?!

 

Haber:

5 Mart'ta Interfax haber ajansı şu haberi verdi: “Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ile yaptığı telefon görüşmesi sırasında İran'ın Nahçıvan Özerk Bölgesi'ne insansız hava araçlarıyla düzenlediği saldırıyı şiddetle kınadı.” Zira Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi. Azerbaycan Cumhurbaşkanlığı Basın Bürosu'nun bildirdiğine göre Mirziyoyev, İran'ın insansız hava araçlarıyla Azerbaycan'a düzenlediği saldırıları şiddetle kınadı ve Özbekistan'ın Azerbaycan'a olan tam desteğini ifade ederek, ülkesinin her zaman Azerbaycan'ın yanında olduğunu vurguladı.

Yorum:

Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve Dışişleri Bakanlığı açıkça, İran'ı insansız hava araçlarıyla saldırılar düzenlemekle suçladı. Özbekistan basını, Mirziyoyev'in saldırıları ölçülü ifadelerle kınadığını ve İran'a açıkça suçlama yönlendirmediğini, sadece “Azerbaycan topraklarına yönelik insansız hava aracı saldırıları” demekle yetindiğini bildirdi.

8 Mart'ta İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, İlham Aliyev ile yaptığı telefon görüşmesinde Tahran'ın saldırıya karışmasını yalanladı ve bir iç soruşturma başlatılacağına dair söz verdi. Bu olay, cevaplardan daha çok sorular gündeme getirmiştir. Aynı zamanda Özbekistan ve Azerbaycan cumhurbaşkanları, Amerika ve Yahudi varlığının İran'a yönelik başlattığı bu açık saldırıyı kınamaktan kaçınmışlardır.

Yahudi istihbaratı İran liderlerinin yerlerine dair bilgi edindikten sonra, İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney ve bir dizi üst düzey yetkilinin ölümüne yol açan hassas bir saldırı gerçekleştirdi. Ayrıca ABD, çocuklarla dolu bir okula Patriot füzeleriyle bir saldırı düzenledi; bu saldırı sonucunda aralarında çocukların da bulunduğu çok sayıda sivil hayatını kaybetti. Ama Azerbaycan ve Özbekistan liderleri bu terör eylemlerini kınamadılar; aksine tırmanmanın durması konusunda temkinli açıklamalarla yetindiler.

Sovyetler Birliği'nin dağılmasından bu yana Azerbaycan Amerika'nın yanında yer almıştır; bu nedenle kendisi gibi bir Müslüman ülkesi olan komşusu İran'a karşı Amerika'nın yanında durması hiç de şaşırtıcı değildir.

Özbekistan Cumhurbaşkanı Mirziyoyev’in tutumu ise daha da aşağılayıcıdır. Zira alimleri ve Müslüman askeri komutanlarıyla meşhur olan Özbekistan Müslüman halkının temsilcisi olarak Mirziyoyev, Müslümanların düşmanları olan Amerika ve Yahudi varlığının yanında yer almıştır.

İran, Raşid Halife Ömer bin Hattab Radıyallahu Anh'ın onu fethetmesinden bu yana bir İslam beldesi olup bu ülkenin halkı Müslümandırlar. ABD ve Yahudi varlığının İran'a yönelik saldırıları, İslam ülkesine yönelik bir saldırı olarak kabul edilip Müslümanların görevi, bu ülkeyi savunmak ve kâfirlerin saldırısını püskürtmektir.

Bir Halifenin yokluğu, sömürgeci kafirlerin bir caydırıcı olmaksızın topraklarımıza saldırmasına imkân vermektedir. Bu yüzden bizler Hilafeti kurup Raşid bir Halifeye biat edene kadar bu saldırılar durmayacaktır. Şöyle buyuran Sallallahu Aleyhi ve Sellem ne kadar da doğru söylemiştir: إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ “İmam bir kalkandır, onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Eldar Hamzin

Devamını oku...

Trump ve Yahudiler, İslam Ümmeti’ne Darbe Vurmak İçin Sömürgeci İhtiraslarına Akidevî Hayallerini de Ekliyorlar

Yahudi varlığı başbakanı Netanyahu, 14 Mart 2026 Cumartesi akşamı düzenlediği basın toplantısında insanlığın uzun bir tarihsel yolculuk içinde olduğunu ve bu yolculuğun sonunda ilahi bir krallığın kurulacağına inandığını söyledi. Netanyahu “Sonunda o krallığa ulaşacağımıza ve Mesih’in dönüşüne tanıklık edeceğimize inanıyorum. Ama bu önümüzdeki perşembe günü olmayacak. Geleceğimizi bu muazzam ruhsal hem de fiziksel gücün birleşimi sayesinde garanti altına alabiliriz.” dedi. Netanyahu ayrıca, devam eden çatışmayı “Ortadoğu’nun çehresini yeniden çizecek olan bir Kıyamet Savaşı (Armageddon)” olarak nitelendirdi. Bundan kısa süre önce ise Amerikan Başkanı Trump’ın, Beyaz Saray’da etrafına rahipleri topladığı, rahiplerin ellerini Trump’ın omuzlarına koyarak İran’a karşı yürüttüğü savaşta zafer kazanması için kendisine dua edip kutsadıkları görüntüler basına yansımıştı. Öte yandan Kongre’deki yaklaşık 30 Demokrat vekil; ABD ve Yahudi varlığının İran’a karşı yürüttüğü bu savaşın kendilerine “Mesih’in dönüşünü hızlandırmayı amaçlayan Tevrat kaynaklı bir kehanet” olarak sunulduğunu söyleyen Amerikan askerlerinin yüzlerce şikâyeti hakkında iç soruşturma açılmasını talep etmişlerdir.

Akidevi/dini seferberlik meselesi Trump yönetimi ve Netanyahu hükümeti nezdinde belirgin bir fenomen haline gelmiştir. Bu olgu, geçici bir durum değildir, aksine onların sahip olduğu imanı ifşa eden bir olgudur. Her ne kadar bu mesele ve olgu gerçekte sapkınlık ve kuruntudan ibaret olsa da, onlar için ciddi birer akide ve kanaat niteliği taşımaktadır.

Birkaç hafta önce de ABD’nin Yahudi varlığı nezdindeki büyükelçisi Mike Huckabee, Yahudilerin tüm Orta Doğu’ya hâkim olmasında bir sakınca görmediğini söylemiş ve Filistin’in Tanrı tarafından seçilmiş bir halka verilmiş toprak olduğunu iddia etmiştir. Ondan önce de Amerika Dışişleri Bakanı alnına çizilmiş bir haçla kameraların karşısına geçmiş, Savaş Bakanı ise vücudundaki haç dövmelerini ve “Kâfir” (Infidel) gibi aşırılık ve radikallik içeren ifadeleri içeren fotoğraflarını paylaşmıştır...

Artık bu kimseler, Müslümanlara ve onların beldelerine yönelik saldırı ve savaşlarında, sömürgeci emellerine dini inançlarını ve akidevi hayallerini de eklemektedirler. Bu şekilde kendilerine destek ve yardımcı olmaları için etraflarına yandaşlarını ve bağnazları toplamaktadırlar. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَكَذَلِكَ زُيِّنَ لِفِرْعَوْنَ سُوءُ عَمَلِهِ وَصُدَّ عَنِ السَّبِيلِ وَمَا كَيْدُ فِرْعَوْنَ إِلَّا فِي تَبَابٍ“İşte Firavun’a, kötü işi böyle süslü gösterildi ve (doğru) yoldan saptırıldı. Firavun’un tuzağı ancak hüsranla sonuçlanmaya mahkûmdur.” [Mümin 37] Yıllardır dillerinden düşürmedikleri demokrasi, özgürlük, modernizm ve insan hakları gibi sahte sloganları artık ifşa olmuş; bu sloganlar tanklarının paletleri altında ezilmiş ve yıktıkları evlerin enkazı, attıkları tonlarca bombanın dumanı arasına gömülmüştür.

Bu tablo, İslam ümmetine, özellikle de ordularına, meseleyi ciddiyetle ele almalarını zorunlu kılmaktadır. Şayet dinlerine, ümmetlerine ve beldelerine sahip çıkmak için bir an önce harekete geçmezlerse, sömürgeci ihtiraslarını ve sahte akidevi hayallerini gerçekleştirmek isteyen bu mücrimler tarafından köleleştirilmeye maruz kalacaklar, beldeleri işgal edilip mukaddesatları kirletilecektir. Ki artık bunu gizleme gereği bile duymamaktadırlar. Ancak muhlisler kesin bir irade ortaya koyarlarsa, bu mücrimlerin işini bitirmek çok kolaydır. Nitekim Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

ذَلِكُمْ وَأَنَّ اللّهَ مُوهِنُ كَيْدِ الْكَافِرِينَ“İşte durum budur; şüphesiz Allah, kâfirlerin tuzağını zayıflatandır.” [Enfal 18] Ve Allah’ın vaadi haktır, O vaadinden asla dönmez.

فَإِذَا جَاء وَعْدُ الآخِرَةِ لِيَسُوؤُواْ وُجُوهَكُمْ وَلِيَدْخُلُواْ الْمَسْجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُواْ مَا عَلَوْاْ تَتْبِيراً“İki vaatten ikincisinin vakti gelince, yüzünüzü üzüntüye sokmaları, kötülük yapmaları, önceden Mescid’e girdikleri gibi girmeleri, ele geçirdikleri yerleri harap etmeleri için onları tekrar göndereceğiz.” [İsra 7]

O halde ey muhlis askerler! Artık kararınızı verin ve bir Raşit Halifeye biat etmek için acele edin. Raşit Halife, bu hayalperestlerin planlarına bir son verecek; onları kendi yurtlarına geri gönderecektir tabii ortada bir yurtları kalırsa! Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

إِنَّ الْأَرْضَ لِلَّهِ يُورِثُهَا مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ“Şüphesiz ki yeryüzü Allah’ındır. Kullarından dilediğini ona vâris kılar. Sonuç sakınanlarındır.” [Araf 128]

Devamını oku...

Almanya, Amerika Birleşik Devletleri Karşısında Diz Çöktü!

Amerika ve Yahudi varlığının İran’a yönelik saldırganlığının ardından Alman hükümeti, sözde uluslararası hukuk kavramının tamamen araçsal bir nitelik taşıdığını kesin bir şekilde ortaya koymuş oldu. Almanya, dillerinden düşürmedikleri kendi değerlerine sahip çıkmak ve Avrupa devletleri sistemi çerçevesinde bu değerleri kararlılıkla savunmak yerine, Amerika’nın izlediği saldırgan hegemonya politikasına boyun eğmeyi tercih etti.

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, saldırının başlamasından sadece bir gün sonra yaptığı açıklamada; Mollalar rejiminin bir terör rejimi olduğunu, İran halkının on yıllardır maruz kaldığı baskının sorumlusu olduğunu, Yahudi varlığının varlığını tehdit ettiğini, Hamas ve Lübnan’daki İran Partisinin teröründen sorumlu olduğunu iddia etti. Merz, Almanya’nın; bu rejimin terörüne son verilmesi, nükleer ve tehlikeli balistik silahlanmasının durdurulması hususunda Amerika ve Yahudi varlığı ile aynı çıkarları paylaştığını belirtti. Merz, gidişatı bakımından savaş riskler barındırsa da Almanya’nın Amerika ve Yahudi varlığının hamlelerini desteklediğini ifade etti.

Şansölye, uluslararası hukukun açık ihlalini ise, bu hukukun işlevselliğinin sınırlı olduğuna işaret ederek hafife aldı. Uluslararası hukuk temelli çağrıların ve düzenlemelerin çoğunlukla etkisiz kaldığını savunarak sözlerine şöyle devam etti: “Bu sebeple, şu an ortaklarımıza ve müttefiklerimize ders verme vakti değildir.”

Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer ile yaptığı ortak açıklamada, daha da ileri giderek saldırgan ile mağdurun yerlerini adeta tersine çevirdi! Amerika ve Yahudi varlığının saldırganlığını gerçek adıyla anmak yerine, bu üç Avrupa devletinin liderleri (E3), İran’ın bölge ülkelerine yönelik saldırılarını en sert şekilde kınadılar ve Tahran’ı “her türlü direnişi derhal durdurmaya” çağırdılar.

Friedrich Merz bu tutumunu Beyaz Saray ziyaretinde de yineledi ve Molla rejiminin İran halkının maruz kaldığı vahşi baskıların sorumlusu olduğunu, Yahudi varlığının mevcudiyeti ve tüm bölgenin barış ve güvenliği için bir tehdit oluşturduğunu ifade etti. Buna binaen, Federal Hükümetin, tüm bunlara bir son verilmesi konusunda Amerika ve Yahudi varlığı ile aynı çıkarı paylaştığını belirtti. Şansölye, konuşmasının sadece yüzde onluk kısmını oluşturan kısa müdahalesinde bile farklı bir duruş sergileyemedi. Hatta Trump, Avrupa Birliği ortağı olan İspanya’ya gümrük politikası bağlamında doğrudan saldırıp; “İspanya’ya nasıl davranacağız? Sanırım çok sert vurmalıyız” dediğinde bile Merz, Alman ve Avrupa çıkarlarını güvenle savunmak yerine, yorumcu Robin Alexander’ın ifadesiyle bir kez daha “figüran” rolüne razı oldu.

Tüm bunlar, Friedrich Merz’in; geçen yıl Yahudi varlığına silah tedarikini geçici olarak durdurma kararına karşı gelişen tepkilerin ardından, Atlantik ötesi baskılara ve siyonist güçlere teslim olduğunu göstermektedir. 1 Mart’ta gerçekleştirilen Ulusal Güvenlik Konseyi toplantısının ardından Hristiyan Birlik (CDU/CSU) içinde, o dönemde Şansölye’yi “Alman devletinin âli çıkarlarına” ihanet etmekle suçlayan kanadın ağırlığı artmıştır. Ayrıca, uluslararası hukukun bu şekilde seçici bir biçimde kullanılması, Avrupa’nın inandırıcılığında ciddi bir aşınmaya yol açacaktır. Nitekim Uluslararası hukuk profesörü Matthias Goldmann bu konuda şunları söylemiştir: “Bu durum, gelecekte başta Ukrayna olmak üzere diğer devletlerin bu hukuka uymasını zorlaştıracaktır...” Goldmann ayrıca bunun sadece sınırlı bir çatışma olmadığını, aksine açık siyasi destekle yürütülen geniş çaplı bir saldırı olduğunu belirterek, Merz ve E3 ülkelerinin açıklamalarını “tehlikeli bir emsal ve uluslararası düzen açısından açık bir kırılma” olarak nitelendirmiştir. Almanya’nın yıllardır diline pelesenk ettiği uluslararası hukuk gibi ilkelerden vazgeçmesi, Washington’da akıllı bir pragmatizm olarak değil, bir zayıflık göstergesi olarak okunmaktadır. Bu zayıflık, sömürgeci çıkarlarını ekonomik ve askeri güç tehdidiyle AB gibi Batılı müttefiklerine bile dayatan Amerika’ya olan bağımlılığı artırmaktadır. Alman Şansölyesi sadece öz değerlere dayalı bir Avrupa duruşu sergilemekte başarısız olmakla kalmamış; aynı zamanda İran’daki savaş nedeniyle giderek daha fazla tehdit altına giren Alman milli çıkarlarını korumakta da aciz kalmıştır. İran’ın çatışmayı bölgesel düzeye yaymaya dayalı savunma stratejisi, küresel bir enerji krizi riskini tetiklemektedir. Enerji krizi, zaten yükü ağır olan Alman ekonomisini yeni bir resesyona sürükleyebilir. Brent ve WTI petrol fiyatlarının 100 dolar seviyesini aşması ve sıvılaştırılmış doğal gaz arzındaki sıkıntılar, enerji fiyatlarının daha da yükselmesine yol açabilir. Alman Ekonomi Enstitüsü’nün tahminlerine göre, bu durumun aylarca sürmesi hâlinde Alman sanayisi ciddi bir darboğazla karşı karşıya kalabilir.

Ancak Alman hükümetinin bu teslimiyetçi tutumu yalnızca Amerika karşısındaki zayıflığını değil, aynı zamanda Batı’nın uluslararası hukuk, demokrasi ve kapitalizm üçlüsüne dayalı söyleminin ne kadar sahte ve aldatıcı olduğunu da gözler önüne sermektedir. Ümmet artık bu yanıltıcı Batılı çağrıların peşinden sürüklenmemektedir. Aksine ümmet içinde, Hizb-ut Tahrir’in fikri ve siyasi faaliyetleriyle sürekli ön plana çıkardığı Batı’nın müdahaleci ve sömürgeci politikalarına karşı koymanın ve ümmeti içine düştüğü bu bataklıktan kurtarmanın tek yolunun, yeniden Hilafet’i kurmak olduğuna dair giderek artan bir bilinç söz konusudur.

وَقُلْ جَاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقاً“Yine de ki: Hak geldi; bâtıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkumdur.” [İsra 81]

Devamını oku...

İran Savaşı, Amerika’nın Süper Güç Efsanesini Yerle Bir Etmiş, Ordularımızın Eksikliğinin Askeri Kapasite Değil, Siyasi İrade Olduğunu Kanıtlamıştır

Yirmi günü aşkın süredir Amerika ve Yahudi varlığı İran’a karşı savaş yürütmektedir. Amerika bölgeye uçak gemileri, destroyerler, mayın tarama gemileri ve dünyanın en gelişmişleri sayılan 160’tan fazla stealth (hayalet) ve konvansiyonel savaş uçağı sevk etmiştir. Amerika, deniz filosunun üçte birinden fazlasını —ki bu Fransa’nın tüm deniz filosuna denktir— bölgeye sevk etmiş durumdadır. Ona 200’den fazla savaş uçağıyla katılan Yahudi varlığı ve Ortadoğu ile Körfez’de konuşlanmış 20’den fazla ana üs, onlarca küçük mevki ve yayılma noktası da bu saldırganlığın emrindedir. Ayrıca İngiltere’nin bölgedeki ve kendi topraklarındaki üslerinden, Fransız üslerinden ve ülkelerini, hava sahalarını ve askeri imkânlarını Amerika’nın hizmetine sunan bölgedeki yöneticilerden de destek almaktadır. Bütün bu devasa güce rağmen Amerika, şimdiye kadar İran rejimini dize getirme ve onu bir gecede kendi sömürgeci şartlarına boyun eğdirme hayalini gerçekleştirememiştir.

Başkan Trump ve yönetim kademesi, dünyanın en güçlü ve en gelişmiş ordusuna sahip olmakla övünüp duruyorlar. Venezuela Devlet Başkanı’nı bir gece yarısı operasyonuyla kaçırmalarının ardından da büyük bir özgüven patlaması yaşadılar. Bu sarhoşlukla, dilediklerini yapabileceklerini, istediklerine emredip itaat ettirebileceklerini sandılar. İran savaşını da tereyağından kıl çeker gibi kolayca bitirip zafer kazanacakları zannıyla İran’a saldırdılar. Öyle ki Trump, Amerikalıların bölgedeki askeri yığınağını gördüklerinde İranlıların neden hemen teslim olmadıklarına bile şaşırmıştı!

Ancak hesapları tutmamış, hevesleri kursaklarında kalmıştır. Zira İran ordusu bugüne kadar direnmeyi başarmıştır; dahası Amerika’nın beslemesi Yahudi varlığını, bölgeye yayılmış askeri üslerini, radar ve erken uyarı sistemlerini hedef alarak bunların bir kısmını veya çoğunu körleştirip Amerika’ya bölgede acı verici darbeler indirmiştir. Hürmüz Boğazı’ndaki Amerikan gemilerini ve deniz trafiğini hedef almıştır. Bu durum, Amerika’da net bir kırılmaya yol açmış; bu kırılma, gerçekçilikten uzak ve kibir dolu açıklamalarına ve yüz ifadelerine yansımıştır. Savaş hâlâ tüm şiddetiyle sürmekte, tehdit ve gözdağı da devam etmektedir; buna karşılık İran ordusu, Amerika ve Yahudi varlığının dayatmaya çalıştığı yenilgiyi bertaraf etme konusunda kararlılık ve direnç göstermektedir.

Müstebit ve küstah Amerika; 3700’den fazla nükleer başlığa, sadece komşularını değil tüm dünyayı tehdit eden kıtalararası balistik füzelere, dünya genelinde 128’den fazla askeri üsse ve uşaklara sahiptir; ama güç ve küstahlık mantığıyla İran’ın nükleer silaha veya balistik füzelere sahip olma hakkı olmadığını savunmaktadır. Bu, geçmişteki Firavun mantığının aynısıdır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

قَالَ فِرْعَوْنُ مَا أُرِيكُمْ إِلَّا مَا أَرَى وَمَا أَهْدِيكُمْ إِلَّا سَبِيلَ الرَّشَادِ“Ben size sadece kendi gördüğümü gösteriyorum; sizi ancak doğru yola götürüyorum.” [Mümin 29]

Artık her basiret sahibi için şu gerçek ayan beyan ortadadır: Amerika, tüm gücüne, yardakçılarına ve beslemesi Yahudi varlığına rağmen ne süper bir güçtür ne de mucizeler yaratan biridir. Ümmetin orduları, Amerika’nın küstahlığına, istikbarına ve sömürgeciliğine karşı durabilecek kapasiteye fazlasıyla sahiptir. Ordularımızın tek eksiği, hain yöneticilerin çarçur ettiği siyasi iradedir. Eğer orduları kışlalara hapseden, sömürgeci kâfiri ihanet anlaşmaları ve zillet ittifaklarıyla Ümmetin tepesine çıkaran, iradelerini kâfire rehin bırakan bu hain yöneticiler olmasaydı; Ümmetin orduları Amerika ve müttefiklerini kesinlikle hezimete uğratır, burunlarını yere sürterlerdi. Bugün yaşananlar, Ümmetin bu yöneticilerden kurtulmaya ve dizginleri, kendisini izzet, kurtuluş ve hakimiyete taşıyacak samimi kimselere teslim etmeye ne kadar acil ve hayati ihtiyaç duyduğunu kanıtlamaktadır. Amerika’nın nobranlığına, Yahudilerin küstahlığına ve bölgedeki sömürgeci hayallerine son vermenin yegâne yolu budur. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

إِلَّا تَنْفِرُوا يُعَذِّبْكُمْ عَذَاباً أَلِيماً وَيَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْ وَلَا تَضُرُّوهُ شَيْئاً وَاللهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ“Eğer Allah, yolunda sefere çıkmazsanız, sizi elem dolu bir azap ile cezalandırır ve yerinize sizden başka bir toplum getirir. Siz ise O’na hiçbir zarar veremezsiniz. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” [Tevbe 39]

Devamını oku...

Mısır Firavunu, İslam ve Müslümanlara Karşı Savaşta, Sömürgeciliğe ve Sömürgecilere Karşı Barıştadır!

Mısır’daki Firavun rejimi, Washington’daki efendilerinin emirlerine boyun eğerek; mübarek Ramazan ayının son günlerinde ve bayramda, Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilâfet devletini kurmak için çalışan dava taşıyıcılarına yönelik geniş çaplı bir ev baskını ve gözaltı kampanyası başlatmıştır. İslami şiarları ve mübarek günlerin kutsiyetini hiçe sayan rejim; Müslümanların mahremiyetini, onurlarının ve evlerinin kutsallığını ayaklar altına almıştır. Teheccüd (kıyam) gecelerinde evlerdeki kadın, çocuk ve yaşlıları terörize etmiş; evlere kapıları kırarak ve eşyaları tahrip ederek vahşice girmiş, kadınları ve çocukları dışarı atmış ve iletişim cihazlarına el koymuştur. Bu sahneler, adeta gasıp Yahudi ordusunun mübarek toprak Filistin halkımıza yaptıklarını andırmaktadır.

Biz, bu baskın ve gözaltı kampanyasının, rejimin davet taşıyıcılarından korktuğu için geliştirdiği yerel bir refleks olmadığını biliyoruz. Bu savaş rejimin savaşı, bu çatışma da onun asli çatışması değildir. Bilakis bu savaş, Hilafet davetinin tehlikesinin büyüklüğünü çok iyi bilen Haçlı Amerika’nın emirlerinin uygulanmasından ibarettir. Nitekim Haçlı Savaş Bakanı Pete Hegseth’in son açıklamaları da bunu teyit etmektedir. Çünkü Amerika, tıpkı Firavun’un Musa Aleyhisselam’ın eliyle helâk edilmesi gibi, İslâm beldelerindeki sömürgeci nüfuzunun da ancak Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in ümmetinin eliyle son bulacağını çok iyi biliyor. Bu yüzden Mısır rejimi, Amerika’nın İslam Ümmeti’ni Raşidi Hilafet ile yeniden ayağa kaldırmak isteyenleri bastırmak için kullandığı kirli bir araçtan başka bir şey değildir. Zira ABD, kurulacak olan bu devletin; Müslüman ülkelerini birleştireceğini, Batılı sömürgeciliğin nüfuzunu söküp atacağını, Yahudi varlığına son vereceğini ve Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesi uyarınca on sekiz gündür kapalı olan Mescid-i Aksa’yı özgürleştireceğini ve mübarek toprak Filistin’i Yahudilerin pisliğinden temizleyeceğini biliyor.

Ey Mısır Kinane halkı! Siz Mısır rejiminin, Hilafetin yıkılışından bu yana Haçlı ittifakının hizmetkârı ve uşağı olduğunu gayet iyi biliyorsunuz. Filistin’de ucube Yahudi varlığının işlediği katliamlar karşısında sergilediği aciz/rezil tutumu; İmam Müslim ve Buhari’nin beldesi olan İran’da Amerika’nın katliamlarına seyirci kalması ve Amerikan donanmasına Süveyş Kanalı’nı açması, onun ümmetin bir düşmanı olduğunun açık bir kanıtıdır. Allah Subhânehu ve Teâlâ ne kadar da doğru söylemiştir:

وَإِذَا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسَامُهُمْ وَإِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُّسَنَّدَةٌ يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ هُمُ الْعَدُوُّ فَاحْذَرْهُمْ قَاتَلَهُمُ اللهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَ“Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki duvara dayanmış kütükler gibidir. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Düşman onlardır. Onlardan sakın. Allah onların canlarını alsın. Nasıl bu hale geliyorlar?” [Münafikun 4] Öyleyse bu iğrenç Firavun rejimine engel olun. Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafet’i kurmak için gerçek kalkınma projesinin sahibi olan Hizb-ut Tahrir ile birlikte hareket edin. Ki Onu kurma şerefine nail olasınız, başkalarının önüne geçesini, hayırlarda yarışasınız; böylece dünyanın izzetine, ahiretin nimetine ve Allah’ın en büyük rızasına nail olasınız. Şunu iyi bilin ki sizler buna ehilsiniz ve Allah’ın izniyle bunu gerçekleştirebilecek kapasitedesiniz. Rejim sizi bastırmak ve nefesinizi kesmek için tüm enerjisini seferber etse de, o, Allah’ın denizde boğarak helak ettiği atası Firavun’dan daha çetin ve daha zorba olamaz:

وَإِذْ فَرَقْنَا بِكُمُ الْبَحْرَ فَأَنْجَيْنَاكُمْ وَأَغْرَقْنَا آلَ فِرْعَوْنَ وَأَنْتُمْ تَنْظُرُونَ“Hani sizin için denizi yarmıştık da sizi kurtarmış ve gözlerinizin önünde Firavun hanedanını boğmuştuk.” [Bakara 50]

Ey güvenlik birimlerindeki Müslümanlar! Allah’ın gazabından sakının! Yoksa Firavun’u helak ettiği gibi sizi de helak eder. Bu ise; İslam’ın ve Müslümanların mahremiyetini çiğnemeyi, masumları dehşete düşürmeyi, dava taşıyıcılarını hapse atıp işkence etmeyi emrederek sizi kendi ellerinizle tehlikeye (helake) atan o emir kulunun emirlerine isyan etmenizi gerektirir. Unutmayın ki Kureyş’in müşrikleri bile size verilen bu tür emirleri yerine getirmeye yanaşmamış; “Muhammed’in kızlarını korkuttular” denilmesinden çekinmişlerdir. Siz, Ebu Cehil ve Velid b. Muğire’den daha mı aşağıdasınız?! Onların mertliği kadar mertlik yok mu?! “Biz sadece emir kuluyuz” bahanesinin sizi kurtarmayacağını ve günahta Firavun ve Haman ile eşit olduğunuzu sakın unutmayın. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

إِنَّ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا كَانُوا خَاطِئِينَ “Doğrusu Firavun da, Haman da, askerleri de yanılıyorlardı.” [Kasas 8] Sizlerin örnek alması gerekenler Ashab-ı Kiram’dır. Sizi ateşten kurtarmak için Mısır’ı fetheden Amr bin el-As’ın askerleri gibi olun; müminleri imanlarından dolayı kovalayan, dinlerinden döndürmeye çalışan ve Ümmetin İslam ile kalkınmasına engel olan Firavun’un ordusundaki askerler gibi olmayın! Allah’tan korkun; ne kadar çok ve cebbar olurlarsa olsunlar, Allah yolunda Firavunların ve Hamanların kınamasından sakın korkmayın!

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Rasûlü’nün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız.” [Enfal 24]

Devamını oku...

Ramazan Serisi: İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları | Otuzuncu Bölüm | Ramazan… Ümmetin Gerçek Kalkınma Yönündeki Başlangıç Noktasıdır

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Ramazan Serisi: İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları

Otuzuncu Bölüm

Ramazan… Ümmetin Gerçek Kalkınma Yönündeki Başlangıç Noktasıdır

 

Otuz gün ama etkisi yıllarca sürer. Ramazan sadece oruç ve ibadetlerden ibaret değildir; aksine kişinin kendini yeniden şekillendirmesi ve ümmetin gidişatını yeniden gözden geçirmesi için bir fırsattır. Zira her anı bir tefekkür, her saati bir sabır, her fiili bir hayır ve değişime doğru bir adımdır. Bu ayda birey, disiplin kapasitesini test edebilir ve kendisine ve ümmetine karşı sorumluluklarının bilincini yeniden kazanabilir.

Ramazan gerçek bir hayat okuludur. Çünkü Ramazan disiplini öğretir: zira ibadet ile iş arasındaki, birey ile toplum arasındaki, ihtiyaç ile görev arasındaki zamanı düzenler. Ayrıca tarihi okuma, gerçekliklerin verilerini anlama ve hakkı batıldan ayırma bilincini öğretir. Yoksulluğa, sıkıntıya, zulme ve bugün ümmetin karşı karşıya olduğu zorluklara karşı sabretmeyi öğretir. Hatayı ve doğru yolu görme ve akide ile maslahata uygun olacak şekilde hayatın önceliklerini belirleme yönünde kişinin kendini gözden geçirmesini öğretir.

İslam tarihi örneklerle doludur: Sahabeler büyük zorluklarla karşılaştıklarında, sadece silahlarla başlamadılar; aksine öz bilinçlenmeyle ve fikirlerini ve ilkelerini şeriata göre yeniden düzenlediler. Mekke'nin fethi, Bedir Savaşı ve zafer ile kurtuluş kıssaları; evet bunların hepsi, sahada gerçekleşmeden önce Müslümanın kendi konumunu ve rolünü anlamasıyla başlamıştır. Ramazan, bugün her bir Müslümana aynı fırsatı sunmaktadır: zira Müslümana rolünü anlama, önceliklerini yeniden belirleme ve ümmetin geleceğinin inşasına katkıda bulunmaya hazırlanma fırsatı sunmaktadır.

Eğer Müslümanlar Ramazan'dan, tarihlerine dair daha derin bilinçle ve kendi konumlarını ve ümmetlerine karşı sorumluluklarının boyutunu daha iyi bir şekilde idrak ederek çıkarlarsa, bu bilinç değişim için itici bir güç olacaktır. Bu sadece duygusal ya da ruhani bir his değildir; aksine bir Müslümanın nasıl çözümün bir parçası olabileceğinin, toplumunun ıslahına nasıl katkıda bulunabileceğinin ve ümmetin, evlatları net bir hadari projeye yöneldiğinde onun vahdetini ve gücünü nasıl geri kazanabileceğinin pratik olarak idrak edilmesidir.

Bugün ümmet, ekonomik, siyasi ve fikri krizlerle karşı karşıyadır; bu yüzden her Müslümanın, çözümün dışarıdan ve başkalarını beklemekten gelmediğini, aksine bilinç ve amelle başladığını görmesi gerekir. İşte Ramazan, Müslümanlara, bireysel tefekkür aşamasından toplumsal amele, kendini sorgulama aşamasından ise ümmetin ilkelerine göre yeniden inşasına katkıda bulunmaya geçme fırsatı sunmaktadır.

Haydi bu yılki Ramazan, gerçek bir başlangıç noktası olsun. Bir ayın sonu değil, aksine yeni bir vizyonun başlangıcı olmasının yanı sıra ümmetin fikrine ve projesine ciddi bir bağlılığın başlangıcı da olsun. Zira her namaz, her oruç ve her sadaka, disiplin ve sorumluluk üzerine bir eğitime dönüşebilir. Bir Müslümanın tarihi okumaya ve gerçekliği düşünmeye ayırdığı her saat, toplumda oynaması gereken gerçek rolü anlama yönünde atılmış bir adımdır.

Milletler ancak bilinçli ve sadık evlatlarıyla ayağa kalkabilir; ancak her birey en büyük hedef yönünde, yani ümmet milletler arasındaki gerçek konumunu geri kazanması yönünde harekete geçtiğinde ihtişamına geri dönecektir. Dolayısıyla Ramazan, sadece bir ibadet ayı değildir; aksine bir değişim okulu, iradeyi test etme meydanı ve ümmetin yeniden güçlü, muvahhit, zorluklarla yüzleşebilecek ve geleceği şekillendirebilecek bir hale gelmesi için ihtiyaç duyduğu dönüşümün bir başlangıcıdır.

Umut var, fırsat mevcut ve en önemli nokta da şudur: Değişim şimdi başlıyor; yani Ramazan ayında her Müslümanın, kendi rolünü ve ümmetine karşı sorumluluklarının bilincine varmasıyla, yani Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin olduğu İslam Devleti'nin gölgesinde yeniden yaşamayı hak eden tek bir ümmet olma bilincine varmasıyla başlar.

 

Hizb-ut Tahrir Mısır Vilayeti Medya Bürosu

Devamını oku...

Çıkarlar Onu Düşürdüğünde Batı İttifakının Başarısız Olması

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Çıkarlar Onu Düşürdüğünde Batı İttifakının Başarısız Olması

 

Haber:

ABD Başkanı Trump, NATO liderlerine sert bir saldırıda bulunarak onları korkak olarak nitelendirdi ve ABD'nin onların tutumlarını unutmayacağını vurguladı. Trump, İran'a karşı devam eden savaşla ilgili gelişmelere karşı ittifak ülkelerinin tutumunu eleştirirken yaptığı açıklamada, bu ülkelerin kendileri için “çok düşük risk” olarak gördüğü bir durumda bile askeri müdahaleye hazır olmadıklarını söyledi. ABD'siz NATO'nun kağıttan bir kaplan olduğu eklemesinde bulunarak kendi ifadesiyle NATO liderlerinin, savaşın askeri olarak sonuçlanmasının ardından petrol fiyatlarındaki artıştan şikayet etmeye başladıklarını belirtti. (El Cezire Net)

Yorum:

Giderek tırmanan uluslararası gerilimlerin ortasında, Batı'nın birlik ve ittifak sloganlarının arkasına saklamaya çalıştığı gerçeği ortaya çıkaran bir sahne öne çıkmaktadır. Sözde Batı birliği, dağınık çıkarların kırılgan bir örtüsünden başka bir şey değildir; zira ilk gerçek sınamada hızla çatırdamaya başlamıştır. Bunun en belirgin örneği, siyasi ve medyatik baskılara rağmen NATO’nun, İran’la herhangi bir çatışmada ABD’nin arkasında saf tutma konusunda aciz kalmasıdır.

ABD her zaman kendisini Batı'nın lideri olarak sunmakta ancak gerçeklik bunun tam aksini ortaya koymaktadır. Zira mesele büyük savaşlar veya hassas çatışmalarla ilgili olduğunda Avrupa ülkeleri, kendi çıkarlarını gözeterek bu tür olaylara karışma konusunda tereddüt etmektedirler. Bu tereddüt, ittifakın ideolojik bir bağlılık değil, kâr ve zarara yönelik dakik hesaplamalardan ibaret olduğunu yansıtmaktadır. Zira İran ile ekonomik ve siyasi olarak karmaşık dosyalarla bağlantısı olan Avrupa ülkeleri, kendilerine büyük maliyetler getirebilecek ABD’nin askeri maceralarının peşine takılmada bir çıkarın olmadığını düşünmektedirler.

Batı söylemi her zaman demokrasi ve insan haklarını terennüm edip durmakta ancak gerçekte bu, sadece çıkarlara hizmet etmek için kullanılan seçici bir söylemdir. Çünkü Batı ülkeleri birleştirici bir ideoloji etrafında toplanmamakta; aksine birbirinden farklı, hatta bazen de çatışan çıkarlardan dolayı bölünmüş durumdalardır.

Bir devlet tırmanışı, ekonomik ya da siyasi bir fırsat olarak görürken, bir diğeri ise onu iç istikrarı veya ticari ilişkileri için bir tehdit olarak görmektedir. Burada Batı birliğinin gerçek bir birlik olmadığı, aksine çıkar sona erdiğinde sona eren geçici bir koordinasyon olduğu ortaya çıkmaktadır.

Zahiri olarak bir uyum görünmesine rağmen ancak Batı ülkeleri, ekonomik, siyasi ve hatta kültürel yönelimleri bakımından kökten farklılık göstermektedir. Zira Batı ülkelerinin bazıları dışa açılıma ve bazıları ise içe kapanmaya meylederken bazıları ithal enerjiye bağımlı olup diğer bazıları ise onların üzerinde hakimiyet kurmaya çalışmaktadır. İşte bu farklılık, aralarında gerçek bir birliğin kurulmasını imkansız kılmaktadır; zira onları bir araya getiren şey, hayata dair ortak bir vizyon değil, aksine kısa sürede değişebilen geçici çıkarlardır.

Batı'nın sunduğu şey ise, feshedilebilir anlaşmalara ve çökebilecek ittifaklara dayalı olan şekli bir birliktir. Gerçek birliğe gelince; tek bir akideye, ortak bir vizyona ve ortak bir kadere dayalı olan bir birliktir.

Bu ise tarihsel olarak İslam Devleti'nin gölgesinde gerçekleşmiştir; zira insanlar arasındaki bağlar ırk ya da dar çıkarlara dayalı olmamıştır, aksine onları bir araya getiren ve saflarını birleştiren akide olmuştur.

Tarih, İslami sistemin, kırılgan bir birlik değil, gerçek bir birliği gerçekleştirmeye muktedir olan bir birlik olduğunu kanıtlamıştır. Zira İslami sistemin gölgesinde, Müslümanlar ve gayrimüslimler tek bir yasa ve tek bir hayat vizyonu altında, güvenlik ve adalet içinde yaşamışlardır. Yani İslami sistemde dar çıkarlar üzerine çatışmalar olmamış, aksine asıl geye adaleti sağlamak ve halkın çıkarlarını gözetmek olmuştur.

Küresel krizlerin artmasıyla birlikte insanlığın sadece geçici ittifaklara değil, gerçek bir birliği sağlamaya muktedir olan yeni bir modele ihtiyaç duyduğu giderek daha açık hale gelmiştir.

Bu model ise İslam'dır; zira İslam, sadece devletler arasında bir birliği değil, aksine sağlam bir akideye, adil bir düzene ve dünyada yeniden güvenlik ve barışı tesis edebilecek güce dayalı halklar arasında bir birliği de sunmaktadır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdulazim Haşlemon

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER