Pazar, 07 Cumade’l Ûlâ 1448 | 2026/10/18
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

1919 Yılında Hilafeti Desteklemek İçin Leknev'de Düzenlenen Konferans

  • Kategori Makaleler
  •   |  

1919 Yılında Hilafeti Desteklemek İçin Leknev'de Düzenlenen Konferans

Sömürgeci İngilizlerin işgali altında olmalarına rağmen, Hint Alt Kıtası'ndaki Müslümanlar, Hilafetin yıkılmasının ufukta belirdiği bir zamanda onu desteklemek için ellerinden gelen tüm çabayı sarf ettiler. Zira 21 Eylül 1919'da, Hindistan'daki Müslümanlar, Hilafeti desteklemek ve onun bölünmesini reddetmek amacıyla Leknev'de bir konferans düzenlediler. Konferansta şu açıklama yapıldı: “Türkiye’nin planlanan bölünmesi, Türk İmparatorluğu’nu oluşturan parçalardan bir dizi küçük devletin kurulması ve gayrimüslim güçlerin bu devletler üzerinde manda yönetimi haline getirilmesi, Hilafete yönelik tahammül edilemez bir müdahaledir ve İslam dünyasında kalıcı bir öfkenin tohumlarını ekecektir.”

17 Ekim 1919'da, Hilafetin korunması çağrısında bulunmak için “Hilafet Günü” ilan edildi. Urduca dilinde Hilaf “Khilaft” şeklinde adlandırılır. Nitekim Müslümanlar arasında “Hilafet Komiteleri” kurulmuş, Hilafet konferansları düzenlenmiş, Hilafeti kurtarmak için para toplanmış ve üzerine Kur'an-ı Kerim'den çevrilmiş ayetler işlenerek “Hilafet Rupisi” basılmış ve ayrıca “Hilafet” adında bir dergi de yayınlanmıştı.

Ardından Türk milliyetçisi Mustafa Kemal 3 Mart 1924’te son darbeyi vurarak Hilafeti yıkmaya yöneldiğinde, Hint Alt Kıtası'ndaki Müslümanlar öfkelenmiştir. 9 Mart 1924'te Müslümanlar, Hilafeti korumak amacıyla etkinlikler düzenlemek üzere bir araya gelmişler ve Hilafeti kaldırılmasının “habis emellere kapı açacağı” konusunda uyaran bir telgraf göndermişlerdir. Ayrıca azledilen Halife II. Abdülmecid’in Cuma namazında adının anılmasını talep eden bir genelge yayınlanmıştır.

Ey Hint Alt Kıtası'ndaki Müslümanlar ve ey Pakistan, Bangladeş ve Hindistan’daki Müslümanlar:

Hilafetin yıkılması, hikmetli atalarımızın hakkında bizi uyardığı kötü niyetli emellere gerçekten de kapı açmıştır. Zira tüm ümmet için tek ve güçlü bir Hilafet Devleti yerine, beldelerimiz onlarca küçük devlete bölünmüş olup, bunlardan bazılarının nüfusu bir şehrin nüfusundan bile daha azdır! Kâfir Batı'nın, mandalar aracılığıyla ülkemizi doğrudan yönetmesinin ardından, bizi uzaktan yönetebilmek için başımıza kendi çıkarlarına hizmet eden yöneticiler atamıştır.

Batı’nın ajanları, Batılı ülkelere bağlı şirketlere muazzam ekonomik kaynaklarımıza ve pazarlarımıza rahat erişim imkânı sağlarken, gençlerimiz ise işsizlikle ya da geçimini sağlamak için uzak yerlere doğru tehlikeli yolculuklarla karşı karşıya kalmaktadır. Nitekim Batı'nın ajanları, sömürgecilerle askeri ittifaklar kurmuş; böylece ordularımız, terörle mücadele sloganı altında onların hedeflerini güvence altına almışlardır. Ayrıca yöneticiler ordularımızı kısıtlayarak, Filistin’i, Mescid-i Aksa'yı ve aynı şekilde işgal altındaki Keşmir’i kurtarmak için harekete geçmelerini engellemektedirler. Yine yöneticiler, Kur’an-ı Kerim ve Nebevî sünnetten istinbat edilen şer’î hükümleri uygulamıyorlar; aksine İslam’la hükmetmeye çağrıda bulunanlara zulmettikleri, onları takip edip tutukladıkları, kaçırdıkları, işkence ettikleri ve öldürdükleri bir zamanda laiklik, liberalizm, demokrasi ve milliyetçilik de dâhil olmak üzere küfür kanunlarıyla hükmediyorlar.

Tüm bu felaketler dünyadaki sonuçlardandır. Ahiretteki sonuçlara gelince; tüm Müslümanlar için tek bir Halife ikame etmek, ümmet üzerine şer'î bir farzdır. Ebu Hureyra Radıyallahu Anh’dan, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet edilmiştir: كَانَتْ بَنُو إسْرَائِيلَ تَسُوسُهُمُ الأنْبِيَاءُ، كُلَّما هَلَكَ نَبِيٌّ خَلَفَهُ نَبِيٌّ، وإنَّه لا نَبِيَّ بَعْدِي، وَسَتَكُونُ خُلَفَاءُ فَتَكْثُرُ، قالوا: فَما تَأْمُرُنَا؟ قالَ: فُوا ببَيْعَةِ الأوَّلِ، فَالأوَّلِ، وَأَعْطُوهُمْ حَقَّهُمْ، فإنَّ اللَّهَ سَائِلُهُمْ عَمَّا اسْتَرْعَاهُمْ “İsrailoğulları, Nebiler tarafından siyaset ediliyordu (yönetiliyordu). Bir Nebi vefat edince, bir diğer Nebi ona halef oluyordu. Artık benden sonra Nebi yoktur. Halifeler olacak da çoğalacaklardır. Dediler ki: Öyleyse bize ne emredersiniz? Dedi ki: Önceki ilk biatınıza sadakat gösterin ve onlara haklarını verin. Muhakkak ki Allah, yönettikleri hakkında (ne yaptıklarını) onlara soracaktır.” [Buhari ve Müslim rivayet etti] "Fethu'l-Bârî Şerhu Sahîhi'l-Buhârî" kitabında İbn Hacer el-Askalânî şöyle demiştir: “Bir Halifenin ardından başka bir Halifeye biat edilirse cümlesinin anlamı şudur; ilk biat doğru olup ona sadakat gösterilmesi gerekir; ikinci biat ise batıldır.” Nevevî'nin Şerh-i Müslim adlı eserinin İmâret Kitabı'nda İmam Nevevî şöyle demiştir: “Bir Halifenin ardından başka bir Halifeye biat edilirse şeklindeki bu hadisin anlamı şudur; ilk biat doğru olup ona sadakat gösterilmesi gerekir; ikinci biat ise batıldır ve ona sadakat göstermek haram olduğu gibi onun biat talep etmesi de haramdır; ister ikincisine, birincisinin akdinden haberdar olarak veya habersiz olarak biat akdi yapsınlar; ister iki ayrı beldede ister aynı beldede bulunsunlar, isterse ikisinden biri ayrılmış olan İmamın beldesinde, diğeri de başka bir yerde olsun fark etmez.”

Peki bunun, bizim için ahiretteki sonuçları ne olacak? Bizim için İslam ile hükmeden tek bir Halife olması yerine, bizi küfür kanunlarıyla yöneten onlarca yönetici olmuştur; o halde Hizb-ut Tahrir gençleriyle birlikte Nübüvvet Minhacı üzere Hilafeti yeniden kurmak için çalışarak dünya ve ahirette başarı talep edelim.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr - Pakistan

Devamını oku...

Kırgızistan, Dini Konuları Ele Alan Blog Yazarlarına Kısıtlamalar Getiriyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Kırgızistan, Dini Konuları Ele Alan Blog Yazarlarına Kısıtlamalar Getiriyor

Haber:

Kırgızistan'da dinle ilgili tüm konuları ele alan, video çeken ve podcast programları düzenleyen blog yazarlarının özel izin alması gerekecek. Bunu, Ulusal Din İşleri ve Etnik İlişkiler Ajansı'nın baş uzmanı Nurgazi Kırgızbayev açıkladı. Onun ifadesine göre, yeni yasada "dinî vaiz" terimi ortaya çıktı ve blog yazarlarının bu şarta bağlı kalmaları gerekiyor.

Kırgızbayev şöyle dedi: “Dinle ilgili bir faaliyet yürütmek isteyen kişi, Kırgızistan Müslümanları Dini İdaresi'ne başvurmalı, dini eğitimini kanıtlamalı ve blogunu hangi alanda yöneteceğini bildirmeli, ardından Ulusal Ajans'tan bir yıllık sertifika almalıdır. Eğer bir yıl geçtikten sonra faaliyetlerinin yanlış bir yönde ilerlediği veya yanlış bir ideolojiyi yaydığı ya da yasaya aykırı faaliyetlerde bulunduğu ortaya çıkarsa, sertifikası kısıtlanacak ve ertesi yıl kendisine verilmeyecektir. Bu, genel olarak internette podcast programları sunanlar ve dini alandaki faaliyetler hakkında konuşmak veya vaaz vermek isteyenler için de geçerlidir.”

Yorum:

Kırgızistan'da 21 Ocak 2025 tarihinde, ülkede çok sayıda kişinin karşı çıkmasına rağmen "Din Özgürlüğü ve Dini Örgütler" başlıklı yeni bir yasa kabul edilmiştir. Din İşleri Komisyonu, bu yasa çerçevesinde yeni kısıtlamalar getirmeye çalışmaktadır. Kanunda öngörülen "vaiz" terimi, din alanında çalışanların çevrimiçi ortamda ve farklı bölgelerde verdikleri dersleri izlemek ve kısıtlamak amacıyla ona dahil edilmiştir. Örneğin cami imamları, kayıtlı oldukları bölgenin dışında konferanslar veremez veya dinî faaliyetlerde bulunamazlar. Aynı şekilde, gazetecilerin veya din eğitimi almış Müslümanların, dini blogları bağımsız olarak yönetebilmeleri için Dini İşleri Komisyonu’na her yıl kayıtlarını yenilemeleri şart koşulmaktadır. Eğer onlardan biri programlarından birinde, otoritenin çıkarlarıyla çelişen veya yasaya aykırı olan farz bir şer’i hükümden söz ederse, Din İşleri Komisyonu onun faaliyetini derhal durdurma hakkına sahip olur. Kayıtlı olmayanlar ise vaaz verme hakkından mahrum bırakılırlar!

Aslında davet de iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak her Müslümanın üzerine farz olan amellerden olup, bunları terk eden kişi, namazı terk eden kimsenin günah işlediği gibi günahkâr olur. Buna ek olarak, şeriata göre iyi bildiğin bir meselede âlim sayılırsın ve bunu bilmeyenlere ulaştırıp öğretmek senin için bir farz olur; zira Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: فَرُبَّ مُبَلَّغٍ أَوْعَى مِنْ سَامِعٍ “[Bir söz] kendisine iletilen nice kimse vardır ki [onu ilk] duyandan daha iyi anlar.” Yani (bir söz) kendilerine aktarılanlardan bazıları, sözü duyup sonra onlara aktaranlardan daha iyi anlayabilir ve kavrayabilir demektir.

O halde otorite, söz konusu yasa tasarısı aracılığıyla Müslümanların hareketlerini denetlemeyi ve toplumun derinliklerine nüfuz eden İslam davetini engellemeyi amaçlamaktadır. Dini alanda alınan kararlara gelince; bunlar, üzerimizde hâkimiyet kuran sömürgeci devletlerin ve onların elinde araçlara dönüşmüş uluslararası ve bölgesel örgütlerin baskısı altında alınmaktadır. Dolayısıyla iktidarda olanlar sömürgeci kâfirlerin baskısına boyun eğip bunu yaparlarsa, o zaman fısk işlemiş olurlar. Eğer bu zorlamaya karşı koyup bu tür günahları işlemekten kaçınırlarsa, büyük bir ecir ve sevaba nail olurlar. Müminlere, özellikle de alimlere gelince; bu münkeri işleyenleri yaptıklarından vazgeçirmeleri farzdır.

Nitekim Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Müslümanlara sorumluluklarını hatırlatarak şöyle buyurmuştur: وَاللَّهِ لَتَأْمُرُنَّ بِالْمَعْرُوفِ، وَلَتَنْهَوُنَّ عَنِ الْمُنْكَرِ، وَلَتَأْخُذُنَّ عَلَى يَدِ الظَّالِمِ، وَلَتَأْطِرُنَّهُ عَلَى الْحَقِّ أَطْراً، وَلَتَقْصُرُنَّهُ عَلَى الْحَقِّ قَصْراً، أَوْ لَيَضْرِبَنَّ اللَّهُ بِقُلُوبِ بَعْضِكُمْ عَلَى بَعْضٍ، ثُمَّ لَيَلْعَنَنَّكُمْ كَمَا لَعَنَهُمْ “Vallahi; ya marufu emredip münkerden nehyeder ve zalimin elinden tutup onu hakka döndürürsünüz ve onu hak üzere tutarsınız ya da sizin de kalplerinizi birbirine çarptırır. Sonra da onları lanetlediği gibi sizleri de lanetler.”

Aslında İslam; bireysel ibadetlerimizden başlayarak devlet yönetimi ve siyaset yapma, ekonomiyi nasıl geliştireceğimiz, bütçeyi nasıl dağıtacağımız, cezaları nasıl belirleyeceğimiz, sağlık hizmetlerini nasıl düzenleyeceğimiz, eğitimi doğru şekilde nasıl sunacağımız ve erkek ile kadın arasındaki ilişkiden kaynaklanan tüm toplumsal meselelere varıncaya kadar her şeyi düzenleyen eksiksiz bir dindir. Dolayısıyla İslam'ı devlet işlerinden uzaklaştırmak, Müslümanların bugün yaşadığı zillet ve aşağılanmaya yol açar. İslam’ın devlet düzeyinde uygulanması ise, Raşid Halifeler döneminden Osmanlı Hilafetinin yıkılışına kadar devam eden adil bir düzeni ve güzel bir hayatı garanti eder.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: فَلاَ وَرَبِّكَ لاَ يُؤْمِنُونَ حَتَّىَ يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لاَ يَجِدُواْ فِي أَنفُسِهِمْ حَرَجًا مِّمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُواْ تَسْلِيمًا “Hayır, Rabbine andolsun ki; aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip sonra haklarında verdiği hükümden dolayı içlerinde bir sıkıntı duymadan kendilerini tamamen teslim etmedikçe iman etmiş olmazlar.” [Nisa 65]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Akil Bek İshakov

Devamını oku...

Fransa'daki Olaylar: Öğrenci Protestolarından Sistem Krizine!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Fransa'daki Olaylar: Öğrenci Protestolarından Sistem Krizine!

Haber:

Pazartesi günü Fransız çevik kuvvetlerinin Sorbonne Nouvelle Üniversitesi (Paris 3 Üniversitesi) kampüsüne baskın düzenlediğini gösteren görüntüler, Fransa'da geniş çaplı tartışma ve öfke dalgasına yol açtı. Bu güvenlik müdahalesi, lise öğrencilerinin hareketiyle dayanışma amacıyla düzenlenen ve akademik ve yaşam koşullarındaki kötüleşmeyi kınamak için yapılan barışçıl öğrenci protestolarını dağıtmak için gerçekleştirildi. (El Cezire Net)

Yorum:

Fransa'da yaşanan öğrenci protestoları, öğrenciler ile hükümet arasındaki geçici bir anlaşmazlıktan ibaret değildir; aksine eğitimin geleceği ve sistemin insanların sorunlarını çözme kapasitesiyle ilgili daha derin bir krizi ortaya koymaktadır.

Daha fazla öğretmen, daha iyi sınıflar ve kendilerine yakışır eğitim şartları talep eden öğrenciler, bunun karşılığında Sorbonne Üniversitesi kampüsüne baskın düzenleyen çevik kuvvetlerle karşılaştılar; protestocular arasında meydana gelen ciddi yaralanmalar ise geniş çaplı öfkeye ve ağır yaralanmalara neden olabilecek silahların kullanımının durdurulması yönünde taleplere neden oldu.

Burada şu soru öne çıkmaktadır: Neden mesele bu aşamaya ulaştı?

Öğrenci, taleplerinin bir çözüme kavuşmadığını ve hükümetin sorunun kökünü çözmekten aciz kaldığını hissettiğinde, adaletsizlik duygusu ve güven kaybı doğmaktadır. Güvenlik gücü bir topluluğu ne kadar dağıtırsa dağıtsın veya bir protestoyu ne kadar durdurabilirse durdursun, bir öğretmen sağlayamaz, bir okulu onaramaz ve öğrenciler için bir gelecek inşa edemez.

Kapitalist sistemde sorun, bizzat hükümetten daha derindir; zira bu sorun, eğitim gibi temel sektörleri, insana karşı temel bir sorumluluk olmak yerine, bütçe baskılarına, maliyetlere ve ekonomik önceliklere tabi kılan bir sistemle bağlantılıdır.

İslam’da ise eğitim; ne bir ticaret ne de parası olanların sahip olabileceği bir maldır; aksine devletin gözetmesi gereken maslahatlardan biridir. Dolayısıyla devlet, evlatlarına eğitim sağlamaktan ve toplumu inşa edebilecek ve onun emanetini taşıyabilecek eğitimli bir nesil yetiştirmekten sorumludur.

Bu nedenle İslam hadaratında ilim, devletin ve vakıfların himayesi altında bulunmakta, medreseler, ilim meclisleri ve kütüphaneler yaygınlaşmakta, insanın bedelini ödemekten aciz kaldığı için ilimden mahrum bırakılması bir temel olmamaktadır.

Gerekli olan sadece sokağı sakinleştirmek değildir; aksine sorunun köklerini tedavi etmek ve eğitime, bütçe daraldığında kısıtlanabilecek sıradan bir madde olarak değil, temel bir hak ve devletin sorumluluğu olarak bakmaktır.

Milletler, öğrencilerinin seslerini bastırarak geleceklerini inşa edemezler; aksine insan inşa ederek, onun eğiterek ve onu gözeterek geleceklerini inşa edebilirler. Nitekim İslam anlayışında ise bu gözetim, devletin insanlara bir lütfu değil, aksine hakkında hesap vereceği bir sorumluluk ve emanettir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdulazim Haşlemon

Devamını oku...

Aksa Tufanı’nın Üçüncü Yılında

7 Ekim 2023 sabahı… Ümmetin hafızasından asla silinmeyecek o gün… Düşmanın zayıflığını ortaya çıkaran, yenilmez olduğu iddia edilen varlık efsanesini yıkan; Filistin’i, “bu varlıkla karşı karşıya gelmeye gücümüz yetmez” yalanıyla yüzüstü bırakan rejimleri ifşa eden o gün… Az sayıdaki bir mücahit topluluğunun, kurtuluşun mümkün olduğunu ve meseleyi kesin biçimde sonuçlandırmak için eksik olan tek şeyin gücü elinde bulunduranların samimi bir karar vermesi olduğunu ispatladığı o gün…

Ümmet, 7 Ekim 2023 gününün kendisinde izzet, güç ve cihat anlamlarını yeniden dirilttiğini asla unutmayacaktır. Ümmet, sıfır mesafeyi, tankın üzerine çıkanları ve secde hâlinde şehit olanları asla unutmayacaktır. Ümmet Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in ashabının zamanlarından esintiler taşıyan o kahramanlık destanlarını asla unutmayacaktır.

Ümmet, düşmanının öldürmeyi iyi bildiğini fakat savaşmayı iyi bilmediğini asla unutmayacaktır. Gerçek savaşın silahtan önce adamlarla yürütüldüğünü, adamlara sahip olanın en güçlü silahlar karşısında dahi eğilmediğini asla unutmayacaktır.

Ümmet, Gazze’nin Yahudi varlığının eliyle ve başta Amerika olmak üzere büyük devletlerin silahlarıyla yok edildiğini asla unutmayacaktır. Müslüman beldelerindeki mevcut rejimlerin, bu varlığa hayat damarları gibi ikmal hatları sağladığını; bu hatların ümmetin bedeninden ve topraklarından geçirilerek varlığı ayakta tuttuğunu da asla unutmayacaktır.

Ümmet, bu rejimlerin Gazze’yi her taraftan kuşattığını; ilacın, suyun ve yiyeceğin Gazze’ye ulaşmasını engellediğini ve böylece Gazze’ye karşı yürütülen ikinci savaşın taraflarından biri hâline geldiğini de asla unutmayacaktır.

Evet, ümmet Gazze’nin dimdik ayakta kaldığını; bütün dünyanın ona karşı savaştığını ve kaderlerini Batı’ya bağlamış, kendi varlıklarını bu varlığın varlığına bağlayan rejimlerin de bu savaşın içinde bizzat yer aldıklarını asla unutmayacaktır.

Ümmet, Gazze’ye yardım etmek ve Filistin’i kurtarmak için orduları harekete geçirmeye çağıran yürüyüşleri, protestoları ve bu protestolarda yükseltilen çağrılarını da asla unutmayacaktır. Ümmet, ümmetin ateşi alevlenir de Yahudi varlığından önce yöneticileri yakar diye bu rejimlerin kimi zaman bu hareketleri çeşitli oyunlarla etkisizleştirmeye, kimi zaman da bastırmaya çalıştığını da asla unutmayacaktır.

Ümmet, bütün dünyanın Gazze için ayağa kalktığını ve dünya kamuoyunun artık yalnızca varlığın çirkinliğini değil, onu ortaya çıkaran ve ona destek veren rejimlerin çirkinliğini de fark etmeye başladığını asla unutmayacaktır. Öyle ki Gazze bütün dünyanın sembolü, dünyanın hâlinin değişmesi için bir çağrı hâline gelmiştir.

Ümmet, yöneticilerin Trump’a icabet ettiklerini ve adeta ellerinde bir “yangın söndürücü” varmış gibi ümmetin, hatta bütün dünyanın ateşini söndürmek amacıyla “Barış Konseyi”ni kurduklarını da asla unutmayacaktır. Yine ümmet, bu varlığın bütün silah ve gücüne rağmen esirlerini kurtarmaktan aciz kaldığını; sonunda Trump liderliğindeki rejimlerin devreye girerek, “savaşı durdurma” hilesiyle suçlu varlığın esirlerini kurtardığını da asla unutmayacaktır. Böylece Yahudi varlığı silahla başaramadığını onlar hileyle başarmıştır. Ardından verdikleri sözleri bozmuşlar, ahitlerinden dönmüşler ve Gazze’yi yeniden düşmanın dişleri arasına terk etmişlerdir; düşman da öldürmeye, aç bırakmaya ve kuşatmaya devam etmektedir. Gazze’yi, adeta Beyaz Saray’ın kapısında kurban edilecek bir adakmış gibi Trump ve Netanyahu’ya teslim etmişlerdir.

Ümmet, tek bir ümmet olmanın üzerindeki tozun silindiğini; zaferinin de bir, savaşının da bir, barışının da bir olduğunu, öfke ve rızasının da tek bir vücudun tepkisi gibi olduğunu da asla unutmayacaktır. Sınırların ve barikatların sömürgecilerin çizdiği köhnemiş izler olduğunu; artık bu izleri ve o sınırları korumak için var olan rejimleri ortadan kaldırma vaktinin geldiğini de asla unutmayacaktır.

Evet Mescid-i Aksa Tufanı Operasyonu’nun üzerinden üç yıl geçmiştir. Gazze on binlerce şehit vermiş, yüz binlerce insan yaralanmıştır. Açlık, susuzluk, soğuk, sıcak, yoksulluk ve mahrumiyet Gazze’nin günlük manzarası haline gelmiştir. Sanki bütün bunlar, Yahudi varlığının imajını sarstığı için verilen bir ceza, bir daha geri gelmeyecek bir heybeti yeniden tesis etme girişimi ve Gazze’nin acısını hissederek yeniden tek ümmet olduğunu hatırlayan ümmetin bu hâlini mezara gömme çabasıdır. Düşmanların istediği işte tam da budur. Ancak hevesleri kursaklarında kalacaktır. Çünkü tren artık asla geriye dönmeyecektir. Süreç geri dönülemez bir aşamaya gelmiştir.

Ümmete düşen ise hafızasını diri tutmak, içindeki cihat azmini hatırlamak, Allah’ın iman edenleri savunduğunu ve bu ümmete yardım edeceğini unutmamaktır. Ümmet, Mescid-i Aksa Tufanı Operasyonu’nu daha büyük bir tufanın kıvılcımına dönüştürmelidir. Bu tufan yalnızca Gazze halkının imdadına yetişmekle, Mescid-i Aksa’yı ve mübarek toprağı kurtarmakla kalmamalıdır. Yalnızca mevcut rejimleri süpürüp ümmeti yeniden tek bir ümmet hâline getirerek onu sanki Ebu Bekir veya Ömer gibi tek bir adamın yönetimi altında birleştirmekle de kalmamalı, bilakis zaferden zafere koşmalıdır. Allah yolunda cihat etmeli, ümmetin hakimiyeti Peygamber Efendimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdelediği şu sınıra ulaşıncaya kadar ülkeleri fethetmeye devam etmelidir:

إِنَّ اللهَ زَوَى لِي الْأَرْضَ، فَرَأَيْتُ مَشَارِقَهَا وَمَغَارِبَهَا، وَإِنَّ أُمَّتِي سَيَبْلُغُ مُلْكُهَا مَا زُوِيَ لِي مِنْهَا “Allah, yeryüzünü benim için dürüp topladı, ben de doğusunu da batısını da gördüm. Ümmetimin mülkü, bana gösterilen yerlere kadar uzanacaktır.”

Evet, ümmet harekete geçmeli, ümitsizliğe düşmemeli ve gevşememelidir. Gazze ve halkının imdadına yetişmeli, böylece onlara yardım etmemenin günahını üzerinden atmalıdır. Fatihlerin ve kurtarıcıların namazını özleyen Mescid-i Aksa’yı kurtarmalı, Kudüs’te yeniden Ömer ve Selahaddin’in sesini, Bilal’in ezanını yükseltmeli ve Beytülmakdis’i, Nübüvvet metodu üzere ikinci Raşidi Hilafetin başkenti ilan etmelidir.

وَلَقَدْ سَبَقَتْ كَلِمَتُنَا لِعِبَادِنَا الْمُرْسَلِينَ * إِنَّهُمْ لَهُمُ الْمَنْصُورُونَ * وَإِنَّ جُنْدَنَا لَهُمُ الْغَالِبُونَ “Andolsun ki elçi olarak gönderdiğimiz kullarımıza geçmişte söz vermiştik: “Onlara mutlaka yardım edilecektir. Bizim ordumuz şüphesiz üstün gelecektir.” [Saffat 171-173]

Devamını oku...

Sünnetin Kur’an’ı Neshetmesi Meselesi

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap
Sünnetin Kur’an’ı Neshetmesi Meselesi
Ebu Malik Hamduni’ye

Soru:   

Emirimiz; Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuhu;Allah sizi korusun ve amelinizi mübarek kılsın.

Sorum şudur: Müçtehitler veya usulcüler arasında sünnetin Kur’an’ı neshetmesi meselesinde bir ihtilaf var mıdır?Şafii’nin, zina eden erkek veya kadının recmedilmesinin evliler (muhsanlar) hakkındaki celde (yüz değnek) cezasını neshettiği meselesindeki görüşü nedir? Ve onların delilleri nelerdir?

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Sorunuzun cevabı Şahsiyet Kitabı’nda -Üçüncü Bölüm- Kur’an’ın neshi babında ayrıntılı olarak açıklanmıştır ve şimdi size onu aktarıyorum:

[Kur’an’ın Kur’an ile neshedilmesi kendisini öğrenme ve kendisi ile amel etme farziyetinde ikisinin de eşit oluşundan dolayı caiz olmaktadır. Çünkü nesheden ve neshedilenin her ikisi de, lafız ve mana olarak vahiyle gelmiştir. Dolayısıyla Kur’an’ın, Kur’an ile neshi caiz olmaktadır. Buna örnek şunlardır:

-Bir yıl iddet bekleme süresinin, dört ay on gün bekleme süresi ile neshedilmesi,

-Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ile özel görüşmeden önce sadaka verme hükmünün şu ayet ile neshedilmesi:

ءَاَشْفَقْتُمْ اَنْ تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْوٰيكُمْ صَدَقَاتٍؕ فَاِذْ لَمْ تَفْعَلُوا وَتَابَ اللّٰهُ عَلَيْكُمْ فَاَقٖيمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَاَطٖيعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُؕ وَاللّٰهُ خَبٖيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَࣖ “Başbaşa konuşmanızdan önce sadakalar vermekten çekindiniz mi? Bunu yapmadığınıza ve Allah da sizi affettiğine göre artık namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a ve Rasulüne itaat edin. Allah, bütün yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” [Mücadele 13]

-Cihatta bir Müslümanın on kâfire karşı sebat göstermesi hükmünün ayette geçen, bir Müslümanın iki kâfire karşı sebat göstermesi hükmü ile neshedilmesi:

اَلْـٰٔنَ خَفَّفَ اللّٰهُ عَنْكُمْ وَعَلِمَ اَنَّ فٖيكُمْ ضَعْفاًؕ فَاِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ مِائَةٌ صَابِرَةٌ يَغْلِبُوا مِائَتَيْنِۚ وَاِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ اَلْفٌ يَغْلِبُٓوا اَلْفَيْنِ بِاِذْنِ اللّٰهِؕ وَاللّٰهُ مَعَ الصَّابِرٖينَ “Şimdi ise Allah yükünüzü hafifletti ve sizde muhakkak bir zaaf olduğunu bildi. Eğer içinizde sabırlı yüz kişi olursa iki yüz kişiye galip gelirler. Eğer içinizde (sabırlı) bin kişi olursa Allah’ın izniyle iki bin kişiye galip gelirler. Allah, sabredenlerle beraberdir.” [Enfal 66]

Bütün bunlar, Kur’an’da neshin vuku bulduğuna dair delillerdir. Şeriatta vuku bulmak, şer’an caiz oluşuna dair en iyi delildir.

Şöyle denilmez: “Nesh, hükmün iptal edilmesidir. Bu ise Kur’an hakkında caiz değildir. Çünkü Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: لَا يَأْتِيهِ الْبَاطِلُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَلَا مِنْ خَلْفِهِ “Ona önünden de arkasından/sonrasından da batıl gelmez.” [Fussilet 12] Dolayısıyla Kur’an’ın bir kısmı neshedilseydi ona batıl oluşun yolu açılmış olurdu.” Böyle denilmez. Çünkü Kur’an’ın tamamının iptal edilmesi caiz/mümkün olmaz. Dolayısıyla Kur’an’ın tamamının neshedilmesi de doğru olmaz. Fakat bazı hükümlerinin neshedilmesi ise caiz olur. Yani bu Kitap’tan önce onu iptal eden bir Kitap gelmedi, ondan sonra da onu iptal eden bir Kitap gelmeyecek. Dolayısıyla Kur’an’ın tamamı neshedilmez, sadece bazı hükümleri neshedilir. Ayrıca tilavetin neshedilmesi ile ayetin iptal edilmesi caiz değildir. Fakat ayetin getirdiği bazı hükümleri izale ederek yani neshederek iptal etmek ise bilfiil vuku sabit olduğu gibi caizdir.Ayrıca Fussilet Suresi 12. ayeti, “ona iptal gelmez” demiyor. Sadece [لَا يَأْتِيهِ الْبَاطِلُ] “batıl gelmez” diyor. “İptal” ile “batıl” arasında fark vardır. Zira “iptal”, hükmün neshedilmesidir. “Batıl” ise hakkın zıddı olandır. Dolayısıyla Kur’an, Kur’an ile neshedilir. Bunda şüphe yoktur.Kur’an’ın Sünnet ile neshine gelince bu caiz olmaz, vuku da bulmamıştır.

Kur’an’ın Sünnet ile neshine gelince bu caiz olmaz, vuku da bulmamıştır. Caiz olmayışı, Allahu Teâlâ’nın şu sözünden dolayıdır: وَأَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ “Sana, insanlara indirileni beyan edesin diye bu zikri indirdik.” [Nahl 44]Böylece Nebi’yi, mübeyyen/beyan eden olarak vasıflandırmıştır. Nâsıh/nesheden ise hükmü kaldırandır, mübeyyen değil. Yani hükmü kaldırmak açıklamak değildir.Bir başka ayette Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: مَا نَنْسَخْ مِنْ آيَةٍ أَوْ نُنْسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِنْهَا أَوْ مِثْلِهَا “Biz bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak mutlaka daha iyisini ve benzerini getiririz.” [Bakara 106] Bu söz, delalet ediyor ki hayırlı olanı ve benzerini getiren -zamirin kendisine dönmesinden dolayı- Allahu Teâlâ’dır. Böylece nesheden ancak Kur’an olur. Bunun için Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: أَلَمْ تَعْلَمْ أَنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Bilmez misin ki Allah her şeye kadirdir.” [Bakara 106] Böylece, hayırlı olanı ve benzerini getirenin, kâmil kudret sahibi olan olduğuna işaret etmiştir. Dolayısıyla Kur’an’ın Sünnet ile neshi olmaz. Çünkü Sünnet’i getiren Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’dir. Her ne kadar Sünnet, Allahu Teâlâ’nın [وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى * إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى] “O, kendi hevasından bir söz söylemez. O, kendisine bildirilen vahiyden başkası değildir.” [Necm 3-4]sözüyle belirtildiğine göre, Kur’an gibi vahiyle meydana gelmişse de ancak mana olarak vahiyle meydana gelmiştir, tilavet olunan değildir. Zira biz onun tilaveti ile ibadet etmiyoruz. Kur’an ise mana ve lafız olarak vahiyle meydana gelmiştir, tilavet olunandır, biz onun tilaveti ile ibadet ediyoruz. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: وَإِذَا بَدَّلْنَا آيَةً مَكَانَ آيَةٍ “Bir ayetin yerine başka bir ayet getirdiğimizde...” [Nahl 101] Allahu Teâlâ, bu sözü ile ayetin Sünnet ile değil ancak ayetle değiştirildiğini bildirmektedir. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: قَالَ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا ائْتِ بِقُرْآنٍ غَيْرِ هَذَا أَوْ بَدِّلْهُ قُلْ مَا يَكُونُ لِي أَنْ أُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقَاءِ نَفْسِي إِنْ أَتَّبِعُ إِلَّا مَا يُوحَى إِلَيَّ “Bize kavuşmayı ummayanlar ya bunlardan başka bir Kur’an getir ya da bunu değiştir, dediler. De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak bir şey değildir. Ben bana vahyolunandan başkasına uymam.” [Yunus 15]Bu ayet de Kur’an’ın, başkası ile nesh olunmadığına delildir. Buna ayet bir ayetle değiştirildiğinde müşriklerin [إِنَّمَا أَنْتَ مُفْتَرٍ] ” [Sen ancak bir iftira edensin.” [Nahl 101] demeleri de delalet etmektedir. Zira Allahu Teâlâ onların vehimlerini şu sözü ile ortadan kaldırmıştır: قُلْ نَزَّلَهُ رُوحُ الْقُدُسِ مِنْ رَبِّكَ “De ki: Onu Mukaddes Ruh (Cebrail) Rabbin katından hak ile indirdi.” [Nahl 102]Bu da delalet ediyor ki değiştirme ancak Mukaddes Ruh’un indirdiği ile yani Kur’an ile olur. Çünkü Kur’an’ı Cebrail Aleyhi’s Selam indirmiştir. Zira Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ “Onu Ruhu’l Emin (Cebrail)... indirmiştir.” [Şuara 193]Kısacası her ne kadar Kur’an da Sünnet de vahiy ile gelmiş olsa da Sünnet, Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e nispet edilir. Zira [قال رسول الله] “Rasulullah dedi ki” denilir. Kudsî hadis haricinde [قال الله] “Allah dedi ki” denilmez. Dolayısıyla Sünnet, Allahu Teâlâ’ya nispet edilmez. Sünnet mana olarak Allahu Teâlâ’dan gelmiştir. Kur’an, lafız ve mana olarak Allahu Teâlâ’dan gelmiştir. Sünnet ile tilavet bakımından ibadet edilmez. Kur’an ile tilavet bakımından ibadet edilir. Bütün bunlar Kur’an’ı Sünnet ile neshettirmez.Ayrıca neshe ait iki ayetin nassı/metni, ayeti neshedenin ayet olduğuna delalet etmektedir. Birincisi şöyledir: مَا نَنْسَخْ مِنْ آيَةٍ أَوْ نُنْسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِنْهَا أَوْ مِثْلِهَا “Biz bir ayeti nesheder veya unutturursak mutlaka daha iyisini veya benzerini getiririz.” [Bakara 106] Bundan neshedenin ayet olduğu anlaşılır. Çünkü hayırlı ve benzeri olmak ancak ayetlerde olur, hadislerde olmaz. İkinci ayetin metni de şöyledir: وَإِذَا بَدَّلْنَا آيَةً مَكَانَ آيَةٍ“Biz bir ayetin yerine başka bir ayet getirdiğimizde...” [Nahl 101] Bu da belirtmektedir ki tebdil, bir ayetin yerine başka bir ayet koymakla hasıl olmaktadır. Bu nesheden kesinlikle ayet olmalı demektir. Dolayısıyla Kur’an ancak Kur’an’la nesh olunur.Bütün bunlar, Kur’an’ın -ister mütevatir olsun ister ahad haber olsun Sünnet ile nesh olunmadığına delalet etmektedir

Kur’an’ın Sünnet ile neshinin vuku bulmaması ile ilgili olarak Sünnet’ten elde edilen hükümlerden bir hükmün Kur’an hükümlerinden bir hüküm için neshedici olduğu ileri sürülmemiştir.Sünnet ile nesh olunduğu iddia edilen hükümlere gelince; onların bir kısmı Kur’an ile nesh olunmuştur. Bir kısmı ise nesh değil, tahsistir. Bunlara örnek şunlardır:Vasiyet hükmü: Allahu Teâlâ şöyle demiştir: كُتِبَ عَلَيْكُمْ إِذَا حَضَرَ أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ إِنْ تَرَكَ خَيْراً الْوَصِيَّةُ لِلْوَالِدَيْنِ وَالْأَقْرَبِينَ بِالْمَعْرُوفِ حَقّاً عَلَى الْمُتَّقِينَ “Birinize ölüm geldiğinde eğer bir hayır/mal bırakacaksa ana-babaya, yakın akrabaya uygun bir biçimde vasiyet etmek, muttakiler üzerine bir borçtur.” [Bakara 180] “Bu ayet Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu sözü ile neshedildi: [لاَ وَصِيَّةَ لِوَارِثٍ] “Varis için (miras alana) vasiyet yoktur. [Ahmed rivayet etti]” demişlerdir.Buna cevap şöyledir: Bu ayet Sünnet ile değil miras ayeti ile nesh olunmuştur. Şöyle ki: يُوصِيكُمُ اللَّهُ فِي أَوْلَادِكُمْ “Allah size çocuklarınız konusunda şöyle emreder.” [Nisâ 11] Zina edene sopa vurulması hükmü: Dediler ki: [الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي فَاجْلِدُوا كُلَّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا مِائَةَ جَلْدَةٍ] “Zina eden kadın ve erkeğe her birine yüz sopa vurun.” [Nur 2] Bu ayette geçen zina edene sopa vurma hükmü, Sünnet ile sabit olan recm hükmü ile nesh olmuştur. Buna cevap olarak de deriz ki sopa vurmak nesh olmamıştır, bilakis bakidir. Sadece sopa vurmak, bekâr olana tahsis edilmiştir, recm ise evlilik geçirmiş olana tahsis edilmiştir. Dolayısıyla bu tahsistir, nesh değildir. Kur’an’ın Sünnet ile tahsisi ise caizdir. Çünkü tahsis “beyandır”. Ona nesh demek tam uygun düşmemektedir. Zira tahsis, Allahu Teâlâ’nın [لِتُبَيِّنَ] “beyan etmen için” sözünün kapsamına girmektedir. Nesh ise böyle değildir. Zira o beyan değil, hükmü kaldırmaktır.Ayrıca bu iki hadis yani [لاَ وَصِيَّةَ لِوَارِثٍ] “Varis için vasiyet yoktur.” hadisi ve recm hadisi ahad haberlerdir. Kur’an’ın Sünnet ile neshedilmesi tartışma konusu yapılsa bile Kur’an’ın ahad haber ile neshedilmesi caiz olmaz. Çünkü Kur’an’ın, sübutu katidir, ahad haberin ise sübutu zannidir. Kati olan, zanni olan ile nesh olunmaz. Çünkü nesh iptal etmektir. Dolayısıyla kesin olarak sabit olan hüküm, zanni olarak sabit olan hüküm ile ortadan kaldırılmaz. Bu da Kur’an’ın Sünnet ile neshedilmesinin vuku bulduğuna dair getirilen örneklerin doğru olmadığını teyit etmektedir. Kur’an’ın Sünnet ile neshedilmesi kesin olarak vuku bulmadığına göre, vuku bulmamak tek başına, caiz olmamaya delalet için yeterlidir. Çünkü kastedilen, aklen caiz oluş değil, bilakis şeriata göre caiz oluştur.Aynı şekilde Kur’an; Sahabe icması ve kıyasla da nesh olunmaz. Çünkü onlardan her ikisi de Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in zamanından sonra meydana gelmiştir. Sahabe RadıyAllahu Anhum Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den sonra neshin yasak oluşu üzerinde icma etmişlerdir. Bunda kesinlikle bir ihtilaf yoktur.]

Buradan sorunuzun her iki kısmının cevabı da açıkça anlaşılıyor:

1- Kur’an sünnetle neshedilmez.. Buna cevaz verenlerin görüşü doğru değildir.

2- Zina eden kadın ve zina eden erkeğe celde (yüz değnek)ayeti, evli olmayan kadın ve erkekler için geçerlidir…Bu, Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in zina eden erkek ve kadının recmedilmesine dair hadisiyle ilgilidir.. Kur’an’ın sünnetle tahsis edilmesi, bununla ilgili delillerin bulunmasından dolayı uygulanmaktadır.

Bu kadarı yeterlidir; en iyi bilen ve hüküm veren Allah’tır.

Kardeşiniz

Ata İbn Halil Ebu Raşta

H. 24 Rabiu’l Âhir 1448

M. 06/10/2026

Cevaba, Emir’in (Allah onu korusun) web sitesinden bağlanabilirsiniz:

https://www.facebook.com/AtaAboAlrashtah/posts/122154622377129051

Devamını oku...

Türkiye ile Yunanistan Arasındaki Anlaşmazlık ve Gerilimin Nedenleri!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

El-Raye Gazetesi

Türkiye ile Yunanistan Arasındaki Anlaşmazlık ve Gerilimin Nedenleri!

Üstad Esad Mansur’un Kaleminden

Yunanistan Başbakanı Kiriakos Miçotakis’in 11-13/9/2026 tarihlerinde Akdeniz’de Türkiye sınırına çok yakın mesafede bulunan Yunan adalarına gerçekleştirdiği ziyaretin ve burada konuşlu Yunan güçlerini denetlemesinin, özellikle de Türkiye kıyılarına 2 km uzaklıkta bulunan Meis Adası’nı ziyaret etmesinin ardından Türkiye ile Yunanistan arasındaki gerilim tırmandı. Böylece askerî statüsü olmayan adalarda askerlerin bulunduğunu ortaya çıkardı; bu da Türkiye'yi sınır bölgelerine asker sevk ederek karşılık vermeye sevk etti.

Yunanistan, Osmanlı fatihleri tarafından fethedilmiş ve yaklaşık 400 yıl boyunca İslam’ın adaletiyle yönetilmiştir.

Nitekim İngiltere, Fransa ve Rusya Osmanlı Hilafetine karşı anlaşmış, ona karşı savaş açmış, hatta onu Yunanistan'dan çıkarmış, 1830 yılında da Yunanistan'a bağımsızlık vermişlerdi. Ancak adaların birçoğu Birinci Dünya Savaşı'na kadar Osmanlı Hilafetinin elinde kalmaya devam etmiştir.

Hilafeti ve şeriatı yıkan Mustafa Kemal, 1923 yılında Lozan Antlaşması'nda bu adalardan Yunanistan lehine feragat etmiş ve İngiltere ile Fransa'nın Türkiye'ye bıraktığı adaları kabul etmekle yetinmiştir. Bu adalardan bazılarının Yunan ana karasına yaklaşık 600 km uzaklıkta olup, yaklaşık 1800 küçük-büyük ada ile kayalıktan oluşan ve bunlardan 100’ünün meskûn (yerleşim yeri), 24’ünün ise yüzölçümünün 100 km²’den büyük olduğu Ege Denizi'ndeki Türkiye kıyılarına 2 km kadar yakın olduğu bilinmektedir.

Anlaşmazlıklar aşağıdaki hususlardan oluşmaktadır:

- Birçok adanın kaderi henüz belirlenmemiş olup Türkiye bunlar üzerinde hak iddia ederken, Yunanistan bunu reddetmekte ve Türkiye için sadece Lozan Antlaşması'nın tanıdığı hakları kabul etmektedir.

- Anlaşmazlık, on iki ada olarak adlandırılan ancak gerçekte 14 ada ile birlikte on küçük ada ve kayalıklardan oluşan adalar etrafında dönmektedir.

- Deniz sınırları konusundaki anlaşmazlığa gelince; Yunanistan bunları 12 mile genişletmek isterken, Türkiye ise bunu reddetmektedir.

- Adaların askeri hale getirilmesine ilişkin anlaşmazlık, “Yunanistan’ın Doğu Ege Adaları’nın silahsızlandırılmış statüsünü ihlal edilmesi” olarak adlandırılmaktadır. Türkiye, kendisine yakın olan bu adalardaki Yunan askeri varlığını reddetmekte ve bunu, bu adaların silahsızlandırılmasını öngören 1947 Paris Barış Antlaşması'na aykırı olarak değerlendirirken; Yunanistan ise güvenlik tehdidinin varlığını gerekçe göstermektedir.

- Kıbrıs konusunda ada bölünmüş durumdadır; Yunanistan uluslararası alanda tanınan güneydeki Yunan kesimini desteklemekte ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olarak ilan edilen kuzey kesimini buna dahil etmek istemektedir; Türkiye ise orada konuşlandırdığı yaklaşık 30 bin askerle koruduğu Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni tanımaktadır.

- Yunanistan ile Kıbrıs Rum Kesimi arasındaki elektrik bağlantısı. Türkiye, bu konuda ve bununla bağlantılı hususlarda kendi onayının alınmasını talep etmektedir.

- Yunanistan ile Yahudi varlığı arasındaki askerî iş birliği; zira bölge, iki taraf arasında ortak deniz tatbikatlarına tanık olmuştur. Ayrıca 31/08/2026 tarihinde "Aşil Kalkanı" (Achilles Shield) adı altında bir hava savunma sistemi projesinin kurulmasına yönelik bir anlaşma ilan edilmiştir.

Yunanistan, özellikle iç meseleler veya sorunlar olduğunda Türkiye ile anlaşmazlıklarını kışkırtmakta ve gücünü öne çıkarmaktadır. Gelecek yılın ilk yarısında genel seçimler yapılacaktır; işte bu nedenle Yunanistan Başbakanı'nın, Türkiye kıyılarına 2 km uzaklıktaki Meis Adası da dahil olmak üzere Akdeniz’de Türkiye sınırına çok yakın mesafede bulunan Yunan adalarını ziyaret ettiği ortaya çıkmış ve iki ülke arasındaki antlaşmaların askeri varlığı yasakladığı bu adada Yunan askerlerinin bulunduğunu ortaya çıkarmıştır.

Yunanistan, Türkiye’ye meydan okuyarak Ege adalarındaki savunma kapasitesini ve askeri altyapısını güçlendirmekte, antlaşmaları ihlal etmekte ve deniz sınırlarını genişletmeye çalışmaktadır; çünkü tüm bunlara rağmen Türkiye’nin daha önce kendisine karşı ciddi bir askeri harekâtta bulunmadığının farkındadır.

Üstelik o ve Türkiye’nin, Amerika'nın komutası altında aynı ittifak içinde olduğu bilinmektedir. Ancak ittifakın diğer ortağı olan Fransa, 2020 yılında Yunanistan'ı Türkiye'ye karşı kışkırtma girişiminde bulunarak bölgeye donanma birimlerini göndermiş ve kendisi için bir nüfuz alanı elde etme çabası kapsamında Yunanistan ile ortak tatbikatlar düzenlemişti. Ancak Amerika buna engel oldu, Yunanistan'a baskı yaptı ve Avrupa'ya ulaşması için Yahudi varlığı ile inşa edeceği doğalgaz boru hattına maddi ve siyasi destek vermeyeceğini açıkladı; bunun üzerine onun eli kolu bağlandı ve proje akamete uğratıldı.

Erdoğan’ın Türkiye’si Amerika’nın yörüngesinde dönmekte ve onun çıkarlarına hizmet etmekte, dışarıda da sadece onunla mutabakat içinde hareket etmekte, böylece Yunanistan’la yaşadığı çatışmada Amerika’ya bel bağlamakta ve onun ne yapacağını beklemektedir. Örneğin Türkiye, Amerika kendisine talimat verdiğinde Suriye, Libya ve Azerbaycan'a doğru harekete geçmiş; ancak Yahudiler tarafından soykırımına maruz kalan ve hala kalmaya devam eden Gazze halkına yardım etmek için harekete geçmemiştir; çünkü Amerika savaşın kapsamını genişletmeme adı altında buna izin vermemiştir. Ayrıca Başkan Trump, Yahudi varlığıyla birlikte İran'ı 40 günden fazla bombalarken müdahale etmediği için Türkiye’yi övmüştür.

Amerika Yunanistan'daki nüfuzunu pekiştirmek istemektedir; bu doğrultuda Yunan adalarındaki askeri üslerini genişletmiş ve bunlara yeni kuvvetler ve askerler ekleyerek güçlendirmiştir. Bu nedenle Türkiye'nin, Yunanistan'la arasındaki gerilimi daha da artırmasını istememektedir. Bu yüzden (Amerika) Türkiye'yi Yunanistan ile uzlaşmaya sevk etmektedir; nitekim her gerilimin ardından iki ülkenin yetkilileri gerilimin fitilini söndürmek için bir araya gelmektedir.

Yunanistan Amerika'dan korkmakta ve Avrupa Birliği üyesi olduğu için Avrupa'nın, özellikle de koşullara ve yöneticilerin ruh hâline göre doğaçlama politikalar belirleyen ve ardından bunlardan geri adım atan Fransa'nın desteğine güvenmektedir. Nitekim daha önce Yunanistan'ı Türkiye'ye karşı desteklediğinde, Amerika'nın harekete geçmesinin ardından geri adım atmıştı. İşte bu yüzden Yunanistan'ın tehditleri belirli bir sınır ve çerçeve içinde kalmaktadır; zira Yunanistan, Türkiye ile askerî olarak yüzleşebilecek bir güce sahip değildir ve Yunanlar Türklerden korkmaktadırlar. Eğer Türkiye yöneticilerinde; Fatih ve Kanuni Sultan Süleyman gibi Osmanlı fatihleri döneminde olduğu gibi samimi, bağımsız, cesur ve ihlaslı bir irade olsaydı, harekete geçip bu adaları kontrol altına alırlardı.

Amerika, siyasi durumu ne olursa olsun Yunanistan'dan vazgeçmiyor; çünkü Doğu Akdeniz'deki İslam beldelerine doğrudan komşu olan bir Batı ülkesidir; dolayısıyla Batı için önemli bir üstür. Bu yüzden Amerika, belki de Türkiye’deki siyasi durumun değişmesi ve ABD’nin üslerini kapatıp askerlerini Türkiye’den çekmek zorunda kalması durumunda bir alternatif olsun diye adalardaki askeri varlıklarını güçlendirmektedir. İşte Amerika bundan korkuyor; çünkü Türkiye halkı Müslümandırlar ve onların arasında köklü bir değişim ve Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşid Hilafeti kurmak için çalışan muhlis kişiler bulunmaktadır.

Kaynak: El-Raye Gazetesi - 620. Sayı - 07/10/2026

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER