138 - Kitap - Hilâfet Devleti Anayasa Tasarısı veya Esbab-ı Mucibesi - Öğretim Siyaseti - Madde 175
- Kategori Bir Kitap
- |
مِّنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُم مَّن قَضَىٰ نَحْبَهُ وَمِنْهُم مَّن يَنتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلاً
“Müminlerden öyle adamlar vardır ki, Allah’a verdikleri söze sadık kaldılar. İçlerinden bir kısmı verdikleri sözü yerine getirmiştir. Bir kısmı da beklemektedir. Verdikleri sözü asla değiştirmemişlerdir.” [Ahzab 23]
Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti, genel olarak Müslümanlara, özel olarak da Tunus halkına; ilk nesil salih gençlerinden birinin vefatını duyurur:
Üstat El-Haşimi Tahir Bu Abdullah – Gabes Mahallesi
Kıymetli kardeşimiz, 2 Şubat 2026 Pazartesi gecesi, 72 yaşında Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Ömrünü Allah’a itaat yolunda; İslami davayı omuzlayarak ve Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti’nde İslami hayatı yeniden başlatmak için Hizb-ut Tahrir saflarında çalışarak geçirmiştir. Bin Ali’nin despotik yönetimi döneminde, sadece “Rabbim Allah’tır” dediği için işinden atılma, takibat ve baskılara maruz kalmış; ancak Allah yolunda karşılaştığı tüm bu zorluklara büyük bir sabırla göğüs germiştir. Merhum -Allah’ın izniyle- hak konusunda cesur olup Allah yolunda hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazdı. Aynı zamanda yufka yürekliydi; Hilafet zikredildiğinde, Allah’tan bir saat bile olsa Hilafet Devleti’nin gölgesi altında yaşamayı dilerdi.
Allah’tan aramızdan ayrılan bu kardeşimizi engin rahmetiyle çepeçevre kuşatmasını ve onu Firdevs cennetinde peygamberler, Sıddıklar, şehitler, Salihler ile birlikte eylemesini niyaz ediyoruz. Onlar ne güzel dostturlar. Ayrıca Subhânehu ve Teâlâ’dan ailesine ve tüm yakınlarına sabr-ı cemil ve metanet diliyoruz.
إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ
“Biz şüphesiz Allah’a aitiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” [Bakara 156]
Haberlerde, 02.02.2026 Pazartesi günü, yaklaşık 12 adet doçka monteli Thatcher tipi araç ve silahlı unsurlardan oluşan askeri bir gücün, Kuzey Bölgesi Karakolu’nu, Hartum Eyalet Emniyet Müdürlüğü’nü ve bölgedeki birçok polis birimini kuşattığı yer aldı. Bu silahlı unsurlar, Hartum’un güneyindeki Mayo bölgesinde bulunan Guru pazarında bir istihbarat polisinin öldürülmesi suçlamasıyla gözaltına alınan iki mensubunun serbest bırakılmasını talep ettiler. Olası büyük bir felaketin önüne geçme gerekçesiyle söz konusu şahıslar serbest bırakıldı. Ama diğer yandan hukuku uygulamaktan aciz olan bu hükümetin; El-Ubeyd şehrindeki Hizb-ut Tahrir gençlerini parmaklıklar ardında tutmak için güvenlik birimlerini, polisi ve savcılığı seferber etmesi tam bir ibret vesikasıdır! Bu gençlerin, Hilafet’in yıkılışının 105. yıldönümünde Büyük Camii önünde barışçıl ve düzenli bir eylem düzenlemekten başka hiçbir suçları yoktur. Cemaatin takdirle karşıladığı bu gençleri hapiste tutan devlet, polis katili zanlıları serbest bırakmaktadır. Dava erlerine yapılan zulme sessiz kalan medya, katillerin suç ortaklarına teslim edilmesini “yüksek bir hikmet” olarak nitelemektedir! İçinizde hiç aklı başında bir adam yok mu?
Bu ve sosyal medya dolaşan benzeri olaylar, Egemenlik Konseyi Başkanı’nın “Hartum’un güvenliği için devletin tüm imkanlarının seferber edildiği ve teknolojik donanımların artırıldığı” yönündeki içi boş açıklamalar yaptığı bir sırada yaşanmaktadır.
Asıl güvenlik tehdidi, İslami otoritenin yokluğudur. İslami otoritede Müslümanların halifesi Ali bin Ebu Talib, sıradan bir Yahudi vatandaşla birlikte kadı karşısına çıkmış ve mahkeme Yahudi lehine hüküm verdiğinde Halife buna boyun eğmiştir. İşte adalet budur! Asıl yıkım ise, devlet üzerinde hiçbir otoritesi olmayan silahlı güçlerin devlet içinde devlet gibi hareket etmesidir. Halkın halen acısını çektiği Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) milislerinin varlığına izin verilmesinin nelere yol açtığı ortadadır. Müslüman aynı delikten iki defa ısırılmaz! Polisin kapasitesini artırmaktan bahsetmeden önce, asıl bu güvenlik tehdidinin kökünü kurutmak gerekir. Bu güvenlik tehdidini ancak İslami otorite ortadan kaldırabilir. İslam, devlet otoritesine tabi olmayan tüm milislerin ve kuvvetlerin derhal lağvedilmesini, terhis edilmesini veya resmi devlet ordusuna katılması gerektiğini emreder. Aksi takdirde bu kuvvetler, halkın canına ve güvenliğine kasteden yeni birer Hızlı Destek Kuvvetleri’ne dönüşeceklerdir.
İslam Devleti Hilafette İslam uygulanacak, adalet ve hakkaniyet hüküm sürecek; ordu tek olacak, orduların çok başlılığına asla izin verilmeyecektir. Hizb-ut Tahrir tarafından hazırlanan Hilafet Devleti Anayasası Taslağı’nda şu hüküm yer almaktadır: “Madde 66: “Bütün ordu, özel ordugâhlara yerleştirilmiş tek bir ordu haline getirilir. Ancak bu ordugâhlardan bazıları, muhtelif vilâyetlere ve bazıları da stratejik mevkîlere konuşlandırılmalıdır. Bazıları ise devamlı taşınabilir ve hareket edebilir (mobilize) ordugahlar haline getirilir ki bunlar vurucu kuvvetlerdir. Askerî ordugahlar birçok gruplar halinde düzenlenir. Bu grupların her birine Ordu ismi verilir ve her birine ayrı ayrı numaralar verilir. Birinci ordu, üçüncü ordu gibi…Ya da âmilliklerden veya vilâyetlerden birinin adıyla adlandırılır.”
İç güvenliğin sağlanması konusunda ise Madde 70’te şöyle denilmektedir: “İç Güvenlik Dairesi, güvenlik ile ilgili her şeyin idaresi ve iç güvenliği tehdit eden her şeyin engellenmesi ile ilgilenir. Beldelerdeki güvenliği polis vasıtasıyla muhafaza eder. Halifeden bir emir olmaksızın ordudan destek istemez. Bu dairenin başkanı “İç Güvenlik Müdürü” olarak adlandırılır. Bu dairenin vilayetlerde “İç Güvenlik İdareleri” isimli şubeleri vardır. Vilayetteki idarenin başkanına ise “Polis Sahibi” (Polis Amiri) denir.”
Güvenlik, devletin insanlara sağlamakla yükümlü olduğu temel ihtiyaçlardan biridir. İnsanlar aradıkları gerçek güvenliği ancak Allah’ın hükümlerini adaletle uygulayan İslam Devleti’nde bulabilirler. İslam Devletinde itaat ehli ve dava taşıyıcıları izzet bulacak, isyan ehli suçlular ve serseriler ise zillete uğrayacaklardır.
Ey güç ve kuvvet sahipleri! Nübüvvet metodu üzere ikinci Raşidi Hilafet’i kurmak için Hizb-ut Tahrir’e nusret vermenin zamanı gelmedi mi?! Hilafet, hayrı tüm dünyaya taşımanız için size layık olduğunuz onurlu hayatı sağlayacaktır.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَجِيبُواْ لِلّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُم لِمَا يُحْيِيكُمْ“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlü’ne icabet edin.” [Enfal 24]
Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, değerli medya mensuplarını, siyasetçileri ve kamu meselelerine ilgi duyan herkesi, bu ay düzenlenecek olan “Ümmetin Sorunları Forumu”na katılmaya davet etmekten memnuniyet duyarız. Bu ayki forumun başlığı şöyle:
ACD Sistemi: Dış Ticareti Karmaşıklaştıran Bir Sistemdir ve Şeriata Aykırıdır
Konuşmacılar:
1- Üstat Nasır Rıza, Hizb–ut Tahrir / Sudan Vilayeti Merkezi Temas Komitesi Başkanı.
2- İbrahim Osman Ebu Halil, Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü.
Tarih: 19 Şaban 1447 / 07 Şubat 2026 Cumartesi
Saat: 13.00
Yer: Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Port Sudan Bürosu, El Azama Mahallesi, Stadın Doğu Tarafı.
Sizleri aramızda görmekten onur duyarız; katılımınız ümmetin dertleriyle hemhâl olduğunuzun bir nişanesidir
Haber - Yorum
Kapitalizmin Ateşiyle Yanıp Kavrulan ve Pislikler Tarafından Yönetilen Dünyanın İslam'dan Başka Kurtarıcısı Yoktur
Haber:
ABD Adalet Bakanlığı, geçen Kasım ayında Başkan Trump tarafından imzalanan “Epstein Dosyaları Şeffaflık Yasası” kapsamında, cinsel suçlardan mahkum edilen Amerikalı iş adamı Jeffrey Epstein'ın davasıyla ilgili üç milyondan fazla sayfalık dosyayı yayınladı.Bakanlığa göre, üç milyon sayfa, 180.000 görsel ve iki bin video yayınlandı.Bu belgeler, Amerikan milyarder Elon Musk ve kardeşi, Microsoft'un kurucusu Bill Gates, ABD Başkanı Trump ve diğerleri de dahil olmak üzere, siyaset, ekonomi, teknoloji alanlarındaki önde gelen isimler, iş insanları ve dünya çapındaki ünlüler hakkında şok edici ayrıntıları ortaya çıkarmıştır.
Yorum:
Epstein'in adasıyla ilgili ortaya çıkan tanıklıklar, bilgiler, resimler ve videolar ile adanın kurbanlarına karşı işlenen kirli, ahlaksız ve vahşi eylemler -ki belgelerin ortaya koyduğu üzere kurbanlar arasında erkek ve kız çocukları da bulunuyor-, insanın tüylerini diken diken ediyor, ruhunu sarsıyor veakıl bu kadar büyük bir suç ve sapkınlığı kavramakta zorlanıyor.Eğer yayınlanmasına izin verilen buysa, gizli kalanlar nasıldır acaba?!
Bu belgeler, yönetimde, siyasette, ekonomide, girişimcilikte, teknoloji dünyasında elit olarak sınıflandırılan kişilerin isimlerini, hatta fizikçi Stephen Hawking gibi bilim insanlarının isimlerini de ortaya çıkarmıştır. Dolayısıyla onlar, insanlığın pislikleri ve fıtraten sapkın karakterli kişilerdir; ancak bu, onların yaptıklarının bireysel bir mesele olduğu anlamına gelmez. Dolayısıyla meseleyi, bu kişilerin karıştığı ahlaki skandallara indirgemek ve sapkınların sızdırdığı bilgilere sınırlamak doğru değildir.Zira mesele, sapkın bireylerin krizi değil, aksine bir ideoloji ve yozlaşmış ve yozlaştıran bir medeniyetin krizidir. Dini hayattan ayıran, insanı yasa koyucu yapan, yeryüzünde fesadı yayan, maddi değerleri üstün gören, her şeyi kar elde etmek amacıyla alınıp satılabilir ve ticareti yapılabilir hale getiren, hatta insanların bile kendilerinin ve namuslarının ticareti yapılır hale getiren, mutluluğun en büyük fiziksel zevklere ulaşılmasıyla elde edileceğini söyleyen, bireylere hiçbir kontrol veya kısıtlama olmaksızın içgüdülerini tatmin etme ve yasak ilişkiler kurma özgürlüğü veren ve bunun da onları fıtrata aykırı davranma ve sapkınlığı ve ahlaksızlığı yasalaştırma noktasına kadar ulaştıran kapitalist ideolojiye dayanan bir medeniyetin krizidir.
Artık gün geçtikçe maskeler düşmekte ve Batı ülkeleri ile kurumlarının başımızı patlattığı insan hakları, kadın hakları ve çocuk hakları sloganlarının sahteliği ortaya çıkmaktadır; nitekim gerçekler ve olaylar, bu sloganların sahteliğini ve bu sloganları atanların aldatmacasını kanıtlamıştır; dolayısıyla bu sloganlar, acıktıklarında yedikleri ve Müslümanların çocuklarını yoldan çıkarmak ve İslam'a ve hükümlerine karşı savaşmak istediklerinde ise ipleriyle oynadıkları hurmadan yapılmış puttan başka bir şey değildir. Aksi takdirde Gazze'deki vahşi imha savaşı karşısında bu iddia edilen haklar, özgürlükler ve insanlık neredeydi?! Dahası Epstein Adası davasında ve oradaki çocukların ve küçüklerin maruz kaldığı şeylerde bunlar neredeydi?!
Bugün Batı uygarlığının ve onun kokuşmuş ifrazatlarının ateşiyle yanıp kavrulan ve insanlığın pislikleri ve yozlaştırıcıları tarafından yönetilen dünyanın, İslam'dan başka kurtarıcısı yoktur; zira İslam, Latif ve Habir olan Allah’ın katından geldiği gibi Allah İslam’ı, alemlere rahmet olarak Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e göndermiştir. Bu yüzden İslam, sadece Müslümanları değil, tüm insanlığı, bu medeniyetin ve onun kapitalist ideolojisinin gölgesindeki zorluk ve sıkıntıdan kurtaracaktır. Bu nedenle Müslümanların, üzerlerindeki zayıflık tozlarını silkeleyip Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafeti kurarak yeryüzünde Allah Subhanehu’nun şeriatını tatbik etmek için adımlarını hızlandırmaları gerekir; çünkü bütün dünya İslam'ın adaletini ve merhametini ve onun gölgesi altındaki onurlu bir yaşamı beklemektedir.
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Beraa Munasıra
Haber - Yorum
Askeri Gerilimin Tırmanmasının Ortasında Nükleer Anlaşmayı Görüşmeye Yönelik ABD-İran Müzakerelerinin İstanbul'da Yapılması Bekleniyor
Haber:
Bilgi sahibi kaynaklara göre, Beyaz Saray Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi arasında Cuma günü İstanbul'da bir görüşme yapılması bekleniyor.Ancak siyasi kaynaklar, Trump yönetimi İran'ın füze programını, bölgesel rolünü ve müttefiklerine verdiği desteği herhangi yeni bir anlaşmaya dahil etmekte ısrar ederken İran'ın ise müzakerelerin sadece nükleer dosyayla sınırlı kalmasını vurgulaması nedeniyle iki taraf arasındaki uçurumun hala geniş olduğunu düşünüyor; bu da Witkoff ve Arakçi'nin bu temel farklılığı nasıl yönetecekleri konusunda soru işaretleri doğuruyor. (RT, 2/2/2026)
Yorum:
Dünyada hiçbir ülke, İran'ın çok maliyetli bir nükleer programda izlediği karmaşık yolu izlememiştir; zira Amerika, bölgede süper devlet olarak statüsünü yükseltirken, İran’ı ise komşu ülkeleri korkutan bir “korkuluk” olarak kullanmaktaydı.Bu ise Amerika'nın gerçekleştirmek istediği bir şeydi ve bölgedeki politikasını perde arkasından İran ile koordine ediyordu; hatta Amerika'nın 2003'te Irak'ta işgal ettiği bölgeyi İran'a vereceği ve bu durumun da İran'ı büyük bir ülke olarak kendisine yakışır bir nükleer program geliştirmeye mecbur bıraktığı söylenmişti.
Ancak bu durum bir medya abartısıydı ve İran kendisinden ziyade Amerika'ya bağlıydı ki işte ikilem de buradadır; zira İran'ın nükleer programı, düşmanlarını korkutacak tek bir nükleer bomba üretmeden neredeyse bir trilyon Dolara mal olmuştu. Dahası İran, Amerika'nın bir düşman olmadığına güvenmiş ve on yıllarca onun yörüngesinde dönmüştür.
Ancak durumun devam etmesi imkansızdı; çünkü Amerika İran'ın bölgedeki rolünü azaltmak için bir fırsat yakalamış ve İran da burada kendini bu çıkmazın içinde bulmuştur. İşte İran bu rol için servetini nükleer ve füze programlarına harcamış ve mezhepçi grupları destekleyip silahlandırmıştı. Nitekim Amerika, Yahudi varlığına daha çok bağımlı hale geleceğini düşünmüş, bu yüzden 2025'te ilk kez İran'a ve nükleer programına karşı şiddetli saldırılar düzenlemesine izin vermiş ve Amerika'nın kendisi de bu saldırılara katılmıştı. Bundan kısa bir süre önce de Yahudi varlığı Lübnan'daki İran partisini yok etmiş, ardından Amerika, İran hiçbir şey yapmadan Şam'da iktidarın transferi sürecinde Türkiye'den destek istemiş ve böylece İran'ın rolü azalmaya başlamıştı.
İran kafa karışıklığı içindeydi; zira siyasetçilerin yolsuzluğu, yurtdışındaki milis güçlerine verdiği destek, füze ve nükleer programları ve yaptırımlar nedeniyle halkı açtı ve halkın açlığını giderecek bir şey de yoktu. Bu yüzden rejimi devirmek isteyen İran halkı ayaklanmış ve Trump yönetimi de Yahudi varlığıyla tam bir mutabakat içinde İran’ı zayıflatmak ve statüsünü düşürmek istemiştir.
Trump yönetimi, İran'ın rolünü azaltmayı amaçlayan yeni Amerikan aşamasının şartlarını kabul etmesi için İran'ı kışkırtmak ve baskı altına almak amacıyla İran yakınlarına uçak ve savaş gemilerini konuşlandırmaya başlamıştır. Konuşlandırmanın ardından, askeri kayıplar olmadan baskı uygulamak ve Amerika'nın hedeflerini gerçekleştirmek amacıyla iletişim ve müzakereler başlamıştır.
Bu ise, halkının kaderini diledikleri gibi hareket eden büyük ülkelerin ellerine bırakan ve vizyonları değiştiğinde bu ülkelerden kurtulamayan her ülke için kaçınılmaz bir sonuçtur. Bu yüzden İran, Amerika'nın kendisine verdiği hayali statüyü uygulama yolunda halkını yoksullaştırmasına rağmen, statüsünü, milislerini, askeri ve nükleer programlarını korumaktan aciz kalmıştır.
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Et-Temimi
Haber - Yorum
Dibeybe Hükümeti ve Sömürgeci Güvenlik Ağı
Haber:
Cumartesi günü Libya, Başbakan Abdulhamid Dibeybe'nin açıklamasına göre, petrol sektörünü geliştirmek için Fransız şirket Total Energies ve Amerikan şirket ConocoPhillips ile 25 yıllık bir anlaşma imzalamıştır ve anlaşmanın yabancı yatırım tutarı 20 milyar doları aşmıştır.Waha Petrol Şirketi aracılığıyla imzalanan anlaşma, üretim kapasitesini günlük 850.000 varile çıkarmayı hedefliyor ve Dibeybe'nin X web sitesinde yayınladığı bir mesaja göre, 376 milyar Doları aşan net gelir elde edilmesi bekleniyor.
Ayrıca hükümet, Trablus'ta düzenlenen Libya Enerji ve Ekonomi Zirvesi sırasında ABD'li petrol devi Chevron ile bir mutabakat zaptı ve Mısır Petrol Bakanlığı ile bir işbirliği anlaşması imzaladı. Dibeybe, bu anlaşmaların “Libya'nın küresel enerji sektöründeki en büyük ve en etkili uluslararası ortaklarıyla ilişkilerinin güçlenmesini” yansıttığını açıkladı. (Reuters)
Yorum:
Bu haberin sadece ekonomik olarak okunması imkansızdır; aksine bu haber, son derece karmaşık Libya coğrafyasındaki jeopolitik bir satranç taşıdır; zira Total Energies, ConocoPhillips ve Chevron gibi büyük şirketlerle yapılan uzun vadeli petrol anlaşmaları, sadece ekonomik anlaşmalardan ibaret değil, aksine güç dengelerindeki bir dönüşümün ilanıdır. Hukuki açıdan bu sözleşmeler, görevden ayrılan Ulusal Birlik Hükümeti'nin meşruiyeti ve ülkenin servetlerini on yıllarca ipotek etme yeteneği konusunda derin sorunları gündeme getiriyor; bu da değiştirilmesi zor bir oldubitti yaratıyor ve Libya'yı kimin meşru olarak temsil ettiği konusundaki tartışmayı körüklüyor.Jeopolitik açıdan bu adım, Amerikan-Fransız etkisinin güçlü bir şekilde geri dönüşünü yansıtıyor ve Trablus hükümeti için uluslararası bir güvenlik ağı olarak çalışıyor.
Dahili düzeyde bu petrol sözleşmeleri, petrolü potansiyel bir birleştirici güç olmaktan bir çatışma aracına dönüştürmektedir; zira Batı'nın ekonomik karar alma üzerindeki kontrolünü pekiştirmekte ve Doğu'nun dışlanmışlık duygularını daha da artırarak petrol sahalarının tekrar kapatılması tehdidini ortaya koymaktadır. Kısacası bu adım, ekonomiyi, siyaseti engellemek için kullanmakta olup çözüm yerine kriz yönetiminin yeni bir aşamasını başlatmakta ve Libya'nın geleceğini uluslararası rekabetlerin insafına bırakmaktadır.
Amerikan perspektifinden bölgesel boyut
Ekonomik ve siyasi baskı araçlarına sahip büyük güçlerin etkinliği karşısında komşu ülkelerin rolünün gerilediğine tanık olunmaktadır.Tunus ve Cezayir, çözümün şekillenmesinde aktif oyunculardan sembolik rollere veya gerçek etki araçlarından yoksun arabuluculuk rollerine dönüştürülürken, Libya'daki nüfuz haritası "petrol karşılığında istikrar" mantığına göre yeniden çizilmekte ve gerçek Libya egemenliği fikri marjinalleştirilmektedir.
Tunus, potansiyel bir arabulucu olmaktan lojistik bir kolaylaştırıcıya dönüşerek toplantılara ev sahipliği yapıp diyalog ortamı sağlarken, diğer başkentlerde gerçek kararlar alınmaktadır.Etkili bir rolü yeniden elde etmek için Tunus, Cezayir ile net bir bölgesel çerçeve içinde hareket etmesi, yazılı bir girişime sahip olması ve Libya'nın istikrarını ulusal güvenliğiyle doğrudan ilişkilendirmesi gerekmektedir; aksi takdirde etki anahtarları olmayan tarafsız bir platform olarak kalmaya devam edecektir.
Bu arada Washington, Mısır ve Cezayir'in Libya'daki rollerine, istikrarı sağlayan, petrol akışını koruyan ve Rusya ile Çin'in etkisinin genişlemesini önleyen sakin bir bölgesel dengeyi yönetmenin temel direkleri olarak bakmaktadır.Zira ABD politikası, herhangi bir Arap tarafının meseleye hakim olmasını engellemeyi ve potansiyel Arap anlaşmazlıklarını genel istikrara hizmet eden sessiz bir koordinasyona dönüştürmeyi hedeflemektedir.Büyük petrol anlaşmaları, Washington'un zımni onayıyla yapılmıştır; çünkü bunlar, statükoyu pekiştirmekte ve kısmi istikrar görüntüsü sağlamaktadır. Buradaki kilit cümle şudur:Amerika, Libya için bölgesel bir lider aramıyor, daha çok kendi kontrol alanı dışında kalmayan dengeli bir bölge arıyor.
Sessiz İngiliz nüfuzu ve kurallar mühendisliği oyunu
Son anlaşmalarda İngiliz şirketlerinin olmaması, İngilizlerin nüfuzunun olmadığı anlamına gelmez; aksine perde arkasından yönetmeyi tercih eden farklı bir stratejiyi yansıtmaktadır.İngiltere'nin Libya'daki çıkarları, Akdeniz güvenliği ve düzensiz göçle mücadele, finans sektörü ve dondurulmuş varlıkların yönetimi, yönetim ve şeffaflık kurallarının düzenlenmesi yoluyla yasal ve kurumsal etki gibi petrolün ötesinde daha derin alanlara uzanmaktadır.Batı'daki rol paylaşımı kapsamında, İngiltere cepheyi Amerika ve Fransa'ya bırakarak, daha sonraki dönemde sahneyi yönetecek kuralları yazmaya odaklanmıştır. Fransa ve Amerika anlaşmayı imzalayarak manşetlere taşınırken, İngiltere ise şartları belirleyerek ve servet ve güç yönetiminin mekanizmalarını kontrol ederek geleceği kazanmaktadır.
Sonuç olarak; Böylece İslam beldelerindeki ulus devletlerin trajedisi açıkça ortaya çıkmıştır; zira onlar, sömürgeci tarafından yapay haritalar üzerine çizilmiş, iradeden yoksun bırakılmış ve gerçek egemenliğin temellerinden koparılmış kırılgan varlıklardır. Bu varlıkların temel işlevleri ise, boyunduruk altına alınmış halklara geçim kaynağı sağlamak ve yabancı çıkarların koruyucusu ve büyük güçlerin politikalarının aracıları haline gelen yöneticilerin makamlarını korumak olan idari yapılara dönüşmüşlerdir. Böylece onların iradeleri rehin alınmış, kararları gasp edilmiş ve politikaları, Sudan, Libya ve diğer Müslüman ülkelerde bugün gördüğümüz gibi ülkelerin parçalanması ve iç savaşların alevlenmesi pahasına bile olsa, çeşitli şekillerde sömürgeciliğe hizmet eden diktelere boyun eğer bir hale gelmiştir.
Yakın zamana kadar Kuzey Afrika, tarihi şekillendiren ve uluslararası rekabete güvenle katılan büyük ülkelerin merkeziydi.Bugün ise ümmetin düşmanları tarafından tek olan halkını bölmek ve parçalamak amacıyla körüklenen yan çatışmaların arenası haline gelmiştir.Libya'daki durum bu trajedinin en iyi tanığıdır: zira servet heder edilmekte, halk parçalanmakta ve ülke bir avuç insan arasında bölüşülmekte olup hepsi de kendi işleri üzerinde bile hiçbir şeye sahip olmayan bir “devletin” gözü ve kulağı önünde olmaktadır!
Ancak değişim rüzgârları durmayacaktır; zira Müslümanların kanları boşa gitmeyecek, onların sabırları, zilleti ve bağımlılığı sonsuza dek kabullenmeye dönüşmeyecek ve ümmet, onurunu geri kazanıp, tepki yerine eyleme, boyun eğme yerine inisiyatif almaya, bölünme yerine birliğe dayalı bir devlet kurana kadar savaş sona ermeyecektir; bu devlet ise, Allah Subhanehu'nun vaadi ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in müjdesi olan Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafettir.
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Yasin İbn Yahya