Perşembe, 15 Şevval 1447 | 2026/04/02
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Trump Döneminde Amerika'nın Geri Çekilmesi ve Gerilemesi

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Trump Döneminde Amerika'nın Geri Çekilmesi ve Gerilemesi

 

Haber:

ABD Terörle Mücadele Merkezi Direktörü: “Asıl tehlike İsrail'dir ve Trump İran konusunda dünyaya yalan söylemiştir” (El-Hades Kanalı, 19/03/2026)

Yorum:

İster içeriden, isterse Batılı müttefikler tarafından olsun ABD ve politikalarına yönelik açıklamalar ve itirazlar çoğalmış, sesler yükselmiş ve lehçe değişmiş olup Trump döneminde, 1991'den beri uluslararası sahnede hakim konumda olan ABD'nin daha önce hiç görmediği ölçüde sınırlar aşılmıştır.

Bu, birkaç gün önce İran'a yönelik savaşa karşı çıkmasının akabinde istifa eden ABD Terörle Mücadele Merkezi Direktörü Jeo Kent'in açıklamasıdır; kendisi ABD'nin karar alma çevrelerinin tam kalbinde yer alan bir isim olan Kent, dünyaya İran'ın tehlikesi hakkında sunulan anlatının yanıltıcı olduğunu ifade etmiştir.

Bu ABD'li senatör ve Kongre üyesi, Trump ile yaptığı gizli görüşmeden bahsederek şöyle diyor: “Trump'ın söylediği her şey yalandır; zira Amerika'yı yeni bir savaşa sokmayacağına dair verdiği sözü tutmamış ve savaşa girmiştir; sonra İran'ın nükleer programını hedef aldığını söyledi ancak biz İran'ın nükleer silah üretme kapasitesi olmadığını biliyoruz; dahası geçen yıl bu programı yok ettiğini bize kendisi söylemişti. Sonra İran'ın bizi balistik füzelerle hedef alacağını söylüyor; ancak biz İran'ın Amerika'ya ulaşabilecek balistik füzeleri olmadığını bildiğimiz gibi savaş kararını verenin Netanyahu olduğunu ve Trump'ın aptallığı yüzünden onu bu kararı almaya ittiğini de biliyoruz.”

Batı liderlerinin açıklamalarına gelince; işte şu, Fransız General Yakovleff'in açıklaması: “Trump bize Titanik için ucuz biletler satıyor; Trump'la ittifak kurmak, Titanik'te dans etmek gibi bir şeydir! Amerika'nın içine düştüğü bu savaşın içinde boğulmak istemediğini ifade etmek istiyor.”

İşte bu da İngiliz Parlamentosu'ndaki Liberal Demokratların lideri Duarodev'in açıklaması: “Başkan Trump, uluslararası gangsterler gibi davranıyor.”

Alman Danışman Friedrich Merz ise ABD'ye saldırarak, “Çin ile bir ortaklık kurmayı çalışıyoruz ve önümüzdeki hafta Çin'e gideceğim” diyor.

Bakın işte Kanada Başbakanı da, Hürmüz Boğazı krizinin enerji açısından olduğu kadar ekonomik açıdan da felaket niteliğinde olacağı konusunda dünyayı uyarıyor.

Tüm bu açıklamalar, 17 Mart 2026 tarihinde Trump'ın El Arabiya kanalında İrlanda Başbakanı ile birlikte düzenlediği basın toplantısından bir veya iki gün sonra gelmiştir; bu toplantıda Trump, konuşmalarında dağınık ve çelişkili bir izlenim bırakmış ve hiçbir şekilde bir politikacıya yakışır bir tavır sergilememişti; aynı zamanda İran'da ordusuyla birlikte her şeyi yok ettiğini söylerken aynı mecliste İran'ın Körfez ülkelerine saldırmasını beklemediğini de ifade etmişti. Ayrıca Hark Adası'nı vurmak istemediğini, İran'ın elektrik şebekesini vurduğunu ve dört ila altı hafta arasında sürecek olan operasyonların çok yakında sona ereceğini de belirtmişti.

NATO müttefiklerine Hürmüz Boğazı'nın açılması için yardım talebine yanıt vermedikleri için eleştirdiği anda, bizim kimsenin yardımına ihtiyacımız yok demiştir.

Son olarak kesin olan şey, Amerika'nın Körfez’i işgal ettiğinden beri bir başarısızlıktan diğerine sürükleniyor olmasıdır; belki de bu, Allah’ın yardımıyla onun geri dönüşü olmayan bir şekilde Batı yarımküreye geri çekilmesine, böylece uluslararası dengelerin değişmesine ve en önemlisi de Amerika ile Batı’nın özellikle ülkemiz üzerindeki hakimiyetinin sona ermesine yol açacak en büyük başarısızlıktır.

Ey Müslümanlar: Sizler insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetisiniz ve Allah sizi bu yeryüzünde Halife kılmıştır; o halde bu ümmetin ihtişamını yeniden tesis etmek için çıkarıldığınız rolünüzü unutmayın; haydi o zaman ümmetin egemenliğini yeniden tesis ettikten sonra adaleti sağlayarak bu risaleti dünyaya yeniden taşıyın. Bu ise ancak bilinçli olanların yoğun ve sürekli çabasının yanı sıra bu emrin gerçekleşmesi ve yücelmesi için ümmet ve güç ve kuvvet ehliyle kaynaşarak çalışmanın gece gündüz sürdürülmesiyle mümkündür. فَلَا تَهِنُوا وَتَدْعُوا إِلَى السَّلْمِ وَأَنتُمُ الْأَعْلَوْنَ وَاللهُ مَعَكُمْ وَلَن يَتِرَكُمْ أَعْمَالَكُمْ “Üstün durumda iken gevşeyip barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdir. O amellerinizi asla eksiltmeyecektir.” [Muhammed 35]

وَقُلِ اعْمَلُواْ فَسَيَرَى اللّهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَ
De ki: ‘Çalışın! Çalışmanızı Allah da, Rasulü de, müminler de göreceklerdir.” [Tevbe 105]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Hamdânî - Irak

Devamını oku...

Bölgemizde Barış ve İstikrarı Sağlamanın Yolu, Amerika ve Yahudi Varlığına Karşı Cihat İlan Etmektir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Bölgemizde Barış ve İstikrarı Sağlamanın Yolu, Amerika ve Yahudi Varlığına Karşı Cihat İlan Etmektir

 

Haber:

Pakistan Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı İshak Dar 17 Mart 2026 Salı günü, diyalog ve diplomasinin bölgedeki sorunları çözmek ve kalıcı barış ve istikrarı sağlamak için tek pratik yol olmaya devam ettiğini vurguladı. Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamaya göre bu açıklama, İran'ın Pakistan Büyükelçisi Rıza Amiri Moghadam ile yaptığı görüşme sırasında yapıldı. X platformunda yayınlanan bir gönderide bakanlık, büyükelçinin “bu zor dönemde Pakistan halkının gösterdiği güçlü manevi destek” için minnettarlığını dile getirdiğini belirtti.

Yorum:

Amerika ve onun beslemesi Yahudi varlığı tarafından İran’a karşı gerçekleştirilen saldırı, uluslararası hukukun ve Birleşmiş Milletler ile Uluslararası Adalet Divanı gibi uluslararası kurumların, İslam beldelerinin güvenliğini sağlamak için güvenilmez olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır; zira bunlar, Büyük Şeytan Amerika ve büyük güçlerin elindeki araçlardır.

Ayrıca Amerika ve Batılı müttefiklerinin, kendileriyle ne kadar işbirliği yaparsa yapsın ya da ne kadar taviz verirse versin herhangi bir Müslüman ülkesinin askeri gücünün varlığını asla kabul etmeyeceğini de kanıtlamıştır. Zira ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth, “İran gibi, peygamberi İslamist hezeyanlara saplanmış çılgın rejimler nükleer silaha sahip olamayacağını” söylemiştir. Ayrıca ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio 3 Mart 2026'da, “Din adamları tarafından yönetilen bu aşırıcı terörist rejimin nükleer silahlara sahip olmasına asla izin verilemez” demiştir.

İran rejimi, son yirmi altı yıl boyunca Amerika’nın Afganistan, Irak, Yemen ve Suriye’deki hedeflerini tam anlamıyla desteklemiş olsa da ancak Amerika’nın çıkarları gereği İran’ın Ortadoğu’daki rolünün azaltılması gerektiğinde, kendisine sağladığı hizmetleri göz ardı etmiştir; işte bu, Müslümanların başındaki her Müslüman yöneticinin unutmaması gereken bir ders niteliğindedir.

Pakistan'da entelektüel çevreler, Amerika ve Yahudi varlığının İran'dan bir sonraki hedefinin Pakistan olacağını açıkça dile getiriyorlar; zira onlar, İran'ın nükleer silah ve füze üretme potansiyeline müsamaha göstermezlerken, İran'dan daha gelişmiş füzelere sahip bir nükleer devlet olan Pakistan'ın bu kapasitesine nasıl müsamaha gösterebilirler ki? ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard 18 Mart 2026 Çarşamba günü, Pakistan’ın gelişmiş füze programının yakında ABD’yi hedef tahtasına oturtabileceği uyarısında bulunmuştur; bu nedenle Pakistan’ın nükleer ve füze kapasitelerini ortadan kaldırmak için şimdiden zemin hazırlıyorlar.

Mevcut uluslararası ve bölgesel durum, Pakistan için altın bir fırsat teşkil ediyor; zira Pakistan, manevi destekle yetinmek yerine İran’a askeri destek sağlayarak inisiyatif alabilir, kontrolü ele geçirebilir ve ABD’nin bölgedeki hakimiyetini ortadan kaldırabilir. Bugün Amerika, uluslararası ve bölgesel olarak izole olmuş durumda olup onun kibirli tavırları, İran ve Hürmüz Boğazı’nı kontrol altına alma çabalarında Batılı müttefiklerini kendisinden uzaklaştırmıştır. Rusya ve Çin, Avrasya’da Amerika’ya meydan okuyor ve Arap ülkeleri ise artık Amerikan koruma şemsiyesi altında kendilerini güvende hissetmiyorlar, zira Amerika’nın sadece Yahudi varlığının güvenliğine önem verdiği açığa çıkmıştır.

Bu nedenle Pakistan bugün nükleer şemsiyesini İran ve tüm Körfez bölgesine genişletmiş olsa, Amerika bu bölgeden kolayca kovulacak ve Yahudi varlığı günler, hatta saatler içinde ortadan kaldırılacaktır. Şimdi Pakistan'ın önünde, Kureyş'in Hudeybiye Anlaşması'nı bozduğunda Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in zamanında yaşadığına benzer altın bir fırsat bulunmaktadır. Zira Ebu Süfyan barışı yenilemeye çalıştı ancak Peygamberimiz ona icabet etmedi; aksine Müslüman ordusuna Mekke'ye doğru ilerlemesi emrini verdi; böylece Mekke, Hicret'in sekizinci yılının Ramazan ayının yirminci gününde fethedilmiş ve bir buçuk yıl sonra tüm Arap Yarımadası İslam Devleti'nin sancağı altında birleşmiştir. Pakistan'a gelince; Mayıs 2025'te hava kuvvetleri Hindistan Hava Kuvvetleri'ni tam iki gün boyunca felç ettiğinde, Keşmir'i kurtarmak için eline geçen altın fırsatı kaçırmıştı. O zaman ordu Srinagar'a doğru harekete geçmiş olsaydı, Hindistan bir karşılık veremezdi. Ancak Pakistanlı yöneticiler Trump'ı memnun etmeyi tercih ederek, Hindu devletinin hakimiyetine son verme fırsatını kaçırmışlardır.

Bakın işte Allah Subhanehu ve Teala Pakistan’a, tüm bölgeyi Amerika’nın hakimiyetinden kurtarmak için öncekinden daha büyük bir altın fırsat sunmaktadır; bu da mübarek Mescid-i Aksa'nın ve tüm Filistin’in kurtarılmasına zemin hazırlayacaktır. Eğer yöneticiler bu fırsatı değerlendirmezlerse, ordudaki sadık subaylar, şimdi Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmak için Hizb-ut Tahrir'e nusret vermeleri gerekir; böylece Halife, İslam dinini yüceltmek ve ümmeti yeniden kalkındırmak için cihatta onlara liderlik edecektir. Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَمَن يَتَوَلَّ اللهَ وَرَسُولَهُ وَالَّذِينَ آمَنُواْ فَإِنَّ حِزْبَ اللهِ هُمُ الْغَالِبُونَ “Kim Allah’ı, Rasulü’nü ve iman edenleri dost edinirse (bilsin ki) üstün gelecek olanlar şüphesiz Allah’ın tarafını tutanlardır (Hizbullah).” [Maide 56]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Şeyh Şahzad - Pakistan

Devamını oku...

Akıllı Biri Aynı Delikten İki Kez Isırılmaz

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Akıllı Biri Aynı Delikten İki Kez Isırılmaz

Orta Asya Ruslar'ın işgalinden önce üç hanlıktan oluşuyordu: Buhara Hanlığı, Hokand Hanlığı ve Hiva Hanlığı. Bu hanlıklar sürekli olarak birbirleriyle çatışıp savaşıyorlardı; üstelik her hanlığın içinde de taht mücadelesi yaşanıyordu. Ayrıca hanlıklardan her biri diğerinin zayıflamasını istiyor ve hasmına karşı kendisine yardım edecek bir dost arıyordu.

O dönemde Rusya, bu hanlıkların her birini yakından izliyor ve bu hanlıkları işgal ederek servetlerine el koymak istiyordu.

Her bir hanlık, diğerine karşı Rusya'dan yardım istiyor ve onu kendisine yardım eden bir dost olarak görüyordu. Rusya, her birine tarafsız bir dost gibi görünerek, kendisiyle birlikte olmanın daha mutlu olacağına ikna ederken, aynı zamanda onlardan her birini diğerinin düşmanı haline getiriyordu. Zira Rusya, Orta Asya'yı işgal etmeyi, buradaki zenginlikleri yağmalamayı ve güney sınırlarını güvence altına almayı ve korumayı hedefliyordu. Sonra beklediği fırsat geldi ve Orta Asya hanlıkları ona tek tek kapılarını açtı. Bunun üzerine Rusya başlangıçta bir dost olarak bölgeye girmiş, ancak kısa sürede üç hanlığın da hepsini işgal etmiş, sakinlerine karşı katliamlar işlemiş, yüzyıllar boyunca biriktirilen servetleri yağmalamış, ardından da bölgeyi, aralarında sürekli çatışmalar ve anlaşmazlıklar içinde boğulan beş zayıf devletçiğe bölmüştü.

Orta Asya bugün, Asya ile Avrupa’yı, Avrupa ile Asya’yı ve güney ülkeleri birbirine bağlayan stratejik bir merkez olması ve doğal kaynaklar ile enerji kaynakları açısından zengin bir bölge olması nedeniyle, daha önce hiç görülmemiş derecede büyük bir jeopolitik ve jeoekonomik önem kazanmıştır. Nitekim Rusya eski dostluğunu hatırlatmaya çalışırken, Çin, Amerika ve Avrupa ise yeni dostluk biçimleri sunmaktadır. Aynı zamanda Afganistan gibi bazı komşu ülkeler ve özellikle de İslam'a davet edenler, son derece dikkat edilmesi gereken düşmanlar olarak tasvir edilmektedir.

Bu güçlerin her biri, beş ülkenin liderlerini ya kendi ülkesine davet etmek ya da Orta Asya’da ziyaret etmek suretiyle, onları ittifaklar ve ortaklıklar kurmaya, yani (5+1) formatı çerçevesinde Rusya'nın eski dostluğu gibi yeni bir dostluk kurmaya teşvik etmeye çalışıyor. Tüm bu güçler, bölgenin stratejik olarak jeopolitik ve jeoekonomik konumunu kontrol altına almayı ve bitmez tükenmez muazzam servetlerini ele geçirmeyi hedeflemektedir. Bugün Rusya'nın Ukrayna savaşının bataklığına saplanmasının gölgesinde, eski dostluktan kurtulmak ve yeni dostluklara aldanmamak için altın bir zaman gelmiştir.

Bugün Orta Asya liderlerinin ve bilinçli seçkinlerinin önünde gerçek bir meydan okuma durmaktadır; bu ise sadece dağınık ve zayıf beş devlet arasında bir iş birliği düzenlemekten ibaret değildir, aksine herkesi birleştirecek ve kimin dost kimin düşman olduğunu net bir şekilde idrak edecek tek, güçlü ve bilinçli bir devlet ortaya çıkarmaktır.

Yakın geçmişte bir dost seçtiler ve sert bir şekilde ısırıldılar; bugün ise altın bir fırsat doğmuşken geriye şu soru kalmaktadır: Yeni bir dost mu seçecekler ya da aynı delikten bir kez daha mı ısırılacaklar? Çünkü akıllı insan aynı delikten iki kez ısırılmaz.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed Hadi

Devamını oku...

Yahudi Varlığı Büyük Bir Bölgesel Güç Haline Geldiğini İddia Etti, Gerçekten Öyle Mi?!

Haber-Yorum

Yahudi Varlığı Büyük Bir Bölgesel Güç Haline Geldiğini İddia Etti, Gerçekten Öyle Mi?!

Haber:

Yahudi varlığının başbakanı Netanyahu, Perşembe akşamı yaptığı basın toplantısında, konuşmasını yaparken fırlatılabilecek füze saldırılarına karşı önlem olarak yeraltında korunaklı bir katta düzenlenen toplantıda, Tel Aviv ve Washington’un İran’a karşı yürüttüğü savaşın 20. gününden sonra İran’ın uranyum zenginleştirme ve balistik füze üretme yeteneğini kaybettiğini vurguladı. İran'ın nükleer programını ortadan kaldırmak, balistik tehdidi sona erdirmek ve İran halkına özgürlük getirmek gibi üç hedefimiz var dedi ve askeri harekâtın, İran'ın füze ve nükleer programının tamamen yok edilmesine odaklanacağını belirtti. Ayrıca “Ortadoğu’nun değiştiğini ve İsrail’in bölgesel bir güç haline geldiğini” vurguladı. (Sema Haber)

Yorum:

Hiç şüphe yok ki Netanyahu ve iktidar koalisyonunun hayalleri ileri bir aşamaya ulaşmıştır; zira artık Nil ile Fırat arasında olan bir devletten, "Büyük İsrail’den", Orta Doğu üzerindeki hakimiyetten ve bölgesel bir devletten bahsettikleri gibi şimdi de Tevrat'a dayalı akidevi hayallerle siyasi hırsları harmanlayarak büyük bir devletten bahsediyorlar.

Yahudilerin kibir ve Müslümanlara yönelik saldırganlıklarının çok büyük boyutlara ulaştığına da şüphe yoktur; bu da daha önceden bildiğimiz, dahası gerçekleşeceğine inandığımız bir durumdur; bunu da Allahu Teala'nın şu kavli doğrulamaktadır: وَقَضَيْنَا إِلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ فِي الْكِتَابِ لَتُفْسِدُنَّ فِي الأَرْضِ مَرَّتَيْنِ وَلَتَعْلُنَّ عُلُوّاً كَبِيراًBiz, Kitap'ta İsrailoğullarına: Sizler, yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız ve azgınlık derecesinde bir kibre kapılacaksınız, diye bildirdik.” [İsra 4] Dolayısıyla onlar, Gazze'yi yerle bir ettikten ve Gazze, Batı Şeria, Yemen, Suriye ve Lübnan'daki Müslümanların kanını akıttıktan sonra, şimdi de tüm vahşet ve küstahlıklarıyla İran ve Lübnan'a yönelik saldırganlık ve kibir politikalarını sürdürüyorlar, dolayısıyla da öldürüyorlar, bombalıyorlar ve yıkıyorlar.

Ancak Netanyahu’nun zihinlerden silmeye çalıştığı şey - ki ben bunun zihninden silindiğini sanmıyorum-, onun varlığının bugüne kadar yaptığı ve yapmaya devam ettiği her şeyin, Amerika, Avrupa, birçok kafir ülke ile onlarla birlikte olan Müslümanların başındaki yöneticilerin ipleriyle gerçekleşmiş olmasıdır; zira Müslümanları ve ülkelerini bombaladığı uçaklar Amerikan uçaklarıdır. Füzeler, roketler ve tonlarca patlayıcı Amerikan ve Avrupalıdır. Masrafları, kayıpları ve savaşı karşılayan paralar ise Amerika'nın yağmaladığı ve Yahudi varlığına cömertçe sunduğu bizim paramızdır. İşgal altındaki Filistin'de ve bölgede konuşlandırılmış savunma ve erken uyarı sistemlerinin çoğu Amerikan ve Batılıdır. Örneğin Yahudilerin hava sahasını koruyanlar Amerika, İngiltere ve Fransa ve onlarla birlikte komşu olan Müslümanların başındaki yöneticilerdir. Dahası saldırı veya savunma konusunda zikretmekle bitmeyecek daha pek çok nokta vardır ve bunların hepsi, Yahudilerin Allah ile olan ipleri koptuktan sonra güçlerini kendilerinden almadıklarını, aksine onları ümmetin bedenine ve onu atan kalbi olan Filistin'e saplayanlardan aldıklarını kanıtlamaktadır. Dolayısıyla onların ve onlarla birlikte olan Müslümanların başındaki yöneticilerin ipleri olmadan, Yahudilerin kaderi zillet, zayıflık ve aşağılanmadır. Bunu da Allahu Teala’nın şu kavli doğrulamaktadır: ضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ أَيْنَ مَا ثُقِفُواْ إِلاَّ بِحَبْلٍ مِّنْ اللّهِ وَحَبْلٍ مِّنَ النَّاسِ وَبَآؤُوا بِغَضَبٍ مِّنَ اللّهِ وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الْمَسْكَنَةُ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَانُواْ يَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللّهِ وَيَقْتُلُونَ الأَنبِيَاءَ بِغَيْرِ حَقٍّ ذَلِكَ بِمَا عَصَوا وَّكَانُواْ يَعْتَدُونَAllah’tan bir ipe ve insanlardan bir ipe tutunmadıkça, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, onlara zillet damgası vurulmuş; Allah’ın gazabına uğramışlar ve aşağılanmaya mahkûm olmuşlardır. Bu, onların Allah’ın ayetlerini inkâr etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürmeleri yüzündendir. Bu (cüretleri de) onların isyan etmiş ve haddi aşmış bulunmalarındandır.” [Al-i İmran 112]

ABD'nin silah ve teçhizat nakliyesi için hava köprüsü olmadan, ABD, İngiltere ve Fransa gibi büyük güçlerin koruması olmadan ve onlarla birlikte tüm ajan komşu ülke liderleri olmadan, birkaç haftalık savaşa bile tahammül edemeyen büyük bir güçten veya bölgesel bir güçten bahsedilebilir mi?!

Sonra bu nasıl bir güçlü devlettir ki sınır ötesi korumanın tüm biçim ve katmanlarına rağmen, yöneticisi basın açıklamalarını ancak yeraltındaki zırhlı bir odadan yapmaya cesaret edebiliyor?!

Evet, Yahudi varlığı kırılgan ve zayıf bir varlıktır; eğer Amerika, Batı ve Müslümanların başındaki yöneticiler onun yanında durmasaydı, Müslüman ordularının en küçüğünün karşısında bile günün bir saati dayanamazdı; Netanyahu, bir aslanın kükremesiyle övünen bir kedi gibi davranmaya devam edebilir ancak onun varlığının hakikati, zillet ve meskenet damgası vurulmuş bir şekilde kalmaya devam edecektir.

Bizler Amerika ve Batı’daki halkların ve birçok yöneticinin, Yahudi varlığını, artık üzerinde bahis oynayamayacakları kaybeden bir at olarak görmeye başladıklarına tanık olmaktayız; bu da Allah’ın izniyle, yakında onun etrafından dağılacakları anlamına gelmektedir; zira Yahudiler, Allahu Teala’nın şöyle buyurduğu gibidir: تَحْسَبُهُمْ جَمِيعاً وَقُلُوبُهُمْ شَتَّى ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لَّا يَعْقِلُونَSen onları derli toplu sanırsın, halbuki kalpleri darmadağınıktır. Böyledir, çünkü onlar aklını kullanmayan bir topluluktur.” [Haşr 14]Müslümanların başındaki yöneticilere gelince; ümmetin orduları içindeki bir grup muhlis kişi, onların tahtlarını devirmek ve Allah’a, Rasulü'ne ve ümmete yönelik ihanetlerinin bir cezası olarak zindanların karanlıklarına atmak için harekete geçtiğinde, onların bir ağırlığı ve varlığı kalmayacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Halil Abdurrahman

Devamını oku...

Yıldönümü Bir Teste Dönüştüğünde: Devrim Sürecinden Geriye Ne Kalıyor Ki?

Haber-Yorum

Yıldönümü Bir Teste Dönüştüğünde:
Devrim Sürecinden Geriye Ne Kalıyor Ki?

 

Haber:

Suriye Posta Kurumu, ülke tarihindeki dönüm noktalarını belgelemeyi amaçlayan yıllık programı kapsamında, Suriye devriminin başlamasının on beşinci yıl dönümü münasebetiyle ilk hatıra posta pulunun basıldığını duyurdu.

Bu posta pulunun basılması, özgürlük ve onur sloganlarının atıldığı ilk protestoların başlamasından bu yana Suriye sahnesinde derin bir dönüm noktası oluşturan olayla bağlantılı sembolik bir anlam taşımaktadır.

Kurum, posta pulunun 24 Mart 2026 Salı gününden itibaren, çeşitli illerdeki postaneler aracılığıyla satışa sunulmuş olacağını açıkladı.

Yorum:

Devrimin başladığı ilk andan itibaren devrimin talepleri geçici ya da düşük seviyeli değildi; aksine o dönemde “reformist” olarak nitelendirilen formatında bile siyasi bağlamında yüksek düzeyde gerçekleşmekteydi. Dolayısıyla köklü bir polis devleti yapısı içinde muhasebe etmeyi talep etmek, kısmi bir talep değildi; aksine kapatma ve baskı üzerine kurulu bir yönetim sistemine doğrudan bir meydan okumaydı.

Daha sonra talepler, rastgele sıçramalar şeklinde değil, aksine sistemin inatçılığının ve ilk önerilerin herhangi birine cevap vermeyi reddetmesinin doğal bir sonucu olarak kademeli şekilde artmıştı. Şiddetin tırmanmasıyla birlikte siyasi söylemdeki her gelişme daha yüksek bir kanlı maliyetle ilişkilendirilmiş, bu da artan bir kararlılık halini pekiştirmiş ve nihai hedeflere bağlılık düzeyini yükseltmişti.

Bu bağlamda devrimle olan çatışma geçici ya da belirli bir aşamayla bağlantılı değildi; aksine çatışma devrimin ilk başlamasından itibaren başlamış ve devrimin söyleminin değişmesi ve kimliğinin netleşmesiyle birlikte yoğunlaşmıştı. Devrimle olan çatışmada, onu parçalamak, kontrol altına almak veya uluslararası güçlerle uyumlu olacak şekilde yeniden şekillendirmek için siyasi, medya ve askeri olmak üzere çeşitli araçlar kullanılmıştı.

Buna rağmen devrimin devamlılığındaki belirleyici faktör, yıllar boyunca rolünü zayıflatmaya yönelik sistematik girişimlere maruz kalan kuluçka çevresi olmaya devam etmişti. Ancak bu kuluçka, kritik dönüm noktalarında dengeyi yeniden sağlama ve devrimci hareketin sürekliliğini koruma gücünü kanıtlamış; böylece baskılara rağmen devrimin tamamen çökmesini engellemişti.

Bugün ise on beşinci yıldönümü vesilesiyle mesele, sadece tarihi bir olayı anmak gibi görünmemekte, aksine devrimin sonuçları ve yönelimleriyle bağlantılı temel soruları yeniden gündeme getirmektedir. Oysa tarih, bir anlatı olarak değil, bir değerlendirme aracı olarak ele alınmalıdır: Neler değişti, neler sabit kaldı ve yapılan fedakarlıkların ışığında nasıl bir yol şekillendi gibi.

Bu anlamda yıldönümü, bir kutlama durağından daha çok, farklı yollar arasındaki sınırları yeniden çizen ve çeşitli anlatıları gerçeklik ve sonuçlar karşısında teste tabi tutan siyasi bir inceleme anı olmalıdır.

Bu çerçevede yıldönümünü, sadece duygusal bir anma olarak ele almak mümkün değildir; aksine onu sapmayı veya asıl yola bağlı kalmayı ölçmek için bir kriter olarak değerlendirmek gerekir. Zira pusularını kaybeden devrimler, yavaş yavaş başkalarının projelerinin birer aracı olmaya dönüşürken, gayelerini net bir şekilde koruyan devrimler ise en şiddetli gerileme dönemlerinde bile kendilerini yeniden üretirler. Buna göre bugünkü gerçek meydan okuma, başlangıçları hatırlamakta değil, aksine onları, oluştuğu bağlamın dışında yeniden tanımlanmasını önlemekte yatmaktadır; bu da fedakârlıkların doğal seyrinde kalmasını ve yeniden siyasi istihdam için bir araç olmamasını garanti edecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdu ed-Della - Suriye

Devamını oku...

İslam'ın Koruyucuları Olacak Alimlere İhtiyacımız Var

Haber-Yorum

İslam'ın Koruyucuları Olacak Alimlere İhtiyacımız Var

 

 

Haber:

ABD ve Yahudi varlığının İran'a yönelik saldırısı, Endonezya'nın Barış Kurulu'ndan ayrılması yönünde geniş çaplı taleplere yol açtı. Bu koşulların gölgesinde Cumhurbaşkanı Prabowo, 5 Mart 2026 Perşembe günü İslami örgütlerin liderlerini birlikte iftar yapmaya davet etti. Prabowo'nun mensubu olduğu Gerindra Partisi'nden Halk Danışma Meclisi Başkan Yardımcısı Ahmed Mezani, devlet başkanının durumu görüşmek üzere İslami örgütlerin liderlerini davet edebileceğini söyledi. Ayrıca tartışılacak konular arasında Endonezya'nın Barış Kurulu'na ilişkin tutumunun da yer alacağı eklemesinde bulundu. 4 Mart 2026'da şöyle devam etti: “Bu nedenle yarınki toplantı bu çabaların bir parçasıdır. Cumhurbaşkanı görüşleri dinlemek istiyor ancak bu konuda kendi görüşünü de belirtecektir.” Ayrıca Prabowo Endonezya'nın Barış Kurulu'ndaki üyeliğini sürdüreceğini açıkladı. Zira Bloomberg'e verdiği ve “Prabowo, kriz esnasında sadece Endonezya'nın bütçe açığı sınırını aşmaya açıktır” başlıklı yayınlanan özel röportajda Prabowo şunları söyledi: “Ödemeler dengesi sürecine katılıyorsak, hâlâ bir etki oluşturabilir ve uzun vadeli bir çözüme ulaşmak için çalışabiliriz; bizim görüşümüze göre bu çözüm, bağımsız bir Filistin ve iki devletli çözümdür.” (16/03/2026)

Yorum:

Bilindiği üzere Cumhurbaşkanı Prabowo Subianto, 22 Ocak 2026 Perşembe günü İsviçre'nin Davos kentinde Endonezya'nın Barış Kurulu'na katılım anlaşmasını imzalamış; bu da protestoların patlak vermesine yol açmıştı. Ardından 3 Şubat 2026'da İslamcı liderleri başkanlık sarayına davet ederek Endonezya'nın ABD tarafından şekillendirilen Barış Kurulu'na katılma kararını açıklamıştı. Bunun ardından çeşitli İslamcı gruplardan gelen alimlerin ve davetlilerin çoğu, belirli şartlar altında Endonezya'nın Barış Kurulu'na katılmasını anlayışla karşıladıklarını ifade etmişlerdir. Aynı durum İran'ın saldırıya maruz kaldığı sırada da tekrarlanmış olup bu da Endonezya'nın bu kuruldan çekilmesi yönünde taleplere yol açmıştır. Ancak sarayda toplu bir iftara davet edilmelerinin ve cumhurbaşkanının Barış Kurulu'na kalma konusundaki görüşünü ve kararını açıklamasının ardından, liderlerin tutumu “meseleyi anladıkları” şekilde kalmaya devam etmiştir!

Bu bağlamda geçmişteki Müslüman alimlerin bazı tavsiyelerini sizlere sunuyoruz. Nevevi şöyle demiştir: “Eğer onlara nasihat etmek ve zulümlerine karşı çıkmak için olursa emirlere yakınlaşmak iyidir; yok eğer dünyevi çıkarlar içinse bu zemmedilen bir şeydir.” [Nevevi Şerhi Sahih-i Müslim, C. 18, S. 18] Şeyhulislam İbn Teymiyye şöyle demiştir: “Alimlerin en hayırlısı, sultanın huzuruna çıkıp ona iyiliği emreden ve kötülükten sakındırandır; onların en şerlisi ise sultana batılı süslü gösterendir.” [Mecmu'u'l Fetava, C. 35, S. 373] Gazali şöyle demiştir: “Selefler sultanlardan kaçıyorlardı ama sizler, onlara akın ediyorsunuz.” [İhya-u Ulumiddin, C. 2, S.140.] “Bir alimi sık sık sultanı ziyaret ederken görürseniz, bilin ki o bir hırsızdır.” [Ebu Nuaym, Hilyetul Evliya] Beyhaki Şuabu'l-İman’da şöyle yazmıştır: Fitneye sürükleyen tutumlardan sakının. Bunlar nedir? denildi. Bunun üzerine şöyle dedi: Emir sahiplerinin kapılarıdır; yani sizden birinin emir sahibinin yanına girmesi, onun yalanını tasdik etmesi ve onun hakkında onda olmayan şeyleri söylemesidir.” [Beyhaki Şuabu'l-İman, C. 6, S. 301]

İki devletli çözümle ilgili Prabowo'nun tutumu işte budur. Prabowo, 23 Eylül 2025 tarihinde Amerika'nın New York kentinde düzenlenen Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun 80. oturumunda da benzer bir tutum sergilemişti. Bu ise şimdi yeniden vurgulanmaktadır; aslında Filistin meselesine ilişkin iki devletli çözüm, şer'an haramdır. Bunun nedenlerinden bazıları şunlardır:

Birincisi: İki devletli çözümü kabul etmek, Yahudi varlığının meşruiyetini tanımak anlamına geldiği gibi aynı zamanda Filistin’deki Müslümanların topraklarının %78’ine el konulmasının meşruiyetini de tanımak anlamına gelmektedir. Aslında İslam tarihi boyunca Halife Ömer bin Hattab'ın H. 15 M. 637 yılında Şam'ı fethinden 20. yüzyılın başlarına kadar tüm Filistin toprakları Müslümanların mülküydü. Buna mukabil bu toprakların tek bir karışının bile ele geçirilmesi bir gasp sayılır. Zira Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: مَنْ أَخَذَ شِبْراً مِنَ الأَرْضِ ظُلْماً، فَإِنَّهُ يُطَوَّقُهُ يَوْمَ القِيَامَةِ مِنْ سَبْعِ أَرَضِيْنَ “Kim haksız yere (zulümle) bir karış toprak alırsa, o toprak kıyamet gününde yedi katıyla birlikte o kişinin boynuna dolanır.” [Buhari ve Müslim rivayet etti]

İkincisi: İki devletli çözümü kabul etmek, Filistinlilere ait Filistin’de iki varlığı ve Yahudilerle barış içinde yaşamayı kabul etmek anlamına gelmektedir. Bu da Müslümanların Filistin’i gasp eden Yahudilere karşı Allah yolunda cihat etme vaciplerinden vazgeçecekleri anlamına gelmektedir. Hem de onlara karşı savaşmak farz olmasına rağmen; zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَقَاتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلَا تَعْتَدُوا إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ ثَقِفْتُمُوهُمْ وَأَخْرِجُوهُمْ مِنْ حَيْثُ أَخْرَجُوكُمْ “Onları yakaladığınız yerde öldürün; sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Harâm civarında onlar sizinle savaşmadıkça siz de orada onlarla savaşmayın. Şayet sizinle savaşmaya kalkışırlarsa o zaman onları öldürün. İşte kâfirlerin cezası böyledir!” [Bakara 191]

Üçüncüsü: İki devletli çözümü kabul etmek, Yahudiler ve Hıristiyanlardan (Amerika ve Avrupa) oluşan kafirlere Müslümanlar üzerinde hakimiyet kurma imkânı vermek anlamına gelmektedir; oysa Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَن يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً “Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermez.” [Nisa 141]

Burada alınacak önemli bir ders vardır: Yahudiler ve Amerika neden Filistin'i işgal etmeye ve İran ile diğer İslam ülkelerine saldırmaya cüret ediyorlar? Aynı zamanda neden örneğin Çin ve Rusya'ya karşı da aynı şeyi yapmaya cesaret edemediler? Çünkü Müslümanlar zayıf ve bölünmüş olup onların bir kalkanı yoktur. Zira 3 Mart 1924'te Hilafetin kaldırılmasından bu yana Müslümanlar, bir kalkanı olmadan yaşamaktadırlar. Oysa Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا الإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ “İmam kalkandır, onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” [Buhari rivayet etti] İmam Nevevî, Müslim’in Şerhinde şunu vurgulamaktadır: (Bunun anlamı, İmam bir örtü gibidir demektir; çünkü İmam düşmanın Müslümanlara zarar vermesini engellediği gibi insanların birbirlerine zarar vermesini de engellemektedir.) Bu nedenle bizim İslam'ın sadık bekçileri olan alimlere ihtiyacımız vardır; zira gerçek alimler, iktidarın hizmetkârları değillerdir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Rahmet Kurnia – Endonezya

Devamını oku...

Ramazan’da Tüm Mescitler Tekbirlerle İnlerken, Kapatılmasının Ardından Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in İsra Mekânı Yahudileştirilme ve Bölünme Tehlikesiyle Karşı Karşıya!

Müslümanların, gazabına uğramış (Yahudi) varlığı tarafından sabah akşam ihlal edilmediği ne bir hürmeti ve haramı, ne canı ve kanı, ne de toprakları ve hava sahası kalmıştır. Yahudi varlığının iki milyarlık İslam ümmetinin en yüce ayında, en kutsal mukaddesatlarına karşı bile artık hiçbir saygısı kalmamıştır.

Savaş bahanesiyle, İslam beldelerinin hava sahasını kullanarak acımasız saldırılar düzenleyen ve bu yükselen dumanların yeryüzündeki suçlarını gizleyeceğini sanan bu ucube varlık, kirli ve günahkâr ellerini Mescid-i Aksa’ya bile uzatmış, Mescid-i Aksa’yı peş peşe on sekizinci gününde de ibadete kapatmıştır. Bu, Mescidi Aksa’yı ele geçirmek ve Yahudileştirmek amacıyla yıllardır süregelen sistematik saldırganlığın çok tehlikeli bir safhasıdır.

Dünyanın her köşesinde minareler tekbirlerle çınlarken, camiler bu muazzam Ramazan ayında teravihle şenlenirken; bu zalim ve iftiracı varlık, Mescidi Aksa ve ehline karşı cürüm işlemeye devam etmiştir. Yolculuk yapmaya değer görülen o mübarek mescidin kapılarına kilit vurmuş; mescidi cemaatinden ve namaz kılanlarından mahrum bırakmıştır. Namaz kılınmasını ve itikafa girilmesini yasaklamış, içinde tesbihat ve tekbir getirilmesini engellemiştir. İsra yurdu, zalimlerin zulmünü ve yüzüstü bırakanların sessizliğini Allah’a şikâyet ederek hüzünlü bir sessizliğe bürünmüştür. Zulüm de yüzüstü bırakmak da suçtur. Aralarında hiçbir fark yoktur.

وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن مَّنَعَ مَسَاجِدَ اللَّهِ أَن يُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُ وَسَعَىٰ فِي خَرَابِهَا أُولَٰئِكَ مَا كَانَ لَهُمْ أَن يَدْخُلُوهَا إِلَّا خَائِفِينَ لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الْآخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمٌ“Allah’ın mescitlerinde onun adının anılmasını yasak eden ve onların yıkılması için çalışandan kim daha zalimdir. Böyleleri oralara (eğer girerlerse) ancak korka korka girebilmelidirler. Bunlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük bir azap vardır.” [Bakara 114]

Bu cürümkar varlık, döktüğü kanlardan dolayı daha da saldırganlaşmış; karşısında onu durduracak kimse bulamayınca iyice azgınlaşmıştır. Müslüman beldelerindeki yöneticilerin acziyetini ve ihanetini gördükçe cesareti ve iştahı daha da artmıştır. Durum böyleyken ve her ihlal bir sonrakinin mukaddimesi haline gelmişken, bu mübarek ayda Mescid-i Aksa’yı kapatmaktan onu ne alıkoyabilir ki?

Asıl soru şudur ki: Müslümanlar tüm bunlardan sonra daha neyi bekliyor? Bu sessizlik daha ne zamana kadar sürecek? İlk kıble ve ikinci harem mescidinin içinde çanların çalındığı bir tapınağa ve mabede dönüştürülmesini mi bekliyorlar? Yoksa dini hamiyetlerinin harekete geçmesi için onun yıkılmasını mı bekliyorlar? Ordular neyi bekliyor? Füzeler, dizilmiş tanklar ve mermilerle doldurulmuş tüfekler hangi gün için hazırlanmıştır? Aksa’nın sesi kısılmışken, içinde Allah’ı zikretmek ve namaz kılmak yasaklanmışken, kapılarının dışında namaz kılanlara eziyet ediliyorken ordular daha neyi bekliyor?

Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in ümmetinin Hıttîn’i yeniden yazmasının vakti gelmedi mi?! Ümmet, gazaba uğramış bu fesat ehlinin Kudüs’te Haçlıların yaptıklarını aynısını yaptığını, onlar nasıl mescitleri kapatıp at ahırına çevirdilerse, bunların da aynı yolu izlediğini görmüyor mu?! Güçlü ve kudretli Ümmetin harekete geçmesinin zamanı gelmedi mi? İsra yurdu tıpkı Hıttin günlerinde olduğu gibi “Tüm mescitler temizlendi, ben ise hala onurumla kirletilmeye devam ediyorum!” nidaları yükseltmektedir.

Ümmetin Allah için öfkeleneceği, önündeki engelleri kaldıracağı ve Aksa’yı ile mübarek toprakları bu fesat varlığın pisliğinden temizleyeceği gün gelmedi mi?! Ümmetin evlatlarının, Halifelerine biat edip onun arkasında Allah, Rasûlü ve Mescid-i Aksa için seferber olacakları gün gelmedi mi?! Allah’ın nusret vaadi ortadadır; gazaba uğramış bu varlığın ise helakı mukadderdir. Ümmetin çocuklarının din için ayağa kalkacağı, Allah’a yardım edeceği ve O’nun da onlara yardım edeceği gün gelmedi mi?! Umulur ki Allah, tüm bunları onların eliyle gerçekleştirir.

نَصْرٌ مِّنَ اللهِ وَفَتْحٌ قَرِيبٌ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ“Hoşunuza gidecek bir şey daha var: Allah’ın yardımı ve yakın bir fetih! Haydi müminleri müjdele.” [Saff 13]

Devamını oku...

Mısır Vilayeti: Mübarek İyd’ul Fıtr Tebriki

Allahu Ekber Allahu Ekber Allahu Ekber, La İlahe İllallah... Allahu Ekber, Allahu Ekber ve Lillahi’l Hamd

Ramazan ayını tamamlamayı bizlere nasip eden Allah’a hamdolsun. Ramazan ayı, oruç ve kıyam ayıdır, Kur’an’ın indiği aydır, Rahman’a itaat etmenin ayıdır. Subhânehu ve Teâlâ’dan Müslümanların oruçlarını ve kıyamlarını kabul etmesini, onları cehennemden azat edilenlerden kılmasını niyaz ederiz.

Hizb-ut Tahrir / Mısır Vilayeti olarak biz; Mısır (Kinane) halkının ve tüm İslam ümmetinin Ramazan Bayramı’nı en halisane tebriklerle tebrik ediyoruz. Allah’tan; Ümmetin halinin zayıflıktan kuvvete, tefrikadan vahdete, Allah’ın indirdiklerinin dışındaki hükümlerden O’nun şeriatının hâkimiyetine dönüştüğü bir halde ümmetin bir sonraki bayrama kavuşmasını dileriz.

Ey Kinane halkı!

Ramazan, Ümmetin kalbinde Allah’ın emrine itaat ve teslimiyet manalarını tazelemek için gelmiştir. Müslüman, Allah’a itaat etmek için oruçluyken helal olan yemekten içmekten bile uzak durmuştur. Peki, bu durum onun yönetimde, siyasette ve ekonomide haramlardan uzak durması için bir itici güç olamaz mı?

İslam’ı, sadece ibadet ve şiarlara hapsedilmiş bir din olmaktan çıkarıp hayatın gerçeğine döndürmek için bir itici güç olmaz mı? İslam’da bayram, sadece soyut bir sevinçten ibaret değildir. Bilakis o; itaatle duyulan sevinçtir, Allah’ın emrine boyun eğmenin sevincidir ve hak üzere sebat etmenin sevincidir. Ne var ki, Ümmet Allah’ın indirdikleriyle yönetilmediği, işleri beşerî sistemlerle idare edildiği ve servetleri ile mukadderatı düşmanlarına bağlandığı müddetçe, Ümmet’in bugünkü sevinci eksik kalmaya mahkûmdur.

Ey Mısır halkı!

Ramazan’dan almamız gereken en büyük ders şudur: İslâm yalnızca ibadetlerden ibaret değildir; hayatın tamamını kuşatan bir ideolojidir. Bu ideoloji bizlere, Allah’ın hükmünü yeryüzünde ikame etmek için çalışmayı; hâkimiyeti beşere değil şeriata vermeyi; otoriteyi tâğutlara değil ümmete ait kılmayı farz kılar. Ancak bu şekilde beldelerimiz yeniden Dar-ul İslam, izzet ve egemenlik diyarı haline gelebilir.

Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bizlere, değişimin sadece duygularla olmayacağını; şer’î metoda bağlı, bilinçli bir siyasi çalışma ile gerçekleşeceğini öğretmiştir. Bu çalışma; daveti taşıma, yöneticileri muhasebe etme, Ümmeti birleştirecek, beldelerini kurtaracak ve İslam’ı dünyaya bir hidayet ve nur risaleti olarak taşıyacak olan Nübüvvet metodu üzere Hilafet’i kurma endeksli olmalıdır.

Ey Mısır Kinane halkı!

Sizler asla aciz ve çaresiz değilsiniz! Sizler güç ve kuvvet ehlisiniz. Sizler, sahip olduğu potansiyel ve hayırlarla Allah’ın izniyle İslami hayatı yeniden başlatmaya muktedir olan azim bir Ümmetin parçasısınız. Öyleyse bu sorumluluğun gereğini yerine getirin, İslam’ı sahih bir şekilde yüklenin ve onu yeniden yönetim vakıasına döndürmek için çalışın. Zira gerçek izzete ulaşmanın yolu budur.

Bu bayram vesilesiyle; Allah’ın yeryüzünde halife kılma ve temkin vaadi gerçekleşene kadar, O’nun dinini ikame etmek için çalışmaya devam edeceğimize, davet yolunda sabredeceğimize ve haktan asla dönmeyeceğimize dair Allah’a olan ahdimizi tazeliyoruz.

وَعَدَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ“Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55]

Allahu Ekber, Allahu Ekber, Allahu Ekber, La İlahe İllallahu Allahu Ekber ve Lillahi’l Hamd

Her yılınız hayırla dolsun, Allah itaatlerinizi kabul etsin. Bayramınızı yenilgi ve bekleyiş bayramı değil, izzet ve hakimiyet bayramı kılsın.

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER