Pazar, 07 Cumade’l Ûlâ 1448 | 2026/10/18
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Türkiye ile Yunanistan Arasındaki Anlaşmazlık ve Gerilimin Nedenleri!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

El-Raye Gazetesi

Türkiye ile Yunanistan Arasındaki Anlaşmazlık ve Gerilimin Nedenleri!

Üstad Esad Mansur’un Kaleminden

Yunanistan Başbakanı Kiriakos Miçotakis’in 11-13/9/2026 tarihlerinde Akdeniz’de Türkiye sınırına çok yakın mesafede bulunan Yunan adalarına gerçekleştirdiği ziyaretin ve burada konuşlu Yunan güçlerini denetlemesinin, özellikle de Türkiye kıyılarına 2 km uzaklıkta bulunan Meis Adası’nı ziyaret etmesinin ardından Türkiye ile Yunanistan arasındaki gerilim tırmandı. Böylece askerî statüsü olmayan adalarda askerlerin bulunduğunu ortaya çıkardı; bu da Türkiye'yi sınır bölgelerine asker sevk ederek karşılık vermeye sevk etti.

Yunanistan, Osmanlı fatihleri tarafından fethedilmiş ve yaklaşık 400 yıl boyunca İslam’ın adaletiyle yönetilmiştir.

Nitekim İngiltere, Fransa ve Rusya Osmanlı Hilafetine karşı anlaşmış, ona karşı savaş açmış, hatta onu Yunanistan'dan çıkarmış, 1830 yılında da Yunanistan'a bağımsızlık vermişlerdi. Ancak adaların birçoğu Birinci Dünya Savaşı'na kadar Osmanlı Hilafetinin elinde kalmaya devam etmiştir.

Hilafeti ve şeriatı yıkan Mustafa Kemal, 1923 yılında Lozan Antlaşması'nda bu adalardan Yunanistan lehine feragat etmiş ve İngiltere ile Fransa'nın Türkiye'ye bıraktığı adaları kabul etmekle yetinmiştir. Bu adalardan bazılarının Yunan ana karasına yaklaşık 600 km uzaklıkta olup, yaklaşık 1800 küçük-büyük ada ile kayalıktan oluşan ve bunlardan 100’ünün meskûn (yerleşim yeri), 24’ünün ise yüzölçümünün 100 km²’den büyük olduğu Ege Denizi'ndeki Türkiye kıyılarına 2 km kadar yakın olduğu bilinmektedir.

Anlaşmazlıklar aşağıdaki hususlardan oluşmaktadır:

- Birçok adanın kaderi henüz belirlenmemiş olup Türkiye bunlar üzerinde hak iddia ederken, Yunanistan bunu reddetmekte ve Türkiye için sadece Lozan Antlaşması'nın tanıdığı hakları kabul etmektedir.

- Anlaşmazlık, on iki ada olarak adlandırılan ancak gerçekte 14 ada ile birlikte on küçük ada ve kayalıklardan oluşan adalar etrafında dönmektedir.

- Deniz sınırları konusundaki anlaşmazlığa gelince; Yunanistan bunları 12 mile genişletmek isterken, Türkiye ise bunu reddetmektedir.

- Adaların askeri hale getirilmesine ilişkin anlaşmazlık, “Yunanistan’ın Doğu Ege Adaları’nın silahsızlandırılmış statüsünü ihlal edilmesi” olarak adlandırılmaktadır. Türkiye, kendisine yakın olan bu adalardaki Yunan askeri varlığını reddetmekte ve bunu, bu adaların silahsızlandırılmasını öngören 1947 Paris Barış Antlaşması'na aykırı olarak değerlendirirken; Yunanistan ise güvenlik tehdidinin varlığını gerekçe göstermektedir.

- Kıbrıs konusunda ada bölünmüş durumdadır; Yunanistan uluslararası alanda tanınan güneydeki Yunan kesimini desteklemekte ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olarak ilan edilen kuzey kesimini buna dahil etmek istemektedir; Türkiye ise orada konuşlandırdığı yaklaşık 30 bin askerle koruduğu Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni tanımaktadır.

- Yunanistan ile Kıbrıs Rum Kesimi arasındaki elektrik bağlantısı. Türkiye, bu konuda ve bununla bağlantılı hususlarda kendi onayının alınmasını talep etmektedir.

- Yunanistan ile Yahudi varlığı arasındaki askerî iş birliği; zira bölge, iki taraf arasında ortak deniz tatbikatlarına tanık olmuştur. Ayrıca 31/08/2026 tarihinde "Aşil Kalkanı" (Achilles Shield) adı altında bir hava savunma sistemi projesinin kurulmasına yönelik bir anlaşma ilan edilmiştir.

Yunanistan, özellikle iç meseleler veya sorunlar olduğunda Türkiye ile anlaşmazlıklarını kışkırtmakta ve gücünü öne çıkarmaktadır. Gelecek yılın ilk yarısında genel seçimler yapılacaktır; işte bu nedenle Yunanistan Başbakanı'nın, Türkiye kıyılarına 2 km uzaklıktaki Meis Adası da dahil olmak üzere Akdeniz’de Türkiye sınırına çok yakın mesafede bulunan Yunan adalarını ziyaret ettiği ortaya çıkmış ve iki ülke arasındaki antlaşmaların askeri varlığı yasakladığı bu adada Yunan askerlerinin bulunduğunu ortaya çıkarmıştır.

Yunanistan, Türkiye’ye meydan okuyarak Ege adalarındaki savunma kapasitesini ve askeri altyapısını güçlendirmekte, antlaşmaları ihlal etmekte ve deniz sınırlarını genişletmeye çalışmaktadır; çünkü tüm bunlara rağmen Türkiye’nin daha önce kendisine karşı ciddi bir askeri harekâtta bulunmadığının farkındadır.

Üstelik o ve Türkiye’nin, Amerika'nın komutası altında aynı ittifak içinde olduğu bilinmektedir. Ancak ittifakın diğer ortağı olan Fransa, 2020 yılında Yunanistan'ı Türkiye'ye karşı kışkırtma girişiminde bulunarak bölgeye donanma birimlerini göndermiş ve kendisi için bir nüfuz alanı elde etme çabası kapsamında Yunanistan ile ortak tatbikatlar düzenlemişti. Ancak Amerika buna engel oldu, Yunanistan'a baskı yaptı ve Avrupa'ya ulaşması için Yahudi varlığı ile inşa edeceği doğalgaz boru hattına maddi ve siyasi destek vermeyeceğini açıkladı; bunun üzerine onun eli kolu bağlandı ve proje akamete uğratıldı.

Erdoğan’ın Türkiye’si Amerika’nın yörüngesinde dönmekte ve onun çıkarlarına hizmet etmekte, dışarıda da sadece onunla mutabakat içinde hareket etmekte, böylece Yunanistan’la yaşadığı çatışmada Amerika’ya bel bağlamakta ve onun ne yapacağını beklemektedir. Örneğin Türkiye, Amerika kendisine talimat verdiğinde Suriye, Libya ve Azerbaycan'a doğru harekete geçmiş; ancak Yahudiler tarafından soykırımına maruz kalan ve hala kalmaya devam eden Gazze halkına yardım etmek için harekete geçmemiştir; çünkü Amerika savaşın kapsamını genişletmeme adı altında buna izin vermemiştir. Ayrıca Başkan Trump, Yahudi varlığıyla birlikte İran'ı 40 günden fazla bombalarken müdahale etmediği için Türkiye’yi övmüştür.

Amerika Yunanistan'daki nüfuzunu pekiştirmek istemektedir; bu doğrultuda Yunan adalarındaki askeri üslerini genişletmiş ve bunlara yeni kuvvetler ve askerler ekleyerek güçlendirmiştir. Bu nedenle Türkiye'nin, Yunanistan'la arasındaki gerilimi daha da artırmasını istememektedir. Bu yüzden (Amerika) Türkiye'yi Yunanistan ile uzlaşmaya sevk etmektedir; nitekim her gerilimin ardından iki ülkenin yetkilileri gerilimin fitilini söndürmek için bir araya gelmektedir.

Yunanistan Amerika'dan korkmakta ve Avrupa Birliği üyesi olduğu için Avrupa'nın, özellikle de koşullara ve yöneticilerin ruh hâline göre doğaçlama politikalar belirleyen ve ardından bunlardan geri adım atan Fransa'nın desteğine güvenmektedir. Nitekim daha önce Yunanistan'ı Türkiye'ye karşı desteklediğinde, Amerika'nın harekete geçmesinin ardından geri adım atmıştı. İşte bu yüzden Yunanistan'ın tehditleri belirli bir sınır ve çerçeve içinde kalmaktadır; zira Yunanistan, Türkiye ile askerî olarak yüzleşebilecek bir güce sahip değildir ve Yunanlar Türklerden korkmaktadırlar. Eğer Türkiye yöneticilerinde; Fatih ve Kanuni Sultan Süleyman gibi Osmanlı fatihleri döneminde olduğu gibi samimi, bağımsız, cesur ve ihlaslı bir irade olsaydı, harekete geçip bu adaları kontrol altına alırlardı.

Amerika, siyasi durumu ne olursa olsun Yunanistan'dan vazgeçmiyor; çünkü Doğu Akdeniz'deki İslam beldelerine doğrudan komşu olan bir Batı ülkesidir; dolayısıyla Batı için önemli bir üstür. Bu yüzden Amerika, belki de Türkiye’deki siyasi durumun değişmesi ve ABD’nin üslerini kapatıp askerlerini Türkiye’den çekmek zorunda kalması durumunda bir alternatif olsun diye adalardaki askeri varlıklarını güçlendirmektedir. İşte Amerika bundan korkuyor; çünkü Türkiye halkı Müslümandırlar ve onların arasında köklü bir değişim ve Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşid Hilafeti kurmak için çalışan muhlis kişiler bulunmaktadır.

Kaynak: El-Raye Gazetesi - 620. Sayı - 07/10/2026

Devamını oku...

Sisi: Katırların Bedenleri ve Kuşların Hayalleri!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Sisi: Katırların Bedenleri ve Kuşların Hayalleri!

Haber:

Sisi, uluslararası meşruiyet kararları doğrultusunda bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasının, adil ve kalıcı barışın ve Orta Doğu'da istikrarın sağlanması için tek güvence olmaya devam ettiğini söyledi; bunu ise 6 Ekim zaferlerinin 53. yıl dönümü vesilesiyle yeni başkentteki Stratejik Komuta Karargâhında Silahlı Kuvvetler Yüksek Konseyi ile gerçekleştirdiği toplantı sırasında Mısır halkına hitaben yaptığı konuşmada dile getirdi. Ve şunları ekledi: “Herkese; siyasi liderliğin cesareti ve o zamanki ileri görüşlülüğü, Amerikan arabuluculuğunun desteğiyle iki ülke arasındaki barışın ve düşmanlığın sona ermesinin kapısını açmadan önce, Mısır ve İsrail'in onlarca yıl boyunca süren savaşlara girdiğini hatırlatırım; bu da barışın imkânsız bir hayal olmadığını, aksine çatışmaları sona erdirebilecek ve halklar arasında barışçıl bir arada yaşamayı sağlayabilecek gerçekçi bir seçenek olduğunu teyit etmektedir.” Mısır'ın, Filistin halkının kendi topraklarından tehcir edilmesine yönelik her türlü girişimi tamamen reddettiğini bir kez daha vurguladı ve ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze Şeridi’nde ateşkesi sağlamaya dönük planının, etrafından dolaşılmadan ya da görmezden gelinmeden eksiksiz bir şekilde uygulanması gerektiğini belirtti. (eş-Şuruk)

Yorum:

Sisi, bölgedeki en büyük ve en güçlü ordusuna ve bu ordunun zaferi vesilesiyle konuşma yapmasına rağmen, ancak kafasını kuma gömmekte ısrar etmekte ve Amerika ve Yahudi varlığının bu orduyu yıldırmada ona biçtiği rolü teyit etmektedir; dolayısıyla Sisi, 6 Ekim zaferinden hiç ders çıkarmamış ve Kinane ordusunun, mutant Yahudi varlığını ezip geçecek kadar güçlü olduğunu anlamamıştır; öyle ki Sina Cephesi Komutan Yardımcısı Arui bin Ari, ilk saatlerdeki hislerinin korkutucu olduğunu ve “başarısızlığın Tel Aviv’e giden yolu açacağını” söylemişti.

Ancak Sisi'nin zihninde yalnızca ihanet durakları yer etmiştir; Sedat'ın durağı ve onun, mutant Yahudi varlığına teslim olarak ve sınırlarını Selahaddin Eyyubi, Kutuz ve Baybars'ın torunlarına karşı güvence altına alarak gerçekleştirdiği büyük ihaneti, Sisi'nin iddia ettiği gibi uluslararası meşruiyet kararları doğrultusunda Filistin topraklarının yüzde yirmisinden daha azı üzerinde bir Filistin devleti hayali kuran ve karşılığında Yahudi varlığının Filistin halkından korumayı amaçlayan Filistin Kurtuluş Örgütü içindeki hainlerin artık bilinen hayalini vurgulamak için o ihaneti geviş getirir gibi tekrar edilmektedir; nitekim Ürdün rejimi, Yahudi varlığının Ürdün’deki rejimin efendisi olan İngiltere eliyle kurulmasından bu yana ve Osmanlı Hilafetini yıkmak için İngilizlerle ittifak kuran büyük hain Kral I. Abdullah bin Hüseyin’in suç ortaklığıyla en uzun sınır şeridi boyunca bu varlığı Ürdün halkına karşı koruma işini üstlenmiştir.

Sisi’nin bahsettiği sözde barış ise, Yahudi varlığıyla kurulacak bir rüya değil, aksine bir yanılsamadır; zira Sisi, Subhanehu ve Teala'nın hakkında şöyle buyurduğu kişilerle hangi barıştan söz ediyor ki: أَوَكُلَّمَا عَاهَدُوا عَهْداً نَّبَذَهُ فَرِيقٌ مِّنْهُمْ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ “Ne zaman onlar bir antlaşma yaptılarsa, yine kendilerinden bir grup onu bozmadı mı? Zaten onların çoğu iman etmez.” [Bakara 100] Peki Yahudiler, 2024 yılında Camp David Anlaşması’na aykırı olarak Refah Geçidi’nin Gazze tarafını işgal ettikleri halde en azından bizzat Mısır’la bile olsa onlarla yapılan sözde barışa bağlı kaldılar mı?!

Yahudi varlığının kendisiyle imzalanan tüm barış antlaşmalarını ihlal etmesi ve Sisi’nin uluslararası meşruiyet olarak adlandırdığı şeye karşı isyan etmesi ise, herhangi bir kanıt veya delil gerektirmez; onun aleyhine çıkaran ve uygulanmasını talep eden Güvenlik Konseyi kararları bunun basit bir örneğidir; zira bu kararlar Birleşmiş Milletler ofislerinden çıkıp sahaya yansımamıştır ve Uluslararası Ceza Mahkemesi kararları da başka bir örnektir; peki bu varlıkla barış bir rüya mı, bir yanılsama mı, yoksa her ikisi birden midir?!

Sisi gibi Ruveybidaların iddia ettiği ve arzuladığı sözde barış, Kinane'nin güçlü ordusu, Yahudi ordusuyla karşı karşıya gelmeye gücü yetmeyen zayıf bir ordu olsaydı anlaşılabilirdi, oysa gerçek bundan tamamen farklıdır; zira Kinane ordusu, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in övdüğü ve kendilerine hayırla muamele edilmesini tavsiye ettiği halkının içinden çıkmıştır; dolayısıyla bu ordu daha önce Yahudi ordusuna karşı zafer elde etmiş ve Yahudilerin uydurduğu, Arap yöneticilerin de kendi ihanetlerini ve Yahudilerle iş birliğini meşrulaştırmak için propagandasını yaptığı "yenilmez ordu" efsanesini yerle bir etmiştir. Ancak üzücü olan Sisi'nin aynı yalanı tekrarlamaya devam etmesi ve bunu Mısır ordusunun askerî liderlerinin önünde yapmasıdır; zira o, onların kendisinin yalancı olduğunu bildiklerini ve Allah'ın izniyle Yahudi varlığını ezip mübarek toprakları günün bir saatinde özgürleştirebileceklerini bilmektedir; ancak Sisi'nin ihaneti yalnızca kendisiyle sınırlı kalmamış, aksine yönettiği kimselere de sirayet etmiş ve onların çoğuna zayıflık isabet etmiştir; onların içinden samimi olanlar ise çok azdır; bu nedenle görev, Sisi ve yandaşlarını devirip Kinane topraklarında Nübüvvet Minhacı üzere Hilafeti kurmak için Hizb-ut Tahrir 'e nusret vermeleri gereken bu az sayıdaki muhlislerin üzerine düşmektedir; zira Hilafet, toprakları Yahudilerin pisliğinden temizleyecek ve tertemiz topraklarda dökülen kanların ve namusların intikamını alacaktır. فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُدْخِلُهُمْ رَبُّهُمْ فِي رَحْمَتِهِ ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْمُبِينُ “İman edip salih ameller yapanları, Rableri rahmeti içine alır. İşte apaçık kurtuluş ve başarı budur!” [Casiye 30]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Said Fazıl - Mısır

Devamını oku...

Sahte Görüntü Tartışması, Ruveybida Yöneticilerin Trajedisi ve Batılı Efendileri Tarafından Kabul Görme Arayışı!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Sahte Görüntü Tartışması, Ruveybida Yöneticilerin Trajedisi ve Batılı Efendileri Tarafından Kabul Görme Arayışı!

Haber:

Bangladeş Başbakanı Tarık Rahman ve eşi Dr. Zübeyde Rahman, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun 81. oturumu sırasında ABD Başkanı Trump'ın dünya liderleri için ev sahipliği yaptığı üst düzey bir akşam yemeğine katıldı. Trump'la resmi fotoğraflarının yayımlanmasının ardından, siyasi eleştirmenler sosyal medyada fotoğrafın sahte olduğunu iddia ederek bir dezenformasyon kampanyası başlattılar. Buna karşılık Başbakanlık Ofisi bir açıklama yayımlayarak, Beyaz Saray'a ait orijinal fotoğrafın kötü niyetle, olayla hiçbir ilgisi olmayan ve yapay zekâ kullanılarak üretilmiş hiciv türündeki sahte bir görselle bilinçli olarak karıştırıldığını belirtti.

Yorum:

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda Başbakan Tarık Rahman ve eşi Dr. Zübeyde Rahman'ın Trump ile birlikte çekilmiş fotoğrafı etrafında sosyal medyada son dönemde yaşanan çalkantı, zamanımızın acı ve tekrarlanan bir gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Siyasi rakipler sosyal medyada değersiz atışmalarla meşgul olup yalan yere Başbakan'ın aslında hiç davet edilmediğini iddia ederken ve fotoğrafı sahte ya da üzerinde oynanmış olarak nitelendirirken; Başbakanlık Ofisi ise fotoğrafın gerçekliğini kanıtlamak için resmi ve ciddi açıklamalar yayımlamak zorunda kalmıştır.

Tüm bu olaylar, derin bir trajediyi ortaya koymuştur; zira siyasi çevreler, yöneticilerin ve rakiplerinin kendi öz değerlerini Batılı güçlere yakınlık boyutuyla ölçtüğü sığ bir kısır döngüye hapsolmuş durumdadır. Yöneticiler, yabancı bir başkentten kabul görmeyi sanki en büyük başarı belgesiymiş gibi davranıyorlar! Nitekim bütün bir siyasi sistem, bir akşam yemeği fotoğrafını savunmak veya ona saldırmakla vaktini heba ederken; insanların çektiği gerçek acılar ihmal edilmektedir! Siyasi meşru arayış, ümmetin izzetine ve gücüne dayanmak yerine Batılı efendilerinin nezdinde aranmaya devam etmektedir!

Yöneticiler dış güçleri memnun etme arzusuyla meşgul olduklarında, Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in uyarıda bulunduğu şu Ruveybida tanımı onlara intibak etmektedir: Kamu işlerinin yönetimini üstlenen; yabancı efendilerinin arzularından ötesini göremeyen küçük akıllı ve değersiz insanlardır. Yani onlar, gerçek bir bağımsızlıktan ve kendine güvenmekten tamamen kopuk bir şekilde, tali tartışmalarla meşgul edilmekte ve oyalanmaktadırlar. Tarih bunun açık bir örneğini sunmaktadır; nitekim asırlar önce Moğollar Müslümanların beldelerini işgal ettiğinde, birçok tavizkar yönetici tam bir teslimiyet gösterip işgalci süper güce boyun eğmiş ve onun hegemonyasının olmadığı bir gelecek hayal etmekten bile aciz kalmışlardı! Ancak o topraklar, nihayetinde Selahaddin Eyyubi ve Seyfeddin Kutuz gibi yabancıların hegemonyasına boyun eğmeyi reddeden sarsılmaz azme sahip liderlerin elleriyle kurtarılmıştı.

Müslüman beldeleri bu kökleşmiş zihinsel sömürgecilikten kurtulup bu boyun eğen siyasetçilerin yerini, Nübüvvet Minhacı üzere vaat edilen Raşidi Hilafetin gölgesinde ideolojik ve bağımsız liderler almadıkça, gerçek bağımsızlık ulaşılmaz bir hedef olarak kalmaya devam edecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İrtiza Çaudrî – Bangladeş

Devamını oku...

Türkiye Vilayeti: Gündem Değerlendirme Toplantısı 06/10/2026

  • Kategori Türkiye
  •   |  
Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti:
Gündem Değerlendirme Toplantısı 06/10/2026
 

Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti Medya Bürosu Başkanı Mahmut Kar, gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

- 7 Ekim Aksa Tufanı ve Gazze

H. 24 Rebiu’s Sânî 1448 - M. 06 Ekim 2026

turkiye vilayeti

İlgili Bağlantılar:

Devamını oku...

Gazze Yanarken Orduları Kışlaya Hapsedenler, Riyad’da İhanet Mesaisindeler

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Gazze Yanarken Orduları Kışlaya Hapsedenler, Riyad’da İhanet Mesaisindeler

Haber:

Yarın, Riyad'da düzenlenecek "Ortak Savunma İçin Mekke Anlaşması Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi Toplantısı"na Bakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Selçuk Bayraktaroğlu katılacak. (04.10.2026 Anadolu Ajansı)

 

Yorum:

Mescid-i Aksa ve Gazze her gün işgalci Yahudi varlığının çiğnemesi altındayken, ordularını kışlalara hapseden kuklalarına ve kölelerine Mekke’de Savunma Paktı’nı kurdurtan Amerika, şimdi de içine düştüğü İran bataklığından kurtulmak için ajanlarını nasıl devreye sokabilirimin derdindedir. İşte aslında Riyad’da kurulan bu masalar, İslam beldelerini bölen, Ümmet'in zenginliklerini Batı’ya peşkeş çeken, Mekke’nin pak adını kendi kirli siyasetlerine alet eden sınır muhafızı Ruveybida yöneticilerin efendilerine hizmet etme, efendileri Amerika’yı İran çıkmazından kurtarma toplantılarından başka bir şey değildir. Bunlar, İslam ümmetinin üçüncü mukaddes mekânı kabul edilen Mescidi Aksa’yı Yahudilerin pisliğinden temizleme, Sudan’da ve Yemen’de akan pirüpak Müslüman kanını durdurma, işgal altında bulunan Filistin, Lübnan ve Suriye’yi Yahudilerden kurtarma toplantıları kesinlikle değildir. Eğer öyle olmuş olsaydı, dördüncü kez toplanmaya gerek kalmadan daha ilk kurulduğu saatten itibaren seferberlik ilan edip Yahudilere savaş ilan eder ve işgal altındaki topraklarımızı Yahudilerden kurtarırlardı.

Mescid-i Aksa Yahudilerin postallarıyla her gün çiğnenirken, Gazze yerle yeksan edilirken, Sudan ve Yemen kan gölüne dönmüşken ve Ümmet’in feryadı arşa ulaşmışken kışlalarındaki devasa orduları zincirleyenler; şimdi Riyad’ın lüks salonlarında güya kutsal mekânların savunucusu rolüne bürünmektedirler. Bu, işbirlikçilerin en klasik riyakârlığıdır! İslam beldesi İran’ı yerle bir eden, okuldaki masum çocukları öldüren Amerika’ya karşı savaş açacakları yerde Riyad’ın lüks salonlarında bir araya gelecek olan Erdoğan ve Suudi Hanedanı’nın adamları, katil ve küstah Amerika adına Ortadoğu’da vekalet savaşına girmenin, onun kirli işlerini yapmanın, askeri ve stratejik ağırlığını Pasifik'e kaydıran Amerikan’ın Orta Doğu’daki eli ve kolu olmanın plan ve projesini yapacaklar.

Şunun iyi bilinmesi gerekir ki 7 Ağustos’ta Mekke’de Erdoğan’ın, İbn Selman’ın ve Şerif’in katılımıyla imzalanan Mekke Savunma Anlaşması’nın Mekke ve Kudüs gibi kutsal mekanların savunulmasıyla, işgal altındaki toprakların kurtarılmasıyla yakından uzaktan hiçbir ilgisi yoktur. Bu, tamamen Amerika’nın talimatıyla İran’a karşı, İran’ı müzakere masasına oturtmak için kurulmuş bir ittifaktır. Her ne kadar imzalayanlar, bunun İran’a karşı kurulmadığını söyleseler de…

İslam’ın doğduğu topraklar olan Suudi Arabistan, son Hilafetin yıkıldığı topraklar olan Türkiye, Sind Kralı Raja Dahir'i yenerek Sind bölgesini İslam’a açan Muhammed bin Kasım’ın toprakları olan Pakistan, yeniden Hilafet çatısı altında bir araya gelip geçmişte olduğu gibi Haçlı Batılılara karşı omuz omuza savaşmadıkça İslam ümmeti, çokluğuna rağmen yöneticilerinin ihaneti yüzünden sel önündeki çerçöp gibi oradan buraya savrulmaya devam edecektir. İslam ümmetinin acılarına ve yarasına ancak Hilafet merhem olabilir. Sahip oldukları devasa ordulara rağmen günümüzdeki hain ve ajan yöneticilerin, ümmetin yarasına ve acılarına merhem olmalarını geçtik yaralarına sadece tuz basmaktadırlar. Onlar, ümmetin acılarını bitirmek ve dindirmek için değil, acılarını kaşımak, yaralarına tuz basmak, kanayan yarası yoksa kanatmak için ümmetin başına dikilmiş ve getirilmiş acı ve yara kanatıcılarıdır. Efendileri tarafından onlara tevdi edilen misyon budur. Onların kaşıntı yapıcılıkları dışında bir de ümmetin birliğini önlemek için Sykes-Picot yapay sınırları üzerine efendileri tarafından bekçiler olarak dikilmiş sınır muhafızlığı misyonları vardır. İşte bunun dışında başka hiçbir misyon ve görevleri yoktur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ercan Tekinbaş

Devamını oku...

Yemen'in Egemenlik Kararı, Uzun Yıllar Boyunca Peşinden Koşulan Bir Yanılsamadır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yemen'in Egemenlik Kararı, Uzun Yıllar Boyunca Peşinden Koşulan Bir Yanılsamadır

Haber:

Sanaa'da yayımlanan hükümet yanlısı günlük es-Sevra gazetesinin 1 Ekim Perşembe günkü sayısının sürmanşetinde kırmızı iri puntolarla şu başlık altında bir haber yer aldı: “Miftah: Büyük bir zafere ve egemenlik kararının tam anlamıyla özgürleşmesine doğru ilerliyoruz.” Haberde şöyle geçti: “Ayrıca 12 yıl boyunca Yemen'i boyunduruk altına almaya, diz çöktürmeye, aşağılamaya ve işgal etmeye çalışıp başarısız olan düşmanların önümüzdeki turlarda da başarısız olacağını, hüsrana ve yenilgiye uğrayacağını vurguladı. Allâme Miftah; Yemen'in yeni bir tarihe, büyük bir zafere, egemen karar hakkının tamamen özgürleştirilmesine ve Yemen halkının haklarının söküp alınmasına doğru ilerlediğini bildirdi.”

Yorum:

Yemen'de geçtiğimiz onlarca yıl boyunca bağımsızlık ve egemen karar sloganlarıyla kulaklarımız sağır edildi; bu süre zarfında insanlar yönetim, ekonomi, eğitim, sağlık ve diğer alanlardaki sefil koşullara uyandılar; bu da yükseltilen sloganı değil; aksine gasp edilmiş siyasi bir kararı ve hayat tarzımızın üzerine çöken yeni bir sömürgeciliği yansıtmaktadır. Oysa bağımsızlık; tek bir ülkenin onlarca parçaya bölünmesinden ve sınırlarla birbirinden soyutlanmasından başka bir anlam ifade etmemektedir; yeni tarih ise; İslam nizamının eski tarih sayılarak insanların hayatından uzaklaştırılmasından başka bir şey değildir; ayrıca ümmetin otoritesinin yerine, Birleşmiş Milletler'in İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nden ibaret olan halkın hakları konulmuştur; nitekim ahlaksızlığı ve taşıdığı ve yaydığı fikirlerdeki hayasızlık ve fuhşu teşvik eden Birleşmiş Milletler kürsüsünden yayılan bu sloganın neyi gizlediğini ve bunun son halkasının da CEDAW olduğunu herkes biliyor. İşte aynı slogan bugün yeniden kulakları çınlatmaktadır!

Ey Allâme Miftah! Eğer iddia ettiğin gibi karar hakkı senin elindeyse ve halkın senin nezdinde hakları varsa, iman ehli senden İslam ile hükmetmeni talep ediyorlar ki böylece onun gölgesinde huzur içinde yaşasınlar, sen ve seninle beraber olanlar da göklerin ve yerlerin Rabbinin katında ecir kazanasınız.

Hangi zafer ey Miftah! Rumlara karşı mı yoksa Perslere karşı mı? Sizin yürüttüğünüz bu mücadeleler, İslam ümmetinin düşmanlarının bizzat kendilerinin yürütmekten aciz kaldıkları ve onların çıkarlarına hizmet eden fitne mücadeleleridir. Gelin hep birlikte güpegündüz Rüstem’in huzuruna girerek mızrağıyla onun minderlerini parçalayan ve şu meşhur sözünü söyleyen Müslümanların ordusundaki bir mücahit olan Sahabi Rib‘î bin Âmir Radıyallahu Anh’a bir bakalım: “İnsanları kula kul olmaktan insanların Rabbine ibadet etmeye, dünyanın darlığından dünya ve ahiretin genişliğine ve dinlerin zulmünden İslam’ın adaletine çıkarmak için geldik.” Bir de kendilerini kimse görmesin diye zifiri bir karanlık gecede Maskat'taki Amerikan Büyükelçiliği'ne sızıp, Babulmendep Boğazı'ndan geçişleri sırasında gemilerinin güvenliği konusunda ABD'ye güvence verenlere bir bakalım!

Eğer karar, egemenlik halka değil şeriata, otorite ise ümmete ait olur ve ümmet de Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşid Hilafet Devleti'nin gölgesinde Raşid bir Halifeye biat edip nasbederse egemen olur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Şefik Hamis – Yemen

Devamını oku...

ABD’nin Kurduğu İttifaklara Katılmak Haramdır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

ABD’nin Kurduğu İttifaklara Katılmak Haramdır

Haber:

2 Ekim 2026'da Pakistan Silahlı Kuvvetleri'nin medya kanadı, Ravalpindi'deki Ordu Genel Karargâhı'nda düzenlenen 277. Kolordu Komutanları Konferansı'nın "Husilerin Suudi Arabistan'a yönelik saldırılarını şiddetle kınadığını ve Krallık'la dayanışmasını ifade ettiğini" duyurdu. Ayrıca Pakistan'ın Haremeyn-i Şerifeyn'in güvenliği ve kutsiyetine bağlılığını teyit etti.

Yorum:

İslam beldeleri arasındaki çatışma, Amerika'nın bloklar ve ittifaklar kurmaya dayalı politikasının trajik bir sonucudur. Zira 16 Ağustos 2026'da Trump, Truth Social platformunda şunları yayımlamıştır: “Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan'ın Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nı imzalamış olmalarını görmekten büyük mutluluk duyuyorum.” Nitekim onun bu aleni paylaşımı; 7 Ağustos'ta Mekke'de imzalanan ve anlaşmanın düzenlemeleri, üyelerinden birine yönelik herhangi bir silahlı saldırının hepsine yönelik bir saldırı olarak kabul edilmesini öngören anlaşmayı teyit etmiştir.

Amerika, kendisi ile ajanları ve tabiileri arasında, aynı şekilde ajanları ve tabiileri arasında da bloklar ve ittifaklar kurmakta; bu da bölgesel istikrarsızlığa neden olmaktadır.

ABD'nin dünyada yol açtığı istikrarsızlık yalnızca büyük bir sömürgeci güç olmasından değil, aynı zamanda çıkarları ve kazanımları bölmek için bloklar inşa etme politikasından da kaynaklanmaktadır. Nitekim blokların kurulduğu her yerde, barış ve istikrar için bir tehdit oluşturmakta ve ister küçük ister büyük güçler olsun diğer ülkelere zarar vermektedir. Mevcut şekliyle Amerika, esas olarak kendi çıkarlarını gerçekleştirmek için bloktaki diğer ülkeleri kullanmaktadır; ayrıca o, tüm ganimetleri kendi tekeline almakta ve diğer üyelere yalnızca küçük bir kısmını bırakmaktadır.

İslam, kâfir devletlerle olan bloklaşmaları ve ittifakları reddetmektedir. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, başka tiranlara karşı tiranlarla ittifak kurmamış; aksine Kureyş'in öncülük ettiği Ahzab ittifakını dağıtmış ve Yahudilerin ve müşriklerin zulmüne son vermiştir. Ayrıca Raşidi Hilafet, Persleri yenmek için Romalılarla ittifak kurmamış; aksine gücünü din temelinde inşa ederek önce Persleri, ardından da Romalıları hezimete uğratmıştır.

Müslümanların bugün blokların dağıtılması için küresel bir çağrıya öncülük etmeleri ve kâfirlerle yapılan ittifakların kaldırılması çağrısında bulunmaları gerekir. Ayrıca Amerika'nın öncülük ettiği bloklar yerine İslam ülkelerinin tek bir devlet altında birleşmesi çağrısında bulunmaları gerekir.

Ey Müslümanlar topluluğu: Dünyada zarar, ahirette ise azap getiren Amerikan bloklar ve ittifaklar ağını reddedin. Dolayısıyla bu ittifaklar hakkındaki şer'î hüküm, onun haram olmasıdır; zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا يَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ قَاتَلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَأَخْرَجُوكُم مِّن دِيَارِكُمْ وَظَاهَرُوا عَلَى إِخْرَاجِكُمْ أَن تَوَلَّوْهُمْ وَمَن يَتَوَلَّهُمْ فَأُولَٰئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ “Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için onlara yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır.” [Mümtehine 9] O halde İslam beldeleri arasındaki mevcut bloklaşmaları reddedin ve bunların tek bir İslam Devleti’nin altında birleştirilmesini talep edin.

İslam ülkelerine ilişkin şer'î hüküm, onların tek bir Hilafet altında birleştirilmesinin vacip olmasıdır; zira Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: وَإِنَّهُ لَا نَبِيَّ بَعْدِي، وَسَتَكُونُ خُلَفَاءُ فَتَكْثُرُ “Benden sonra nebi yoktur, fakat birçok Halife olacaktır.” Sahabe Rıdvanullahi Aleyhim dediler ki: Bu halde bize ne yapmamızı emredersiniz? Dedi ki: فُوا بِبَيْعَةِ الْأَوَّلِ فَالْأَوَّلِ “İlk biat edilene vefakâr olun.” [Müslim rivayet etti.] İmam Nevevî, Sahih-i Müslim şerhinde bu hadisin anlamı hakkında şöyle demiştir: “İlk biat doğru olup ona sadakat gösterilmesi gerekir; ikinci biat ise batıldır ve ona sadakat göstermek haram olduğu gibi onun biat talep etmesi de haramdır; ister ikincisine, birincisinin akdinden haberdar olarak veya habersiz olarak biat akti yapsınlar; ister iki ayrı ülkede ister aynı ülkede bulunsunlar, isterse ikisinden biri ayrılmış olan İmamın ülkesinde, diğeri de başka bir yerde olsun fark etmez.”

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr - Pakistan

Devamını oku...

Şirketlerin Özelleştirilmesi İle Altyapının Rehin Verilmesi Arasında Yabancı Yatırımcıyı Çekmek İçin Petrol Fiyatlarının "Açık" (Serbest) mı Olması Gerekir?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Şirketlerin Özelleştirilmesi İle Altyapının Rehin Verilmesi Arasında Yabancı Yatırımcıyı Çekmek İçin Petrol Fiyatlarının "Açık" (Serbest) mı Olması Gerekir?

Suriye'de bugün akaryakıt fiyatları meselesi, artık sadece yerel piyasadaki benzin veya motorin fiyatlarıyla ilgili bir mesele olmadığı gibi sadece küresel petrol fiyatlarındaki artışın veya ithalat maliyetlerindeki yükselişin bir yansıması da değildir. Fiyat rakamlarının, sübvansiyonların kaldırılması kararlarının ve yakıt krizlerinin ardından, bizzat Suriye enerji sektörünün geleceğiyle ilgili daha büyük sorular gündeme gelmektedir: Petrol kimin olacak? Ona kim yatırım yapacak? Rafinerileri ve boru hatlarını kim inşa edecek? Ve Suriye'yi bölgede ana enerji koridoru haline getirebilecek altyapının sahibi veya yöneticisi kim olacak?

Buradaki soru; Suriye devletinin ekonomik egemenliği ve önümüzdeki on yıllar boyunca geleceğiyle ilgilidir. Bir yandan, Suriye'nin petrol ve gaz sektörünün uzun yıllar süren savaştan, büyük yatırımlara, modern teknolojilere ve kuyuların, rafinerilerin, taşıma hatlarının, pompalama ve depolama istasyonlarının yeniden rehabilite edilmesine ihtiyaç duyarak çıktığı inkâr edilemez. Öte yandan Suriye devleti, mevcut ekonomik durumunda, entegre bir enerji sektörünü tek başına yeniden inşa etmek için gerekli olan on milyarları kolayca karşılayamaz. Bu ise sadece ekonomik durumdan kaynaklanmamakta; aksine ülkenin siyasi karar alma yetkisine sahip olmamasından ve sağlam temellere dayanan siyasi ya da ekonomik bir vizyonun bulunmamasından da kaynaklanmaktadır; oysa biz, tabiilerini siyasi ve ekonomik zirvelere taşıyan Rabbani bir metoda dayalı dünyadaki en iyi ekonomik bir sisteme sahibiz.

İşte bu nedenle yabancı yatırımcı, Batı’nın çıkarlarına hizmet etmek üzere dayatılan siyasi bir yol olması ve bazı yerel kesimlerin cebini doldurmasından bağımsız olarak, geçiş hükümetinin bakış açısına göre gerçek bir ekonomik ihtiyaç olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak yatırımcıya duyulan ihtiyaç bir şey, onun ulusal ekonomiye giriş yolu ise tamamen başka bir şeydir. Peki yabancı yatırımcının sermaye, uzmanlık ve teknoloji enjekte ederken, servetin, altyapının ve stratejik kararların devletin elinde kalması mı talep edilmektedir? Yoksa sektörün devlet mülkiyetinden, şirketlerinin ve tesislerinin geniş çaplı bir özelleştirilmesine doğru kademeli bir geçişle mi karşı karşıyayız?

Enerji sektörünün İslam’da kamu mülkiyeti olarak kabul edilmesi; yani onun ümmetin mülkiyeti ve ümmete hizmet etmek için harcanmasıyla birlikte bu sektörün, tebaadan biri dahi olsa ümmetin dışındakilerin mülk edinmesi şer'an caiz değildir; zira devlet, kamu mülkiyetine dair işleri yürütmek ve bunun karlarını tebaanın işlerini gözetmek için harcamakla yükümlüdür; zira Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: : الْمُسْلِمُونَ شُرَكَاءُ فِي ثَلَاثَةٍ: فِي الْمَاءِ وَالْكَلَإِ وَالنَّارِ “Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Suda, merada ve ateşte.” [Ahmed ve Ebu Davud rivayet etti]

Budan daha da tehlikeli olanı şudur: Petrolün mülkiyeti kağıt üzerinde devlete ait olmaya devam ederken; sahaların, rafinerilerin, boru hatlarının, limanların, depolama ve taşıma tesislerinin yönetimine dair uzun vadeli sözleşmeler aracılığıyla sektörün kritik noktalarının fiili kontrolünün yabancı şirketlere devredilmesi mümkün müdür? Bugün akaryakıt fiyatlarının artırılmasına yönelik gerçek mesele tam da burada başlamaktadır.

Petrolü, yerden çıkan variller olarak görmek kolaydır; ancak petrol ekonomisi, çıkarılma sürecinden çok daha büyüktür. Çünkü kuyudan başlayıp toplama, işleme, taşıma, depolama ve rafinajdan geçerek dağıtım veya ihracatla sona eren eksiksiz bir silsile söz konusudur. Dolayısıyla bu silsileye sahip olan veya onun kilit noktalarını kontrol eden kişi, büyük ölçüde ekonomik güce sahip olur. Petrol sahası devlete ait olduğu halde ancak çıkarma işlemini yabancı bir şirket yönetiyor, boru hattının sahibi veya idaresi başka bir şirket olup rafineriyi üçüncü bir şirket yönetiyor ve depolama ile ihracatı dördüncü bir şirket üstleniyorsa, o zaman şu soru ortaya çıkıyor: Petrolü hareket ettirme gücüne sahip olan kimdir? Bu, göründüğünden çok daha önemlidir.

Suriye’nin bölgesel bir petrol koridoruna dönüşmesinden söz edilmesiyle birlikte bu meselenin önemi giderek daha da artmaktadır. Irak, petrolünü Körfez ve Hürmüz Boğazı'na tamamen bağımlı olmaktan uzak bir şekilde ihraç etmenin yollarını aramakta olup Irak-Suriye-Akdeniz güzergâhı gelecekteki seçeneklerden biri olarak öne çıkarken, Suriye toprakları üzerinden kıyıya kadar uzanan boru hatlarının yeniden rehabilite edilip inşa edilmesine yönelik projeler gündeme gelmektedir.

İşte burada Suriye, petrol üreten bir devletten, enerji geçiş ülkesi gibi daha büyük bir stratejik işleve sahip bir devlete dönüşebilir. Eğer bu projeler gelişirse mesele, sadece Suriye topraklarından geçen bir boru hatları olmayacaktır. Aksine boru hatlarını, pompa istasyonlarını, tankları, limanları, rafinerileri, depolama alanlarını ve lojistik hizmetleri kapsayabilecek entegre bir sistemle karşı karşıya olacağız. Yani Suriye'nin ekonomik değeri yalnızca ürettiği petrol miktarında değil, aynı zamanda Akdeniz üzerinden Irak petrolü ile küresel piyasalar arasında bir bağlantı noktası olmasını sağlayan coğrafi konumunda da olabilir.

İşte burada altyapının kendisi stratejik bir servet haline gelmektedir. Enerji sektörünün yeniden inşası, Suriye’nin mevcut bütçesinin kapasitesini çok aşan muazzam yatırımlar gerektirmektedir; bu nedenle hükümet yabancı şirketlere yönelmektedir. Bu yüzden yabancı şirket, sermaye, teknoloji ve uzmanlık getirebilir, risklerin bir kısmını üstlenebilir ve karşılığında yatırımından getiri elde edebilir. Sorun burada değildir; aksine asıl sorun, yatırımcının inşa sürecindeki bir ortak olmaktan çıkıp sektörün kilit noktalarının fiili sahibine dönüştüğünde başlamaktadır!

Ortaklık ve özelleştirme arasındaki fark

Devletin, “Bu petrol devletin mülküdür; sahayı geliştirmek üzere yabancı bir şirkete, üretimin belirli bir payı veya yatırım getirisi karşılığında bir sözleşme vereceğiz demesi ile -ki bu, şer'î bir bakış açısı değil, aksine kapitalist bir bakış açısıdır ve geçiş hükümeti bugün bu bakış açısıyla hareket etmektedir- şunu söylemesi arasında büyük bir fark vardır: “Yaptığı yatırım karşılığında kuyu, boru hattı, rafineri ve ihracat istasyonunun mülkiyet veya işletme hakkını uzun bir süre için yabancı bir şirkete vereceğiz.”

İlk durumda bir yatırım ortaklığıyla karşı karşıyayız; bu ortaklık aracılığıyla hükümet, proje tamamlanana kadar şirkete ülkenin ihtiyaçlarını uluslararası fiyatın yarısına karşılamasını dayatabilir, ardından devletin mali gelirlerinin büyümeye başlamasıyla bu durum değiştirilebilir. İkinci durumda ise, gerçek bir özelleştirmeye ya da uzun vadeli bir imtiyaza yaklaşıyoruz; bu da servetin egemenlik mülkiyetinin yasal olarak var olmasına rağmen fiilen etkisiz kalmasına yol açabilirken, fiili ekonomik kontrol ise başka bir yerde olabilir. İşte burada devletin son derece dikkatli olması gerekir.

Akaryakıt fiyatlarının serbestleştirilmesi yatırımcı çekmek için şart mıdır? Akaryakıt fiyatlarının artırılmasının ardından kendini dayatan soru işte budur. Hükümet, sübvansiyonlu fiyatların gerçek maliyeti yansıtmadığını, desteğin sürdürülmesinin hazineyi tükettiğini ve yabancı yatırımcının devletin ekonomik getiri elde edilmesine izin vermeyecek kadar düşük fiyatlar dayattığı bir sektöre girmeyeceğini söyleyebilir. Ancak ekonomik bir mantığın varlığı, her fiyat artışının haklı olduğu anlamına gelmez. Zira kırılgan bir ekonomide, fiyatların kademeli olarak düzeltilmesi ile insanlara büyük bir fiyat şoku yüklenilmesi arasında fark vardır. Çünkü yakıt sıradan bir meta değildir; nitekim mazot fiyatı yükseldiğinde ulaşım, tarım, sanayi ve ısınma maliyetleri de yükselmekte ve bu artış gıda ve hizmet fiyatlarına da yansımaktadır. Dolayısıyla akaryakıt fiyatlarının serbestleştirilmesi sadece benzin ve mazot fiyatlarının serbestleştirilmesi anlamına gelmemekte; aynı zamanda Suriye ekonomisinin tamamının maliyetlerinin yeniden yapılandırılması anlamına da gelmektedir.

Daha tehlikeli soru şudur: Yatırımcıyı çekmenin bedelini insanlar mı ödüyor? Devlet yabancı yatırımcıyı çekmek istiyorsa, uygun bir yatırım ortamı oluşturmaya çalışması doğaldır. Ancak bu ortamın, tüm riskleri insanlara aktarırken yatırımcının koruma ve getiri elde etmesi üzerine kurulması doğal değildir!

İnsanların dünya fiyatını ödemeleri, bir şirketin imtiyazdan yararlanması ve devletin ise siyasi riskleri üstlenmesi şeklindeki bir denklemin olması caiz değildir! Adil bir denklemin; yatırımcının sermayeyi sağlaması, devletin egemenliğini koruması, insanların erişilebilir ve karşılanabilir fiyatlarla enerjiye ulaşması, hazinenin ise getiriden adil bir pay alması gibi farklı olması gerekir.

Nitekim birçok soru ortaya çıkacaktır: Onu taşıyan boru hattının sahibi kim olacak? Onu işleyen rafinerinin sahibi kim olacak? Onu ihraç eden limanı kim yönetecek? Depolama tanklarının sahibi kim olacak? Nakliye ücretlerini kim belirleyecek? Transit ücretlerini kim belirleyecek? Piyasalara erişimi kim kontrol edecek? "Servet devletin mülküdür" ifadesi hukuken doğru ve değişmez kalmaya devam ederken, büyük ekonomik değer bu servetin çevresindeki altyapıya sahip olan veya onu işleten şirketler arasında dağılmış olabilir. İşte burada özelleştirmeden daha tehlikeli bir başlık ortaya çıkmaktadır: Altyapının rehin verilmesi tarihî bir fırsat mı, yoksa uzun vadeli bir taviz midir?

Yabancı yatırımı kendi başına bir şer olarak görmemeliyiz. Zira Suriye’nin gerçekten de yabancı yatırıma ihtiyacı vardır, teknolojiye ihtiyacı vardır, enerji sektörünü yeniden inşa etmeye ihtiyacı vardır, rafinerileri, boru hatlarını ve sahaları yeniden işletmeye ihtiyacı vardır ve Irak ile Akdeniz arasında bir ticaret ve enerji koridoru olarak konumunu yeniden kazanmaya ihtiyacı vardır. Ancak para ihtiyacı, devletin zayıf konumdan dolayı müzakere etmesine neden olmamalıdır. Çünkü bugün imzalanan sözleşme yirmi veya otuz yıl yürürlükte kalabilir. Bugün bir şirkete teslim edilen altyapı, onlarca yıl boyunca devletin ekonomik güvenliğinin bir parçası haline gelebilir. Bu nedenle herhangi bir petrol sözleşmesi, boru hattı sözleşmesi veya rafineri ya da liman imtiyazı, sıradan bir ticari anlaşma olarak görülmemelidir. Aslında bu, yeni Suriye devletinin yapılanmasının bir parçasıdır ve insanlar göz ardı edilemeyecek bir halkadır; nihayetinde insanlar pahasına güçlü bir ekonominin inşa edilmesi mümkün değildir.

Bugün Suriye'nin ve tüm Müslüman ülkelerin yaşadığı sıkıntılar, Allah'ın dininden uzaklaşmalarının ve Allah'ın metodunu yeryüzünde uygulamamalarının bir sonucudur. Zira kapitalist sistem, ortaya çıktığı ülkelere sadece felaketler getirmiştir ve bugün dünyayı kasıp kavurabilecek büyük ve devasa ekonomik krizlerin eşiğindeyiz. Ne yazık ki bizler, topraklarımız üzerinde egemenliği, İslam ideolojisini uygulamayı ve şer'î hükümleri yerli yerinde uygulamayı temel alan güçlü ve Rabbani bir metoda sahibiz. İnsanların kendisi için harekete geçtiği şeyin bu olduğunu düşünüyorum, ancak onları bir korku sarmıştır.

İslam'da kamu mülkiyeti, devletin bu projelerin yönetiminde ümmetin vekili olmasını gerektirir; ancak Şâri, devletin kamu mülkiyetinde mübadele (takas) veya bağış yoluyla tasarrufta bulunmasını yasaklamış, bunun dışındaki tasarrufları ise şer'î hükümlere göre yapmasını caiz kılmıştır. Bugün ise ne yazık ki devletlerin, ümmeti aldatan bir kılıf altında ülkenin servetlerini yeni sömürgecinin yağmalamasını kolaylaştırdığını görmekteyiz; bunu ise ya yöneticiler yoluyla ya da büyük devletlerin doğrudan müdahalesiyle gerçekleşmektedir; böylece bu müdahaleyi kaçınılmaz bir emrivaki kılıp bizlere, bizim boyun eğmemiz, işlerimizi bu sömürgeciye ve onun araçlarına teslim etmemiz, kırıntıları kabul etmemiz ve her şeyimizi satmamız gerektiğini dayatmaktadırlar! Bütün bunların sebebi, Allah’ın sağlam ipinden uzaklaşmamız, Allah’ın şeriatını aslına uygun şekilde uygulamaktan uzaklaşmamız ve Raşidi Hilafet Devleti'nin gölgesinde nasıl bir hayat yaşanacağını unutmamızdır. Allah'a yemin olsun, eğer insanlar bu devletin kendilerine nasıl bir izzet, refah, mutluluk ve güvenlik getireceğini bilselerdi, onu kurmak için can atarlardı.

Bizin için dinimizden uzak bir çözüm yoktur; sömürgeci kafir Batı’nın kucağına atladığımız sürece bizim için bir çözüm olamaz; ülkeyi ve servetlerini, oturdukları koltuk karşılığında ya da karşılıksız olarak satan hain yöneticilere boyun eğdiğimiz sürece de bizim için bir çözüm olamaz.

Ey Müslümanlar, Allah’ın dinine ve hükümlerine sımsıkı sarılın, bunların ikamesi için çalışın ve aranızda Allah’ın indirdikleriyle yönetilen bir devlette bu hükümlerin uygulanmasını ve yürürlüğe konmasını sağlayın.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَأَلَّوِ اسْتَقَامُوا عَلَى الطَّرِيقَةِ لَأَسْقَيْنَاهُم مَّاء غَدَقًا “Şayet doğru yolda gitselerdi, onlara bol bol su verirdik.” [Cin 16]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER