Salı, 09 Cumade’l Ûlâ 1448 | 2026/10/20
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Halklar Aç Kaldığında, Bilinçleri Uyuşturuluyor

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Halklar Aç Kaldığında, Bilinçleri Uyuşturuluyor

Halkların aç kalması her zaman geçici bir ekonomik başarısızlığın sonucu olmadığı gibi onlara boyun eğdirmek için de her zaman tanka, askere ve tüfeğe ihtiyaç yoktur. Ortada çok daha zeki ve daha gürültüsüz bir despotizm vardır ki bu da, askeri kışlanın kapısından değil; ekonominin, hukukun ve dini söylemin kapısından giren despotizmdir.

İnsan sabahın erken saatlerinden itibaren geçimini sağlamayı, elektrik faturasını, ev kirasını, ilaç parasını ve çocuklarının geleceğini aramakla meşgul olup yaşayarak bir krizden diğerine sürüklenirken, onun, hakkımı kim çaldı? Bu kararları kim aldı? Devlet kimin çıkarları için yönetiliyor? diye sormaya yetecek kadar zaman bulduğunu göremezsiniz. İşte burada yoksulluk, ekonomik bir sorundan toplumu zayıflatmanın bir aracına dönüşmektedir. Zira gün boyu bir somun ekmek peşinde koşan halk, özgürlüğünün peşinden koşacak zaman bulamayabiliyor.

Bundan daha tehlikeli olanı ise; insanın aç bırakılmasına bilincinin uyuşturulmasının eşlik etmesidir; böylece ona ibadetler ve ritüeller için dar bir alan bırakılırken, ondan adaleti sorgulamaması, zulme itiraz etmemesi, hakkını talep etmemesi ve iktidar alanına yaklaşmaması talep edilmektedir!

İşte burada, mazlumların sesi olmak yerine sultanın sesi olmayı seçen adamlardan oluşan şeyhlerin ve saray mollalarının rolü ortaya çıkmaktadır. Sorun dinde değildir; bilakis aksine din ve siyaset birbirinden ayrılamaz; zira din, insanları gözetmek ve onlara onurlandırmak için gelmiştir. Bilakis sorun, dini, insanı zulümden kurtarmaya yönelik bir risalet olmaktan çıkarıp, onu ehlileştirme ve boyun eğdirmek için bir araca dönüştürenlerdedir!

Hangi din, yöneticiye itaatten çokça bahsedip yönetilene yapılan zulme sessiz kalır ki?! Bu nasıl bir din ki; küfürle yöneten yöneticiyi “emir sahibi” olarak adlandırırken ona karşı çıkmayı caiz görmemekte ve yoksullardan, Allah’ın gazabına maruz kalmamak için açlığa sabretmelerini talep etmektedir?! Bu nasıl bir dini söylem ki; insanları yöneticiye karşı çıkmaktan, yöneticinin insanlara zulmetmesinden daha fazla korkutmaktadır?!

İnsanlara söylenebilecek en tehlikeli söz şudur: Yöneticiye karşı gelmek Allah’ın affetmeyeceği bir suçtur, otoriteye karşı çıkmak fitnedir, zulme karşı sessiz kalmak itaattir ve otorite ise eleştirilmesi imkansız kutsal bir kaderdir! Böyle bir durumda despot ve zebanilerinin her evin kapısına bir asker dikmelerine gerek yoktur; zira insanların zihinlerine girip insanlara şöyle diyen birini bulmaları yeterlidir: sessiz kalmak ve yöneticilerin zulmüne sabretmek bir ibadettir! Böylece yoksulluk bir kader, yolsuzluk bir imtihan, zulüm bir sınav, muhalefet ise bir fitne haline gelmektedir; oysa ülkenin servetleri yağmalanmakta ve zenginlikleri talan ve yağmaya terk edilmektedir.

Burada iman ile zulme karşı sessiz kalmak arasında bir ayrım yapmalıyız. Değerler ve ilkelerle dolu İslam tarihimize biraz geri dönersek, hayret verici şeyler görürüz. İşte bakın celil sahabe Ebu Zer el-Gıfari Radıyallahu Anh, özgürlük ve onurlu bir yaşam arzulayan herkese ışık tutan şu meşhur sözünü söylemiştir: “Günlük yiyeceğini bile bulamayan kimse, nasıl olur da insanlara karşı çıkamıyor şaşarım!” İşte dinimizin ahlakı böyle olduğu gibi İslam’ın öğretisi de böyledir; zira insanlara haklarını geri almayı öğretmekte, onları, hayatlarını ve ilkelerini hiçe sayan herkes karşısında boyun eğmekten ve zillete düşmekten sakındırmakta ve zulme sessiz kalmanın affedilemez bir suç olduğunu öğretmektedir. İnsanda mazlumlara karşı duygularını uyandırmayan, onu kölelik ve zilletin tüm kısıtlamalarını reddetmeye sevk etmeyen ve onun yolsuzluğu meşrulaştırmasını engellemeyen bir ibadet, İslam’ın özünden kopuk ritüellere dönüşür.

İnsanlardan talep edilen ibadetlerini bırakmaları değildir; bilakis talep edilen, hiç kimsenin ibadeti toplumsal bir uyuşturucuya dönüştürmesine izin verilmemesi ve yoksula sabret, mazluma sessiz ol ve itiraz etme denilmemesidir!

Halkların karşı karşıya kalabileceği en tehlikeli ittifak, sadece silah ve paradan oluşan bir ittifak değil; aksine zulme dini ve ahlaki bir kılıf sağlayan iktidar, para ve dini söylemden oluşan bir ittifaktır. Yolsuzluk yapan bir siyasetçi devlet hazinesinden hırsızlık yapabilir, ancak ondan daha tehlikeli olan, onun hırsızlığını meşrulaştıran din adamıdır; çünkü o, daha tehlikeli olan bir şeyi, yani sıradan insanların bilincini çalabilir.

Bu nedenle halkların gerçek mücadelesi sadece yoksullukla değildir; aksine yoksulluğu kalıcı kılan, cehaleti sürdüren, korkuyu kutsallaştıran ve iktidarı sorgulanamaz kılan sistemle ilgilidir.

Onurlu bir yaşam, insanın sadece sokakta sesini yükseltmesiyle başlamaz; aksine birinin, haksızlığa boyun eğmeyi itaat, sessizliği ibadet, yoksulluğun siyasetle ilgisi olmayan bir kader, yöneticinin sorgulanmaması ve insanın sabır ve duadan başka bir şeye sahip olmadığına ikna olmayı reddettiği anda başlar. Tüm bunlara rağmen halklar, çevrelerinde olup bitenlerin nedenlerini siyaset ve ekonomide aramaması gerekir; aslında tüm bunlardan daha önemli olan şeyi, yani Allahu Teala ile olan ilişkilerini ve O’nun yaşamdaki metodunu unutmaması gerekir.

Halkların acısını çektiği zulüm, yolsuzluk, yoksulluk ve çalkantılar, umutsuzluğa bir çağrı olmadı gibi zulme uğrayan her yoksulun, payına düşen bu zulümden sorumlu olduğu anlamına da gelmez. Ancak ümmet, kendini gözden geçirmeli ve samimiyetle şunu sormalıdır: Hayatımızda, ilişkilerimizde, ahlakımızda ve hükümlerimizde Allah’ın metodundan geriye ne kaldı?

Nurlu şeriat, camilerde yerine getirilen ve etkileri camilerin kapılarında sona eren soğuk bir ritüel değildir. Aksine o, adalet ve merhamete, hakların korunmasına ve insan onurunun muhafaza edilmesine dayanan bir metottur. Allah’ın metodundan yüz çevirip onun yerine insan yapımı bir metot benimseyen bir ümmet, geçim yollarının daralmasına ve izzetini ve onurunu kaybetmesine şaşırmamalıdır. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَمَنْ أَعْرَضَ عَن ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنكًا وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَعْمَى “Ve kim Benim zikrimden yüz çevirirse, o taktirde mutlaka onun için sıkıntılı bir geçim dar bir hayat vardır. Biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.” [Tâhâ 124]

Allah’a dönmek, zalime boyun eğmek anlamına gelmez; aksine Allah haram kıldığı için zulmü reddetmek, Allah emrettiği için emaneti yerine getirmek ve Allah hakka bir makam verdiği için hakkı sözü söylemek anlamına gelir. Eğer halklar izzetlerini geri kazanmak istiyorlarsa, öncelikle bilincini yeniden kazanmalı, Batı’nın tüm insan yapımı kanun ve anayasalarını reddetmeli ve bu yozlaşmış acı gerçekliği ortaya çıkaran kokuşmuş demokrasiyi terk etmelidirler. Bu yüzden halkların, bünyesinde izzetlerini ve kurtuluşlarını barındıran İslami hayata yeniden başlatmak için çalışmaları gerekir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

Devamını oku...

Amerika ve "Reşit Olmayanların" Evliliğiyle İlgili Çifte Standardı

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Amerika ve "Reşit Olmayanların" Evliliğiyle İlgili Çifte Standardı

Haber:

ABD'nin Kaliforniya eyaletinin 18 yaşından küçük çocukların evlenmesini istisnasız olarak yasaklama kararı, ABD'deki evlilik yaşına ilişkin yasalar arasındaki farklılıkları yeniden gündeme taşıdı; insan hakları örgütlerinin raporlarında yer alan verilere göre, 32 eyalette çocukların evlenmesine hâlâ izin veriliyor. Kaliforniya Valisi Gavin Newsom, eyalette evlilik için asgari yaşı 18 olarak belirleyen bir yasayı imzaladı; yasa 1 Ocak 2027'de yürürlüğe girecek ve Kaliforniya, 2018'den bu yana çocuk evliliklerini tamamen yasaklayan 18. eyalet olacak. (Arabi 21)

Yorum:

Müslüman ülkelerde, Batı ülkeleri tarafından finanse edilen feminist kuruluşlarının öncülüğünde, ahvali şahsiyye kanunlarını değiştirmek amacıyla -ki bunlara evlilik yaşının 18 olarak belirlenmesi ve sözde reşit olmayanların evliliğine karşı mücadele de dahildir- çılgınca bir kampanya yürütülmektedir. Bu kampanya; Batılı devletlerin ve kurumlarının Müslüman ülkelerdeki mevcut yönetimlere, bu yasaları değiştirmeleri ve kapitalist ideoloji ve yozlaşmış ve ahlaki çöküntünün olduğu bir medeniyet olan medeniyete sahip bu devletlerin ölçülerine uygun aile ve çocukla ilgili yasalar çıkarmaları yönünde uyguladığı baskılarla eş zamanlı olarak gerçekleşmektedir. Ayrıca fonlama ve yardım sopasını sallayarak Müslüman ülkeleri, başta CEDAW ve Çocuk Hakları Sözleşmesi olmak üzere onları bunlara bağlayan anlaşmaları imzalamaya zorlamaktadır. Bu anlaşmaların maddeleri uyarınca devletler, yasalarını bunlarla uyumlu hale getirmekle yükümlü kılınmakta ve bu maddelere dinin üzerinde bir yetki verilmektedir; hatta bu maddeler dinin hükümleriyle çeliştiğinde bu anlaşmalar üstün tutulmaktadır. İşte bu yüzden, Müslüman ülkeleri kasıp kavuran ahvali şahsiyye kanunlarını değiştirme furyasını gördük; aynı şekilde komitelerin kurulduğunu ve bu ülkelerin CEDAW ile benzeri sözleşmelere ne ölçüde bağlı kaldığına dair periyodik raporların sunulduğunu da gördük.

Buradaki asıl soru şudur: Birleşmiş Milletler’in ve çocuk ve kadın hakları kuruluşlarının bulunduğu Amerika’da, “reşit olmayanların evliliğine” 32 eyalette izin verildiği halde, neden bu tür kampanyalar görmüyoruz?! Peki neden buna izin verilmesi Amerika açısından bir utanç lekesi ve çocukların ve kadınların haklarının ihlali olarak görülmüyor? Yoksa bu çifte standart sadece İslam ve hükümleri söz konusu olduğunda mı ortaya çıkıyor?! Peki neden onlar, İslam ve Müslümanlar damgalandığı gibi şiddet, gericilik ve geri kalmışlıkla damgalanmıyor?! O hâlde Amerika neden CEDAW Sözleşmesi'ni onaylamadığı halde Müslüman ülkeleri onu onaylamaya ve hükümlerine uymaya mecbur tutuyor?! Bu verilerin ve Amerika ile Batı ülkelerinde kadınların ve çocukların maruz kaldığı şiddet ve ayrımcılıktan bahseden çok sayıdaki rapor ve istatistiklerin gölgesinde, neden bu ülkeler kendi kadınlarının ve çocuklarının sorunlarını çözmekle meşgul olup Müslümanların çocuklarına ve kadınlarına yönelik kötülük ve zararlarını sona erdirmiyorlar?!

Başta Amerika olmak üzere kâfir Batı ülkeleri, İslam’daki içtimai nizamla ilgili hükümlere büyük önem veriyorlar, bunlara karşı şiddetli bir savaş yürütüyorlar ve Müslüman kadını yozlaştırmak, yeni nesilleri sulandırmak ve Müslüman aileyi parçalamak için büyük bir çaba sarf ediyorlar. Bunun için kullandıkları en önemli iki araç, bunlar tarafından finanse edilen feminist kuruluşlar ve dernekler ile Müslüman ülkelerdeki ajan rejimlerdir; zira bu rejimler, kanunları efendilerinin istediklerine uyacak şekilde değiştiriyorlar ve bu fesatçı erkek ve kadınlara Müslümanların ülkelerinde fesat çıkarmaları için alan açıyorlar. Yine bu rejimler, İslam ve Müslümanlar söz konusu olduğunda büyük bir çifte standartla muamele ediyorlar ve çifte standart uyguluyorlar; bir kadın veya çocuğun saldırıya ya da kötü muameleye maruz kaldığı tek bir olay büyütülüp bir olgu olarak ele alınıyor, eğer mesele İslam’ın hükümlerine karşı bir isyan ise, bu gerçekten bir hak ve özgürlük oluyor; aksi taktirde onlardan tek bir ses bile işitmiyoruz. Örneğin Gazze'deki kadın ve çocukların başına gelenler ve gelmekte olanlar karşısında onların seslerini hiç işitmedik, peki Müslümanlar arasında, hatta tüm dünyada, onların yalanlarına ve sahtekârlıklarına inanan biri kaldı mı acaba?!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Aişe Abdulkadir

Devamını oku...

Çöp Hariç Her Şeyi Paketlediler!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Çöp Hariç Her Şeyi Paketlediler!

Haber:

Amerika geri kalan güçlerini Irak'tan çekiyor. (Ajanslar)

Yorum:

Pentagon, 30 Eylül Çarşamba günü, Amerika'nın Irak'taki tüm güçlerini çekme işlemini tamamladığını duyurdu; zira son birlikler, Amerika ile Irak arasında varılan anlaşma uyarınca Irak'ın kuzeyindeki bir hava üssünden ayrıldı.

Amerika 2003 yılında Irak'ı işgal etmiş ve Irak'ın her yerinde geniş çaplı öldürme ve yıkım gibi hayal edilmesi zor suçlar işlemiş, Irak'ın zenginliklerini ve kaynaklarını yağmalamış, petrol sektörü kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde yeniden yapılandırılmış, ülkenin nükleer kapasitesi dağıtılmış, halkı mezhepsel temeller üzerinden siyasi olarak parçalanmış ve yolsuzluk ülkede derin bir şekilde kök salmıştır.

İşgalin ortasında, Amerika'nın dayatmalarına boyun eğen siyasi bir elit ortaya çıkmıştır; zira Yeşil Bölge'de, Amerikalıların bile Irak halkına doğrudan dayatmaktan çekindikleri politikaları uygulamak üzere siyasetçiler yetiştirilmiştir.

Bakın işte Amerika şimdi askerî olarak çekilmektedir; ama neyin ardından? Irak ve Amerika'daki kamu ve özel sektör kuruluşları arasında toplam 48 anlaşma, mutabakat zaptı, iş birliği anlaşması ve ortaklık bildirisi imzalanmasının ardından; bunlar Irak'ın siyasi, ekonomik ve stratejik çıkarlarını Amerika'nın nüfuzuna tabi kılan anlaşmalardır.

Ancak bu çekilme, Irak güvenlik güçlerinin sahadaki muharip veya eğitim birliklerinin konuşlandırılmasına dayanmak yerine, diplomatik kanallar, istihbarat paylaşımı ve olağan uluslararası savunma ortaklıkları aracılığıyla yönetimini uzaktan sürdürmesine imkan tanıyacaktır.

Böylece Amerika'nın çekilmesi, suç mahallinden ayrılmasının suçun ortadan kalkmasını sağlayacağını sanan bir katilin durumuna benzemektedir; ancak suç mahalli hâlâ yerinde durmakta olup onların yol açtığı yıkımın kanıtlarıyla doludur ve Irak’ın ABD’nin geniş kapsamlı istismarı ve sömürüsü altında kalmasını sağlamak üzere tasarlanmış bir sistemin tanığı olarak durmaktadır.

Irak’ı Amerika’nın yerleştirdiği bu yönetim sisteminden ve halkın çıkarları pahasına kendi çıkarlarına hizmet eden siyasi sınıftan kurtarmaya muktedir olan sadece Hilafettir.

Bu anlaşmaları feshedip Irak’ın kaynaklarından ve potansiyelinden tam olarak yararlanmaya ve varoluşsal, askeri, siyasi ve ekonomik olarak Amerika’yı topraklarımızdan kaçmaya zorlamaya muktedir olan sadece Hilafettir.

Irak halkına -ve tüm ümmete- bağımsız ve egemen bir yapı inşa etme modeli sunmaya; yani Yeşil Bölge'deki askeri kışlalardan değil, kendi akidelerinden kaynaklanan bir varlık sunmaya muktedir olan sadece Hilafettir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Heysem İbn Sabit - Amerika

Devamını oku...

Haberlere Bakış: 04/10/2026

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haberlere Bakış

04/10/2026

* Kazakistan Başkan Yardımcısı ve Dünya ve Geleneksel Dinler Liderleri Kongresi Sekreterliği Başkanı Erlan Karin, 2 Ekim'de Kutsal Makam'ın Dinlerarası Diyalog Dikasterliği Başkanı Kardinal George Jacob Koovakad ile dinlerarası iş birliği ve ortak insani girişimleri görüşmek üzere bir araya geldi. Toplantı sırasında yetkililer, Kongre ve Ortak Kolokyum çerçevesinde iş birliğini ve ortak insani girişimlerin uygulanmasını ele aldı.

Kardinal George Jacob Koovakad, Papa XIV. Leo'nun Cumhurbaşkanı Kassym-Jomart Tokayev'e sıcak selamlarını iletti ve Kazakistan halkına en iyi dileklerini iletti. Toplantının ardından Karin ve Kardinal Koovakad, ağır ve tedavi edilemez hastalıkları olan çocukların yaşamını, sağlığını ve onurunu korumaya adanmış İkinci Ortak Kolokyum'un açılışına katıldılar.

Açılışa hitap eden Karin, dinler arası diyalogun somut insani sonuçlar üretmesi gerektiğini vurguladı. Ayrıca Tokayev'in liderliğinde uygulanan siyasi ve sosyoekonomik reformlara da dikkat çekti. Karin'e göre, vatandaşların refahını iyileştirmek reformların ana hedefi olmaya devam ederken, özellikle savunmasız durumdaki çocukları korumak devlet politikasının temel önceliği olarak hâlâ devam ediyor. (astanatimes.com, 02/10/2026).

Dinler arası diyalog, Batılı bir kavramdır. İslam’da aslı ve yeri yoktur. Dini devletten ayıran ve laik akideden fışkıran bu kavrama göre, yasa ve kanunları Allah Subhanehu ve Teala yerine insan koymaktadır. Bu habis kavram, İslam hakkında hatalı kavramlar ortaya atmak için her zaman Batılı emperyalistler tarafından kullanılmaktadır. Bu kavramın temel hedefi, Müslümanları Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in öğrettiği İslam’dan koparmak ve bunun yerine laik ideolojiyi benimsetmektir. Dolayısıyla Kazakistan Başkan Yardımcısı ve Dünya ve Geleneksel Dinler Liderleri Kongresi Sekreterliği Başkanı Erlan Karin’in Kardinal George Jacob Koovakad ile dinler arası işbirliğini görüşmesi, gönüllü olarak içtikleri laikliğin öldürücü ve yıkıcı zehrini Müslüman Kazakistan halkına enjekte etmek ve onların zihinlerine İslam hakkında şüphe tohumları ekmek içindir. Acaba Karin, İslam’ın son din olduğunu ve İslam’ın kendi dışındaki tüm dinler üzerine egemen olarak geldiğini bilmiyor mu yoksa İslam’ı sırtının arkasına atarak kafir laik fikirleri Kazakistan halkına empoze etme çabasında mı? Oysa Allahu Teala şöyle buyurmuştur: اِنَّ الدّٖينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ۠ “Kuşkusuz Allah katında tek din İslam’dır.” [Al-i İmran 19]

Ağır ve tedavi edilemez hastalıkları olan çocukların yaşamını, sağlığını ve onurunu korumaya adanmış Ortak Kolokyum meselesine gelince; sanırım Erlan Karin ve Kardinal George Jacob Koovakad’ın bahsettiği hastalıklı çocuklardan kastettikleri laik ve gayrimüslimlerin çocukları olup Müslümanların çocukları değildir. Eğer Müslümanların çocukları da bu kategoriye girmiş olsaydı, başta Gazze olmak üzere işgal edilmiş Müslüman ülkelerde binlerce ağır hastalıklar içinde olan çocuklara müdahale edilmesi gerekirdi. Oysa bırakın bu hasta çocuklara müdahale etmelerini, vahşi Yahudi varlığının Gazze’ye ilaç girdirilmesini engellemesine dahi sessiz kalmışlardır. Bu da göstermektedir ki Kazakistan’ın başındaki Ruveybida yöneticiler, kendi halkı da dahil hasta Müslüman çocukları asla önemsememekte, aksine sömürgeci Batılı kafirlerin direktifleri doğrultusun Müslüman çocukların zihinleri tahrif etmenin peşindedirler.

Son olarak bu dinler arası iş birliği, sinsi bir girişimden başka bir şey değildir. Bu ise insanları kandırmak ve onları iğrenç kapitalist ideolojinin merhameti altında bırakmak içindir. Aynı zamanda İslam’ı ve Müslümanları saf dışı bırakarak İslam’ın yayılmasını engellemenin çabası içindedirler. Çünkü İslam, tüm dünyayı kapitalizmin kanlı pençelerinden kurtarmak için kapitalizme alternatif tek doğru ideolojidir.

* Kazakistan, Orta Asya'daki yapay zeka merkezi olmayı hedefliyor. Kazakistan, yapay zeka ve veri işleme teknolojileri için en büyük bölgesel merkez olmayı planlıyor. Kazakhtelecom JSC Yönetim Kurulu Başkanı Bagdat Musin, AI ve Dijital Köprü forumunda hesaplama kapasitesinin geliştirilmesi ve küresel BT devlerinin çekilmesi stratejisini açıkladı.

Ülkenin en büyük avantajı, uygun fiyatlı enerji kaynakları ile gelişmiş telekomünikasyon altyapısının birleşimidir. Yapay zeka modellerinin eğitimi için gerekli olan büyük ölçekli veri merkezlerini işletmek amacıyla, Kazakistan 5 GW'a kadar ek güç kapasitesi tahsis etmeyi planlıyor. (orient.tm, 03/10/2026).

Bugün yapay zeka teknolojileri artık sadece bilimsel ve teknik ilerlemenin bir ürünü değildir; aksine uluslararası sahadaki devletlerin güç dengelerini, ekonomik kapasitelerini, dahası bizzat halkların düşünce biçimlerini belirleyen stratejik bir silaha dönüşmüştür. Zira yapay zeka teknolojileri, insanları toplu olarak kontrol etmenin, düşüncelerini yönlendirmenin ve en özel mahremiyetlerini ihlal etmenin bir aracına dönüşmüştür. Ayrıca yapay zeka algoritmaları aracılığıyla, insanlara neyin güzel neyin çirkin olduğuna dair kriterler dayatılmakta olup bu ise, ilahi vahyin belirlediği helal ve haram mefhumlarını silmeye yönelik yönelik habis bir çabadır!

Nitekim Yahudi varlığının başkanı İzak Herzog’un, Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım-Cömert Tokayev’in daveti üzerine 27-28 Nisan 2026 tarihlerinde başkent Astana’da resmî bir ziyarette bulunması ve ziyaret sırasında iki ülke arasındaki ticari ve ekonomik iş birliğinin güçlendirilmesi, özellikle teknoloji ve yapay zeka alanlarındaki(!) ortaklığın genişletilmesi ve benzeri konuları ele alması sömürgeci kafirlerin yapay zeka konusunda habis planlarının en çarpıcı örneklerinden biridir.

Dolayısıyla Kazakistan’ın, Orta Asya'daki yapay zeka merkezi olmayı hedeflemesinin yanı sıra Kazakistan’ın, yapay zeka ve veri işleme teknolojileri için en büyük bölgesel merkez olmayı da planlaması, sömürgeci kafirlerin başta Müslümanlar olmak üzere tüm insanlığa karşı uygulamaya çalıştıkları habis planlarına hizmet etmekten başka bir şey değildir. Ayrıca gerçek şu ki, Müslümanların başındaki yöneticiler, halklarının ekonomik ve teknolojik kaynaklarını sömürgecilerin habis çıkarlarına hizmet etmek için kullanmaktadır. Zira Kazakistan da dahil Müslümanların ülkeleri muazzam doğal zenginlikler üzerinde oturmasına, dinamik genç enerjiler barındırmasına ve dünyadaki en önemli jeostratejik konumları işgal etmesine rağmen Müslümanların başındaki ajan yöneticiler, Müslüman halkları teknoloji dünyasında sadece aciz bir tüketiciden ibaret kılıp milletlerin kuyruğu durumuna düşürmüşlerdir. İslami mefhumlara göre, ister basit bir kılıç olsun, ister en karmaşık yapay zeka sistemleri olsun herhangi bir teknolojik araç tek bir amaç için kullanılmalıdır ki o da: Allah’ın kelimesini yüceltmek ve insanoğlu arasında adaleti yaymaktır.

Son olarak muhlis siyasetçilerimizden birinin ifadelerine yer verelim: “Sömürgeci güçler geçmişte ordularıyla topraklarımızı işgal etmiş olsalar da, bugün dijital teknolojiler, sosyal medya ağları ve yapay zeka algoritmaları aracılığıyla gençlerimizin kalplerini ve zihinlerini istila ediyorlar; şüphesiz bu istila, geleneksel savaşlardan çok daha zararlıdır; zira bu istilada yenilgiye uğrayan taraf, köleliğini özgürlük sanmaktadır.”

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ramazan Ebu Furkan

Devamını oku...

Irak Hükümeti Sahte Bir Bağımsızlığı ve Hayali Bir Egemenliği Kutluyor!

Bakanlar Kurulu, 30 Eylül 2026 Çarşamba gününden 3 Ekim Cumartesi gününe devlet kurumlarında resmî tatil ilan edilmesine karar verdi. Başbakanlık Basın Ofisi, bu kararın Irak ile Amerika arasında Eylül 2024’te varılan ve ABD liderliğindeki uluslararası koalisyonun askeri görevlerinin sonlandırılmasını ve güvenlik ilişkilerinin ikili ortaklık çerçevesine dönüştürülmesini öngören anlaşmanın tamamlayıcısı olarak alındığını belirtti.

Sömürgeci kâfir Batı’nın Osmanlı Hilafeti’ni yıktıktan sonra kurduğu devletçikler ve Müslümanların işlerini üstlenen Ruveybida yöneticiler; Müslümanları aldatmayı ve hezimetleri onlara zafermiş gibi sunmayı her zaman adet edinmişlerdir. Nitekim Sykes-Picot Anlaşması’nın ardından kurulan bütün bu küçük devletçiklerin birer “Bağımsızlık Günü” vardır. Oysa bu günler, işgalci askerî güçlerin Müslüman beldelerinden çekildiği; fakat çekilmeden önce ülkenin siyasi düzenini kendi çıkarlarına göre şekillendirdikleri ve çıkarlarını koruyan ajan yöneticileri başa getirdikleri ve onların da halkı demir ve ateşle yönettikleri günlerdir.

Evet, sömürgeci kâfirin askerî varlığı Müslümanların evlatlarını harekete geçirmiş ve birçok Müslüman beldesinde işgalcilere karşı şiddetli bir direniş göstermişlerdir. Bu direnişler işgalcileri öylesine zor durumda bırakmıştır ki işgalci, ülkede kalmasının hem maliyetli hem de tehlikeli olduğunu anlamıştır. Dolayısıyla Müslümanların siyasi bilinçsizliğinden yararlanarak onları aldatmış, onlara sahte ve şekli bir bağımsızlık vermiştir. Ama diğer yandan siyasi, ekonomik ve kültürel sistem üzerindeki hâkimiyetini sürdürmüştür.

Bugün Irak hükümeti bir kez daha “Egemenlik ve Bağımsızlık Günü” ilan etmektedir. Hâlbuki yakındaki de uzaktaki de, bu yaralı ülkenin kendi işlerinde gerçek anlamda hiçbir yetkiye sahip olmadığını gayet iyi bilmektedir!

Başbakan hangi egemenlikten söz ediyor? Kendisi başbakanlık makamına Amerika’nın emri ve onayıyla gelmedi mi?

Hangi egemenlikten söz ediyor? Peki Amerika’nın yönlendirmesi olmadan ve İran büyükelçisi hazır bulunmadan ülkenin güvenliğiyle ilgili bir meselede karar alabiliyor mu?!

Allah aşkına hangi bağımsızlıktan söz ediyor? Ülkenin siyasal sistemini ve anayasasını Amerikan işgalcisi şekillendirmedi mi?!

Allah aşkına hangi bağımsızlıktan söz ediyor? Ülkenin ekonomisi ve mali kaynakları Amerikan işgalcisinin kontrolü altında değil mi?!

Ey Müslümanlar! On üç asır boyunca hidayet ve doğru yolun meşalesi olmuş bir ümmetin bugün bu kadar güçsüz ve dağınık hâle gelmesi gerçekten utanç ve zillet verici!

Gerçek Egemenlik Günü, işgalci kâfirin askerî, siyasi, ekonomik ve kültürel bütün köklerinin sökülüp atıldığı gün olacaktır. Bu ise ancak Hilafeti kurmak için ciddi ve ihlaslı biçimde çalışmakla ve dini hâkim kılacak, küfür ve ehliyle mücadele edecek olan Râşit bir Halifeye biat etmekle gerçekleşebilir. İşte o zaman, yalnızca o zaman ümmetin sevinmesi ve mutlu olması anlamlı olacaktır. Ve ümmet, bu sevincini Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya şükür secdesi ederek ifade edecektir.

لِلَّهِ الْأَمْرُ مِن قَبْلُ وَمِن بَعْدُ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللَّه“Önce de sonra da emir Allah’ındır. O gün müminler Allah’ın yardımıyla sevineceklerdir.” [Rum 3-4]

Devamını oku...

Gerçek Bağımsızlık, Bağımsız Bir Devletin Temel Şartıdır

Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Türkmenistan’ın bağımsızlığının 35. yıl dönümü münasebetiyle Türkmenistan Cumhurbaşkanı Serdar Berdimuhammedov’a resmî bir tebrik mesajı gönderdi.

Azerbaycan Cumhurbaşkanı mesajında, Türkmenistan’ın hayatın bütün alanlarında dikkat çekici başarılar elde ettiğini, dinamik biçimde geliştiğini ve uluslararası arenadaki konumunu güçlendirdiğini belirtti. Ayrıca iki kardeş halk arasındaki stratejik ortaklığın ve geleneksel dostluk ilişkilerinin yüksek düzeyine özellikle vurgu yaptı. (orient.tm, 26 Eylül 2026)

Şüphesiz siyasi, askerî ve ekonomik bağımsızlık, gerçekten bağımsız bir devlet olmanın temel şartıdır. Sömürgeci yönetimden kurtulmak anlamına gelen bağımsızlık terimi, aslen kâfirler tarafından İslam beldelerini zayıf durumdaki Osmanlı Hilafeti’nden koparmak için kullanılmıştır. İngiltere ve Fransa; Arap ve Afrika ülkelerini Osmanlı Hilafeti’nden ayırmak ve onları sömürgeleştirmek için bağımsızlık sloganlarını yükseltmişlerdir. Ardından Birinci Dünya Savaşı patlak vermiş ve akabinde Hilafet yıkılmıştır. Sömürgeci devletler işgal ettikleri topraklarla yetinmemiş, akabinde İkinci Dünya Savaşı patlak vermiş ve bu savaşın sonucunda dünyaya liderlik etme hırsıyla yanıp tutuşan Amerika, bağımsızlık düşüncesini ortaya atmıştır. İşte “Atlantik Bildirisi” de bu bağımsızlık sürecine doğru atılan ilk adım olmuştur.

İşte bu bağlamda, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Türkmenistan’ın 1991 yılında ilan ettiği bağımsızlık da yalnızca kâğıt üzerinde kalan sahte bir bağımsızlıktan başka bir şey değildir.

Ey Müslümanlar! Sömürgeci güçler, yani Rusya ve Batı tarafından çizilmiş yapay sınırları benimseyen ve İslam Şeriatı yerine laik, ulusal sistemleri uygulayan bir ülke gerçekten bağımsız olabilir mi?

Halkı baskı altında tutan ve yer altı zenginliklerini, özellikle doğal gaz ve petrolü ümmetin çıkarları yerine küresel güçlerin hizmetine sunan işbirlikçi veya ajan bir rejim, bağımsız bir devlet olabilir mi?

İslam ümmetinin uyanıklığından kaçmak ve sömürgeciliğin sömürüsünü gizlemek için “daimî tarafsızlık” statüsünü bir örtü olarak kullanan bir ülke gerçekten bağımsız olabilir mi?

Bağımsızlık sonrası dönemde Rusya’nın; Bağımsız Devletler Topluluğu ve ikili enerji anlaşmaları yoluyla Türkmenistan üzerindeki nüfuzunu sürdürmesine izin veren bir yapı, bağımsız bir devlet olabilir mi?

Rusya’nın bölgede Müslüman Orta Asya halklarını kontrol altında tutmak ve kendi hâkimiyetini meşrulaştırmak amacıyla kullandığı “İslami terörizm ve aşırılıkçılık” söylemini ilke edinen; samimi davet taşıyıcılarını ve Müslümanları en ağır cezalarla cezalandıran bir devlet bağımsız olabilir mi?

Türkmenistan’a tamamen kapitalist ve çıkarcı bir anlayışla yaklaşan; tek gayeleri Türkmenistan’ın devasa doğal gaz rezervlerini Rusya’yı bypass ederek Hazar Denizi üzerinden kendi pazarlarına ulaştırmak olan Batılı güçlerle yakın iş birliği içerisinde bulunan bir devlet bağımsız olabilir mi?

Batı’nın insan hakları ve demokrasi söylemlerini yalnızca ekonomik ve jeopolitik çıkarları doğrultusunda bir baskı aracı olarak kullandığı bir ortamda, Batı’nın çıkarlarına hizmet eden diktatör bir rejim bağımsız bir devlet olabilir mi?

Rusya’nın siyasi ve askerî baskılarıyla Batı’nın ekonomik ve kapitalist talepleri arasında sıkışıp kalan bir devlet gerçekten bağımsız olabilir mi?

Ey Müslümanlar! Sahte bağımsızlık gibi yalanlara aldanmayın. Demokrasinin zifiri karanlığından ve sömürgecilerin zulmünden kurtulmanın yegâne yolu olan Hilafet’in adaletini geri getirmek için çalışın. Çünkü beldelerimiz uzun dönemler boyunca İslam ile yönetilmiş, atalarımız İslam’a sımsıkı sarılmışlardır. Haydi sömürgeci kafirlerin servetlerimizi yağmalamasını durdurmak için tek bir Halife altında birleşin; çünkü zulüm ve zillet altında yaşamanız caiz değildir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَلَنْ يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً“Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir.” [Nisa 141]

Devamını oku...

Müslüman Kadınlar ve Yabancı Öğrenciler İtalya’daki Seçim Siyasetinin Odağı Hâline Gelmişlerdir!

İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, hükümetinin okullarda nikap ve burkayı yasaklayan, her sınıfta yabancı öğrenci sayısına yasal bir üst sınır getiren ve eğitim sistemine uyum sağlamakta ciddi güçlük çeken öğrencilerin velilerine İtalyanca öğrenme zorunluluğu getiren bir düzenleme hazırladığını duyurdu. 24 Eylül’de Bakanlar Kurulu, okullarda yüz maskesi takılmasını suç hâline getiren ve sınıflarda İtalyanca konuşmayan öğrencilerin oranını azami yüzde 30 ile sınırlandıran bir kanun hükmünde kararnameyi kabul etti.

Bu duyuru, İtalya’nın gelecek yıl yapılacak genel seçimlere doğru ilerlediği ve göç konusundaki siyasi rekabetin kızıştığı bir dönemde geldi. Müslüman kadınlar ve onların İslami kıyafetleri, Avrupa’daki siyasi tartışmaların merkezine yerleşmiş durumda. Siyasetçiler, Müslüman kadınları toplumun birer ferdi olarak kabul etmek yerine onların kıyafetlerini, İslam’a, göçmenlere ve sözde entegrasyona karşı olduklarını göstermek için kullandıkları siyasi bir araca dönüştürmüşlerdir. Meloni, İtalyan çocukların sınıflarında azınlık hâline geldikleri için kendilerini “dışlanmış” hissetmelerinin kabul edilemez olduğunu söyledi. Ancak yabancı öğrenci sayısına yasal üst sınır getirilmesi, bir çocuğun okulda yer bulup bulamaması neden o okulda bulunan diğer yabancı çocuk sayısına bağlı olsun ki sorusunu akıllara getirmektedir. Bu nedenle söz konusu öneriler, sürekli siyasi saldırıya maruz kalan iki kesimi aynı noktada birleştirmektedir: Birincisi, dinî kıyafeti bir “sorun” olarak görülen Müslüman kadını; ikincisi ise varlığı kontrol edilmesi veya sınırlandırılması gereken bir meseleymiş gibi tartışılan göçmen çocuğu.

Bu yalnızca İtalya’ya özgü bir sorun değildir. Fransa, Belçika, Danimarka, Avusturya, İsviçre ve Hollanda da nikap veya başörtüsüne çeşitli kısıtlamalar getirmiştir. Bu tür önlemler genellikle güvenlik, laiklik, kadın hakları ve entegrasyon gibi bahanelerle kamuoyuna sunulsa da aslında bariz bir çelişkiyi ortaya koymaktadır. Özgürlükten, eşitlikten ve kadınların kendi kararlarını kendileri alma hakkından dem vuran Avrupa hükümetleri, diğer yandan Müslüman kadınların ne giyeceklerini ve bunu nerede giyebileceklerini belirleyen yasalar çıkarmaktadırlar!

Siyasi zamanlama da göz ardı edilmemelidir. İtalya seçimlere yaklaşırken Meloni, daha sert göç politikaları talep eden Roberto Vannacci gibi figürlerle rekabet etmektedir. Roberto Vannacci daha sert tedbirler alınması çağrısında bulunmuştur. Böylesi bir iklimde İslam, Müslüman kadınlar ve göçmenler; siyasetçilerin göç ve entegrasyon konusunda en sert duruşu sergilemek için yarıştığı seçim kampanyalarında etkili birer araç haline gelebilmektedir. Bu örüntü Avrupa’nın diğer yerlerinde de görülmüştür; İslamî kıyafetler defalarca radikalizmle, güvenliksizlikle veya sözde entegrasyonun başarısızlığıyla ilişkilendirilmektedir.

Müslüman kadınlar çoğu zaman korunmaya muhtaç kişiler olarak tasvir edilirken, uygulanan politikalar onları okullardan, kamu kurumlarından ve kamusal hayatın bazı alanlarından dışlamaktadır! Oysa entegrasyon; topluma katılım sağlamayı, eğitim almayı ve farklı geçmişlere sahip insanlarla saygı çerçevesinde etkileşimde bulunmayı ifade etmelidir. Ancak entegrasyon, dinî uygulamalara kısıtlamalar getirilmesi veya kimliklerinin bazı unsurlarından vazgeçmek için insanlara baskı yapılması konusuyla ilişkilendirildiğinde, o zaman bu eşit katılımdan ziyade zoraki asimilasyona benzemektedir.

Ayrıca burada bizzat laik sistemin kendisi hakkında çok daha geniş kapsamlı bir sorgulama da söz konusudur. Bu politikalar sadece bazı siyasetçilerin haddi aştıklarına dair örnekler değildir, aksine bu politikalar, ahlak ve özgürlüklerin siyasi çıkarlara, kamuoyu baskısına ve seçim hesaplarına göre değiştiği bir sistemde mevcut olan çok daha derin bir sorunu gözler önüne sermektedir. Kendisini özgürlük ve eşitliğin koruyucusu olarak sunan bir sistem, elbette azınlıkları koruyabilmelidir. Ama Müslüman kadınlara ve göçmen ailelere yönelik tekrarlanan kısıtlamalar, laik siyasetin eşit muameleyi garanti etme ve farklı dinî inançlara ve etnik kökenlere sahip insanlar arasında uyum sağlama kapasitesi hakkında ciddi şüphelerin uyanmasına vesile olmaktadır.

Dolayısıyla mesele, nikap veya okullardaki öğrenci sayısından çok daha büyüktür. Mesele, kimlik, göç ve (ulusal) değerler etrafında dönen tartışmalarda, Müslüman kadınların ve göçmen ailelerin kolay hedefler haline gelebildiği bir siyasi iklimle ilgilidir. Bu durum, azınlıklar temel haklarını kullanmak istediklerinde; laik sistemin ne kadar sağlıklı olduğu ve özgürlük, eşitlik ve hoşgörü gibi ilkelerinin ne kadar geçerli olduğu konusunda ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.

Hükümetler, İslam veya göç karşıtı sert tutumlarını kamuoyuna göstermek istediklerinde, Müslüman kadınları siyasi bir araç olarak kullanmaktan vazgeçmelidir. Çocuklar da uyrukları veya aile geçmişleri nedeniyle sınıfta bulunmalarının bir sorun teşkil ettiğini hissetmemelidir. Bütün bunlar, şüphe yok ki toplumu yönetme konusunda yetersiz kalan bir sistemin bariz bir yansımasıdır.

Devamını oku...

Ey Müslüman Orduları, Aklınız Nerede?! Birbirinizle Savaşarak Sömürgecinin Nefes Almasına İzin mi Veriyorsunuz?!

Trump’ın savaşı, İslam Yarımadası’nı ve çevresini hâlâ kemirmeye devam etmektedir. Fakat aynı zamanda bu savaş, Amerika’nın askerî kapasitesinin gerçek boyutunu ve ne ölçüde yetersiz kaldığını da gözler önüne sermiştir. Bu savaş, Amerika’nın uzun vadeli çatışmaları yürütecek güçte olmadığını; daha düşük teknolojili askeri bir direnişle karşılaştığında bile hemen bocalayıp ne yapacağını bilemez hale geldiğini kanıtlamıştır. Aynı şekilde savaş, İslam ümmetinin, galip gelmenin yollarını bilinçli biçimde araştırıp bunun için gereken çabayı göstermesi hâlinde, kendisiyle Batı arasındaki teknolojik farkı kapatabilecek güce sahip olduğunu da göstermiştir. Yaşanan hadiseler, İslam ümmetinin en karanlık ve en zorlu şartlarda dahi direnme ve dayanma gücüne sahip olduğunu ispatlamıştır.

Amerika bu savaşın içine saplandığı günden beri bocalamakta ve kendisini kurtarmak için başkalarını savaşa dâhil ederek kendi adına savaştırmaya çalışmaktadır. Avrupa devletlerinden bunu istemiş ama onlar Amerika’nın bu talebini reddetmişlerdir. Doğu Asya ülkelerinden kendi adına savaşmalarını istemiş, onlar da bunu reddetmişlerdir. Çünkü bu ülkeler, Amerika’nın kendi tutuşturduğu savaşın ateşiyle yanmasını ve Trump’ın küstahlığının dizginlendiğini görmek istemekte; Amerika’nın savaşına sürüklenmek istememektedirler. Bunun üzerine Amerika, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ı savaşa sokmak ve böylece kendisini içine düştüğü çıkmazdan kurtarmak için bu üç ülkeden Mekke İttifakı’nı kurmalarını istemiştir.

Bu ülkelerin yöneticileri ise sahneyi basiretle okuyup Amerika’nın savaş bataklığında boğulduğunu, bunun Basra Körfezi’ndeki Amerikan nüfuzundan kurtulmak için büyük bir fırsat olduğunu görüp onu bölgeden kovmak yerine; Amerika adına “vekalet savaşı” yürütmek üzere bu ittifakı kurmuşlardır! Diğer taraftan Amerika’nın başkanı ise, üzerinde “Trump Boğazı” yazan Körfez haritalarını yayımlamaya hâlâ devam etmektedir!

Böyle bir savaşın meydana gelmesi büyük bir felakettir. Çünkü her iki taraftan da Müslümanların kanı dökülecek, Müslümanların orduları ve halkları yıpratılacaktır. Bu sırada Mescid-i Aksa işgal altında kalmaya devam edecek, Filistin, Suriye ve Lübnan’ın işgali sürecek, Amerika ile Yahudi varlığı Müslümanların çocuklarının ve kadınlarının cesetleri üzerinde içkilerini yudumlayacak, hegemonya tahtlarını bombalarıyla yıktıkları Müslüman beldelerinin enkazları üzerine kuracaklardır.

Biz, Müslüman beldelerinde kamuoyu ve karar mekanizmalarını etkileyen bütün samimi ve özgür kimselere sesleniyoruz: Bu kervanın göz göre göre uçuruma sürüklenmesine izin vermeyin!

Endülüs’ün nasıl kaybedildiğini hatırlayın! Oradaki emirler birbirleriyle savaşıp birbirlerine karşı kâfirlerle birlikte komplo kurduklarında, 700 yıllık İslam yönetimi mirasını nasıl yok ettiklerini hatırlayın! Husiler ile Suudi Arabistan arasında zaman zaman patlak veren ve şimdi Türkiye ile Pakistan gibi başka Müslüman ülkelerin de içine çekilmek istendiği bu savaş, günahkâr bir savaştır. Oysa Türkiye ve Pakistan’ın yapması gereken, iki tarafın da bu savaşı daha fazla körüklemesini engellemek için müdahalede bulunmaktır. İslam’a karşı samimi olan bir düşünce, bu savaşın fitilini hemen söndürmek için çalışmayı gerektirir. Çünkü bu savaş, Müslümanları ve beldelerini daha fazla felakete sürüklemekten, Müslümanların düşmanlarını ve onların ekonomilerini canlandırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

Geçmişte Amerika’nın Irak, Afganistan ve Şam beldeleri üzerindeki hâkimiyetini güçlendirmesine katkıda bulunan İran’a gelince; onun yeni liderliği önce Allah Azze ve Celle sonra da Müslümanlar karşısında hesaplarını yeniden gözden geçirmelidir. İran, Amerika’nın kendisine sırt çevirmesinden ders almalıdır. Sömürgeci kâfirin yörüngesinde dönmek ve Müslümanların trajedileri pahasına onun çıkarlarını gerçekleştirmek büyük bir suçtur. Hakkında ne kadar yanıltıcı fetvalar verilirse verilsin İslam bu suçu asla caiz görmez. Üstelik yaşanan hadiselerin de gösterdiği üzere bu, aynı zamanda siyasi bir intihardır. İran, eğer gerçekten ders almışsa, Müslümanların kurtuluşuna ve onların varlığının korunmasına yoğunlaşmalı, Müslümanlar arasında yeni savaşlar çıkarmamalıdır. Dahası, sömürgeci kâfir Batı’nın bu savaşı körüklemek için kullandığı gerekçeleri de ortadan kaldırmalıdır.

Her iki tarafında Müslümanların birbirleriyle savaşmasını Allah yolunda cihat olarak nitelendiren fetvalarına gelince; bunlar sapkınlık ve insanları saptırmaktan başka bir şey değildir. Bu fetvalar, dikkatleri, bugün değilse yarın mutlaka verilmesi gereken gerçek fetvadan başka yöne çevirmektedir. O fetva ise, sömürgeci nüfuzdan kurtulmak; Mescid-i Aksa’yı ve Lübnan, Güney Suriye ve Keşmir gibi sömürgeci kâfirlerin işgal ettiği diğer toprakları işgalci gaspçıların elinden kurtarmak için cihat ve genel seferberlik ilan edilmesi gerektiğinin fetvasıdır.

Müslüman ordularındaki güç ve kuvvet sahibi subaylara gelince; Amerika adına vekalet savaşına girmeleri onlar için katmerli bir hüsran demek olduğu anlamına gelir! Zira dün Gazze’nin ezilmesine, Mescid-i Aksa’nın kirletilmesine ve Keşmir’in işgal edilmesine, işbirlikçi yöneticilere itaat ederek seyirci kalmışlardır. Bugün ise yöneticilerin kendilerini kendi kardeşleriyle savaşa sürüklemesine seyirci kalmaktadırlar. Seyirci kalmakla Müslüman beldelerindeki hâkimiyeti son bulmak üzere olan sömürgeci kâfirin yeniden nefes almasına ve stratejik üstünlüğünü tekrar kazanmasına imkân sağlamaktadırlar.

Ey subaylar ve genelkurmay başkanları! Uyanın artık bu gaflet uykusundan! Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

قَاتِلُواْ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَلاَ بِالْيَوْمِ الآخِرِ وَلاَ يُحَرِّمُونَ مَا حَرَّمَ اللّهُ وَرَسُولُهُ وَلاَ يَدِينُونَ دِينَ الْحَقِّ مِنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ حَتَّى يُعْطُواْ الْجِزْيَةَ عَن يَدٍ وَهُمْ صَاغِرُونَ“Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Rasûlü’nün haram kıldığını haram saymayan ve hak din İslam’ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın.” [Tevbe 29]

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER