Çarşamba, 17 Zilhicce 1447 | 2026/06/03
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

ABD-İran Müzakereleri... Benzer Aşamalar ve Reddedilen Öneriler

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

ABD-İran Müzakereleri... Benzer Aşamalar ve Reddedilen Öneriler

Haber:

ABD Başkanı Trump, 19/5/2026 Salı günü yapılması planlanan İran'a yönelik askeri saldırının ertelendiğini duyurdu ve “ABD'nin İran'la, onun nükleer silaha sahip olmasını engelleyecek bir anlaşmaya varması için çok iyi bir fırsat var” eklemesinde bulundu.

Ayrıca İran'ın nükleer silaha sahip olmasını engelleyen bir anlaşma imzalanabilirse, yönetiminin bundan memnun olacağını açıkladı ve İran’a yönelik saldırının ertelenmesinin kısa bir süreliğine olacağını vurguladı.

Yorum:

Geçtiğimiz 8 Nisan'da taraflar arasında ateşkes ilan edilmesinden bu yana ABD-İran müzakereleri hâlâ bir çekişme ve gerilim aşamasında. Trump, her seferinde bir anlaşmaya varılması için iyi bir fırsat olduğunu söylese de, söylemlerinde tekrarlanan askeri tehditler ağır basarken, İranlı yetkililer ise ülkelerinin hedef ve taleplerinden taviz vermeyecekleri konusunda ısrarcı davranıyor.

ABD ile İran arasındaki görüşmeler birçok benzer aşamadan geçmiştir; -her aşamada- taraflar savaşı durdurmak için bir öneri sunmakta diğer taraf ise bunu reddetmektedir; süreç bu şekilde devam etmektedir; zira taraflar arasında, özellikle İran’ın nükleer programıyla ilgili belirgin görüş ayrılıkları olması nedeniyle müzakereler ciddi bir donuklukla karakterize olmuştur.

Son basın raporlarına göre Pakistanlı arabulucular, geçen pazartesi gecesi Amerika’ya 14 maddeden oluşan revize edilmiş İran’ın önerisini iletti; bu öneri esas olarak savaşın sona erdirilmesi ve ABD tarafından güvenin tesis edilmesi yönündeki müzakerelere odaklanmıştır.

Ancak üst düzey bir ABD'li yetkili, Axios istihbarat sitesine yaptığı açıklamada, İran'ın önerisinin yalnızca şekli iyileştirmeler içerdiğini ve uranyum zenginleştirmesinin askıya alınması ya da mevcut stokların teslim edilmesi konusunda ayrıntılı bir taahhüt içermediğini söylemiş ve şayet İran tutumunu değiştirmezse ABD'nin “bombalar aracılığıyla müzakerelere devam etmek zorunda kalacağını” vurgulamıştır.

Görünen o ki görüşmeler, savaşın durdurulmasına yol açmayacaktır; ABD ya da İran taleplerinde ısrar edip gerek nükleer dosya gerekse Hürmüz Boğazı konusunda gerçek anlamda taviz vermemeleri durumunda, ateş dilinin yeniden alevlenmesi muhtemel görünmektedir. Peki taraflar bir anlaşmaya varılmasına yol açacak esnekliği gösterecek mi, yoksa çatışmalar eskisinden daha şiddetli bir şekilde yeniden mi başlayacak? Bu sorunun cevabını, önümüzdeki günler verecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed Sa’d

Devamını oku...

Amerikan Kamuoyunun Yahudi Varlığına İlişkin Dönüşümleri Dikkat Çekicidir ve Geleceğe Dönük Küçümsenemeyecek Boyutları Vardır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Amerikan Kamuoyunun Yahudi Varlığına İlişkin Dönüşümleri Dikkat Çekicidir ve Geleceğe Dönük Küçümsenemeyecek Boyutları Vardır

Haber:

New York Times gazetesi ile Siena College Araştırma Enstitüsü’nün birlikte gerçekleştirdiği bir kamuoyu yoklamasının sonuçları, Amerikalıların çoğunluğunun Yahudi varlığına ekonomik ve askerî destek sağlanmasına karşı olduğunu ortaya koymuştur. Anket sonuçlarına göre, katılımcıların %57’si bu desteğin sağlanmasına karşı olduklarını ifade etmiştir. Gallup kuruluşunun daha önce yaptığı bir anket, Amerikan kamuoyunun Filistin meselesine yönelik tutumunda dikkat çekici bir dönüşüm olduğunu ortaya koymuştur; zira ankete göre Amerikalıların %41’i Filistinlilere sempati duyduğunu belirtirken, yalnızca %36’sı Yahudilere sempati duyduğunu ifade etmişlerdir; bu da, 2001 yılında yıllık ölçümlerin başlamasından bu yana bir ilk olmuştur.

Gözlemciler, Amerikan kamuoyundaki bu hızlı ruh hâli değişimini Amerika’daki Filistin’e destek veren halk hareketlerinin artan etkisine bağlamaktadır; zira üniversitelerdeki geniş öğrenci hareketliliği, boykot ve yatırımları geri çekme kampanyaları, Kongre içindeki baskılar ve sosyal medya platformlarındaki yoğun varlık sayesinde bu hareketler, geleneksel olarak Yahudi varlığı lehine eğilim gösteren kamusal alana Filistin anlatısını taşımayı başarmıştır. Yahudilerin Batı Şeria ve Gazze’deki ihlallerinin ve suçlarının belgelenip doğrudan Amerikan kamuoyuna aktarılması da genel bilincin yeniden şekillenmesine katkıda bulunmuş ve özellikle gençler ile bağımsızlar arasında giderek büyüyen kesimleri, egemen anlatıyı yeniden gözden geçirmeye itmiştir; bu da son kamuoyu yoklamalarına ve Yahudi varlığına yönelik geleneksel sempati düzeylerindeki gerilemeye açıkça yansımıştır. (Samaa News)

Yorum:

Şüphesiz Amerikan kamuoyundaki bu dönüşüm, gözlemciler ve karar alıcılar açısından önemli bir dönüm noktası ve geniş ilgi odağı oluşturmuştur; zira Yahudi varlığı, Yahudi ve Siyonist kurumlar, onların siyasi ve elit örgütleri, araçları, adamları, şirketleri ve sermayeleri aracılığıyla Amerika’da her zaman geniş bir halk desteğini korumuştur. Bu destek, varlığın kuruluşundan, bugünden iki yıl öncesine kadar onlarca yıl boyunca devam etmiştir. Öyle ki Amerika’nın Yahudi varlığına karşı koruyucu bir baba ve şefkatli bir bağır gibi davranması sıradan, hatta talep edilen durum hâline gelmişti. Nitekim hem Amerika başkanları hem de gerek başkanlık gerek yasama, hatta belediye ve sendika seçimlerine aday olanlar bu tavrı göstermekte adeta birbirleriyle yarışmıştır. Böylece varlığı ve Siyonizm’i desteklemek, siyasi sahneye ve karar alma mekanizmasına giriş bileti haline gelmişti. Öyle ki durum, Amerika’nın liderlerinin, kendilerinin bizzat Yahudilerden daha Siyonist olduklarını söylemelerine kadar varmıştır.

Şimdi saat ibreleri ters yönde dönmeye başlamıştır; zira Amerika içinde, özellikle gençler ve gelecek nesil arasında, Yahudi varlığını ve onun suçlarını reddeden, onu mağdur ve dost olarak görmeyen akımlar ve bir kamuoyu oluşmaya başlamıştır. Hatta bu, New York Belediyesi gibi bazı belediyelerde ve Temsilciler Meclisi’ndeki bazı sandalyelerde gerçekleşen son ara seçimlerde bile baskın bir hale gelmiştir; çünkü Filistinlilere açıkça destek veren, Yahudi varlığına, onun savaşlarına ve suçlarına karşı çıkan kişiler ortaya çıkmış ve böylece Amerikan sokağının daha önce alışık olmadığı bir şekilde, Yahudi varlığına karşı tavır alan ve Siyonist ile Yahudi kuruluşların mali desteğini reddeden bazı isimler seçimlerde bu koltukları kazanmayı başarmıştır; bu başarı ise genel sokağa ve sıradan insanların dağınık desteğine dayanmaktadır. Bu da Amerika’daki karar alıcılar ve Yahudiler için büyük bir şok olmuştur.

Yahudi varlığının gerçek yüzünün dünya önünde ortaya çıkmasının ardından kamuoyunda meydana gelen bu dönüşüm, belki de bundan sonra Amerika’nın Yahudi varlığıyla olan bağı ve ona verdiği destek üzerinde etkili olabilir; çünkü bugün genç olan nesil, birkaç yıl sonra Amerikan karar alma mekanizmasını şekillendirecek ya da en azından buna ortak olacaktır. Eğer bu gerçekleşirse, Amerika-Yahudi varlığı ittifakında bir gerileme yaşanacak ve Amerika’nın şımarık çocuğu olarak görülen Yahudi varlığı için büyük bir kayıp olacaktır.

Eğer böyle bir şey olur ve Yahudi varlığı da Amerika’nın dışlanmış çocuğu haline gelirse, o zaman Yahudi varlığı için ağlayacak kimse kalmayacak ve Allah ile olan ipi koptuktan sonra onlardan insanların ipi de kopacaktır; zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: ضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ أَيْنَ مَا ثُقِفُواْ إِلاَّ بِحَبْلٍ مِّنْ اللّهِ وَحَبْلٍ مِّنَ النَّاسِ وَبَآؤُوا بِغَضَبٍ مِّنَ اللّهِ وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الْمَسْكَنَةُ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَانُواْ يَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللّهِ وَيَقْتُلُونَ الأَنبِيَاءَ بِغَيْرِ حَقٍّ ذَلِكَ بِمَا عَصَوا وَّكَانُواْ يَعْتَدُونَ “Allah’tan bir ipe ve insanlardan bir ipe tutunmadıkça, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, onlara zillet damgası vurulmuş; Allah’ın gazabına uğramışlar ve aşağılanmaya mahkûm olmuşlardır. Bu, onların Allah’ın ayetlerini inkâr etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürmeleri yüzündendir. Bu (cüretleri de) onların isyan etmiş ve haddi aşmış bulunmalarındandır.” [Al-i İmran 112] Bundan sonra onlar, onları mübarek Filistin topraklarından kökünden söküp atabilecek olan ümmet için ne kadar da değersiz olacaktır. Nasıl olmasın ki; zira ümmet bugün -eğer azmederse- Amerika’nın ve tüm dünyanın onlara verdiği desteğe rağmen onların varlığını yıkmaya ve onları Filistin’den söküp atmaya muktedirdir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Halil Abdurrahman

Devamını oku...

Türkiye Vilayeti: Gündem Değerlendirme Toplantısı 19/05/2026

  • Kategori Türkiye
  •   |  
Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti:
Gündem Değerlendirme Toplantısı 19/05/2026
 

Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti Medya Bürosu Üyesi Sayın Muhammed Emin Yıldırım, gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

◾️ Küresel Sumud Filosuna Saldırı
◾️ Türkiye-Kazakistan İş Forumu
◾️ Ak Parti'nin Gençlik Şöleni

H. 2 Zilhicce 1447 - M. 19 Mayıs 2026

turkiye vilayeti

İlgili Bağlantılar:

Devamını oku...

7 Ekim 2023’ten İtibaren Uluslararası Sistemin Çöküşü

  • Kategori Makaleler
  •   |  

7 Ekim 2023’ten İtibaren Uluslararası Sistemin Çöküşü

 

Aksa Tufanı olayının patlak verdiği andan itibaren dünya artık eskisi gibi değildir; bunun nedeni zaten alevler içinde olan bölgede patlak veren savaş değildir; aksine yaşananların, on yıllardır kurallara dayalı olduğunu iddia eden uluslararası düzenin özünde, güç ve çıkarlar arasındaki kırılgan bir dengeden ibaret olduğunu açıkça ortaya çıkarmasıdır.

İşte tam da o anda, kendisini uluslararası hukukun koruyucusu olarak sunan sistemin maskesi düşmüştür. Zaten dünya, ilk gerçek sınavda insanların gözü önünde tökezleyene dek ve çifte standartları da tüm dünyanın gözü önünde ifşa oluncaya kadar bu konuda şüphe içerisindeydi. Böylece sahne, kurumların acziyeti, caydırıcılığın aşınması, ittifakların karmaşası ve benzerleri gibi tüm sertliğiyle derin aksaklıklara maruz kalmıştır.

Günler geçtikçe çöken şeyin sadece bölgesel dengeler değil, aksine artık ne kendi kurallarını dayatabilen ne de başkalarını meşruiyetine ikna edebilen bir sistem olan uluslararası sistemin bizzat temelleri olduğu ortaya çıkmıştır. Sahada kimin kazanıp kimin kaybettiği bir yana tanık olduğumuz şey, soğuk savaş sonrası şekillenen uluslararası sistemin sonunun başlangıcı olmasıdır. Zira bugün dünya, henüz yeni kurallar belirginleşmeden eski kuralların parçalandığı çalkantılı bir geçiş döneminin eşiğinde durmaktadır.

Uluslararası sistem, 7 Ekim 2023’ten bu yana ve hatta bugün İran’a karşı savaşa kadar, kırılganlığını ortaya çıkaran bir dizi çatışmalara maruz kalmıştır. Şimdi onu çöküşe sürükleyen bazı noktalara değineceğim:

Birincisi: Bağlayıcı uluslararası hukuk fikrinin çöküşü: İran'da yaşananlar ve Aksa Tufanı operasyonunun ardından olanlar, uluslararası hukukun seçici bir şekilde uygulandığını ortaya koymuştur; zira gerçek anlamda hesap sorulmadan meydana gelen büyük yıkım ve devasa sivil kurban, Birleşmiş Milletler'e duyulan güvenin kaybolmasına ve kurallara dayalı düzenin meşruiyetini yitirmesine yol açmıştır. Böylece uluslararası hukuk, bağlayıcı bir referans olmaktan çıkıp, güçlülerin elindeki siyasi bir araca dönüşmüştür. Nitekim bugün, Birleşmiş Milletler’in ABD’den gelen mali desteğinin, dokuz şart dışında durdurulmasıyla birlikte en öne çıkan başlık şu olmuştur: Birleşmiş Milletler, sadece Amerika’nın çıkarlarının uygulanmasına boyun eğmedikçe mali destek yoktur.

İkincisi: Caydırıcılık mefhumunun çöküşü:7 Ekim 2023 tarihinde, Yahudi varlığının caydırıcılığı kırılmış, ardından Lübnan, Suriye ve Yemen’de, son olarak da 2026’da Amerika ile onun beslemesinin İran’a karşı yürüttüğü savaşla tekrarlanan kırılmalarla çatışma genişlemiş ve böylece ister Amerika ister Yahudi varlığı olsun yenilmez devlet imajı da kırılmıştır. Büyük devletler artık tırmanışı kontrol altına almaya ya da sınırlamaya bugün hâlâ muktedir değildir. Nitekim büyük devletler, bugüne kadar gerginliğin tırmanmasını kontrol altına almaya ya da kuşatmaya muktedir olamamıştır.

Üçüncüsü: ABD'nin dünya düzeni üzerindeki tekelinin çöküşü: Amerika'nın artık çözümler dayatmaya ya da savaşları önlemeye ve hatta Avrupa ülkeleri, Çin ve Rusya'nın, Hürmüz Boğazı meselesi ve İran savaşı konusunda Amerika ile birlikte olmayı reddetmesiyle birlikte müttefiklerini kendi liderliği altında birleştirmeye muktedir olamadığını gözlemledik. Hatta bugün, Amerika'nın geleneksel müttefiklerinin (Avrupa, Türkiye...) eskisine göre daha fazla bağımsız davranmaya başladığını gözlemliyoruz. Eğer bu, daha da gelişirse, tek kutuplu bir sistemden çok kutuplu bir kaosa geçmiş oluruz ki bu da beklenen bir durumdur.

Dördüncüsü: Avrupa’da Gazze konusunda ve bugün de İran konusunda açık bir bölünme gözlemledik; böylece NATO içinde ittifakın sona ermesine veya bölünmesine yol açabilecek anlaşmazlıklar ortaya çıkmıştır; yani katı blok fikri sona ermiş ve dünya değişken çıkar ağlarına dönüşmüştür.

Beşincisi: Devlet dışı güçlerin yükselişi; tıpkı Hamas ve Lübnan'daki İran partisi ve benzerleri gibi silahlı gruplar... devletin kontrolü dışındaki özel askeri şirketler ve paralel dengeler dayatan sivil aktörlerin ortaya çıkışı gibi.

Altıncısı: Geleneksel ekonomik küreselleşmenin çöküşü; ekonomik korumacılığın geri dönüşü ve ticaretin bir silah olarak kullanılması (yaptırımlar, abluka, tedarik zincirleri...), küresel tedarik zincirlerinin bir ölçüde parçalanması, dünya ekonomisinin ekonomik entegrasyondan rekabet ve çatışmaya dönüşmesi ve ekonominin bir savaş aracı haline gelmesi (enerji, gıda, teknoloji...) gibi. Devletler artık ekonomi ile güvenliği birbirinden ayırmamakta olup, bu da tarafsız serbest piyasanın sonu olarak değerlendirilmektedir.

Yedincisi:Uluslararası kuruluşların acziyeti;zira Güvenlik Konseyi, vetoların sıkça kullanılması yoluyla felçli bir hale gelmiş; Birleşmiş Milletler savaşları durdurmakta aciz kalmış; finans kurumları ise krizleri kontrol altına alamamıştır; bu da mevcut küresel düzenin kurumsal yapısının zayıflamasına yol açmıştır.

Sekizincisi: Bölgesel çatışmanın patlak vermesi; Gazze’den başlayarak ve rejimin düşüşünden sonra Suriye’ye kadar buralar, açık ve sıcak bir çatışma sahası olmuştur; bir zamanlar kendileri için bir kalkan olan İran 2026’da göreceli olarak denklem dışında kalmıştır; yani Orta Doğu bölgesi, birbirine bağlı açık çatışmaların yaşandığı bir çatışma bölgesine dönüşmüştür. Böylece bölgelerimizde en büyük çatışma alanları oluşmuştur; ancak gerçekleşmesinin yakınlaştığı bir anda sihir sihirbazın aleyhine dönecek ve bölge bütünüyle onların ellerinden kayıp gidecektir.

Dokuzuncusu: Liberal değerlerin gerilemesi ve küresel güvenin kaybolması ;zira demokrasi ve insan hakları seçici araçlara dönüşmüş, uluslararası düzenin ahlaki anlatısı çökmüş ve çifte standartları açığa çıkmıştır; bu da bu değerlere duyulan güvenin kaybolmasına yol açmıştır; böylece dünyanın entelektüelleri, Amerika’nın liderliği altındaki liberal değerlere yönelik küresel güvenin perdelenmesini mütalaa etmeye başlamışlardır.

Aksa Tufanı operasyonu, ardından İran savaşından itibaren, uluslararası sistemin şu üç dayanağı çökmüştür:

1- “Uluslararası hukukun” meşruiyeti.

2- “Caydırıcılık ve İttifakların” denetimi.

3- “Uluslararası kuruluşların” yönetimi.

Bu nedenle şu anda bizler, kaotik bir geçiş dönemi olarak tanımlanabilecek bir aşamadayız; yani eski dünya ölme sürecinde olup yeni olan ise henüz doğmamıştır.

Olaylar, eski ve helak olmuş sistemi altüst edebilecek yeni bir ideolojinin fecrinin doğuşuna işaret etmektedir. Bunu ancak İslam ideolojisi gerçekleştirebilir. Nitekim bugün yaşanan büyük olaylar, Allah’ın onun kurulmasına izin verdiği anda İslam devinin gelişinin müjdelerinden başka bir şey değildir.

Nitekim ümmet hazırlanmakta olup bu devin uyanışının yüklerini üstlenmeye muktedir olan partisi de mevcuttur; bu da ümmetin kaotik çoğulculuk aşamasından faydalanmasını kolaylaştıracaktır. Zira Hilafet Devleti, ortaya çıktığı ilk andan itibaren, son nefesini vermekte olan uluslararası hukukun meşru olmadığını ilan edecek ve ne geçmişte ne de gelecekte bu hukukun hiçbir kurumunu ya da kararlarını tanımayacaktır. Sonra sadece uluslararası örflere dayalı yeni bir küresel sistem ilan edecek ve bu devletin tek ümmet mefhumu içindeki yeri onu, ilk andan itibaren irtikaz aşamasından uluslararası duruma etki eden küresel bir merkeze dönüştürecektir.

Elimizde Kitap ve sünnetten türetilmiş ve uluslararası ilişkiler içinde nasıl muamele edileceğine dair gerekli tüm yasaların yanı sıra kelimenin tam anlamıyla devlet adamları olduğu sürece ve ümmetin elinde de, hem iç hem de dış düzeyde hem devleti geliştirmek hem de karşılaşılan tüm sorunları hızlı bir şekilde sadece İslami bakış açısına göre çözmek için çalışan benzersiz düşünme mekanizmasına sahip gençler olduğu sürece; İslami hayat ümmetin dört bir tarafına yeniden geri dönecek, kulların işleri Rabbin emrettiği şekilde gözetilecek ve böylece yer yüzü bereketlerini çıkaracak ve gökyüzü de bereketlerini indirecektir; bunu da Allahu Teala’nın şu kavli doğrulamaktadır: وَأَن لَّوِ اسْتَقَامُوا عَلَى الطَّرِيقَةِ لَأَسْقَيْنَاهُم مَّاءً غَدَقاً “Eğer insanlar ve cinler, Allah’ın yolu üzerinde dosdoğru yürüselerdi, onlara bol bol yağmur verir, rızıklarını genişletirdik.” [Cin 16]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Trump’ın Çin Ziyareti ve Amerika’nın İran Karşısındaki Hayal Kırıklığı

Haber-Yorum

Trump’ın Çin Ziyareti ve Amerika’nın İran Karşısındaki Hayal Kırıklığı

 

Haber:

Pekin’de iki gün süren zirvenin ardından, Amerika Başkanı Trump Çin’den ayrıldı; ancak Washington ve Pekin, üzerinde anlaşmaya varılan hususlar hakkında açık şekilde farklı anlatımlar sundu. Amerika, yeni ticaret anlaşmalarında bir ilerleme olarak gördüğü hususları ve ekonomik iş birliğinin güçlendirilmesini öne çıkardı. Buna karşılık Çin, Tayvan meselesinde sınırların aşılması konusunda yaptığı uyarıya odaklandı; ayrıca Amerika ile Yahudi varlığının İran’a karşı yürüttüğü savaşı şiddetle reddettiğini ifade ederek, bu savaşın hiç başlamaması gerektiğini vurguladı.

Her iki taraf da Trump ile Şi Cinping arasındaki görüşmelere ilişkin resmî açıklamalar yayımlamış olmasına rağmen, iki anlatım arasındaki ortak noktalar oldukça sınırlı kaldı. Beyaz Saray’ın açıklamaları, Çin’in değinmediği konuları ele alırken; Çin Dışişleri Bakanlığı ise Amerika’nın açıklamalarında yer almayan meselelere odaklandı. Mesajlardaki bu farklılık, ilişkideki daha geniş çaplı gerilimleri yansıtmaktadır; zira her bir taraf, zirvenin sonuçlarını kendi stratejik önceliklerine hizmet edecek şekilde formüle etmeye çalışmıştır. (elcezire.com)

Yorum:

Amerika Başkanı Trump, İran’ı, davranışlarını değiştirmeye zorlamaya yönelik çabalarında büyük diplomatik başarısızlıklarla karşı karşıya kalmıştır; bu da tek taraflı baskıların sınırlarını ve onun stratejik hesaplarındaki hataları ortaya koymaktadır. Aylar süren çatışma ve ateşkesin ardından İran, Washington’un deniz ablukası uygulayıp yeniden açılmasını talep etmesine rağmen, petrol geçişi için hayati öneme sahip küresel bir güzergâh olan Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünü sürdürmeye devam ediyor. Trump’ın Avrupalı müttefiklerine ve NATO’ya Hürmüz Boğazı’nı açmaya yönelik askerî çabalara katılmaları için yaptığı çağrılar başarısızlıkla sonuçlanmıştır; bu da Amerika’nın nüfuzunun zayıflamasına ve ittifak içinde diplomatik bölünmelerin ortaya çıkmasına yol açmıştır.

Görünen o ki Trump’ın Çin ziyareti, Çin’in kısmen İran üzerinde baskı kurulmasına yardımcı olacağı umuduyla gerçekleştirilmişti; ancak Trump ile Çin Devlet Başkanı, boğazın açık kalması gerektiği konusunda mutabık kalsalar da, Çin’in İran’ı etkilemek için doğrudan harekete geçeceğine dair hiçbir işaret yoktu; hatta Çin’in resmî açıklamaları, İran meselesini, baskıdan ziyade adaletsiz ve yıpratıcı bir diyalog olarak çerçevelendirmeye devam etti.

Aynı zamanda Amerika ile Çin arasındaki ilişkiler, büyük ölçüde ekonomik iş birliği üretmeye devam etti; zira Çin’in yüzlerce Boeing uçağı satın almasına ve Amerikan tarım ihracatının genişletilmesi de dahil olmak üzere ticari ilişkileri güçlendirmeye yönelik anlaşmalar yapıldı. Bunlar, jeopolitik gerilimlere rağmen karşılıklı ekonomik bağımlılığın nasıl da devam ettiğini vurgulayan adımlardır.

Trump’ın İran üzerinde baskı kurma konusunda karşılaştığı zorluklar -ki bunlar Amerika’nın müttefikleri arasındaki bölünmeler ve hatta Çin’den bile kesin bir destek gelmemesi nedeniyle daha da ağırlaşmıştır-, özellikle geniş çaplı bir ittifak olmadan uygulandığında, tek taraflı zorlayıcı stratejilerin sınırlarını gözler önüne sermektedir. Bu, Müslümanlar için stratejik bir ders niteliğinde olması gerekir: Zira Amerika, geniş askerî ve siyasî nüfuza rağmen İran gibi tek bir bölgesel güce bile iradesini dayatmak için mücadele ediyorsa, o halde Müslüman ülkeleri arasında kurulacak birleşik bir cephe, küresel sahada çok daha büyük bir güç oluşturacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdullah Asvar

Devamını oku...

Tayvan ve Trump'ın Açıklamaları

Haber-Yorum

Tayvan ve Trump'ın Açıklamaları

 

Haber:

Trump, Fox News kanalına Tayvan meselesiyle ilgili olarak şunları söyledi: "Kimsenin bağımsızlığını ilan etmesini istemiyorum, yoksa savaşmak için 9.500 mil yol katetmek zorunda kalırız." Durumun olduğu gibi kalması halinde Pekin'in ada konusunda büyük olasılıkla herhangi bir adım atmayacağını belirtti. Trump sözlerine şöyle devam etti: "Kimsenin 'ABD bizi destekleyeceği için bağımsızlığımızı ilan edelim' demesini istemiyoruz." (arabic.rt)

Yorum:

Trump’ın açıklamalarının ardından Tayvan, Cumartesi günü bağımsız bir devlet olduğunu vurguladı; bu açıklama, Trump’ın Çin’in başkenti Pekin’e yaptığı ziyaretin ardından Tayvan’ı resmî bağımsızlık ilanına karşı uyarmasından sadece saatler sonra geldi.

Tayvan Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada, Tayvan’ın “egemen ve bağımsız demokratik bir devlet olduğunu ve Çin Halk Cumhuriyeti’ne tabi olmadığını” söyledi. (El Cezire)

Tayvan dosyasının, iki başkan tarafından görüşme masasına yatırılan en önemli dosyalardan biri olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Trump, Pekin’den ayrıldıktan sonra yaptığı açıklamada, ada hakkında Çinli mevkidaşı Şi Cinping ile çok konuştuğunu ancak ona herhangi bir taahhütte bulunmadığını söyledi. Washington ile özerk ada konusunda bir çatışma çıkması uyarısıyla ilgili bir soruya yanıt olarak Trump, başkanlık uçağında şunları açıkladı: “Bunu sanmıyorum... O bir savaş görmek istemiyor ve bağımsızlığa doğru bir hareketlenmeye tanık olmak da istemiyor.” Ve şöyle ekledi: “Tayvan konusunda Şi’nin duruşu çok güçlü ve ben hiçbir yönde taahhütte bulunmadım.”

Çin ise meseleyi, hayati bir mesele olarak görmekte olup bundan taviz vermeyecektir; çünkü bu sadece ekonomik değil, aksine jeopolitik, tarihsel ve varoluşsal nedenlere dayanmaktadır. Trump ve arkasındakiler ise, meselenin hassasiyetini ve bağımsızlığı destekleyen herhangi bir açıklamanın tehlikesini idrak etmektedirler.

Stimson Enstitüsü'nün Çin Programı'nda kıdemli araştırmacı olan Cunningham; Tayvan'ın, Çin'in bakış açısından, ABD-Çin ilişkilerinde gerçekten en önemli mesele olduğunu söyleyerek Çin'in tutumunun şaşırtıcı olmadığını belirtmiştir. Ve şu açıklamayı yaptı: “Eğer Amerika Birleşik Devletleri veya Tayvan, Tayvan’ın hukuki açıdan bağımsızlığına yol açacak belirli adımlar atarsa, Çin ile bir savaşın patlak vermesi ihtimali son derece yüksek olacaktır.” (Şarkul Avsat)

Peki Trump’ın açıklamaları yeni mi, yoksa ABD’nin Tayvan’a ve onun konumuna ilişkin uyguladığı stratejik belirsizlik politikasının bir devamı mı?!

Trump, Tayvan meselesinde ABD politikasını harfiyen uygulamış ve belirsizlik politikasını sürdürmüştür; peki stratejik belirsizlik politikası nedir?

“ABD, Tayvan'a karşı “stratejik belirsizlik” olarak adlandırılan bir politika izlemektedir; bu politika, adaya verilen desteği dengelemekle birlikte Çin'i doğrudan kışkırtmaktan kaçınmayı hedeflemektedir. Bu politikanın aslı, Çin iç savaşının ardından 1949’da milliyetçilerin Tayvan’a kaçıp ayrı bir hükümet kurmasına ve Pekin’in ise kendisini tüm Çin’in meşru temsilcisi olarak görmesine dayanmaktadır. Zamanla Amerika Birleşik Devletleri dâhil olmak üzere çoğu ülke Pekin’deki komünist hükümeti tanımış, ancak Washington Tayvan ile sınırlı askerî ve diplomatik ilişkilerini sürdürmüştür; bunların en önemlilerinden biri, Tayvan’ın kendini savunma gücünü güvence altına almak için adaya silah satılmasını zorunlu kılan yasadır.”

Trump'ın, ABD'nin tutumunun gerçeğini açıklaması halinde– ki bunun, Tayvan'ı Çin'e terk etmemek olduğu bilinmektedir-, “stratejik açıklık” aşamasına geçecektir; bu da Amerika’nın Tayvan’ı savunma yönündeki açık taahhüdünü ilan etmesi ve askerî bir karşılığı tetikleyecek kırmızı çizgilerin belirlenmesi anlamına gelmektedir.

Bazı uzmanlar, belirsizlik politikasının Çin’in arzuları karşısında dayanamayabileceğini ve bunun Çin açısından en önemli ve hayati bir mesele olduğunu düşünmektedir. Bu nedenle Trump, ABD politikasını titizlikle uygulamış ve bundan sapmamıştır; şu ana kadar ABD’nin Tayvan politikasında herhangi bir değişiklik söz konusu değildir.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Hasan Hamdan

 

Devamını oku...

İran İle ABD Arasındaki Gerilimin Geleceği, İşler Nereye Doğru Gidiyor?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

İran İle ABD Arasındaki Gerilimin Geleceği

İşler Nereye Doğru Gidiyor?

İran ile Amerika arasındaki ilişki, çağdaş siyasetteki en karmaşık ilişkilerden biri olarak kabul edilmektedir. On yıllardır bu ilişki, çıkarlar ve Amerika’nın yörüngesinde dönme temeli üzerine kuruluydu ancak mevcut aşamada aralarındaki ilişki, gerilim ile geçici sakinlik arasında değişen yeni bir ritme doğru yönelmeye başlamıştır.

Bölgedeki olayların tırmanmasıyla birlikte şu soru öne çıkıyor: İşler büyük bir çatışmaya mı gidiyor, yoksa çatışma mevcut sınırları içinde kalmaya devam mı edecek?

Taraflar arasındaki çatışmanın artık, Amerika’nın İran’a yönelik saldırganlığının başlangıcında olduğu gibi doğrudan geleneksel savaş yöntemiyle dönmediği; aksine büyük ölçüde “dolaylı çatışma” olarak adlandırılabilecek bir yaklaşıma dayandığı açıktır; zira bu çerçevede her taraf, ekonomik yaptırımlar, siyasi baskılar, sınırlı askerî hamleler ve ayrıca bölgesel müttefikler aracılığıyla kurulan nüfuz gibi çeşitli araçlar kullanmaktadır. Bu çatışma tarzı, her bir tarafın son derece maliyetli olabilecek açık bir çatışmaya sürüklenmeden mesajlarını iletmesine imkân tanımaktadır.

En olası senaryolardan biri, bu mevcut durumun devam etmesidir; yani gerginliklerin aralıklı olarak yaşanmasıyla birlikte gerginliğin kontrol altında devam etmesidir. Bu senaryo, bir ölçüde, her iki tarafın da çıkarına hizmet etmektedir; zira Amerika yeni bir savaşa girmekten ya da maliyeti çok yüksek olacak bir savaşı yeniden başlatmaktan kaçınırken, İran ise iç ve ekonomik altyapısını geniş çaplı saldırılara maruz bırakmamaya hırs göstermektedir.

Bununla birlikte sınırlı tırmanma senaryosu da dışlanamaz; zira bir askerî noktanın hedef alınması veya can kayıplarının yaşanması gibi belirli bir olay, kapsamlı bir savaşa neden olmadan caydırıcılık hedefiyle karşılıklı tepkilere yol açabilir. Nitekim bölge, bu tür tırmanışa birçok kez tanık olmuş ve bunlar nispeten hızlı bir şekilde kontrol altına alınmıştır.

En tehlikeli senaryoya gelince; yanlış bir değerlendirmenin ya da hesaplanmamış bir tırmanışın meydana gelmesi durumunda, çatışmanın daha geniş çaplı bir bölgesel çatışmaya dönüşme olasılığını temsil etmektedir; bu durumda bölgedeki diğer taraflar da müdahale edebilir ve bu da çatışmanın kapsamının genişlemesine yol açabilir. Bu senaryo, şu anda pek olası olmasa da, bölgesel ittifakların karmaşıklığı nedeniyle gerçek bir endişe kaynağı olmaya devam etmektedir.

İran ile Amerika arasındaki doğrudan savaş ise, en az olası seçenek olmaya devam ediyor ama imkânsız da değildir. Böyle bir savaş, sadece askeri açıdan değil, ekonomik ve siyasi açıdan da her iki taraf için çok maliyetli olacaktır; bu ise küresel enerji piyasalarında büyük dalgalanmalara yol açabilir ve bu da tüm bölgenin istikrarına yansıyabilir.

Bu verileri Irak’taki gerçekliğe uyguladığımızda, Irak’ın coğrafi konumu ve hem Amerika hem de İran ile olan iç içe geçmiş ilişkileri nedeniyle bu çatışmadan en çok etkilenen ülkelerden biri olduğunu görüyoruz. Gerginliğin mevcut sınırları içinde devam etmesi durumunda Irak, iki taraf arasındaki dengeyi korumaya yönelik devam eden çabalar içinde, siyasi ve güvenlik alanındaki çekişmelerin sahası olmaya devam edecektir.

Ancak sınırlı bile olsa bir tırmanmanın yaşanması durumunda, ister askeri noktaların hedef alınması ister iç gerilimin tırmanması yoluyla olsun Irak genellikle ilk etkilenen sahalardan biri olacaktır; bu da doğrudan güvenliğe, ekonomik istikrara ve insanların yaşamına yansıyacaktır.

En kötü senaryoda, yani çatışmanın bölgesel olarak genişlemesi durumunda, Irak kendini çatışmanın tam ortasında bulabilir. Bu nedenle Irak’ın istikrarı, büyük ölçüde büyük güçlerin bu çatışmayı kontrol altına alma ve onu tırmanmaya sürüklememe gücüne bağlı kalmaya devam etmektedir.

Sonuç olarak Amerika’nın bölgeye girmesi ve su yolları ile uluslararası deniz yolları üzerinde hakimiyet kurması, bu tırmanmaya yol açan en önemli nedenlerden biri olarak görülmektedir. Sömürgecinin atadığı ajan yöneticiler olmasaydı, Amerika bu bölgedeki varlığını pekiştiremezdi.

Ey bölge halkları, ey İslam ümmetinin halkları; daha ne kadar bedel ödemeye devam edeceksiniz? İşleri bu hale getiren, yöneticilerinizin Amerika ve onun kuyruklarının peşinden gitmeleridir. Kurtuluşunuz ve izzetiniz, ancak haysiyetin korunduğu ve gölgesinde hakların muhafaza edildiği devletinizin yeniden tesis edilmesiyle mümkün olabilir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

Devamını oku...

Fikri İflasları ve Siyasi Başarısızlıkları Nedeniyle Keyfi Siyasi Tutuklamalara Başvuruyorlar

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Fikri İflasları ve Siyasi Başarısızlıkları Nedeniyle Keyfi Siyasi Tutuklamalara Başvuruyorlar

Haber:

11 Mayıs 2012 Cuma günü, dört çocuk babası olan Navid Butt, Pakistan’ın Lahor şehrinde küçük çocuklarını okuldan aldıktan sonra eve dönerken kaçırıldı; komşuların ve aile fertlerinin de tanıklık ettiği üzere onu, devletin şerir güvenlik mensupları kaçırdı. Navid’in kaçırılması, Pakistan’da İkinci Raşidi Hilafeti kurmak için on yılı aşkın süredir devam eden cesur, yorucu ve aralıksız çabaların ardından gerçekleşmiştir.

Yorum:

Keyfi siyasi tutuklama, baskı ve ağızları susturma üsluplarından biri olup zalim rejimler bunu, kendilerine muhalif her türlü fikrî ve siyasi çalışmayı engellemek için kullanmaktadırlar.

Despot rejimler, fikir iflası ve siyasi başarısızlıkları nedeniyle keyfi tutuklamalara başvuruyorlar; çünkü onlar, fikirden korkuyorlar. Bu yüzden fikrin sahibine savaş açıp onu zindanların karanlığına atıyorlar. Yine sadece kalemi ve dili dışında hiçbir şeyi olmayan silahsız bir siyasi muhaliften de korkuyorlar; bu yüzden de onu kaçırıp geride ona dair her türlü izi yok ediyorlar. İşte bunlar, halklarından kopuk olan, hatta onlardan korkan rejimlerdir; bu yüzden zulüm ve despotluklarının karşısında duran herkese demir yumruk indirmektedirlar.

Peki kardeş Navid Buttt’un suçunun ne olduğunu biliyor musunuz?!

Onun suçu, doğru bir dille ve büyük bir azimle İslam davetini taşımak, ümmete doğru mefhumları açıklamak, saptırıcı görüşlerin sahteliğini açığa çıkarmak, Pakistan rejiminin kötü gözetimine meydan okumak, onun utanç verici ajanlığını ifşa etmek ve sömürgeci kâfir Batı’nın planlarını ve Müslüman ülkelerdeki hırslarını açığa çıkarmak için çalışmaktır.

Bu suçlamalar, dünyalarını ahiretleri karşılığında satan adamların göğsüne takılan birer şeref nişanesi olduğu gibi aynı zamanda bu rejimlerin, kendi sözlerine göre meşruiyetlerini kendisinden aldıkları hukuka aykırı davrandıklarının da delilidir; üstelik onlar bu hukuku ve sahip oldukları yetkileri baskı yapmak ve eziyet etmek için kullanmaktadırlar.

Tüm İslam ümmetini, Pakistan rejiminin ve diğer bozuk rejimlerin zorbalığına son vermek için üzerlerine düşeni yapmaya davet ediyoruz; çünkü sessizliğin sürmesi, daha fazla kibir ve firavunlaşmadan başka bir sonuç doğurmayacaktır. Bu nedenle hain yöneticilere karşı bizimle birlikte sesinizi yükseltmelisiniz ki böylece onlar, ellerinin serbest olmadığını ve hiçbir hesap vermeden bize istediklerini yapamayacaklarını anlasınlar.

Ayrıca Pakistan güvenlik birimlerini, Navid Butt’u doğrudan serbest bırakmaya ve onun ailesine ve evine dönmesine izin vermeye davet ediyoruz. Bizler ise, Allah Subhanuhu bize nusret verinceye ya da bizimle sizin aranızda hükmedinceye kadar yolumuza devam edeceğiz. Tarih, fikirlere baskı, zulüm ve hapisle karşı koymanın onları hiçbir zaman ortadan kaldırmadığına şahittir. Özellikle de bu fikirler, sahipleri nezdinde köklü kanaatler haline gelmişse. Ne işkencedeki fiziksel acı ne de hapisteki psikolojik ıstırap kanaatleri değiştirebilir; çünkü zalimlerin hapishanelerinde sadece Navid Butt değil, aksine Navid Butt gibilerden binlercesi bulunmaktadır.

Son olarak size ve hak ehlini gözetleyip duran herkese diyoruz ki; esirlerin, kaçırılanların ve tutukluların üzerindeki zulmü kaldıracak, geçmişte olduğu gibi İslam’ın hükmü altında olan herkese yeniden güvenlik ve koruma sağlayacak Hilafet Devleti’ni kurmak için gece gündüz çalışmaya devam edeceğiz; bu ise aziz olan Allah’a hiç de zor değildir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Rana Mustafa

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER