Çarşamba, 10 Cumade’l Ûlâ 1448 | 2026/10/21
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Daha Ne Zamana Kadar Faizin Kokuşmuş Bataklığına Dalacaksınız?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Daha Ne Zamana Kadar Faizin Kokuşmuş Bataklığına Dalacaksınız?

Haber:

Sudan, Bangkok'ta Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası'nın yıllık toplantılarına katılıyor. (Sudani Net, 12 Ekim 2026)

Yorum:

Hükümet hâlâ daha fazla faiz peşinde koşmaktadır; oysa faiz ona hiçbir fayda sağladığı gibi sağlamayacak da; aksine ekonomik durum her geçen gün daha da kötüleşmektedir; zira para birimi eşi benzeri görülmemiş bir çöküş yaşamakta olup bir Doların fiyatı on bin Cüneyh’e yaklaşmıştır! Bu da geçim sıkıntısının kötüleşmesine, ekonomik ve mali göstergelerin keskin biçimde gerilemesine, gıda maddeleri ve temel ihtiyaç ürünlerinin fiyatlarında çılgınca bir artışa yol açmıştır. Hatta tarım, sanayi, ticaret ve ulaşım gibi üretim sektörlerinin çoğu durma noktasına gelmiş, ülkenin can damarı sayılan çıkarılmış altın ise savaşın finansmanına intikal etmiş ve devlet hazinesinden uzak olan paralel kanallarda dolaşmaktadır. Piyasalar ciddi bir nakit likidite sıkıntısı çekmekte olup devletin gelirleri döviz kaynaklarını kaybetmesinin ardından gerilemiştir; bu da Sudan halkının büyük bir kısmının yoksulluk sınırının altına düşmesine yol açarken, temel hizmetlerde ciddi bir bozulmayla birlikte elektrik ile suyun sürekli kesintiye uğramasına neden olmuştur; zira koşullar o kadar kötüleşmiştir ki, bir somun ekmeğin fiyatı 500 Cüneyh'e ulaşmıştır. Bütün bunlar, hükümetin kapitalist ekonomi sistemine girmesi ve çürümüş tefecilik bataklığına saplanması yüzündendir.

Şimdi hükümetin çözüm girişimleri, haberlerde 11 Ekim 2026 tarihinde yer aldığı gibi aynı faiz bataklığında daha da fazla boğulmakla sınırlı olup maliye bakanı daha fazla faizli kredi arayışına gitmektedir. Aynı şekilde Sudan Bankası da bütçe açığını finanse etmek için menkul kıymet ihracını hızlandırmaya çalışmaktadır!

İslam, faiz yemenin Allah’a ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e açılmış bir savaş olduğunu vurgulamıştır; nitekim Allah, faiz yiyenlere savaş ilan etmiştir ki bu; kalpleri yerinden söken, tüyleri ürperten ve nefislere dehşet saçan bir tehdittir. Nasıl olmasın ki! Zira O; Rezzak olan, sonsuz güç ve kudret sahibi, göklerin ve yerin hazinelerinin yegâne malikidir.

Sudan halkı, içinde bulundukları darlık, şiddet ve sıkıntı karşısında Allah Subhanehu’ya sığınmaya her zamankinden daha fazla muhtaçtır; bu da onların, Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) akidesine dayalı İslami bir hayatı tesis etmelerini gerektirmektedir; zira böyle bir hayatta Müslüman, Allah’ın sınırlarının kutsallığını, böylece onun faizli kurumlarla işlem yapmayı haram kıldığını ve Sudan'ın kendisine yeten ve fazlasını veren kaynaklarını değerlendirdiğini hissedecektir; bu da ancak Nübüvvet Minhacı üzere Hilafet Devleti'nin kurulmasıyla mümkün olacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nesibe Muhammed (Ümmü Muhammed)

Devamını oku...

SAYI 621 Çıktı - Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi El-Raye Gazetesi

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi

El-Raye Gazetesi Yeniden Yayında

 

Biz, Hizb-ut Tahrir Medya Ofisi olarak takipçilerimiz ve Merkezi Medya Bürosu Web Sayfası misafirlerimize, Hizb-ut Tahrir tarafından 1954 yılında başlatılan El-Raye Gazetesinin tekrar yayına başlatılmasını duyurmaktan gurur duyarız. Karanlık ve zorba rejimlerin baskısı sonucu haftalık yayınlanan gazete durdurulmuştu. Şimdi Hizb-ut Tahrir El-Raye Gazetesini Allah’ın izniyle tekrar başlatacaktır.

Devamını oku...

Swap Line: Likiditenin Amerikan Hegemonyası İçin Bir Silaha Dönüşmesi

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Swap Line: Likiditenin Amerikan Hegemonyası İçin Bir Silaha Dönüşmesi

Amerika’nın küresel ekonomi üzerindeki hegemonyası artık yalnızca üretim hacmine, askeri üstünlüğe veya enerji piyasaları üzerindeki kontrole dayanmıyor; aksine Doların giderek artan uluslararası finans sistemi içindeki konumuna ve Amerika'nın dünya genelindeki likidite ve finansman hareketlerini etkileme gücüne dayanır bir hale gelmiştir.

Bankaların, piyasaların ve borçların birbirine geçtiği bir dünyada, parasal güç artık sadece güçlü bir para birimine sahip olmak anlamına gelmemekte; aksine başkalarının ihtiyaç duyduğu anda onu sağlayabilme ve paranın sayesinde hareket ettiği altyapının önemli bir bölümünü kontrol edebilme kapasitesine sahip olmak anlamına gelmektedir. Bu bağlamda, “Swap Line” veya likidite takas hatları olarak bilinen finansal mekanizma, Doların uluslararası rolünü güçlendiren ve ABD Merkez Bankası’na küresel finansal krizlerin yönetiminde merkezi bir konum kazandıran araçlardan biri olarak öne çıkmaktadır.

Ancak bu mekanizma nedir? Nasıl çalışır? Amerikan hegemonyası sisteminde yeni bir gelişmeyi mi temsil etmektedir? Petrodoların bir alternatifi veya Dolar üretmenin ve küresel çapta yayılmasını genişletmenin başka bir aracı olarak değerlendirmek mümkün müdür?

Birinci: Bu finansal terimin ardında ne var?

Swap Line, iki merkez bankası arasındaki bir takas anlaşması olup, taraflardan birinin belirli koşullar ve üzerinde anlaşmaya varılan bir süre boyunca diğerinin para birimini elde etmesine imkan tanır. Amerika’nın durumunda ise; yabancı bir merkez bankası, Federal Rezerv ile mevcut bir takas-swap hattına sahipse, yerel para birimi karşılığında Dolar elde edebilir, ardından da bu likiditeyi buna ihtiyaç duyan bankalara ve finansal kuruluşlara yönlendirebilir. Eğer bir ülkedeki bankalar ciddi bir Dolar sıkıntısıyla karşılaşır ve piyasalardan kolayca Dolar elde etmekten aciz bir hale gelirse, o ülkenin merkez bankası swap-takas hattına başvurabilir, kendi para birimi karşılığında Dolar elde edebilir, ardından da bunu yerel finans kuruluşlarına kredi olarak verebilir. Süre dolduğunda, yabancı merkez bankası, üzerinde kararlaştırılan faiz oranı üzerinden Doları geri öder ve işlemin başlangıcında belirlenen döviz kuruna göre de kendi para birimini geri alır.

O halde karşımızda geçici olarak Dolar likiditesi sağlamak için bir mekanizma vardır; bu ne bir mali hibe, ne ABD hükümetinden doğrudan bir kredi, ne de petrol satın alma anlaşmasıdır. Ancak onun gerçek önemi yalnızca teknik ayrıntılarında değil, aksine Dolar temin etme gücüne sahip olan tarafta ve piyasalar tökezlediğinde ona erişebilen merkez bankalarında yatmaktadır.

İkincisi: Dünya neden ABD Dolarına ihtiyaç duymaktadır?

Swap Line'ı anlamak, Doların küresel finans sisteminde işgal ettiği konumu anlamakla başlar. Çünkü Dolar, yalnızca Amerika’nın ulusal para birimi değildir; aynı zamanda uluslararası ticarette, bankacılık finansmanında, mali yükümlülüklerin yerine getirilmesinde ve nakit rezervlerinin tutulmasında en önemli para birimlerinden biridir. Dünya çapındaki finansal kurumlar, bu yükümlülükler doğrudan Amerika ile bağlantılı olmasa bile, yükümlülüklerini yerine getirmek için Dolara ihtiyaç duymaktadır. Bir finansal kriz yaşandığında, Dolara olan talep keskin bir şekilde artabilirken, bankaların özel piyasalardan Dolar temin etme kapasitesi azalmaktadır.

İşte burada, swap-takas hatları aracılığıyla bazı yabancı merkez bankalarına Dolar likiditesi sağlayabilen ve böylece finansal baskıların kontrol altına alınmasına ve diğer piyasalara yayılmasının önlenmesine yardımcı olan Federal Rezerv’in önemi ortaya çıkmaktadır. Bu işlev, 2008’deki küresel finans krizi sırasında ve ardından 2020’deki Covid-19 pandemisi krizi sırasında, Dolara olan talebin önemli ölçüde arttığı ve Federal Rezerv’in finansman baskılarını hafifletmek için swap-takas hatlarını kullandığı dönemlerde ortaya çıkmıştır. İşte burada ABD’nin parasal gücünün temel dayanaklarından biri ortaya çıkmaktadır: Dünya, sadece istikrarlı dönemlerde Dolara ihtiyaç duymamakta, aksine piyasalar çalkalandığında da Dolara olan ihtiyacı artmaktadır.

Üçüncüsü: Likidite sağlamaktan Amerika'nın nüfuzunu güçlendirmeye

Amerika, yabancı merkez bankalarına Dolar sağladığında, diğer ülkelere finansal bir hizmet sunuyor ve kendisine doğrudan bir fayda sağlamayan bir yükü üstleniyor gibi görünebilir. Ancak bu süreç Amerika için birçok çıkar sağlamaktadır:

Birincisi: ABD finansal sisteminin kendisini korur; çünkü yabancı bankaların Dolar cinsinden yükümlülüklerini yerine getirememesi, uluslararası finans kuruluşları arasındaki derin bağlantılar nedeniyle ABD bankaları ve piyasaları da yansıyabilir.

İkincisi: Dolara olan güveni güçlendirir; zira kriz zamanlarında güvenilir bir Dolar likiditesi kaynağının bulunması, finansmanın kesilmesine ilişkin endişeleri hafifletir ve Amerikan para birimine olan bağımlılığın sürmesini teşvik eder.

Üçüncüsü: Federal Rezerv'in küresel finansal sistemdeki merkezi konumunu pekiştirmek

Tüm ülkeler ABD’nin swap-takas hatlarına erişme kapasitesine sahip değildir ve tüm merkez bankaları aynı şartlara sahip değildir. İşte bu eşitsizlik, acil Dolar likiditesine erişimi önemli bir finansal ve kurumsal ayrıcalık haline getirmektedir.

Bundan dolayı swap, Doların küresel finans ağı içindeki konumunu pekiştirmek ve Federal Rezerv’e ABD içindeki para politikasının yönetilmesini aşan bir rol vermek yoluyla dolaylı olarak ABD’nin nüfuzunu güçlendirmektedir. Bununla birlikte, bu yapısal nüfuz ile her takas işleminin zorunlu olarak doğrudan siyasi bir amaç gerçekleştirmek için kullanıldığı iddiası arasında bir ayrım yapmak gerekir.

Dördüncüsü: Petrodolar ve Swap Line.. Tek bir sistemin iki farklı aracıdır

Yaygın hatalardan biri, Swap Line’a petrodoların alternatifi ya da onun yeni bir versiyonu olarak bakmaktır. Petrodolar, tarihsel olarak petrolün dolar cinsinden fiyatlandırılması, işlemlerinin bu para birimiyle gerçekleştirilmesi ve petrol gelirlerinin bir kısmının Dolar cinsinden varlıklara ve finansal piyasalara yeniden yatırılmasıyla bağlantılıdır. Ülkeler petrolü Dolarla sattıklarında, ticaret, yatırım, rezervler ve ABD Hazine tahvillerinin yanı sıra diğer varlıkların satın alınması için kullanılabilecek sermaye akışları ortaya çıkmaktadır. Swap Line ise, petrol ticaretine veya petrol gelirlerine değil, aksine belirli anlaşmalara göre yabancı merkez bankalarına Dolar likiditesi sağlamaya dayanmaktadır.

Böylece petrodolar enerji piyasalarında Doların kullanımını, gelir akışlarını ve yatırımları desteklerken, Swap Line ise özellikle kriz dönemlerinde uluslararası bankacılık sisteminde Doların bulunabilirliğini desteklemektedir. Her ikisi de birbirinden farklı iki mekanizmadır ancak Doların küresel konumunu güçlendirme konusunda birbirleriyle kesişmektedir. Petrodolar, enerji ticaretinde Doların varlığını pekiştirmeye katkıda bulunurken, Swap Line ise Doların uluslararası finans ve likidite ağı içindeki merkezi konumunu temsil ederek Doların hegemonyasının başka bir yönünü güçlendirmektedir.

Beşincisi: Swap Line, Dolar basmak için yeni bir araç mıdır?

İşte burada parasal meselenin özüne ulaşıyoruz; zira yabancı bir merkez bankası takas hattından Dolar çektiğinde, Federal Rezerv, bu süreçle bağlantılı varlık ve yükümlülükleri kayda geçirmek karşılığında söz konusu banka hesabında Dolar bakiyesi oluşturabilir. Bu anlamda, takas, bankacılık sistemindeki Dolar bakiyelerinin artmasına yol açabilir; yani geçici olarak yeni Dolar likiditesi oluşturulmasına imkân tanır. Ancak bu, Amerika’nın karşılıksız para bastığı ya da bu işlemin ABD hükümetini doğrudan finanse ettiği anlamına gelmez. Çünkü Federal Rezerv Doları karşılıksız basmakta ve yabancı merkez bankası ise Dolarları faizle geri ödemekle yükümlü olup işlem de takas şartlarına ve vadelerine tabi olmaya devam etmektedir.

Burada üç husus arasında ayrım yapılması gerekir:

- Federal Rezerv’in, parasal operasyonları kapsamında Dolar bakiyeleri oluşturması.

- Swap hatları aracılığıyla yabancı merkez bankalarına geçici olarak Dolar sağlanması.

- ABD hükümetinin, esas olarak Hazine tahvillerinin ihraç edilmesi yoluyla bütçe açığını finanse etmesi.

Bunlar farklı işlemlerdir ve Dolar hepsinde mevcut diye bunların birbirine karıştırılması doğru değildir.

Dolayısıyla Swap Line (takas hatta), bedava servet üretim yapma mekanizma değildir; ancak belirlenmiş finansal düzenlemeler uyarınca Federal Rezerv'e ABD dışına Dolar likiditesi sağlama konusunda ek bir hareket kapasitesi kazandırmaktadır.

Altıncısı: Yeni bir parasal hegemonya şekliyle mi karşı karşıyayız?

Amerika'nın bu alandaki gücünün özü, sadece Dolar basmasında değil, aksine Doların küresel ekonominin hareket ettiği yapının temel bir parçası haline gelmesinde yatmaktadır. Zira Dolar, ticaret, finansman ve yükümlülüklerin yerine getirilmesi için gereklidir; Federal Rezerv ise kriz dönemlerinde Dolar likiditesi sağlama konusunda etkili bir kapasiteye sahiptir. Bu, Amerika’ya önemli bir kurumsal ve mali nüfuz imkanı sağlamakta ancak bu nüfuzu mutlak hale getirmemekte ya da sonsuza dek süreceğini garanti etmemektedir.

Dolardaki merkeziliğin devam etmesi, Amerika ekonomisine duyulan güvene, finansal piyasaların derinliğine, mevcut likiditeye ve kurumların istikrarının yanı sıra diğer ülkelerin rezervlerini çeşitlendirmek ve para düzenlemelerini geliştirmek için aldıkları seçeneklere bağlıdır.

Bundan dolayı Swap Line, petrodoların alternatifi olmadığı gibi bağımsız bir para basma sistemi de değildir; aksine ABD'nin uluslararası Dolar likiditesini yönetme kapasitesini güçlendiren ve Doların küresel finans sistemi içindeki konumunu destekleyen bir araçtır.

Swap Line, çağdaş küresel ekonomide gücün doğasının önemli bir yönünü ortaya koymaktadır. Nitekim güç artık sadece devletin sahip olduğu doğal kaynaklarla, ürettiği mallarla veya sahip olduğu silahlarla değil, aynı zamanda küresel finansman ve likidite ağı içindeki konumuyla da ölçülmektedir. Bir ülkenin para birimi dünyayı finanse etmek için bir zaruret hâline geldiğinde ve onun merkez bankası da kriz zamanlarında en önemli likidite kaynaklarından biri olduğunda, bu ülke sadece para ihraç etmekle kalmaz, aynı zamanda uluslararası finansal sistem içinde stratejik bir konuma da sahip olur.

İşte Swap Line’ın siyasi değeri de burada yatmaktadır: Yani onun petrodoların alternatifi olmasında değil, Doların merkeziliğinin sürdürülmesine yardımcı olan ve Amerika'nın küresel likidite hareketleri üzerindeki etkisini güçlendiren mekanizmalardan biri olmasında yatmaktadır. Dolayısıyla parasal hegemonya sadece dünyanın ihtiyaç duyduğu para birimine sahip olmaya değil, aynı zamanda dünyanın ona her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğu anda onu sağlama kapasitesine sahip olmaya da dayanmaktadır.

Amerika'nın, karşılaştığı sorunlara, özellikle de ekonomik sorunlara karşı her zaman çözümleri vardır; bu, ülkenin sadece askeri ve ekonomik güç açısından değil, aynı zamanda yaratıcılık ve düşünce açısından da dünyanın birinci devleti olmasından kaynaklanmaktadır; üstelik bu alanlarda onun gerçek bir rakibi bulunmamaktadır.

Böylece Çin teknoloji ve ekonomi açısından onunla rekabet etmeye başlayınca, biraz olsun bocaladığını gözlemliyoruz. Bu alandaki mücadele çetin olabilir; ancak onu ortadan kaldırmak için her alanda, özellikle de ideolojik bakımından onunla rekabet edebilecek bir devlete ihtiyaç vardır; çünkü onun ideolojisi çöküşün eşiğindedir.

Bugün doğru ideolojinin ortaya çıkması, onu kesin olarak ortadan kaldıracaktır; ancak Allah korusun bu ideoloji ortaya çıkma imkanı bulamazsa, kapitalizm kendini baştan yeniden şekillendirebilir ve biz de kapitalizmin ve onun yöneticilerinin zulmü ve açgözlülüğü altında bir yüz yıl daha aynı döngüyü tekrar yaşayabiliriz.

Allah'ım, bize Raşidi Hilafet Devleti’ni bir an önce bahşet ki, bu açgözlü ideolojinin kaleleri yerle bir olsun.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Amerika'nın Ölümcül Tuzağı... Aptallar Bunu Görebiliyor mu Acaba?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Amerika'nın Ölümcül Tuzağı... Aptallar Bunu Görebiliyor mu Acaba?

Haber:

Husilerin Suudi Arabistan'ın hayati önemdeki limanlarına yönelik tekrarlayan saldırılarını takiben Mekke Üçlü Ortak Savunma Antlaşması'nın yürürlüğe konulması kararının ardından Türkiye ve Pakistan; saha askeri sevkiyatlarını bu ülkeye doğru yönlendirdi; bu ise, ittifak üyesi ülkelerin her bir tarafın güvenliğinin üç ülkenin kolektif güvenliğinin ayrılmaz bir parçası olduğu yönündeki beyanlarının yenilenmesiyle eş zamanlı olarak gerçekleşmiştir.

Yorum:

Müslümanların orduları; Gazze'deki çocukların feryatlarına, Sudan'da ciğeri yanan anaların gözyaşlarına rağmen, onlarca yıldır Müslümanların kanına doymayan ve hâlâ da doymak bilmeyen Yahudilerle ve Amerika'yla savaşmak için kılığını dahi kıpırdatmazken, savaş kendi cildimizden olan evlatlarımıza ve kendi topraklarımıza karşı ve başımızın üstünde olduğunda onların seferber olduklarını görmek gerçekten utanç vericidir! Bu da bazen Haricilerle bazen de Rafızilerle savaşmak bahanesiyle olmuştur; örneğin Suriye'de Ürdün, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Türkiye'den gelen Müslümanların uçakları, Şam halkını Beşar'ın işlediği katliamlardan kurtarmak için havalanmamıştır; aksine aşağılık bir şekilde Amerika'nın kararına boyun eğerek IŞİD'le savaşmak için havalanmıştır; böylece savaşçılara isabet etmeden önce sivilleri ve masumları yakmıştır; dolayısıyla onların savaşı, masumların kanını koruma kaygısından değil, aksine Müslümanların başındaki yöneticilerin ve Batı'nın uykularını kaçıran Hilafet fikrinden ve şeriatın uygulanmasından duydukları korkudan kaynaklanmaktadır.

Bugün Husiler, Amerika ve Yahudilerle savaşmayı bırakıp kendilerini komşularının ve kuzenlerinin tesislerini bombalamaya adamışlardır; bu arada Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye; Husilerle müzakere etmek, Amerika'nın hile ve kurnazlıkla yönettiği, Tel Aviv’in ise sevinçten göbek attığı aptalca bir savaştan daha az maliyetli ve çatışmayı bitirmeye daha yakınken, Husilerle savaşmak üzere harekete geçmişlerdir; yani bu kuvvetler, hiçbir gün Tel Aviv ile savaşmak yahut onu tehdit etmek için harekete geçmemiştir.

Amerika'nın tuzağı o kadar açık ki bunu ancak bir aptal veya bir budala fark edemez; Sünniler, Şiiler, Araplar ve Farslar gibi bölgenin unsurları arasındaki vekâlet savaşı, acımasızca Müslümanların gücünü tüketmekte olup bu savaşta kazanan tek taraf düşmanlarımızdır; dolayısıyla yöneticilerimizin bizi koruyan veya davalarımıza hizmet eden planları uyguladığını sanmak ise tam bir ahmaklıktır; aksine onlar, kâfirlerin kendi planlarında kullandığı, bu planın dışına çıktıklarında ise hizaya getirdikleri piyonlardan ibarettirler.

Ne yazık ki, onları devirmek ve kararlarımızı geri elde etmek için ödememiz gereken bedelden korkmamızın bedelini ödemeye devam edeceğiz, çünkü zilletin ve masiyetin bedeli, itaat ve izzet yolunda fedakârlık yapmanın bedelinden çok daha ağırdır; o halde vakit çok geç olmadan uyanacak mıyız?!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Şeyh Adnan Mezyan

Devamını oku...

"En Aptalca Şeyleri Söylüyorum, Sizler de Alkışlıyorsunuz!"

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

"En Aptalca Şeyleri Söylüyorum, Sizler de Alkışlıyorsunuz!"

Haber:

ABD Başkanı Trump, Tennessee eyaletinde düzenlenen bir seçim mitinginde destekçileriyle alay ederek, "en aptalca şeyleri" söylese bile kendisini alkışlayacaklarını söyledi; katılımcıların gülerek ve alkışlayarak karşıladığı bu sahneye ait görüntüler, daha sonra sosyal medya platformlarında alaycı yorumlar için bir malzemeye dönüştü. (El Cezire Net)

Yorum:

Bir blog yazarı şöyle yazdı: "Onların yüzüne karşı onlarla alay ediyor, onlar ise bunu alkışlıyorlar"! Bu arada başkaları, Trump'ın destekçilerini alenen aptal olarak nitelendirdiğini, buna rağmen onu alkışladıkları söylediler! Hatta onlardan birisi, insanların "tek bir beyin hücresi dahi" olmadan hayatlarını nasıl sürdürebildiklerini anlamak adına bu olgunun bir gün mutlaka bir araştırma konusu olabileceğini öne sürdü!

Trump ise, sözlerini gerekçelendirmekte gecikmemiş ve ortaya attığı şeylerin en aptalca şeyler olmadığını, aksine sağduyunun dikte ettiği fikirler olduğunu söylemiştir; ayrıca bunların genellikle muhafazakâr bir niteliğe sahip olduğunu, ancak kendi nitelemesiyle aklıselim mantık içinde yer aldığını açıklamıştır!

İşte burada, COVID-19 salgını günlerinde hastalığı ortadan kaldırmak için insanlara alkol enjekte edilmesini önerdiği ve bunun dışında insanın zihinsel engelli birinden bile duymayı yadırgayacağı, hele hele dünyanın bir numaralı devletinin başkanından hiç beklemeyeceği saçmalıkları dile getirdiği o günlerdeki "aklıselimini" de hatırlıyoruz!

Ayrıca halkını aptal yerine koyması da diğer yöneticilerden farklı değildir; her ne kadar gerçeği doğrudan ve açıkça dile getirmiş olsa da, dünya halklarının yöneticileri ve demokratik sistemleriyle olan ilişkilerinin gerçekliği, bu aptal yerine koyma siyasetinden pek de uzak değildir; bu ise seçim dönemlerinde daha da belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır; zira bazı meseleler aniden gündeme gelirken diğerleri gizlenmekte, üzeri gömülü skandallar ortaya saçılıp önemsiz meseleler gündeme getirilirken, hayati meselelerin ise üzeri örtülmektedir; tüm bunlar ise sadece kamuoyunu etkilemek için değil, aksine onu kendi çıkarlarına hizmet edecek belirli bir yöne sevk etmek içindir.

Ancak bu siyaset ve yöntem, Müslümanların ülkelerinde apaçık bir şekilde öne çıkmaktadır; zira onların yöneticileri Müslümanlara hiçbir değer vermemekte; böylece onlar, Allah'ın Firavun'u nitelediği şu özellikleri temsil etmektedirler: فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَأَطَاعُوهُ “Firavun, halkını aptal yerine koydu ama yine de ona boyun eğdiler.” [Zuhruf 54] Örneğin saygıdeğer bir liderin Birleşmiş Milletler’de yaptığı etkileyici konuşmada, Yahudi varlığının suçlarına karşı söz değil eylem çağrısının öne çıkarıldığını görüyoruz; bunun üzerine yandaşları ve takipçileri onu alkışlıyorlar ve sanki ülkeyi kurtarmış gibi onun sözlerini abartıyorlar; oysa kendisi ve rejimi Yahudi varlığını sadece sözde değil fiilen savunuyorlar ve ona erzak ve gıda tedarik ediyorlar! Bir diğeri ise alternatif medyada Kur'an-ı Kerim'den bazı ayetler tilavet ederek öne çıkıyor; insanlar da onu alkışlıyor ve ona hayran kalıyorlar; oysa Allah'ın şeriatıyla savaşan kişinin ta kendisi odur! Bir diğeri ise ülkesi bombalanıp toprağının bir kısmı gasp edilerek sarayı Yahudilerin tanklarının menzilindeyken, sanki sıradan bir insan gibi bir fincan kahve satın alırken ortaya çıkıyor; insanlar da onun mütevazılığından dolayı sevinçle tezahüratta bulunup alkış tutuyorlar! Bir diğer ise zavallı halkın, her sabah ülkede bir Cüneyh ile uyanmasını istiyor; bunun üzerine borazanlar ve peşlerindeki ayak takımı; o ilham kaynağı başkanı, dahi lideri ve mütevazı önderi alkışlayıp yaşasın diye tezahüratta bulunmak için sokaklara dökülüyor! Bunlar gibi daha nicesini kıyas edebilirsin...

Sonuç olarak böyle bir durum ve böyle bir politika, akidesinin ve Allah'ın kendisi için razı olduğu hayat nizamının bilincinde olan bir ümmetin içinde asla bir zemin de bulamayacak, bir pazar da bulamayacaktır; haydi o zaman tüm insanlığın maslahatına olan İslam'a ve onun hükümlerine dair bilinci artırmaya ve buna karşın ise küfür sistemlerinin, onların sahiplerinin ve onların propagandasını yapanların yozlaşmışlığına karşı da bilinçli olmaya koşun!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Hüsameddin Mustafa

Devamını oku...

Kapitalist Sistemin Acı Meyveleri!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Kapitalist Sistemin Acı Meyveleri!

Haber:

İstanbul'da bir ortaokuldaki bıçaklı saldırıda 1 öğrenci hayatını kaybetti, 7 öğrenci yaralandı.

Yorum:

Yapılan saldırı ile ilgili bir açıklama yapan Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, okullarda yaşanan olaylara karşı alınan güvenlik tedbirlerine dikkat çekerek önümüzdeki şubat ayına kadar okullarda 25 bine yakın bahçe görevlisinin istihdam edileceğini, okulların güvenlik ihtiyacına göre kategorize edilmesi gerektiğini söyleyerek okullarda alınacak tedbirleri şu şekilde sıraladı:

Yaklaşık 25 bin bahçe görevlisinin istihdam edilmesi, okullarda güvenlik kameralarının kullanılması, elektronik güvenlik sistemlerinin kurulması, bahçe duvarlarının güvenlik kapsamında değerlendirilmesi ve veli randevu sisteminin uygulanması.

Bakan Tekin, daha önce de buna benzer birtakım değerlendirmelerde bulunarak okullarda güvenlik tedbirlerinin artırılacağını ifade etmişti. Fakat alınan tüm emniyet tedbirlerine rağmen maalesef bu tür saldırıların önüne geçilemiyor ve geçilemeyecektir de. Daha önce de, okullarda buna benzer saldırılar oldu. Bu tür saldırıları sonlandırmak adına iktidar yetkilileri, yüzeysel bir değerlendirme yaparak sonuçlar üzerinden bir takım pansuman tedavisi ya da palyatif çözümler ortaya koyarak bu sorunu çözmek istemektedir. Şimdiye kadar iktidarın ortaya koymuş olduğu tek çözüm ise ya güvenlik tedbirlerini artırmak oldu ya da kendi başarısızlık ve beceriksizliklerini velilere yükleyerek, velilere çocuklarınıza sahip çıkın denildi. Sanki bu olayların müsebbibi velilermiş gibi bir algı oluşturulmak istendi.

Buna bağlı olarak sorun sadece güvenlik sorunu ya da güvenlik tedbirlerinin yetersizliği değildir. Aksine sorunun temelinde yatan asli faktör, dini devletten/maddeyi ruhtan ayıran laik kapitalist sistemin mevcut eğitim müfredatının, seküler yaşam tarzının ve bozuk batı kültürünün genç nesiller üzerindeki tahribatıdır. İşte bu tür saldırılar okullarda verilen bu eğitimin veya batı tarzı popüler kültürün bir yansımasıdır. Bununla birlikte okullarda verilen bilginin yanında doğru bir inanç, sağlam bir ahlâk ve güçlü bir şahsiyet kazandırmayan bir eğitim anlayışının, gençliğin ihtiyaçlarına cevap vermekte yetersiz kalması da maalesef bu tür olumsuz sonuçları doğurmaktadır.

Dolayısıyla bugün gençliğin karşı karşıya bulunduğu sorunlara kalıcı çözümün ise, İslam’ın akidesini ve değerlerini esas alan bir eğitim modeliyle mümkün olacağı hakikatidir. Bu hakikatten başka bir hakikatte yoktur.

Bununla birlikte bugün Türkiye, her gün yeni bir skandalla çalkalanmaktadır. İktidar yetkililerinin, iş adamlarının isimlerinin karıştığı milyonluk fon vurgunundan, belediyelerdeki yolsuzluklardan, sporundan hukukuna, eğitiminden ekonomisine kadar, liyakatın ölçü olarak değil menfaatin kıstas alındığı, adaletin ve hukukun değil çıkarların egemen olduğu kısacası hayatın her alanını kuşatan ahlaki bir yozlaşma ve toplumsal bir çöküşle karşı karşıyadır. İşte bu manzara, insan fıtratına uygun olmayan kalbi mutmain kılmayan, haz ve lezzeti öne çıkaran, özgürlükler düşüncesiyle insanı Rabbine karşı asileştiren, kimliksizleştiren ve insanı köklerinden koparan laik kapitalist sistemin iflas ettiğinin de bir sonucudur. İşte bu tablo bu batıl beşeri sistemin acı meyvelerindendir.

İşte bu bozuk sistem, artık krizleri çözmede yetersiz kalmış ekini ve nesli ifsat etmiştir. Bilakis her geçen gün yeni bir kriz üretmektedir. Bununla birlikte bu krizler, iktidar yetkililerinin krizleri yönetmede ve çözmedeki başarısızlıklarını da göstermiştir. İktidar sadece kendi çıkarlarını önceleyerek toplumu ifsat etmiştir. Toplumsal ruhi ve ahlaki değerleri ayaklar altına almıştır. Nitekim bu konuda Resûlullah Sallallahu aleyhi ve Sellem toplumsal yozlaşma ve çöküşü tetikleyen iki unsurdan biri olarak yöneticilere işaret etmiştir.

“İnsanlardan iki sınıf var ki; onlar düzgün olursa insanlar da düzgün olur. Onlar bozuk olursa insanlar da bozuk olur. Onlar âlimler ve yöneticilerdir.”

Dolayısıyla gayri İslami ve batıl temeller üzerine kurulu olan bu beşeri sistemden ve bu sistemi tatbik eden bu bekçilerden/yöneticilerden adalet ve hayır namına hiçbir şey beklenmez. Hayır, adalet, liyakat, mutluluk, saadet ve huzur sadece İslam nizamının hayatın her alanında tatbik edilmesiyle mümkün olur.

Gerisi lafügüzaftır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Yılmaz Çelik

Devamını oku...

Sudan Vilayeti: Eylül 2026 Ayı Faaliyet ve Etkinlikleri

  • Kategori Sudan
  •   |  

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti:
Eylül 2026 Ayı Faaliyet ve Etkinlikleri

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti, Eylül ayında Sudan’daki çalışmalarını ve faaliyetlerini yoğunlaştırdı. Bu kapsamda kabile ileri gelenlerine, aşiret liderlerine ve toplumun önde gelen isimlerine heyetler göndererek onları dine destek olmaya davet etti. Bu liderlere el uzatan parti, kendilerini Hizb-ut Tahrir’in uğrunda çalıştığı davaya katkıda bulunmaya çağırdı. Bu dava, kabile çatışmalarının ve yapay anlaşmazlıkların peşinden sürüklenmek yerine, Nübüvvet metodu üzere İkinci Râşidî Hilâfet’i kurarak İslâmî hayatı yeniden başlatmaktır.

Parti ayrıca, sömürgeci kâfirin Müslüman beldelerinde ördüğü komploları, özellikle Sudan’daki şeytanî üçlü olarak nitelendirdiği savaş, Darfur’un ayrılması ve Yahudi varlığıyla normalleşme planlarını ifşa etti.

Parti bunun yanı sıra çarşılarda, halka açık alanlarda, camilerin önlerinde ve yollarda siyasî hitaplarda bulundu. Ümmeti, dini ikame etmek için ciddi bir şekilde çalışmaya ve bu uğurda çalışanlara destek olmaya çağırdı. Ayrıca siyasî forumlar, aylık siyasî sohbet toplantısı ve Resmî Sözcülük tarafından basın toplantısı düzenlendi. Sözcü bu toplantıda siyasî gündemin sıcak konularına değindi. Sudan’daki Batılı komplolara karşı çıkan basın açıklamaları ve haberler de yayımlandı.

Öne çıkan faaliyetlerden bazıları şunlardır:

Birincisi: Hizb-ut Tahrir heyetlerinin Sudan’ın başkenti ve Port Sudan’daki liderlere ziyaretleri

Hizb-ut Tahrir heyetleri şu isimlerle görüştü:

  • Kanun Devleti ve Kalkınma Partisi Düşünce ve Temellendirme Sekreteri Mekkî Muhammed Abdurrahman; Omdurman’daki evinde.
  • Kızıldeniz Eyaleti Hausa Kabilesi Emiri Salih Abdurrahman; yanında Umde Hasan Eyyub ve Muhtar Hamz olduğu hâlde.
  • Dar Hamer Kabileleri Şûra Meclisi Başkanı Abdülhay Safiyyuddin Nâcih; Hartum Bahri’deki Kûber Mahallesi’nde kaldığı yerde.
  • Hartum’daki Kewâhile Kabilesi Emiri Muhammed ez-Zeyn Fazlülmevlâ Ebû Hafs; Omdurman’ın Sevra bölgesindeki evinde.
  • Kewâhile Kabilesi Emiri Avadülceyyid Muhammed Abdullah en-Naîme; Omdurman’ın Sâliha şehrindeki evinde.
  • Yerel geleneksel yönetimin ve İslâmî hareketin önde gelen isimlerinden, eski milletvekili Şeyh Abdurrahim İsa; Omdurman’daki Nil Şehri’nde bulunan evinde.
  • Cümüiyye Kabilesi’nin genel lideri Mek Ganim et-Tayyib Muhammed Nasır; Omdurman’daki evinde.

Sudan’ın başkentini oluşturan Hartum, Omdurman ve Bahri şehirlerinde gerçekleştirilen bu görüşmelerde Hizb-ut Tahrir heyetleri, partinin Sudan için çizilen Amerikan planına ilişkin tutumunu açıkladı. Bu planın Sudan’ı parçalamayı ve laikleştirmeyi hedeflediğini, Amerika’nın da bu doğrultuda hızla ilerlediğini belirttiler.

Heyetler, liderlerin bu komplonun uygulanmasına katılmalarının ne kadar tehlikeli olduğunu açıkladı. Darfur’un ayrılması için çalışmaların sürdüğünü; bunun, Amerika’nın başlattığı ve kabileleri silahlandırarak, milisler kurarak ve ırkçı ayrışmaları körükleyerek şiddetlendirdiği savaş üzerinden gerçekleştirilmeye çalışıldığını ifade ettiler.

Liderlere, İslâm akidesine sımsıkı sarılarak bu planı boşa çıkarmak için çalışmaları çağrısında bulundular. Kabilelerin, erkekleriyle birlikte Nübüvvet metodu üzere Râşidî Hilâfet projesinin yanında yer almalarını istediler. Bunun, İslâm’ı uygulamanın Allah tarafından belirlenmiş yolu olduğunu vurguladılar. Böylece sömürgeci kâfirin çalışmalarının önüne geçilmesi ve Sudan da dâhil olmak üzere Müslüman beldelerdeki Batı projesinin engellenmesi gerektiğini belirttiler.

Emirlerin, liderlerin ve Meklerin (geleneksel kabile yöneticilerinin) tepkileri ortak bir çizgide birleşti. Hizb-ut Tahrir heyetlerinin ziyaretlerinden memnuniyet duyduklarını ifade ettiler. Sudan’ın birliğini savunduklarını ve ülkenin parçalanmasına izin vermeyeceklerini belirttiler. Hilâfet çatısı altında Müslümanların birliğinden ve İslâm’ın hükümranlığından yana olduklarını; ülkenin sorunlarının çözümünde kâfire güvenilmemesi gerektiğini, zira sorunların asıl sebebinin kendisi olduğunu dile getirdiler.

Sömürgeci kâfir Batı’nın Müslüman beldelerine yönelik planları konusunda ümmetin bilinçlendirilmesinin önemini vurguladılar. Bu planlara karşı Hilâfet çatısı altında Müslümanların birliğiyle mücadele edilmesi gerektiğini söylediler. Müslümanları birleştiren bir devletin, yani Hilâfet’in kurulmasını desteklediklerini; ne var ki bunun birçok İslâmî grubun gündeminde yeterince yer almadığını belirttiler.

Bazıları, “Siz İslâm’ın yanında olduğunuz sürece biz de sizin yanınızdayız” diyerek iletişimin sürdürülmesinin önemini vurguladı. Bu İslâmî projeyi hayata geçirdiği için partiye teşekkür ettiler.

İkincisi: Siyasî hitaplar

Siyasî hitaplarda çeşitli konular ele alındı. Bunlar arasında Sudanlılar arasındaki diyalog ve bunun arkasındaki Amerika, mal ve hizmet fiyatlarındaki akıl almaz artış, Amerika’nın General Abdülfettah el-Burhan’a Birleşmiş Milletler Genel Kurulu etkinliklerine katılmak üzere giriş vizesi vermeyi reddetmesinin sonuçları ve yöneticilerin ülkelerinin sorunlarını çözmek için kendileriyle dayanışma gösterecekleri ümidiyle uluslararası küfür kuruluşlarına yalvarıp onlara sığınmaları gibi konular yer aldı.

Omdurman şehrindeki İmam Mâlik Fıkıh Derneği Camii önünde kalabalık bir topluluğa hitap eden Şeyh Abd, ülkenin her yanında halkı kasıp kavuran fiyat artışlarından söz etti. Bunun sebebinin, devletin uyguladığı kapitalist sistemden kaynaklanan ekonomik politikalar olduğunu belirtti. Haram vergilerin alınması, para biriminin dolara bağlanması, Sudan Cüneyhinin dalgalanmaya bırakılması ve benzeri uygulamaların bu politikalar arasında bulunduğunu ifade etti.

Bu politikaların, halkı yoksullaştıran ve çektiği sıkıntıları katbekat artıran Uluslararası Para Fonu (IMF) ile Dünya Bankası’nın dayatmalarını uygulamaktan ibaret olduğunu söyledi.

Port Sudan şehrindeki Büyük Çarşı’da yapılan hitaplarda da benzer konular ele alındı.

Üçüncüsü: Ümmetin Meseleleri Forumu — Sudanlılar arasındaki diyalog, Sudan krizinden bir çıkış yolu olabilir mi?

Port Sudan’daki parti ofisinde düzenlenen aylık Ümmetin Meseleleri Forumu’nda Sudan’da geçmişte gerçekleştirilen diyalog süreçleri ele alındı. Bu süreçlerin 1965 yılındaki Yuvarlak Masa Konferansı’ndan başlayarak silahlı hareketlerle imzalanan tüm anlaşmalara kadar uzandığı; ancak bunların tamamının mevcut durumu daha karmaşık hâle getirdiği ve ülkenin parçalanmasına yol açtığı belirtildi.

Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Merkezî İrtibat Komitesi Başkanı Nâsır Rıza, General Burhan’ın çağrıda bulunduğu bu diyalog girişiminin arkasında Amerika’nın bulunduğunu söyledi. Bunun bir komplodan başka bir şey olmadığını, Sudan krizini çözemeyeceğini ve ayrıca hedeflerinin de açık olmadığını ifade etti.

İkinci sunumda Hizb-ut Tahrir üyesi Adil İbrahim, İslâm’daki yönetim sisteminin Nübüvvet metodu üzere Hilâfet olduğunu açıkladı. Yöneticiyi seçmenin şer‘î yolunun biat olduğunu belirtti. Peygamber Efendimiz ﷺ devlet başkanlığını biat yoluyla üstlenmiş; Râşidî halifeler de kendisinden sonra aynı şekilde yönetimi devralmışlardı.

İbrahim, konuşmasını Hizb-ut Tahrir’in Hilâfet Devleti için bir anayasa projesi hazırlamış olduğunu belirterek tamamladı.

Dördüncüsü: Siyasî Sohbet Toplantısı — Sudan’a komşu ülkelerin ve bölgesel kuruluşların Darfur’u ayırma komplosundaki rolü

Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Medya Bürosu tarafından düzenlenen siyasî sohbet toplantısına, partinin Port Sudan ofisinden Hüseyin el-Hâdî katıldı.

Konuşmacı, Amerika’nın Sudan’a komşu ülkeleri Darfur’u ayırma komplosunda siyasî ve askerî roller üstlenmeleri için kullandığını açıkladı. Kenya, Suudi Arabistan, Mısır, Çad, Libya, Etiyopya ve diğer komşu ülkelerin her birinin yürüttüğü siyasî ve askerî faaliyetleri anlattı.

Ardından bölgesel kuruluşların rolüne geçti. Özellikle Afrika Birliği, Hükümetlerarası Kalkınma Otoritesi (IGAD) ve Arap Birliği’nin faaliyetlerini ele aldı. Bu kuruluşların Amerika’nın sözcüleri gibi hareket ettiklerini, onun adına konuştuklarını ve Darfur’un ayrılması meselesinde ona destek olduklarını belirtti.

Konuşmasını, çıkış yolunun İslâm’da ve Nübüvvet metodu üzere Râşidî Hilâfet’in kurulmasında olduğunu ifade ederek tamamladı.

Beşincisi: Basın toplantısı — Batıl bir sistem ve başarısız politikalar: Sonuç açlık ve sefalet

Sudan’da krizler birbirini izlerken çarşılarda aşırı fiyat artışları yaşanıyor, yerel para birimi yabancı para birimleri karşısında değer kaybediyor, hükümet ise tüccarlara ve diğer kesimlere ağır vergiler yükleyerek, ithalat gümrüklerini artırarak ve çarşı esnafını sıkıştırarak halkın çektiği sıkıntıları daha da artırıyor. Hayat, tahammül edilmesi güç bir cehenneme dönüşmüş durumda.

Bu koşullarda Medya Bürosu bir basın toplantısı düzenledi. Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Resmî Sözcüsü İbrahim Osman Ebû Halil, toplantıda “Batıl Bir Sistem ve Başarısız Politikalar: Sonuç Açlık ve Sefalet” başlıklı bir sunum yaptı.

Önce ağırlaşan ekonomik durumu açıkladı, ardından İslâm akidesinden kaynaklanan çözüm önerilerini sundu. Sudan’daki, hatta dünyadaki ekonomik krizin köklü çözümünün, doğru bir akideye dayanan ekonomik sistemin uygulanmasından geçtiğini belirtti.

Bu sistemde para biriminin altına dayanacağını ifade etti. Altının güvenilirliği ve istikrarının yanı sıra İslâm’daki birçok hükmün de altın esas alınarak belirlendiğini söyledi. Diyetler, hırsızlık suçunda el kesme cezasına ilişkin nisap ve nakit paranın zekâtı gibi hükümlerin bunlar arasında yer aldığını belirtti.

IMF, Dünya Bankası ve diğer faiz temelli kuruluşlarla ilişkilerin tamamen kesilmesi çağrısında bulundu. Servetin nasıl elde edileceği, nasıl artırılacağı ve nasıl harcanacağı konularında İslâm’ın hükümlerinin uygulanması gerektiğini vurguladı.

Resmî sözcü ayrıca şu başlıklar altında basın açıklamaları yayımladı:

  • “İslâm’da Devlet Ne Sivil Ne de Askerîdir; Bilakis Nübüvvet Metodu Üzere Hilâfettir.”
  • “Sömürgeciliğin Kurduğu Devletlerin Egemenliği Yoktur; Egemenlik Ancak Devlet İslâm Esası Üzere Kurulduğunda Gerçekleşir.”

Bunların yanı sıra Sudan’daki Hizb-ut Tahrir bürolarının faaliyetleri hakkında neredeyse her gün basın haberleri yayımlandı.

Altıncısı: Diğer faaliyetler

Hizb-ut Tahrir’in Sudan Vilayeti’ndeki gençleri, Sudan’ın farklı şehirlerinde camilerde ve salonlarda konferanslar düzenlemektedir. Namazların ardından günlük konuşmalar da yapmakta; Hartum, Omdurman, Port Sudan, Gadârif, el-Ubeyyid ve Sudan’ın diğer şehirlerinde düzenli olarak cuma hutbeleri vermektedirler.

Bu hutbelerde genç hatipler, İslâm ümmetinin geleceğini ilgilendiren temel davayı ele almaktadır.

Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Merkezî Medya Ofisi Temsilcisi

Çarşamba, 18 Rebîülâhir 1448 H. / 30 Eylül 2026sudan vilayeti

sudan vilayeti

İlgili Bağlantılar:

 

Devamını oku...

Başörtüsü ve Nikap Yasağı, İslam’a Karşı Bir Savaştır, Müslüman Kadınları Batı Uygarlığına Zorla Entegre Etme Çabasıdır

İtalya Başbakanı, kendisinden önceki Avrupa ülkeleri liderlerinin izinden giderek ve güvenliği koruma, her kadın ve kız çocuğunun temel haklarını güvence altına alma bahanesi adı altında, 24 Eylül 2026 Perşembe günü okullarda burka ve nikabın yasaklanmasını öngören bir kararnameyi kabul etti. Meloni, hükümet toplantısının ardından yaptığı açıklamada burka yasağının “bir güvenlik meselesi” olduğunu söyledi. “Bir kadın, hatta daha kötüsü küçük bir kız çocuğu yüzünü örtmeye zorlandığında, temel haklarından ve bizzat entegrasyon imkânından mahrum bırakılmış olur.” dedi. (Mosaique FM)

Fransa da daha önce, 14 Eylül 2010 tarihinde Senatoya nikap yasağına ilişkin bir yasa tasarısı sunmuştu. Gerekçe olarak, yüzünü örten kişinin kimliğinin tespit edilememesinin kamusal alanlarda birçok soruna ve endişeye yol açtığı ileri sürülmüştü. Yasa 11 Nisan 2011 tarihinde kabul edilmiş ve sokaklar, parklar, tren istasyonları ve mağazalar gibi kamusal alanlarda nikap yasaklanmıştı. Yasaya aykırı davranan kadınlara 150 avro, yani yaklaşık 216 dolar para cezası verilmesi kararlaştırılmıştı. Benzer şekilde nikap 2011 yılında Belçika’da; 2016, 2017 ve 2018 yıllarında sırasıyla Bulgaristan, Avusturya ve Danimarka’da; 2025 yılında da İsviçre’de yasaklanmıştı. Portekiz de bu ülkeler arasına katılarak Eylül 2026’da çıkardığı yeni yasayla nikap yasağını yürürlüğe koydu. Hollanda da okullar, devlet daireleri, hastaneler ve toplu taşıma araçları gibi kamuya açık kurumlarda nikabı yasakladı. Norveç de ağırlıklı olarak eğitim kurumlarında kısıtlamalar uyguladı. Almanya, İspanya ve İtalya gibi ülkeler ise yalnızca belirli yerlerde, kurumlarda veya belirli durumlarda geçerli olan özel kurallar uygulamaktadır.

Sözde özgürlükler ülkesi Fransa da başörtülü Müslüman kadınlara yönelik saldırılarını sürdürmektedir. Fransız siyasetçileri bu meseleyi daha fazla oy toplamak için seçim malzemesi olarak kullanmaktadır. Marine Le Pen liderliğindeki Fransız Ulusal Birlik Partisi, 2027 yılında iktidara gelmesi hâlinde kamusal alanlarda başörtüsü takan kadınlara para cezası uygulamayı planladığını açıkladı. Buna karşılık Fransız aşırı sağının lideri de Papa XIV. Leo’nun bu ayın başındaki (1 Ekim günü) tarihî ziyareti sırasında geleneksel başörtüsü ve rahibe kıyafeti giymiş Hristiyan bir rahibeyle fotoğraf çektirmekte hiçbir sakınca görmemiştir. Hatta Ulusal Birlik’in Avrupa parlamenteri Matthieu Valet, bu fotoğrafı X platformunda paylaşarak üzerine “Güzel Fransa’nın Rönesansı” notunu düşmüştür.

Avusturya da bu kervana katılarak geçtiğimiz Eylül ayında devlet ve özel okullarında 14 yaş altı kız öğrencilerin başörtüsü takmasını yasaklamıştır. Yasağın tekrarlanması hâlinde velilere 150 ila 800 avro arasında para cezası verilmesi öngörülmüştür.

Hatta Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkeler bile kendilerini modern seküler bir model olarak sunma konusunda ısrarcı davranmaktadırlar. Örneğin Azerbaycan, geçtiğimiz Eylül ayının sonlarında, kamu eğitim kurumlarındaki okul kıyafeti kurallarına ilişkin yeni bir yönetmelik yayımlayarak başörtüsü yasağını yeniden sıkılaştırmıştır. Bu politikaların İslam’ı hedef almadığını, aksine eğitim yasalarını uygulama, eğitim kurumlarının seküler (laik) niteliğini koruma, dinin siyasi emellere alet edilmesini önleme ve kamu düzenini aşırı akımlardan koruma amacı taşıdığını iddia etmiştir!

Ey Müslümanlar! Batılı devletler Müslüman kadınlarla mücadele etmek ve onların hayatlarını kısıtlamak konusunda adeta birbirleriyle yarışmaktadırlar. Bu durum, söz konusu devletlerin hakları ve özgürlükleri güvence altına aldıkları yönündeki iddiaları ve yükselttikleri sloganlarla tamamen çelişmektedir. Batı’nın Müslüman kadınlara yönelik başörtüsü ve nikap yasağı, İslam’dan ve onun yayılmasından duyduğu korkuyu gözler önüne sermekte, devletin seküler yapısını korumak ve Batı uygarlığının kavramlarını savunmak için yoğun bir çalışma içerisinde olduğunu ortaya koymaktadır. Ayrıca bu durum, söz konusu devletlerin, uygulamalarının ne kadar tutarsız ve çelişkili olduğunu da göstermektedir. Kendi egemenliklerine ve sekülerizmlerine bir tehdit söz konusu olduğunda kişisel özgürlükler olarak adlandırdıkları ilkeleri ellerinin tersiyle bir kenara itmekten zerre kadar çekinmemektedirler.

Ey Müslümanlar! Ey Batı’daki Müslüman kadınlar! Başörtüsü ve nikaba karşı yürütülen savaş, aslında İslam’a karşı yürütülen bir uygarlık savaşıdır, her ne kadar bu savaşın gerçek yüzünü “güvenliği korumak” veya “iradesi elinden alınmış kızları savunmak” gibi gerekçeler ve maskelerle gizlemeye çalışsalar da...! Ancak bu maskeler çok çabuk düşmekte ve maskelerin düşmesiyle birlikte de İslam’a ve Müslümanlara olan kin ve nefret dolu yüzleri de net bir şekilde açığa çıkmaktadır. Dininize sımsıkı sarılan sizler, avucunda kor ateş tutanlar gibisiniz; dinî mefhumlarınız üzerinde sebat etme ve onları muhafaza etme mücadelesi vermektesiniz. Bu nedenle Batılıların, oğullarınızı ve kızlarınızı kendi köhne uygarlıkları içinde eritip asimile etmelerine sakın izin vermeyin. Aksine çocuklarınızın gönüllerine ve kalplerine İslam kültürünü nakşedin.

Dolayısıyla devletin din karşısında tarafsız olduğu düşüncesi, aslen kokuşmuş ve sahte bir düşüncedir. Bizler, İslam’ı benimseyip onu eksiksiz bir şekilde yeniden uygulamak için çalışmadığımız ve Nübüvvet metodu üzere Hilafeti yeniden kurmadığımız sürece, bu uluslararası sistemin edilgen birer nesnesi olmaktan kurtulamayacağız. Hilafette biz yabancıya bağımlı değil, onlara denk bir güç olacağız. Başörtüsünü kadın haklarına ve kişisel özgürlüklere vurulmuş bir darbe olarak gören Batılı devletlerden asla lütuf ve merhamet dilenmeyeceğiz. Bilakis başörtüsünü, Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya teslimiyetin ve kulluğu bir sembolü olarak göreceğiz.

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER