Pazar, 05 Safer 1448 | 2026/07/19
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Gazze’deki Soykırım Savaşının Bininci Günü: Cihad ve Kahramanlık Meydanları, Hala Ümmete ve Ordularına Sesleniyor

Gazze’deki Hükümet Medya Ofisi, Yahudi varlığının 7 Ekim 2023’ten bugüne kadar Gazze Şeridi’ne karşı yürüttüğü soykırım savaşının bininci gününde, Gazze Şeridi’nin maruz kaldığı insani, yaşamsal ve hizmet altyapısına ve yıkıma dair korkunç verileri ve gerçekleri paylaştı. Rapora göre, bugüne kadar şehit edilen çocuk sayısı 1.022’si bebek olmak üzere 21.500’ü aştı. Toplam şehit sayısı 73.066’ya, yaralı sayısı ise 44.500’ü çocuk olmak üzere 173.514’e yükseldi. Yaklaşık 9.500 kişinin hala enkaz altında olduğu tahmin ediliyor. Ofis, Gazze’deki binaların %90’ından fazlasının yıkıldığını belirtti. Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) ise 11 binden fazla çocuğun hayatlarını kalıcı biçimde etkileyecek yaralanmalar yaşadığını, bunların yaklaşık 4 bininde uzuv amputasyonu gerçekleştirildiğini ve bu ameliyatların büyük bölümünün son derece ağır tıbbi şartlar altında yapıldığını açıkladı. Hükümet Medya Ofisi verileri ayrıca, 164’ü çocuk olmak üzere 460 kişinin yetersiz beslenme (açlık) nedeniyle hayatını kaybettiğini, çadır kamplarındaki sıcaklık düşüşü neticesinde de çoğu çocuk 28 mültecinin vefat ettiğini ortaya koydu. Raporlara göre 2.700’den fazla aile tamamen yok edilirken, 6.020 aileden yalnızca bir fert hayatta kalabildi. Yetim çocukların sayısı 58.800’ü aşarken, bunların 2.700’ü hem annesini hem babasını kaybetti. Dul kadınların sayısı ise 26.370’e ulaştı.

Bin günlük soykırım ve vahşet, geride bu acı rakamları ve istatistikleri bıraktı. Bunlar, Yahudilerin hiçbir insanı, ağacı, taşı; hatta annelerinin rahmindeki ceninleri dahi esirgemeyen vahşetinin canlı şahidi olarak kalacaktır. Yahudi varlığı, Gazze’ye iki atom bombasına eşdeğer miktarda bomba ve patlayıcı yağdırmış; evleri, altyapıyı, okulları, üniversiteleri, hastaneleri, sağlık merkezlerini, camileri, barınma merkezlerini ve hatta mülteci çadırlarını yıkarak hayatın tüm unsurlarını hedef almıştır.

Bin günlük soykırım ve suç, başta Amerika olmak üzere uluslararası sistemin ve kurumlarının ikiyüzlülüğünü ve komploculuğunu da gözler önüne sermiştir. Amerika, suçlu Yahudi varlığını ayakta tutacak tüm güç ve yaşam unsurlarını sağlayarak, ona ölümcül silahlar ve mali destek vererek bu soykırımın bir numaralı ortağı olmuştur.

Bin günlük katliamlar, özellikle komşu ülkeler olmak üzere İslam ülkelerinin yöneticilerinin ihanetine, komplolarına ve alçaklığına da şahitlik etmiştir. Bu yöneticiler, mücrim varlığı koruyan birer “Demir Kubbe” vazifesi görmüş; suçlarını işlemesi için ona hava sahalarını açmış, ona gıda, yakıt ve giyecekten oluşan yardım köprüleri kurmuşlardır. Bir yandan Gazze halkını kuşatma altında alırken diğer yandan gasıp Yahudi varlığının sınırlarını beklemişlerdir.

Bin gündür ümmetin ortaya koyduğu hareketlilik, yaşanan büyük hadisenin seviyesine ulaşamamıştır. Ümmet; mazlumun hakkını vermeyen, düşmanı caydırmayan kuru kelimeler ve sahte çözümlerle uyuşturulmuş ve uyuşturulmaya da devam etmektedir. Ümmetin bakışları; tahtlarını yıkmak için yöneticilerin saraylarına yönelmekten ve sınırları yıkıp Yahudi varlığını yok etme görevlerini hatırlatmak için orduların kışlalarına yönelmekten alıkonulmaktadır.

Bin gündür Mısır ve Türkiye gibi, Yahudi varlığını bir saatte bile yerle yeksan edebilecek güç, teçhizat ve donanıma sahip olan ümmetin orduları, katliamlar, dökülen temiz kanlar, yükselen yardım çığlıkları, hastaların ve yaralıların iniltileri, açlıktan kıvranan kardeşlerinin karın gurultuları karşısında harekete geçmemişlerdir. Üzerlerindeki zillet ve aşağılanma tozundan silkinmenin; yaratılana itaati bırakıp yaratana itaate yönelmenin; dünya ve ahiret utancından kurtulmanın zamanı hâlâ gelmedi mi?

Ey Müslümanlar! Gazze savaşının bittiğini, o temiz kanların artık güvende olduğunu, acı ve kayıpların son bulduğunu, kıtlığın geri gelmemek üzere gittiğini ve Yahudi varlığının herhangi bir belgeye veya ateşkese sadık kaldığını sananlar derin bir yanılgı içindedirler! Gazze ekranlardan uzaklaşsa ya da uzaklaştırılsa da, stadyumların gürültüsü bombardımanın seslerini ve acı çığlıklarını bastırsa da soykırım, kuşatma ve açlık savaşı hala devam etmektedir. Trump ve sözde “Barış Konseyi” adını verdiği kurul, Gazze halkına karşı hâlâ hile ve tuzak kurmaya devam etmektedir.

Ey İslam Ümmeti ve orduları! Allah’a karşı üzerinize düşeni en güzel şekilde yerine getirin. Gerçek cihat ve gerçek kahramanlık meydanları sizleri çağırmaktadır; sahte kahramanlıkların sergilendiği stadyumlar değil!

انفِرُوا خِفَافاً وَثِقَالاً وَجَاهِدُوا بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ فِي سَبِيلِ اللهِ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ“(Ey müminler!) Gerek hafif, gerek ağır olarak savaşa çıkın, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihat edin. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.” [Tevbe 41]

Devamını oku...

Filistin’in Tamamı Kurtarılmadıkça Ne Güvenlikten Ne Barıştan Ne de İstikrardan Bahsedilebilir!

Bir yılı aşkın süredir Yahudi varlığının liderleri, düşünürleri ve analistleri, Mısır ve Türkiye ile yüzleşmeye hazırlanılması gerektiğine dair çağrılar yapmakta, bu iki ülkeyi “gelecekteki tehlike” olarak nitelendirmektedirler. İki yılı aşkın bir süredir de “Büyük İsrail” ve “Nil’den Fırat’a devlet” çağrıları siyasi çevrelerde giderek rağbet görmektedir. Hatta Yahudi varlığı Başbakanı Netanyahu, The Times of Israel gazetesine verdiği röportajda kendisini “tarihi ve ruhani bir görevde” hissettiğini ve Filistin topraklarının yanı sıra “Ürdün ve Mısır’dan bölgeleri de içeren” Büyük İsrail vizyonuna sıkı sıkıya bağlı olduğunu ifade etmiştir.

Buna karşılık Mısır Cumhurbaşkanı es Sisi, Cumartesi günü Devlet Stratejik Komutanlığı karargahının açılışında askeri üniformasıyla yaptığı konuşmada, “Orta Doğu’daki çatışmaların köklü çözümünün; adil bir barış anlaşmasına varılmasından geçtiğini, bu barış anlaşmasının uluslararası meşruiyet kararları doğrultusunda Filistin meselesini sona erdireceğini, başkenti Doğu Kudüs olan Filistin devletini kuracağını” söylemiştir.Müslümanlarının yöneticilerinin bir kısmı hâlâ Yahudi varlığıyla barış ve normalleşme anlaşmaları imzalayarak o varlığın ve onun arkasındaki Amerika’nın rızasını kazanacaklarını, böylece de iktidarlarını koruyabileceklerini sanıyorlar. Fakat geçen yıllar ve son yaşanan olaylar, onların bu zanlarının ve hesaplarının yanlış olduğunu kanıtlamıştır. Çünkü Yahudi varlığının ihtiraslarının hiçbir sınırı yoktur; fesadı ve bozgunculuğu ise hiçbir sınır tanımamaktadır.

Bu ucube varlık, Mübarek toprak Filistin’de kurulduğu günden bu yana bölgede bozgunculuk ve fesat çıkarmakta; insanları katletmekte, öldürmekte, topraklarını işgal etmekte, onları yurtlarından sürmekte, bir savaştan diğerine koşmaktadır. Mısır, Suriye, Lübnan, Ürdün bile onun saldırılarından nasibini almıştır. Filistin’i ve Golan’ı gasp etmekle kalmamış Yemen’e, Irak’a ve İran’a saldırmıştır; bugün de Mısır’ı ve Türkiye’yi tehdit etmektedir... Yahudi varlığı, Müslümanların toprakları üzerinde kuruludur ve pençeleri Müslümanların etine saplanmıştır. Çocuk, kadın, yaşlı demeden herkes bu ucube varlığın hedefi haline gelmiştir. Dolayısıyla onun Müslümanlara yönelik saldırganlığı geçici bir durum değil, bilakis köklü ve fıtri bir karakterdir. Bu varlığın varlığını sürdürmesi, Müslümanların topraklarındaki işgalinin sürmesi, fesat ve bozgunculuğunun devam etmesi anlamına gelir.

Bu sebeple, Yahudi varlığı bu bölgede var olduğu sürece bölgede barıştan, güvenlikten ve istikrardan bahsedilmesi abestir. Bu yüzden köklü çözüm; Filistin’i ve Yahudi varlığının Müslümanların topraklarından işgal ettiği her bir karış toprağı kurtarmak için Müslümanların ordularının harekete geçmesidir. Uluslararası sistemin kararları doğrultusunda barış çağrısı yapmak ise, işgalin devamını kabul etmekten, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in İsra Mekânı’ndan vazgeçmekten ve Yahudilerin beldelerimizde güç kazanmasına zemin hazırlamaktan başka bir şey değildir.

Yetmiş yılı aşkın bir süredir tehcir, yıkım, ölüm ve trajedilere şahit olmak, Müslümanlar ve bölge için Mübarek Toprak Filistin’i kurtarmaktan başka bir kurtuluşun olmadığını idrak etmek için yeterlidir. Filistin’in kurtuluşu sözünden asla caymayan Allah’ın bir vaadidir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

فَإِذَا جَاء وَعْدُ الآخِرَةِ لِيَسُوؤُواْ وُجُوهَكُمْ وَلِيَدْخُلُواْ الْمَسْجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُواْ مَا عَلَوْاْ تَتْبِيراً“İki vaatten ikincisinin vakti gelince, yüzünüzü üzüntüye sokmaları, kötülük yapmaları, önceden Mescid’e girdikleri gibi girmeleri, ele geçirdikleri yerleri harap etmeleri için onları tekrar göndereceğiz.” [İsra 7]

Devamını oku...

250. Yılında Amerika: Amerikan Rüyasının Ardındaki İmparatorluk

  • Kategori Amerika
  •   |  

Amerika Birleşik Devletleri bağımsızlık ilanının 250. yılını kutlarken, resmî törenlerin ve havai fişek gösterilerinin ötesine geçip, kutlamaların görmezden geldiği bir tarihe bakmak zorundayız. Amerika kendisi hakkında üstün bir erdem ve istisnailik hikayesi anlatsa da belgelenmiş tarihi; sömürgecilik, kölelik ve imparatorluk tarihidir.

Amerika’nın kendisi hakkında anlattığı bu hikâye çoğunlukla vizyon sahibi kurucularla başlar ve “daha mükemmel bir birlik”e doğru istikrarlı bir yürüyüşten söz eder. Oysa belgelenmiş tarihî kayıtlar bambaşka bir hikâye anlatır. Amerikan tarihi, bir soykırım süreciyle başlar. Kristof Kolomb’un gelişi, Taino ve Arawak halklarının kitleler halinde yok edildiği bir vahşet sayfasını açmış ve bu süreç daha sonra zorunlu çalışma sistemleriyle kurumsallaştırılmıştır. Ardından kurulan koloniler, dini özgürlükten ziyade toprak, kaynak ve siyasi güç arayışı üzerine inşa edilmiştir. Bu arayışın temeli ise köleliktir. Pamuk, tütün ve şekerden elde edilen devasa servet, nesiller boyu süren kölelik ve zorunlu emek sayesinde elde edilmiş; bu servet, Amerika’nın erken sömürge ekonomisinin temelini oluşturmuştur.

Washington ve Jefferson da dahil olmak üzere devrimin pek çok önde gelen lideri köle sahibi toprak ağalarıydı; İnşa ettikleri “özgürlük imparatorluğu”, köleleştirdikleri milyonlarca insanı bu özgürlüğün dışında bırakmıştı. Bağımsızlık, geniş çaplı bir özgürlük getirmek yerine, gücü mülk sahibi elit bir zümrenin tekeline verdi. Yerli halklar ise savaş dönemindeki sadakatlerine bakılmaksızın art arda savaşlara, katliamlara ve bozulan antlaşmalara maruz kaldılar. Gerek özgür gerekse köle olsun Siyahilerin durumu iyileşmek yerine daha da kötüleşti. En yoksul ve en düşük statüye sahip olanlar kadınlardı ve çoğu beyaz Amerikalı işçi, siyasi bağımsızlığın günlük yaşamlarının gerçekliğini pek de değiştirmediğini gördü.

19. yüzyıldaki batıya doğru genişleme süreci, “Manifest Destiny” (Belirlenmiş Kader) örtüsü altında yerli halklara karşı saldırı savaşlarına ve etnik temizliğe tanık oldu. Gerçekte bu slogan, ilahî bir misyon kisvesine büründürülmüş yerleşimci sömürgecilikten başka bir şey değildi. 1830 tarihli Kızılderililerin Yerlerinden Edilmesi Yasası, Gözyaşı Yolu, Sand Creek ve Wounded Knee katliamları birer talihsiz olaylar değil, bilinçli bir şekilde yürütülen devlet politikalarıydı. Bir saldırı savaşı olan Meksika-Amerika Savaşı, Guadalupe Hidalgo Antlaşması uyarınca Meksika topraklarının yaklaşık yarısını elinden aldı.

Köleliğin kaldırılması, etnik ve ekonomik sömürüyü sona erdirmedi, aksine onu yeni yasal kalıplar sokarak yeniden şekillendirdi. Siyahlara yönelik özel yasalar (Black Codes), Jim Crow ayrımcılık sisteminin önünü açtı. Ortakçılık sistemi kölelik ekonomisini yeniden üretti. 1877 Uzlaşması ise federal korumayı siyasi çıkar karşılığında feda etti. Ardından gelen Sivil Haklar Hareketi, devlet tarafından bahşedilmiş bir imtiyaz değil, devlet destekli on yıllarca süren teröre karşı verilmiş çetin bir karşılıktı. İçerideki eşitsizlik ile dışarıdaki genişleme el ele yürüdü; Sanayi sermayedarları devasa servetler biriktirirken devlet, Homestead ve Pullman’da grev yapan işçilere karşı ordusunu kullandı. Aynı siyasi-ekonomik anlayış dış politikaya da taşındı; Hawaii ilhak edildi, İspanyol-Amerikan Savaşı başlatıldı ve Filipinler’deki ayaklanmayı bastırma savaşında yaklaşık 200 bin sivil katledildi.

Bu model 20. yüzyılda daha da genişleyerek devam etti. Birinci Dünya Savaşı sırasında muhalifler bastırıldı. İkinci Dünya Savaşı’nda yaklaşık 120 bin Japon kökenli Amerikalı toplama kamplarında alıkonuldu. Soğuk Savaş döneminde İran, Guatemala, Şili ve daha birçok ülkede darbeler desteklendi. Tonkin Körfezi yalanı Vietnam Savaşı’nın tırmandırılmasına bahane yapıldı. COINTELPRO gibi iç istihbarat programları ise sivil haklar aktivistlerini ve savaş karşıtlarını hedef aldı.

Bu politika sona ermiş değildir. II. Dünya Savaşı’ndan bugüne Amerika 70 ülkeyi işgal etmiş, bombalamış veya istikrarsızlaştırmıştır. Son on yıllarda bu sicilin en büyük kurbanı İslam beldeleri olmuştur. “Teröre Karşı Savaş”, 4.5 ila 4.7 milyondan fazla insanın ölümüyle ve 38 milyon insanın yerinden edilmesiyle sonuçlanmıştır. 2001’den bu yana Amerika, İslam ülkelerine günde ortalama 46 bomba atmıştır. İşte Gazze’de şu an devam eden ve Amerika’nın desteklediği soykırım, bu kurucu tarihin bir devamı niteliğindedir.

Amerikan emperyalizmi iki buçuk asır boyunca değişmeyen bir yöntem izlemiştir. Şirketler için kaynak ve pazar güvencesi sağlamaya yönelik sömürgeci çıkarlar, her seferinde “uygarlık götürme”, “özgürleştirme”, “komünizmle mücadele” veya “terörle mücadele” kılıflarıyla meşrulaştırılmıştır. Ülkeleri ekonomik olarak çökertmek veya boyunduruk altına almak için IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlar birer silah olarak kullanılmıştır. Muz Savaşları’ndan günümüz askerî müdahalelerine kadar askerî güç, yerel halkların kendi kaderini tayin hakkı pahasına ekonomik çıkarları korumuş; Latin Amerika’dan İslam beldelerine kadar sayısız rejimin kurulmasını, desteklenmesini ve ayakta tutulmasını sağlamıştır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra klasik sömürgecilik siyaseten kabul edilemez hâle gelince hegemonya; darbeler, propaganda ve suikast programları gibi örtülü yöntemlerle sürdürülmüştür. Son yıllarda ise bu yaklaşım daha açık, daha doğrudan ve daha pervasız bir hâl almıştır. Gözetim sistemleri ve güvenlik aygıtları muhaliflere ve azınlık topluluklarına karşı daha yoğun kullanılmaya başlanmış; Amerika içinde hedef alınan kesimlerin başında Müslümanlar gelmiştir.

İslami bakış

Kur’an-ı Kerim geçmişteki güçlü kavimlerden söz ederken onları maddi veya uygarlık başarılarıyla değil, zulümleri ve azgınlıklarıyla ölçer. Örneğin Allah Subhânehu ve Teâlâ; görkemli saraylara, devasa yapılara ve muazzam bir güce sahip olan Âd, Semûd ve Firavun hakkında şöyle buyurmuştur:

أَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِعَادٍ * إِرَمَ ذَاتِ الْعِمَادِ * الَّتِي لَمْ يُخْلَقْ مِثْلُهَا فِي الْبِلَادِ * وَثَمُودَ الَّذِينَ جَابُوا الصَّخْرَ بِالْوَادِ * وَفِرْعَوْنَ ذِي الْأَوْتَادِ * الَّذِينَ طَغَوْا فِي الْبِلَادِ * فَأَكْثَرُوا فِيهَا الْفَسَادَ * فَصَبَّ عَلَيْهِمْ رَبُّكَ سَوْطَ عَذَابٍ * إِنَّ رَبَّكَ لَبِالْمِرْصَادِ“Görmedin mi, Rabbin ne yaptı Âd kavmine; direkleri (yüksek binaları) olan, şehirler içinde bir benzeri yaratılmamış olan İrem’e? Ve vadide kayaları oyan Semûd’e? Ve kazıklar (ordular) sahibi Firavun’e? Ki onlar beldelerde azgınlık etmişlerdi. Oralarda fesadı/bozgunculuğu çoğaltmışlardı. Bu yüzden Rabbin onların üzerine azap kırbacını indirdi. Şüphesiz Rabbin, her an gözetlemektedir.” [Fecr 6-14]

Allah Subhânehu ve Teâlâ Hûd, Sâlih ve Musa Aleyhimusselâm’ı, bu kavimleri zulümden vazgeçirmek için göndermiş; ancak uyarılarına kulak asmamışlardır. Allah Subhânehu ve Teâlâ, büyük imparatorlukların bütün uygarlık hikâyelerini tek bir hükümle özetlemektedir: Zorbalık, gaddarlık, küstahlık. Bağımsızlığının 250. Yılını kutlasa da ve bunun güçlü propagandasını yapsa da Amerikan gerçeği değişmemektedir. Amerika dünyada devasa bir yıkıma yol açmış sömürgeci bir imparatorluktur. Amerikan emperyalizmi, Amerikan zulmü ve küstahlığı; seküler liberalizm ve kapitalizm fikrinin doğal sonuçlarıdır.

Bizler Müslümanlar olarak, “Firavunvari” bir uygarlığın 250. yılını kutlamaya muhtaç değiliz. Buna karşılık, Hilafet gölgesindeki İslam uygarlığı, asırlar süren yönetimi boyunca adaleti ve huzuru tesis etme konusunda tescilli bir sicile sahiptir. Hilafet; gayrimüslim tebaasını korumuş, onların mabetlerini muhafaza etmiştir. İnsanları sömürgeciliğe veya etnik temizliğe başvurmadan yönetmiştir. Hayat standartlarını yükseltmiş, çevreyi korumuş, ilim ve eğitimi en ileriye seviyeye taşımış, kadını onurlandırmış ve onurunu korumuştur. Farklı ırkların bir arada huzurla yaşadığı ve kıtalara yayılan bir toplum inşa etmiştir. İslam, geçmişe duyulan romantik bir özlem değildir. Aksine alternatif bir uygarlık nizamıdır. Beşerî kanunlara değil vahye, emperyal güce değil adalete dayanır. Amerika sömürgeci imparatorluğunu kutlarken; Müslümanlar insanlığa sunmak için İslam gibi bir rahmete sahiptirler. Hilafet geçmişin bir kalıntısı değildir; gerçek adaleti ve barışı sağlamak, insanlığı Seküler Liberalizmin ve Kapitalizmin karanlıklarından çıkarmak için günümüzün en büyük zaruretidir.

O halde soru şudur: Bu nesil onu yeniden ihya eden nesil olacak mı? Ve bizler bunun bir parçası olacak mıyız?

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Heyeti, Sudan Barolar Birliği Başkanı ve Sendika Liderleriyle Bir Araya Geldi

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Merkez Temas Komitesi Başkanı Üstad Nasır Rıza Muhammed Osman başkanlığındaki bir heyet, 9 Temmuz 2026 Perşembe günü önceden planlanmış bir ziyaret gerçekleştirdi. Heyette, Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Merkez İletişim Komitesi üyesi Üstad Abdullah İsmail ve Hizb-ut Tahrir üyesi Üstad Yakup İbrahim de yer aldı. Port Sudan şehrinde gerçekleşen ziyarette heyet, Barolar Birliği Başkanı Avukat Zeynülabidin Muhammed Hamad ve beraberindeki şu isimlerle bir araya geldi:

1- İnsan Hakları Hizmetleri Komitesi Üyesi Avukat Cemaleddin el-Nucumi,

2- Seferberlik ve Şehitler İşleri Sorumlusu Avukat İmadüddin Abdülhalık,

3- Baro İnsan Hakları Sorumlusu Dr. Avukat Salah el-Mübarek,

4- Baro Üniversiteler Sorumlusu Dr. Avukat Ömer el-Seyyid Ömer,

5- Baro Başkanı Ofisi Üyesi Avukat İsamüddin Osman.

Sıcak bir karşılamanın ardından Üstad Nasır, Hizb-ut Tahrir ve partinin ümmetle birlikte gerçekleştirmek için çalıştığı gayesini anlattı. Bu gayenin, Nübüvvet metodu üzere ikinci Raşidi Hilafeti kurarak İslami hayatı yeniden başlatmak olduğunu ifade etti. Bunun aslında her Müslümanın gayesi olması gerektiğini; zira Allah’ın şeriatını hâkim kılmak ve İslam esasına dayalı bir otoriteyi ikame etmek için çalışmanın bütün Müslümanlar üzerine farz olduğunu belirtti. Üstad Nasır, konuşmasını şer’î delillerle de destekledi.

Görüşmede hazır bulunanların değerli katkılarının ardından Baro Başkanı, nazik ziyaretleri ve ümmetin meselelerine gösterdikleri ilgiden dolayı heyete teşekkürlerini sundu. Konuşmasının sonunda ise, Hilafet konusunda Hizb-ut Tahrir ile herhangi bir görüş ayrılıklarının bulunmadığını, çünkü Hilafetin her Müslümanın hedefi olduğunu ifade etti. Toplantının sonunda taraflar, iletişim ve irtibatın sürdürülmesi gerektiği konusunda mutabık kaldılar.

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü

Devamını oku...

ABD Ulusal İstihbarat Direktörü, Kapitalist İdeolojideki Yapısal Kusuru Ortaya Çıkarıyor

  • Kategori Makaleler
  •   |  

ABD Ulusal İstihbarat Direktörü, Kapitalist İdeolojideki Yapısal Kusuru Ortaya Çıkarıyor

 

Her geçen gün, kapitalist ideolojinin çirkin yüzü ve onun yapısının temeliyle ilgili uygulamalar ifşa ediliyor; bu uygulamalar sadece bireysel olmayıp tüm bir milletin, yaşamın her alanında dayandığı bir yaklaşımla da ilgilidir. Nitekim ister yönetici, ister bakan, ister doktor, ister mühendis, ister düşünür, ister işçi olsun herkes, kendi düşünce ve mefhumlarını temsil eden tek bir kaideden hareket etmektedir. Böylece onlarda, kendisinden hayat sisteminin kaynaklandığı akideyi somutlaştıran davranışlar ve ameller üretmektedir.

Dolayısıyla kapitalist ideoloji; bir temel ve ölçü olmasının yanı sıra zihinde dolaşan ve herhangi bir maksadı gerçekleştirmek için uygulanabilir olan her bir fikrin pusulası olan menfaatçilik fikrini kutsamaktadır.

ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard 19 Haziran 2026 tarihinde, epidemiyolog ve eski Ulusal Alerji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü Direktörü Dr. Anthony Fauci’yi, koronavirüsün sızmasının gerçeğini gizlemekle, Çin’in Vuhan laboratuvarında virüsün işlevlerini değiştirmek amacıyla tehlikeli genetik araştırmaları finanse etmekle, COVID-19 değerlendirmelerini etkilemekle ve tartışma sırasında istihbarat yetkilileriyle iletişim kurmakla suçlamıştı; peki virüs doğal yollarla mı, yoksa Çin’in Vuhan kentindeki bir laboratuvarda mı ortaya çıkmıştır?

COVID-19 nedeniyle 7 milyondan fazla kişinin hayatını kaybetmesinin ardından… Tulsi Gabbard, kriz döneminde korona salgını hakkında konuşulan en popüler kişiye yönelik ciddi suçlamalarda bulunmuştur. "Dr. Fauci, Vuhan'da tartışmalı araştırmaları finanse etmiş, istihbarat kurumlarını virüsün doğal kökenli olduğu anlatısını benimsemeleri yönünde etkilemiş, salgının kökenine ilişkin temel gerçekleri gizlemiş ve yetkilerini büyük ilaç şirketlerinin çıkarlarına hizmet etmek için istismar etmişti." (El-Arabiya)

Sorunun aslı Gabbard’da değil, yozlaşmış ideolojinin doğasında yatmaktadır; zira canlı vicdan, genel bir eğilimden ziyade, bu metodun temel felaketini ve insanların hayatları ile akıbetleri üzerindeki tehlikesini temsil etmektedir; piramidin tepesindeki bir ismin, olayı ya da suçu vaktinde fark edemeyip hakikati ancak o istifa ettikten sonra keşfetmesi, bu işte bir bit yeniği olduğunu ve durumun, hakikatleri ortaya çıkarmaktan ya da kökünde yozlaşmış olan bir ideolojiyi düzeltmekten ziyade, siyasi ranta dayandığını göstermektedir. Nitekim yama yapmak kapitalist ideolojide mevcut olan üsluplar olduğu gibi gerçekleri örtbas etmek, açgözlülük ve menfaatçilik onda mevcuttur; zira bu yozlaşmış ideoloji, insanların hayatlarıyla ve kaderleriyle oynamakta ve siyasi hasımlarını içine düşürmek için siyasi çukurlar kazmakta son derece mahirdir; buradaki saik ise, şahsiyetleri yok etmek ve partinin çöküşünü sağlamaktır; ancak buna mukabil ideoloji, dünya önünde ifşa olup açığa çıktığı gibi fikrin yozlaşmış özünü ortaya koyan gerçekler de gün yüzüne çıkmıştır.

Belki de tüm ölçüleriyle kapitalist ideolojinin akidesine yönelik son noktayı koymamız gerekir; zira bu ideoloji bencillikle dolu olup, ölüm yaymakta, onu planlamakta ve yozlaşmayı sistematik olarak yaygınlaştırmaktadır; nitekim büyük kapitalist burjuvalar arasında, kapitalizmin gelişiminin ilk aşamalarından itibaren bencil sosyal sistemlerini koruyacak nitelikte bir yasa koymaya çalışanlar olduğu gibi emekçi kitleler arasındaki işsizlik ve sefaleti ise doğal kaynakların yetersizliğiyle açıklayarak, böylece kapitalist üretim tarzını meşrulaştırmaya çalışırlar da vardır.

1798 yılında, İngiliz iktisatçı ve rahip Malthus’un (1766-1834), “Toplumun Ekonomik Yükselişi ile Bağlantılı Nüfus İlkesi Üzerine Deneme” başlıklı kitabı yayımlanmış; bu eserde Malthus, bir nüfus yasası formüle etmeye çalışmıştır. Malthus’un yargılarına göre, halk kitlelerinin yoksulluğu burjuva toplumsal sistemden değil, aksine nüfusun hızlı artışından ve geçim araçlarının nispeten yavaş artmasından kaynaklanmaktadır; zira nüfus geometrik bir artışla katlanarak çoğalırken, geçim araçları ise sadece aritmetik bir dizi halinde artmaktadır. Somut olarak bu, 1, 2, 4, 8, 16, 32, 64 ... ve benzeri gibi nüfusun her 25 yılda bir ikiye katlanabileceği anlamına gelmektedir; aynı zamanda Malthus’a göre en iyi durumda bile geçim araçları, 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7... gibi her 25 yılda bir sadece aritmetik bir dizi halinde artmaktadır.

Malthus teorisi sadece akademik yargılardan ibaret değildir; aksine son derece küstah sonuçlar içeren toplumsal bir doktrindir. Bu teorinin temel fikri, doğa güçlerinin insanların yoksulluğun pençesinden kurtulmasına izin vermediği ve yoksullar arasında aşırı doğumların, toplumdaki sefil durumlarının başlıca nedeni olduğu iddiasında özetlenebilir. Diğer yandan Malthus, kolera, humma, açlık ve savaşlar gibi felaketlerin insanlığın hayrına olduğunu iddia etmektedir; zira ona göre bu felaketler, nüfusu azaltarak onları mevcut geçim araçlarıyla uyumlu bir hale getirmektedir. Malthus’un kitabı, kapitalist burjuvazi arasında büyük bir başarı kazanmıştır. (İlerleme Serisi – Sosyal Bilimler Ders Kitapları – Yazar: Yuri Popov, Politik Ekonomi Üzerine İncelemeler: Emperyalizm ve Gelişmekte Olan Ülkeler).

Tulsi Gabbard yeni bir şey ortaya koymamıştır; aksine dünyaya bir hatırlatmada bulunarak, doğuşundan beri insanlığın kanını emmeye doymayan bu bencil ve menfaatçi ideolojinin üzerine kurulu olduğu yozlaşmış yapının üzerindeki tozu silkelemiştir; nihayetinde Dr. Fauci zihniyeti ve Trump hükümetinin kabinesi, yönetimdeki asıl oyuncular ve COVID-19 salgını projesinin sahipleri olan kapitalistlerin elindeki birer araçtan ibarettir.

Dünya, merhamet etmeyen ve merhamet ya da şefkate bir yer vermeyen bu ideolojinin acısını çekmektedir; zira Trump’ın Venezüella halkına karşı tutumu, cumhurbaşkanının kaçırılması ve Venezüella petrolünün Amerikan şirketlerinin yararına olması gerektiği yönündeki alaycı sözleri, helak olmuş dedesi Malthus’un teorisinin bir kanıtıdır; İslam’a karşı ideolojik bir nitelik taşıyan Körfez Savaşı ve (gıda karşılığında petrol) servetlerinin yağmalanması bize uzak değildir.

Nitekim Batı, bu yozlaşmış yaklaşım üzere yaşamaya devam etmektedir; muazzam bilimsel gelişmelere rağmen ancak bu gelişme ona, halkların ve milletlerin kanını emme ve salgın hastalıklar yaratma konusunda ustalık kazandırmıştır; tıpkı insanların hayatı pahasına dev şirketlerin servetini çoğaltmak için Vuhan’daki COVID-19’da ve ondan önce de AIDS, deli dana hastalığı, kuş gribi, Ebola ve diğer yapay hastalıklarda olduğu gibi ve aynı şekilde ölümcül hastalıklar yoluyla savaşlar türetmede ve dünyadaki insanları sistematik olarak yok etmede de ustalaşması gibi.

Korona hikâyesi, insanlara karşı merhametsizce devam eden bir dizi tehlikeli tufandan ibaret olup bunun ardından ise, daha da karanlık bir tablo çizen Epstein Adası olayları gelmiştir; zira adada yirmi yılı aşkın bir süre boyunca, dil ile telaffuz edilemeyecek en iğrenç suçlar işlenmiştir; bunun ardından da uyuşturucu savaşı, dördüncü nesil savaşlar, Orta Doğu ve Yemen’deki savaşlar, Aksa Tufanı, Sudan ve İran’daki olaylar gelmiş ve kesintisiz ve aralıksız bir şekilde devam etmiştir. Dolayısıyla bizim üzerimize düşen, kolları sıvayıp insanlığı kapitalizmin çamurundan ve insanları, ağaçları ve taşları öğüten değirmeninden kurtarmak için, hayır ve iman devletinin, merhamet, takva ve iman devletinin, dostlardan önce düşmanların, sadece Müslümanların değil tüm dünyanın annesi olduğuna şahitlik ettiği bir devlet olan Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti'nin doğuşuna doğru ciddi adımlar atmamızdır.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Şeyh Muhammed Semâni – Sudan

Devamını oku...

Danimarka Hükümeti Ezanı Yasaklamaya Çalışıyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Danimarka Hükümeti Ezanı Yasaklamaya Çalışıyor

Haber:

Birçok Danimarka medya kuruluşu, yeni Danimarka hükümetinin kamusal alanlarda ezanı yasaklamaya çalıştığını bildirdi. Bir dizi Danimarka medya kuruluşuna göre, Göç ve Entegrasyon Bakanı Morten Bodskov, ezanın “Danimarka’da yeri olmadığı” ve “İslamabad’ın bir banliyösünde mi yoksa Danimarka’da mı olup olmadığınızdan hiç şüphe duymamalısınız” açıklamasında bulundu.

Yorum:

Danimarka’da kısa süre önce yeni bir sol hükümet göreve geldi; ancak bu hükümet, önceki hükümetlerin izlediği Müslüman karşıtı politikaları aynen sürdürmeye devam etmektedir.

Bu ise, Irak ve Afganistan’daki savaşlar ile Gazze’deki soykırımı desteklemek gibi saldırgan dış politikaları da kapsamaktadır. Ayrıca peçenin (nikabın) yasaklanması ve üniversiteler ile liselerde namaz kılınmasının engellenmesi gibi Müslüman karşıtı iç politikaları da kapsamaktadır.

Ezan güzelliğiyle bilinir ve siyasetçileri rahatsız eden de tam olarak budur. Çünkü İslam güzel bir dindir ve insan fıtratıyla uyumludur.

Zira İslam, insanlık dışı bir nitelik taşıyan ve insanları giderek daha derin bir ahlaki uçuruma sürükleyen liberal Batı akidesiyle bariz bir şekilde çelişmektedir.

Batı kapitalizmine duyulan nefretin giderek arttığı bir zamanda Batı’daki binlerce kişinin İslam’ı kabul etmesinden duyulan bu panik, Batılı politikacıların umutsuzluğunu daha da artırmaktadır.

Nitekim onlar kendi elleriyle, liberalizmin tabutuna birbiri ardına çivi çakıyorlar;

Zira Batılı politikacılar, özgürlüğü desteklediklerini iddia ederken, Müslümanların haklarını kısıtlamaya ve Filistin'e destek gösterilerini engellemeye devam ediyorlar. Yine İnsancıllıktan dem vururlarken, Gazze'de binlerce çocuk öldürülüyor!

Genel olarak Avrupa’nın karakterize olduğu bu yasaklama politikası, İslam’ın muazzam gücünün ve kapitalist ideolojinin çöküşün eşiğinde olduğunun bir kanıtıdır.

İslam ile mücadele etme hususundaki çaresizliği içinde, kendi temellerini baltalamaktadır. Bu ise İslam’ın fikri üstünlüğüne açık bir teslimiyettir.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Teymullah Ebu Leben

Devamını oku...

Amerika, Bölgeyi Kontrol Etmek İçin Bir Arap NATO'su Kurabilir Mi?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Amerika, Bölgeyi Kontrol Etmek İçin Bir Arap NATO'su Kurabilir Mi?

 

Haber:

Türkiye, Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan’ın dahil olduğu Ortadoğu’yu yeniden şekillendirecek yeni bir ittifakın işaretleri. (El Cezire Net)

Yorum:

Amerika’nın, Filistin, Lübnan, Yemen, Suriye ve İran’da öldürme, yerinden etme ve yıkım gerçekleştirmesi için beslemesi kuduz köpeği Yahudi varlığının elini serbest bırakarak İran’a saldırmak yoluyla Ortadoğu’yu yeniden şekillendirme çabasında başarısızlığa uğramasının … ve güçsüzlüğü, zayıflığı ve gücüne karşı koyan ve kendisine (Amerika) ağır ve acı verici zararlar veren ve onun egemenliğinden kurtulmaya çalışan rakibinin sahip olduğunun üstünde olan askeri gücünü kullanarak ilan ettiği hedeflerini gerçekleştirmede aciz kaldığı ortaya çıkmasının ardından... Amerika, belki de bu bataklıktan çıkıp bir nebze de olsa itibarımı geri kazanabilirim diye bölgedeki kuyruklarına yönelmiştir; bununla eş zamanlı olarak Amerika, gerçekleştirmekten aciz kaldığı şeyleri gerçekleştirmek, bölgenin iplerini elinde tutmaya ve bölgenin kontrolünden çıkmasını engellemeye devam etmek ve Allah’ın Kitabı ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sünnetinden elde edilen bölgenin kendi projesi olan İkinci Raşidi Hilafet ile onun kalkınmasını geciktirmeye çalışmak için Arap NATO’su kurmak gibi bölgeye yönelik eski bazı tasavvurları yeniden gündeme getirmiştir.

Hiç de şaşırtıcı değildir! Zira bu, gözleri ve kalpleri efendileri Amerika'nın emirlerini yerine getirmekten başka her şeye kör olan günümüzün İslam beldelerinin başındaki yöneticilerden oluşan Ruveybida politikacıların bir alışkanlığıdır; zira onlar, ülkenin çeşitli ve birçok imkânlarını, Amerika ve onun beslemesine öldürücü bir darbe indirmek ve onların kibrine ve dünya halklarını yok edip yağmalamasına son vermek için seferber etmek yerine, Amerika'yı içine düştüğü bataklıktan kurtarmak için adeta yarışmaktadırlar.

Amerika’nın, zamanının son demlerine yaklaştığını, dünyayı yakan güneşinin artık karardığını ve onun evinin bir örümcek ağından bile daha zayıf olduğunu hatırlatırım; bunu da Allahu Teala’nın şu kavli doğrulamaktadır: إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ لِيَصُدُّوا عَن سَبِيلِ اللَّهِ فَسَيُنفِقُونَهَا ثُمَّ تَكُونُ عَلَيْهِمْ حَسْرَةً ثُمَّ يُغْلَبُونَ وَالَّذِينَ كَفَرُوا إِلَى جَهَنَّمَ يُحْشَرُونَ “Şüphe yok ki kafirler mallarını Allah yolundan alıkoymak için harcarlar ve harcayacaklardır. Sonra bu mallar onlara bir yürek acısı olacak, sonra da yenilgiye uğrayacaklardır. Kâfirler toplanıp cehenneme sürüleceklerdir.” [Enfal 36] Nitekim bölgedeki politikacılar arasında güvendiğiniz kişilerin ajanlıkları ve ihanetleri açığa çıkmış ve onların halklarla aralarındaki her türlü bağ kopmuştur; hatta halklar, ümmetin projesini yeniden canlandırmanın ilk adımının, Müslümanların başındaki Ruveybida yöneticileri devirmekle başladığına ikna olmuşlardır; zira onlar, küfür ve küfür ehlinin savunma hattıdır.

Halklar, Allah’ın iradesi ve yardımıyla halkına asla yalan söylemeyen Hizb-ut Tahrir'in yönlendirip rehberlik ettiği hedeflerine doğru ilerlemektedir; zira kuruluşundan bu yana Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurarak İslami hayatı yeniden başlatma sorumluluğunu üstlenen ve ilk İslam Devleti'ni kuran Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in metoduna bağlı kalmayı asla değiştirmeyen Hizb-ut Tahrir , Müslüman orduları içindeki güç ve kuvvet ehline nusret vermesi için elini uzatmakta ve Allah’ın yardımı ve izniyle hedefe ulaşmak üzere olup Raşidi Hilafetin şafağının ışıkları belirmeye başlamıştır; işte o zaman Amerika, onun beslemesi ve tüm kâfir Batı, onun gerçek boyutunu anlayacak ve Allah’ın izniyle Halife’nin mektuplarının başındaki “Müslüman ol ki, selamete eresin” sözleri geri dönecektir. وَيَقُولُونَ مَتَى هُوَ قُلْ عَسَى أَن يَكُونَ قَرِيباً “Ne zamanmış o?” diyecekler. De ki: “Yakın olsa gerek!” [İsra 51]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Abdulilah Muhammed – Ürdün

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER